• 132 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabın ana temasını aşk ve evlilik ilişkisi oluşturuyor. Aşk'ın neliğine, kadın erkek ilişkilerinde ne anlam ifade edebileceğine dair değerlendirmeler yoğunlukta ama ilk aşkın evlilikte nasıl muhafaza edileceği ve edilmesi gereği üzerine uzun tahliller zaman zaman sıkıcı bir hal de alabilmekte. Konuların işlenişinde referans alınan Hıristiyanlık da eserin tamamına sirayet etmiş vaziyette.

    Kitapta aşkla ve kadın erkek ilikleriyle ilgili yapılan önemli tespit ve yorumları bir tarafa koyarsak, benim dikkatimi çeken iki şey oldu: Bunlardan birincisi, Kierkegaard'da kadının -bilhassa erkek karşısında kadının- yüce konumuna dair vurgulardı. Kadının erkekten daha zayıf olduğu yollu klasik kabulleri kesin bir dille reddeden yazar, bununla da kalmayarak, verdiği bazı durum örnekleri üzerinden, asıl zayıf olanın kadını zayıf gören erkek olduğunu da vurgulamaktadır. Doğrusu, kitap -elbette değer olarak değil ama- yapısal olarak (veya bizdeki karşılığıyla fıtri olarak) kadının erkekten daha zayıf ve zarif bir yapıya sahip olduğu kabulüne sahip zihinlerin dahi, bu konuda yanıldıklarına dair, ikna edeci düzeyde yoğun vurgular taşıyor. Birçok sayfada erkeğin güçlü kadının zayıf olduğu geleneksel kabulünü sorgulamak zorunda kalıyor ve yazardan yana taraf almak durumunda kalıyorsunuz.

    İkinci husus ise konunun (aşk ve evlilik) Hıristiyanlık'ın temel kabulleri çerçevesinde açıklanmasının vazife edinilmiş olması. Yazarın kitabı yazmadaki temel amacının, Hıristiyan dogmaları makul şekilde izah etmek ve uygulanmaları gereğini vurgulamak olduğu dahi söylenebilir. Bu bir tercih elbette ve sorun bunun niçin tercih edildiği değil. Sorun, Hıristiyanlık gibi kadın karşıtı köklere, söylemlere ve tarihsel pratiğe sahip bir kurumun, Kierkegaard'ın kaleminde (yorum gücünde) aldığı şirin, çekici, pozitif hal. İnsanların günahkar doğmaları dogmasını bir kadın olan Havva'nın ayartıcılığına indirgeyen, evliliği yasaklamamakla birlikte erkekler için kadınların kirletici ve adi türden yaratıklar olduğunu resmen benimsemiş olan, engizisyon uygulamalarında toplumdaki kötülükleri sürekli ve sadece kadınlarda arayıp onları bu suçlarından(!) dolayı yakarak öldürmeyi görev bilen, müntesiplerinin daha iki asır önce dahi "kadın insan mıdır?" başlıklı meclis oturumları düzenledikleri bilinen bir dinin ya da dinsel geleneğin, aslında kadını şerefli kabul ettiği, yücelttiği, onurlandırdığı şeklinde yorumlanması, yorumun buralara kadar zorlanması, Kierkegaard gibi açıklık ve dürüstlüğü önemseyen bir karakterin bu karakterine hiç mi hiç yakışmamış. Kitabı okuyunca insan Levinas'ın "Dört Talmut Okuması" eserini anımsıyor; Levinas da bu eserde ölüm, şiddet, zulüm, kan, yok etme, boyun kırma gibi ifadelerle dolu en sert Yahudi metinlerinin aslında nasıl da iyiye yorulabileceğini(!) göstermeye çalışır çünkü.

    İyi okumalar.
  • Müslüman gençlere düşen en büyük vazife; Allah'ın âfâk ve enfüs alemindeki ayetlerini ortaya çıkaran ve insanlığın hizmetine sunmaya çalışan kimseler olmaya çalışmaları ve bu yarışı kimseye kaptırmamalarıdır. Bu vazifelerin en şereflisidir. Allah dostlarının ve peygamberlerin bize emanet ettiği bir vazifedir.
  • 128 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Eser, Mısırlı ünlü bir akademisyen ve yazar olan Mahmud Hamdi ZAKZUK’un çoğunluğunu el-Ehram gazetesinde yayınladığı makalelerinden oluşmaktadır. Bununla beraber kitap yazarın çeşitli ülkelerde katıldığı sempozyum ve konferanslarda sunduğu bazı tebliğlerini de içermektedir. Yazar kitabın başında küreselleşme konusuna dikkatleri çekerek Müslümanların bu meseleye bakış açılarını irdeliyor. Küreselleşme konusunda Müslümanların bakış açısı birbirine zıt iki fikirde yoğunlaşmaktadır. Bir kısmı İslam’ın küreselleşmeyi kesinlikle reddettiği fikrini öne süren ve bu konuya tamamen sırt çevirenlerden oluşmakta. Diğer bir kısmıysa İslam’ın küreselleşme karşısında yetersiz kaldığı dolaysıyla İslam esaslarını böyle bir çağda savunmanın gericilik olacağını ileri sürenlerden oluşmaktadır. Müslümanların geri kalmışlığı, dinin kendisinden değil duyarsız anlayışlar katılaşmış donuk fikirler ve bunu İslam’ın kendisi zannedip kendileri gibi düşünmeyenleri kolaylıkla küfürle itham eden sığ anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, İslam’ın küreselleşme karşısındaki durumunu söz konusu bu iki marjinal yaklaşımdan farklı yorumlar. Ona göre, İslam özü itibarıyla iletişime ve diyaloga sürekli açık bir din olarak küreselleşmenin önünde engel değil tam tersine imkân sunar. İslam’ın özünde yeniliğe sürekli açık bir din olduğunu söyleyen yazar, buna: “Allah her yüzyılda bir müceddid gönderir” Hadisini delil gösterir. Ayrıca İkbal’in “İctihad İslam’ın hareket kaynağıdır” ifadesiyle de bu meseleyi destekler.


    Girişten sonra dört bölümden oluşan bu eser, birinci bölümde İslam ve asrın değişimleri, ikinci bölümde İslam ve Batı, üçüncü bölümde çağın meseleleri ve dördüncü bölümde ise geleceğin beklentileri başlıkları altında çeşitli makaleleri ele alır. 

    Yazar birinci bölümde küreselleşme çağında İslam başlıklı makaleyi iki yönden ele alıyor. Öncelikle ölçüler ve tutumları kritik eder. Batıdan ithal edilen fikir, düşünce, iktisat, demokrasi gibi meselelere karşılık İslam dünyasında iki akımın oluştuğunu dile getirir. Bunların birincisi mutlak reddedenler ikincisi ise mutlak kabul edenlerdir. Bu iki kesim de birbirlerini çok ağır bir şekilde eleştirirler. Biz ise der yazar, “Ne küreselleşmenin karşısındayız ne de yanında, sadece ona ve diğer ithal edilen akımlara karşı bilinçli ve eleştirel bir bakış açısına sahibiz.” Yazar, İslam için diğer fikri akımlar karşısında endişelenmek gereksizdir der. Çünkü İslam, sıradan akımlar gibi geçici olarak ortaya çıkmış bir fikir ya da olgu değildir. Yazara göre küreselleşme önce ekonomi alanında başlayıp sonra siyasi ve kültürel alanlara kadar uzanmış hiçbir şekilde reddedilemeyecek bir gerçektir. “Bu gerçekliğin karşısında yapılması gereken onunla işbirliği yapmaktır. Bu işbirliğini yaparken ise gerçeğin tamamının şer yahut hayır olmadığını göz önünde bulundurmalıyız.”  Müslümanların yapması gereken en önemli vazifelerden birini de şu ifadelerle ortaya koyar: “Müslümanlar hiç gecikmeden kendi ekonomik bloklarını kurmalıdır.” Batı küreselleşme yoluyla bazı kalıplarını bize dayatmaktadır. Özellikle de sosyal, ailesel ve cinsel bazı kabullerine bizi de teşvik etmektedir. Küreselleşmeye karşı kapılarımızı tamamen kapatmak kesinlikle çözüm oluşturmaz. Zira internet televizyon ve diğer birçok iletişim aracıyla zaten evimize girmiştir. Müslümanların küreselleşme konusunda özellikle demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk gibi kavramları takip etmesi gerekir. Ancak yönetimi sadece demokrasi olarak dayatmak yanlış bir yoldur. Bunda İslam’ın temel savı “şura”dır. Şura, esas tutulmakla beraber yere ve zamana göre yönetim biçimi değiştirilebilir. 

    Yazar İslami küreselleşmeyi bazı evrensel değerler üzerinden şu ifadeleriyle özetler: “İslami küreselleşme, insani değerleri ve ahlak ilkelerini yaymayı bütün insanlığın insanlık onurunu korumayı; herkese eşitlik ve özgürlük hakkı tanımayı; canı, malı, aklı, inancı, şerefi himaye etmeyi, insanlar arasında adaleti ikame etmeyi, aile kurumunu düzeltmeyi, kadına saygı gösterilmesini ve sömürüyü engellemeyi hedefler.” Buna karşılık Modern Küreselleşme, özgürleştirme adı altında bireyi ahlaki, dini ve örfi bütün değerlerden tamamen soyutlayarak adeta bir yokluk seviyesine düşürür.

    Küreselleşme çağında İslam başlığının ikinci kısmı olan amaçlar ve araçlar bölümünde yazar, İslam’ın ekseninde döndüğü temel konunun Allah’ın varlığı ve birliği konusu olduğunu ve insan hayatını baştan sona dizayn eden meselenin, bu ontoloji üzerinde şekillendiğini ifade eder. Kur’an’daki ayetlerle de sabit olan imanın fıtriliği bu meseleyi daha da netleştirir. İslam, gerek dünya hayatında gerekse ahiret hayatı konusunda amaç-araç dengesinin gözetilmesini ister. Bu bağlamda yeryüzünün imarı ve medeniyetin inşası İslam’ın en az diğer farzlar kadar ehemmiyet verdiği bir konudur. Bu da Müslümanlar için farz kılınan ilim ile mümkün olabilir.

    Yazar, Müslümanların dünya devletleri karşısında geri kaldıkları üzerinde özellikle durur. Bu konuda gücü elinde bulunduramayan Müslümanların, sürekli dünya dengelerinde etkisiz elemen olarak kalacaklarını vurgular. Eleştiriye açık bir ifadeyle bu konuyu ortaya koyan yazar, “ içinde bulunduğumuz şu çağda zayıflar için yer yoktur” der. Müslümanların bu devirde acınacak bir vaziyette darmadağın olduklarını ifade eder ve biraz da abartıya kaçarak Müslümanlar için “Karmaşık dünyada şaşırıp kalmış bir topluluk” ifadesini kullanır. 

    Yazar, İslam Âleminin endişeleri başlığı altında Müslümanların özellikle özeleştiride bulunmaları gerekliliğini vurgular. Biz iyiyiz demekle hakikate gözümüzü kapatmış oluruz. Suçu batıya atmakla da sadece kendimizi geçici olarak rahatlatırız. Bütün bunların yerine gerçek bir özeleştiri yapmak durumundayız. Düşünce ve fikir üretme konusunda ne kadar geri kaldığımıza dikkat çeken yazar, batıyı eleştirmeyi bile yine batılılardan öğreniyoruz der. Küreselleşmeye dönük eleştirilerimizin çoğu maalesef yine batı menşelidir. Bilgi güç dengesini sürekli vurgulayarak “öyle bir dünyada yaşıyoruz ki orada ne zayıflara merhamet olunur, ne de güçlülerden başkasına saygı gösterilir, bilgisi olanın gücü de vardır, gücü olan saygı görür” der.

    İkinci bölümde Doğu ve Batı başlığı altında yazar, bu iki medeniyetin arasına set çekmeye çalışan batılı fikirleri çürütmeye çalışır. Bazı batılı düşünürlere karşı en ciddi eleştirilerini ortaya koyar, Doğu ve Batı medeniyeti kaynak itibariyle bir bütündür, bu iki medeniyetin birbiriyle ayrı olduğu düşüncesi gerçekliğe aykırıdır der. Nitekim 1900 lerin başında “doğu doğudadır, batı batıda; ikisi asla bir araya gelemez” diyen Kipling ve 1993 te “Medeniyetler çatışması” teziyle gündeme gelen Huntington’un bu düşüncelerinin temelinde sömürü zihniyeti yatar. Buna karşılık yazar “evrensel işbirliği” tezi üzerinden konuyu işlemeye devam eder. Bütün medeniyetlerin temelinde şüphesiz din yatar. Doğu medeniyetinin temeli İslam, Batı medeniyetinin temeli de Hıristiyanlıktır. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki Hıristiyanlık da doğu temellidir. Bu anlamda Doğu-Batı arasında hem din hem de kültür üzerinden net sınırlar çizilemez. Kültürel anlamda ayrışmanın gerçekliğe aykırı oluşunu Yunan felsefesinin Müslümanlar üzerinden batıya aktarılması ve Endülüs tecrübesini nazara vererek örneklendirir.

    Batı’da İslam’ın geleceği başlığı altında, Batı’da Müslüman göçmenler ve Müslüman olan Batılılar üzerinden İslam’ın yeni bir yüzünün ortaya çıktığı vurgulanmaktadır. Batı’da İslam’ın hızla artması bu yüzü her geçen gün belirgin hale getiriyor. İşte bu gerçeklik İslam’ın batıdaki yanlış imajını düzeltmek için en iyi fırsattır. Bununla beraber eserde İslam’ın Batı’daki varlığı ve yaşadığı problemlere de ayrı bir başlık ayrılmıştır. Bu konuda, maalesef İslam karşıtı bazı gruplar medya başta olmak üzere Batı’daki İslam imajına çok ciddi zararlar vermektedirler. İslam’ı karalamaya çalışanlara Batılıların sahip çıkması ve İslam’ı sindirmek için var gücüyle çalışanların oluşu yazara şu soruyu sorduruyor. “Peki, dünyada o kadar din arasında neden sadece İslam bu haksız muameleye uğramaktadır?” Batı’daki yanlış İslam algısı ve sebepleri başlığında ise, Batı’nın İslam’a karşı yanlış algısının tarihi bir kine dayandığını ifade eder. Özellikle Haçlı seferlerinin oluşumu için İslam’a çok çirkin iftiralar atılmış ve bu tarihi kin maalesef hala bazı bakış açılarını şekillendirmektedir. Bununla beraber Avrupa’da bazı okullarda İslam’ı karalama faaliyetleri de devam etmektedir. Bu anlamda yakın tarihte meydana gelen Bosna-Hersek ve Kosova faciaları Avrupa’nın ikiyüzlü tutumunun en bariz göstergelerindendir.

     Yazar İslam’ın Batı’daki dayanaklarını üç boyutta ele alır. Birincisi İslam âlemiyle bağlantılı olan boyutudur. Bu kısımda Müslümanlara düşen vazifeler, Batı’da yaşayan Müslümanlarla irtibat halinde olmaları ve onların haklarını bütün uluslar arası görüşmelerde öncelemelidir. Ayrıca İslam dünyasında insan hakları, demokrasi ve insan onuru İslam’ın öngördüğü çerçevede hep gündemde tutulmalı bu bağlamda gerekleri yerine getirilmelidir. Bir diğer vazife ise İslam’ın tarih boyunca Hıristiyanlığa ve Semavî dinlere gösterdiği hoşgörüyü sürekli göz ününe sermeli. İkinci boyut ise Batı’daki Müslümanlarla alakalı olan kısımdır. Bu noktadan Batı’daki Müslümanlara düşen vazifelerin başında birlik olmaları, dar hizipçi ve siyasi tartışmalardan uzak kalmaları gelir. Aynı zamanda Batı zihniyetini iyi anlamaları ve bu yolla onlarla iletişime geçmelerinin ehemmiyeti de önem arz eder. Belki de en önemlisi, diğerlerinin gözünde İslam için parlak bir imaj çizmeleri gerekir. Batılılarla ortak ilmi sempozyumlar yapılmalı, ortak olumlu noktalara dikkat çekip pozitif diyaloglar kurulmalıdır. Atılan adımlar, yaşanılan toplumun realiteleri göz ününe alınarak atılmalı. Üçüncü boyut ise Batıyla ilgili olan kısmıdır. Burada Batı’ya düşen en önemli vazife medya ve okullardan başlayarak yanlış İslam imajının düzeltilmesinin gerekliliğidir.

    Eserin belki de en önemli başlıklarından biri sayılabilecek Avrupa’daki Arap-İslam mirası makalesidir. Yazar burada yazma eserlerin Batılılar tarafından nasıl incelendiğini ele alır. Bununla beraber Doğu’da yapılan tercüme faaliyetleri başta olmak üzere bilimin gelişmesi adına yapılan birçok faaliyetin Batı medeniyetine dayanak oluşturduğu üzerinde durulur. Avrupalı oryantalistlerin elyazması eserlerin toplanmasında çok katkıları olmuştur. Bunların başında da Hollanda’nın Leiden üniversitesi gelir. Bir dönem Avrupa’da Doğuyla ticaret yapan gemilerin yanlarında elyazması eser getirmelerini şart koşan yasalar çıkartılmıştır. Uzun bir dönem Doğu’dan Batı’ya legal ve illegal yollardan binlerce elyazması eser taşınmıştır. Bu yolla Batı’ya taşınan eserlerin sayısı yüz binleri bulmuştur. Yine bu eserlerin inceleme ve yayınlamasında da Oryantalistlerin sayısız faaliyeti olmuştur. İbn Hişam’dan Zamahşeri’ye kadar birçok temel İslam kaynaklarını yayınlamışlardır. Bu konuda Doğu eserlerinin Batı dillerine sayısız tercümelerini de dile getirmek gerekir. Bütün bu faaliyetler Arap mirasının Avrupa’daki etkilerini gözler önüne serer. Yazar, Oryantalistlerin Arap eserlerine hizmeti konusunda Carl Brockelmann (ö. 1956)’a özel bir yer verir. Onun “Arap Eserleri Tarihi” adlı büyük eseri yarım asra yakın muazzam bir emeğinin neticesidir.

    Yazar eserin üçüncü bölümünde çağın meselelerini masaya yatırır. Bu anlamda İslam ve dinler arası diyalog konusuna ayrı bir önem verir. Yazar dinler arası diyalog konusunda Kur’an’dan (Âli İmran-64) ve Hadislerden deliller getirir. Bu konuda Hans Küng’un şu ifadeleriyle meseleyi özetler: “Dünyada barışın sağlanması, dinler arasında bir barış sağlanmasına bağlıdır. Dinler arasındaki bu barış ise, dinler arası diyalog kurulmadıkça gerçekleşmez.” Yazar, yeniçağ ve medeniyetler arası diyalog seçimi başlığı altında dünyanın diyalog dışında bir çıkar yolunun olmadığına dikkatleri çeker. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” hatta ABD eski başkanı Nixon’un “Batı’nın İslam Dünyasıyla Kaçınılmaz Çatışması” tezlerine rağmen dünyanın diyalog dışında bir tercihi olamaz der. Özellikle Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyası Soğuk savaşın bitmesiyle Sovyetler’in yerini İslam dünyasına bırakması tezi de çokça dillendirildi. Yine de yazar bütün bunlara karşın kendi tezini şöyle özetler: “Biz, her ne kadar küreselleşme tarafından, diğerlerini kışkırtacak olan belli değerler ve sistemler yayılmaya çalışılsa da yeniçağda medeniyetler arasında çatışmaların olmayacağını iddia ediyoruz.” Yazar bu tezini ise, dünya problemlerinin ortak oluşuna, medeniyetler arası çatışma tezlerine olan ciddi tepkilere, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı devlet adamlarının diyalog yanlısı tavır ve söylemlerine dayandırır. Doksanların en popüler gündemlerinden biri olan “Kolonlama” meselesine gelince; yazar, İnsan kolonlanmasını hem İslam’a hem de fıtrata göre şaibeli bulur. Konunun ihtisas sahibi kimselerce iyice araştırılması gerektiğini vurgular. Bu meselenin en tehlikeli boyutu ise aile, anne-baba, akrabalık gibi insanlığın temeli sayılabilecek ilişkilerin sonu olabileceğinden hareketle ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini ifade eder.

    Son bölümde geleceğin beklentileri üzerinde duran yazar, yirmi birinci yüzyılda İslam başlığı altında İslam’ın, özünde bütün farklı boyutlarıyla birlikte bir yaşam dini oluşuna dikkatleri çeker. İnsanı, İslam öğretileri çerçevesinde çizdiği formül olan “üç çember” ile izah eder. Bu formülü, insanın kendisiyle, Allah’la ve varlıkla olan bağı diye niteler. Konunun devamında insanın iki yönlü oluşunu yani beden ruh dengesini anlatır. Allah’ın temel emirlerinden olan ilmin farziyetine ittibası ile gerçekleşecek olan. İnsanın şerefli kılınışı, manasını bulacaktır. Yazar eseri modern çağda dinlerin rolü konusuyla bitirir. Bu konuda bütün dinlerin ortak görüşlerini şu şekilde sıralar: 1. Ailenin korunması, 2. Savaşların durdurulması, 3. Zulümlerin durması ve 4. Bağnazlığın ortadan kaldırılması.

    Yazar eserinde, İnsanlık ve İslam âleminin temel problemlerini ele aldığı yılların güncel meseleleri ışığında yorumlamaya ve çözüm yolları sunmaya çalışmıştır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, eserde öne sürülen bazı çözüm önerileri şimdinin değerleri karşısında hükmünü yitirecek kadar zamana yenilmiştir. Yine de bundan yaklaşık yirmi sene önce yazarın ele aldığı problemlerin aynen devam ettiğini de üzülerek ifade etmek zorundayız. Ümit ederiz ki bu fikri gayretler pratiğe de yansır ve istikbaldeki nesiller özellikle İslam âlemini kuşatan karabulutlar yerine aydınlık günlere gözlerini açarlar.                      
  • Tabi şimdiye kadar riyasetle ve başkumadanlık makamında en mühlik zamanlarda ifa-yı vazife etmiş olan Mustaga Kemal Paşa'yı büsbütün itmek makul ve şerefli bir iş değildi.
  • Yapıtaşı aile olan, aile yapısı karı-koca arasındaki iş bölümüne dayanan ve bu ailenin en önemli vazifesinin yeni nesli muhafaza etmek olan toplum, medeni toplumdur. Zira insanî ahlâk ve değer yargıları, ancak bu tür bir aile ortamında doğup gelişir ve bir sonraki kuşağa aktarılır. Söz konusu insanî ahlâk ve değer yargıları, aile dışında başka bir sosyal kurum veya kuruluşta asla doğup gelişemez. Diğer taraftan toplumun esasının -kendi deyimleriyle- cinsel özgürlük ve gayr-i meşru kuşak olması ve aile içi ilişkilerin vazife taksimi ve karşılıklı iş bölümü yerine heva ve heveste, arzulara ve dürtülere dayanması, kadının işlevinin süslenip püslenmek, tahrik etmek, baştan çıkarmak hâline gelmesi, -etkilenerek veya toplumu etkileyerek- asli vazifesi olan bir sonraki kuşağı yetiştirme işinden elçektirilerek otellerde, gemi ve uçaklarda işçi-memur yapılması, maddî üretime katkıda bulunmak insan yetiştirmekten daha kârlı, daha şerefli ve saygın sayıldığından kadın enerjisinin insan yetiştirmede değil, maddî üretim ve araç imali alanlarında istihdam edilmesi... insani değerlere vurulduğunda ilkellik, medeniyetten uzaklık veya İslâmî tabirle cahiliye demektir.

    Karşı cinsler arasındaki ilişki ve aile yapısı, bir toplumun ilkel mi, medeni mi, cahilî mi, İslâmî mi olduğuna dair karekter tespitinde başvurulacak kesin bir kriterdir. Bu ilişkilerin temelinde hayvani dürtüler, hayvani ahlâk ve değer yargıları yaratan toplumlar teknolojide, sanayide, iktisat ve bilimde ne dereceye ulaşmış olursa olsun kesinlikle medeni olamazlar. Cinsler arası ilişkinin niteliği, insanî olgunluk derecesinin tespitinde asla yanılmayan bir kriterdir.
    Seyyid Kutub
    Sayfa 132 - Beka Yayıncılık
  • Sultan Vahidettin, ağabeyi II. Abdülhamid'in kötü bir kopyasıdır.
    (...)
    Osmanlı hanedanının şerefli olduğu kadar bayağı hadiselerle yüklü hayatının son çağında, normal insan yetiştiği pek az görülmüştür. Saltanat makamına nice tehlikelerden gelerek ulaşmak, ondan sonra da elde edilen bütün dünya nimetlerine rağmen iğneli bir taht üzerinde oturmak, bu insanların değişmez kaderi idi.
    (...)
    Sefahat yüzünden ölen babası Abdülmecid'i hiç tanımaz. Amcası Sultan Abdülaziz'in hal'i ve öldürülmesi (veya intiharı), iki büyük kardeşi Murat ve Abdülhamit arasındaki çirkin mücadele, Sultan Murat'ın tahttan indirilmesi gençlik hatıraları arasında önemli bir yer tutar.
    Daha sonra, Abdülhamid'in uzun süren huzursuz saltanatının en yakın şahidi olmuş ve onun da tahttan indirildiğini görmüştür. Genç Türk hareketi, İttihar ve Terakki, ihtilaller, isyanlar, harpler, Vahidettin'in şehzadelik ve veliahtlık hayatını dolduran diğer olaylardır.
    (...)
    Gördükleri ona bilgi ve tecrübeden çok korku, vehim ve güvensizlik kazandırmıştır. Bu yüzden saltanatı süresince pek az kişiye güven duyabilmiş, dolayisiyle bu ters etkilerden kurtulamamıştır.
    Kendisine de fazla güveni yoktu. Padişah olduğu günlerde tebrik için huzuruna çıkan Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'ye şöyle demiştir:
    "Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan lâyikiyle tahsil edemedim. Sinnim kemale erdi. (57 yaşında idi). Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderlerle (Veliaht Yusuf İzzettin) hangimizin evvel gideceğimiz malûm olmadığından bu makama intizarda değildim. Fakat takdir-i ilahi ile teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhte ettim. Şaşırmış bir haldeyim. Bana dua ediniz."
    Sabık Adliye Nazırı İbrahim Beye de şunları söylemiştir:
    " Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkman. Fakat ağır bir vazife deruhte ettim. Allahtan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır, siz böyle şeyleri anlarsınız. Odalardan birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde pederim vefat etmiş, birinde amcam yahut birader bir şey olmuş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver. Bunları gördükçe müteheyyiç oluyorum."
    Sultan Vahidettin yetersizliğini bildiği halde müşavirlerini iyi seçememiştir. Harpten sonra İttihat ve Terakki iktidarı yıkılınca, etrafında yalnız İttihatçı düşmanları kaldı.
    (...)
    İttihatçilere karşı amansız bir mücadele açılmasını tasvip ve teşvik etti. Mebusan Meclisini de feshettikten sonra artık çeşitli fikirlerin tartışılmasına da imkan kalmıyor, sadece tek düşünce biçiminin temsilcisi olan dar bir çevrenin etkisine kapılmış bulunuyordu.
    Önünde iki yol vardı: döğüşmek veya uyuşmak. O ikinci yolu seçti.
    (...)
    Vahidettin'i bu yanlış yoldan çevirecek adam yok değildi. Fakat ne yazık ki, koca Osmanlı İmparatorluğu içinde ancak ihtiyar Tevfik Paşa ile, budala Ferit Paşa'ya inanıyordu. Başından sonuna kadar Kuvayi Milliyeye karşı davranması çokça bu politik inanışından geliyorsa, biraz da Mustafa Kemal Paşadan korkmasındandır.
    Mustafa Kemal Paşayı veliahtlığında, Almanya seyahatinde tanımıştı. Bu genç paşa, daha o zaman çok tehlikeli laflar etmiş, onu ürkütmüştü.
    (...)
    Kuvayi Milliye hiçbir zaman padişaha karşı görünmediği halde, padişahın gösterdiği husumet hakikatte Kuvayi Milliye akımına değil. Bizzat Mustafa Kemal Paşayadır. Sultan Abdülaziz'e Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülhamid'e Mithat Paşa nasıl amansız birer düşman görünmüşler ise, Sultan Vahidettin'in karşısına da Mustafa Kemal Paşa çıkmıştı. Hem Mustafa Kemal Paşa öbürlerinden daha tehlikeli idi. Padişahın evvela ordusunu, sonra vilayetlerini almıştı, tebaasını kendisinden ayırmıştı. Elbette sıra tahtına da gelecekti. Milli Mücadelenin devamı müddetince, hiçbir ön söz konusu edilmemekle beraber, en şiddetli mücadele Vahidettin ile Mustafa Kemal arasında cereyan etmiştir. Çünkü mutlaka biri diğerini tasfiye edecekti ve her ikisi de bunu gayet iyi biliyordu. Vahidettin, İstanbul'da kalmak ve Kuvayi Milliyeye karşı davranmakla, partiyi daha başlangıçta kaybetmiştir. Halbuki İstanbul'un işgaline (16 Mart 1920) ve hatta bir süre sonraya kadar, Vahidettin'in elinde tahtını kurtaracak büyük bir fırsat vardı: Anadolu'ya geçmek. Eğer bunu yapabilseydi, Mustafa Kemal Paşa, Zat-ı Şahane'nin nihayet bir sadrazamı olurdu.
    (...)
    Sultan Vahidettin 1920 yılında akıl edemediği şeyi, iki sene sonra yapmak zorunda kaldı. Hem bu defa İstanbul'u, sarayınımı, saltanatını ebediyen terkediyor ve milletinin kucağına değil, düşmanın himayesine sığınıyordu. 600 yıllık bir hanedanın sonuncu sultanı, İngiltere'ye şu iki satırlık mektupla iltica etmiştir:

    "Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı General Harrington Cenaplarına;

    İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere Devleti fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahalli ahara naklimi taleb ederim efendim.

    16 Kasım 1922
    Halife-i Müslimin Mehmet Vahidettin"
  • Hasan Bey’in huzuruna geldi ve mektu­bu takdim etti. O da Frenkçe yazılmış olan mektubu alıp okuduk­tan sonra, o da cevaben:

    “Ey mel’un! Mektubun bana ulaştı. Şimdi sen hangi hüküm­darlık davasını güdüyorsun? Sen ancak hile ve desise ile iş yapan dinsiz ve mel’un bir köpeksin! Bütün hezeyanların malumum ol­du, elinden geleni ardına koyma.

    Eğer sen gücünle ve kuvvetinle gururlanıyorsan, ben de bütün kâinatı yoktan var eden Allâhü Teâlâ Hazretleri’nden yardım iste­rim. Şunu iyi bil ki, az asker ile çok askeri mağlub etmek, o gizli ve âşikâr her şeyi bilen Rabbimin ezelî âdetidir, düşman ile cenk et­mek, bir Müslüman için en şerefli bir vazife ve bir iftihar vesilesi ol­duğu gibi, Allâh katında yüksek dereceler kazanmasına da sebeptir.

    Senin gibi benlik dâvası güden nice mel’unlar Cezâyir’i almak için gelip, bozguna uğrayarak acınacak bir halde arkalarına baka baka yıkılıp gitmişlerdir. Allâh’tan temennî ederim ki, sen daha beter olasın. Çünkü mağrurun düşmanı Hazret-i Allâh’tır.

    Öğrendim ki benim efendim ile veyâ Sultan Süleyman’la vu­ruşmak istermişsin. İşte ben Sultan Süleyman hazretlerinin ednâ kulunun bendesiyim. Sen buraya geldiğine göre önce bana cevap verip bu kaleyi al da, ondan sonra o kaleleri alasın. Şimdiye kadar bu limana gelen donanmalar buradan her ne alıp gitmişlerse, in-şâallâh sen de daha fazl asını alırsın.” diye yazdı.