• Zenginden olsan

    Unutulup gideceksin ölünce
    Pieria güllerinden
    bir şey düşmemiş payına.

    Burada siliksin ya.
    daha da silik,
    dolaşıp duracaksın
    cehennemde
    tanınmayan ölüler arasında
    Sappho
    Sayfa 99 - Can Yayınları
  • S E V M E K Z A M A N I
    Filmi Üzerine Bir Denemem


    ''Bu bir pipo değildir.''

    Rene Magritte, 20. yy'ın ikinci çeyreğinin başında ''İmgelerin İhaneti'' ismini verdiği tablosuna bu mottoyu da dahil etmiştir. Tablo bir pipo resmi ve bu resmin altında yer alan ''bu bir pipo değildir'' yazısından oluşur. Peki bu bir pipo değilse nedir? Yolcuğumuz başlasın...

    Sonbahardayız. Sisli, puslu, melankolik bir hava. Rüzgarlı. Dalgalar sahilleri dövüyor. Loş ve kapalı bir gökyüzü. Yağmur. Devamlı yağmur yağıyor. Müzik ve yağmur. Yağmurlu bir lirizm. Necip Fazıl'ın ''Delilik vehminden üstün / Karanlık kovulmaz düşüncelerden. / Cinlerin beynimde yaptığı düğün / Sulardan, seslerden ve gecelerden'' dizeleri gibi dehşet verici her şey. Her şey dünyanın en mukassi zamanlarında Fransa'da doğup gelişen Şairene Gerçekçilik akımının motifleri gibi. Baudelaire şiiriyle bitişik bohem çerçeve içinde bir marazi atmosfer.

    Natürmort siyah ve beyaz. Mekan ise dışarıyla ilişini kesmiş, çevresi örtük, izole, sessiz, şiirler içinde bir ada. Sevmek Zamanı bizi böyle bir tablonun içine çekiyor. Kurşun kalemle yağmur çiziyor durmadan.

    Sevmek ve zaman. Önce sevmek... Düşünsel ve yazınsal bir arkeolojik kazıdayız. Hem Doğu'nun, hem de Batı'nın kültür dünyasında resme yani surete yani imgeye aşık olmanın anlatısı... Sonra zaman... Sonbahardan kışa doğru dramatik ve pesimist bir süregidiş.
    Hikayenin fezlekesi şudur: Boyacı Halil, Büyükada'da boyasını yaptığı bir köşkün duvarında asılı duran Meral'in resmine aşık olur. Bir sene boyunca köşke gelerek, resmin karşısına geçer ve saatlerce resmi seyreder. Günün birinde resmine aşık olduğu kızla karşılaşır. Filmin anlatısı bu andan sonra aşkın ontolojik sorgusu, sınırları ve imkansızlığı tema'sı üstüne inşa edilir.

    Surete aşık olan Halil, tasavvufi bir yol açar önümüzde. Meral'in resmini bir güven ve anı tazeleme mekanı olan ''ev''de adeta tefekkür ederek temaşa eder. Maddi bir resimden, Halil'in imgeler dünyasında renkli fırça darbeleri yedikçe aşk vücut bulur. Rene Magritte olsa bu resmin altına ''Bu Meral değildir.'' yazarak bir tablo yaratırdı.
    Arkeolojik kazımızda tasavvuf felsefesinin ya da halk ve divan edebiyatının hava akımında modern yazınımızda da esin rüzgarları bizi bir yerlere sürüklüyor. Sözgelimi Sergüzeşt'te ressam Celal Bey, Dilber'in resimlerini yaparken ona aşık olur. Lakin en çok Kürk Mantolu Madonna romanını ansıyoruz. Almanya'da bir sergide gördüğü bir kadın portresine vurularak, o portrede 'hayalindeki bütün kadınların bir terkibini ve imtizacını' gören Raif Efendi'yi...
    Sonra Amerika'da 1944 yapımlı Laura filminde Dedektif Mark'ın gördüğü büyüleyici tablo sonrası saplantılı hali...
    Yüzyılın sonlarında Orhan Pamuk'un senaryosunu yazdığı Ömer Kavur'un Gizli Yüz filmi...

    Boyacı Halil, Platon'un felsefesinde mağaranın içinde sanki bir kadın resmiyle idealar aleminden kokular alır gibidir. Necip Fazıl'ın kelimeleriyle;.. gönlü semavi ülkelere uçmak dilerken, ayağı yerdeki gölgelere takılacaktır.
    -Bir de Stendhal sendromu mu vardı?-

    Boyacı Halil bir resme aşık olmuştur. Düş ve hayalden örülü bir hayat yaratmıştır kendine. Platonik bir aşk... Sevgi öznesi resimdir. Bir kadının resmi. O resmin imgesi. Resim bir temsil. Bir görüntü. Bu temsilden asıla, görüntüden ruha zıplayış. Fotoğrafın bir kutsallığı vardır. Sevdiğimiz insanların fotoğraflarını özenle saklarız. Onları özlediğimizde veya hatırladığımızda fotoğraflarına bakarız. Fotoğraf bir anı dondurmuştur. Fotoğrafta sonsuzluğu tutarız. Bu anlamda ''sevmek zamanı'' aşık olunan bir resimdeki zamandır. Fakat dondurulan an sevilen kadının gözlerinde dirilir ve yekpare geniş bir ana yayılır. Yani Asaf Halet'in mısrasıyla ''ve zaman / zamanın dışında''dır. Temsilin aslı ile karşılaşan Halil, hayallerinin ve yarattığı aşkın yitip gitmesinden korkar. (Oysa ki Meral'i resminden bile kat kat daha güzel bulur. ''Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa'') İç ve dış, gerçek ve hayalin karşılaşmasından doğan zıtlık anlatısından yararlanılır. Halil, Meral'e şöyle söyler: ''Bu korku sevdiğim şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku.'' Resim Halil'i olduğu gibi kabul etmiştir. Ona daima iyilikle, dostlukla bakar. Oysa resmin aslıdaki kadın Halil'i olduğu gibi kabul edebilecek mi, ebediyen ona böyle iyilikle bakacak mıdır? Halil bu durumu şöyle dile getirir: ''Senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden.'' Resimde ya da fotoğrafta aşkı sonsuza dek saklama ve ebedilikle mühürleme gizi vardır. Sevmek Zamanı'ndaki 'zaman' ebediliğe aşkla duyulan hasrettir.

    Halil nasıl ki Meral'in resmine aşık olmuşsa Meral de aslında Halil'in kendisine değil, onun o büyük sevdasına aşık olur. Meral, resmi götürüp Halil'e verdikten sonra, resmin bulunduğu çerçeveye kondurduğu mektupta Halil'e şöyle seslenir: ''İnsanların gerçekten aşık olamayacaklarını sanırdım. Senin resmime karşı tutkun bütün inançlarımı yıktı. Ben de sana aşık oldum.'' Fakat Halil, Meral'in kendisi ile yüzleşince ona aşık olmadığını sadece resmine aşık olduğunu söyler. Resmi (temsili) Meral'den ayırır ve resmi Meral'in değil kendi varlığının bir parçası olarak görür. Resmin arkasında yaşayan sahiden bir Meral var mıdır? Aşk tek kişilik midir? Aşk bizim bir tasavvurumuz ve tahayyülümüz müdür? İmgelerin ihaneti bu konunun neresindedir?Resimdeki ''pipo'' mudur? Tutku ve saplantı derecesindeki bu marazi aşk (kara sevda) felsefik ve psikanalitik alt metinleriyle zengin çağrışımlar uyandırıyor.

    Daha ötesinde Meral'in silüetine duyulan aşk, İstanbul silüeti ile birleşir. Filmin bir sahnesinde Meral'in yüzü ve İstanbul silüeti pencere camında kucaklaşırlar. Bu anlamda filmin bir karakteri de İstanbul'dur. İstanbul bir kadının yüzünde temsil edilir. (Adı bende gizli bir kadındı İstanbul / Yılmaz Erdoğan) Filmin anlatısında melodramda görülen bazı zıtlıklar kullanılmıştır. Geleneksel / modernist zıtlığı bunlardan biridir. Halil Büyükada'da gelenekselliği temsil eder. Meral İstanbul'daki yaşamında modernisttir. Halil'in arkadaşı Mustafa tasavvufi bir esinle ''derviş'' mahlasını kullanır. Ve yine klasik edebiyattaki aşık olan kişiye yardım eden ''bilge'' kişidir. Derviş Mustafa'nın çaldığı ud sahneleri ve başta Kemani Tatyos Efendi'nin kürdilihicazkar saz semaisi olmak üzere klasik müzik motifleri gelenekselliğe yapılan atıflardır. Buna karşılık Meral'in Halil'in kendi vücuduna ilgi duymamasının (o yaşa kadar her istediği yerine getirilirken reddedilmesinin) hayal kırıklığı ile yataktaki sahnelerinde handiyse orgazmı çağrıştıran birtakım hareketler yaparken elinde Ovidius'un Sevişme Yolu kitabı ve Bach plakları vardır. Bütün bunlar Türkiye modernleşmesinin uzantılarıdır. Ayrıca Yeşilçam melodramlarında sıkça işlenen '' zengin kız / fakir oğlan '' anlatısı da felsefe zemininde ele alınır. Halil bir işçidir, Meral ise burjuvadır. Ancak Meral'in babası Yeşilçam klişelerinde sıkça rastlanan kötü kalpli bir zengin sanayici değildir, Halil ile dostane konuşan biridir ve kendisinin de söylediği gibi klasik kız babalarına benzemez. Bu anlamda Yeşilçam melodramlarına Metin Erksan bir çelme takmıştır. Dahası Metin Erksan melodramatik aşkı farklı bir biçimde kurgulayıp yeniden üretmiş, onu biraz da trajik hale getirmiş, abartılı aşk sözcükleri yerine kısa diyalogları ve sessizliği tercih etmiştir. Lakin neticede Meral'in babasının maddi koşulları Halil'e hatırlatması filmin ''şairane'' lirizmine eklenen ''gerçekçi''liktir. Her ne kadar filmin başında Halil yağmurda sırılsıklam ıslanırken şemsiyesiz dolaşmayan Meral, daha sonraki sahnelerde aşkı için karda yalınayak yürüyecek, Halil ile el ele yağmurda ıslanacak ve Meral tüm bunları kabul edecekse de, maddi koşullar aşkı imkansızlaştıracak ve vuslatı erteleyerek hikayeyi sürükleyecektir.

    Sonbaharda haftasonunda bir adada baş başa gelişen romantik/melankolik bir aşk, kışın sert ve gerçekçi yüzüyle rastlaşır. Yine de yağmurun herkesin üstüne aynı kuvvetle yağması kayda değer bir noktadır. Halil'in ''zorunlu'' ayrılma kararından sonra Meral'in kendisini seven ve kendi statüsündeki Başar ile evlenme kararı alması, aşık - maşuk arasına giren ''rakip'' vurgusudur. Bundan sonra Halil zahiri ve çıkıntılı gerçeklikten kaçıp hayalindeki hakikate sığınacaktır. Böylece aşık olduğu kadının resminin yanına görünüp kaybolan Meral'den sonra adeta ikame olarak gelinlik giymiş bir mankeni koyarak kayığa atlayıp göle açılır.
    Göl, filmin başında gösterilen mekandır.

    Final sahnesinde, büyükada sahnelerindeki hırçın rüzgar ve kıyıya vuran dalgalar yerine; dingin ve sakin bir göl tablosu vardır. Gelinliği ile Meral Halil'e koşar. Kayığa atlar. Suretlerini ve ikamelerini sırayla yok edip bir hakikat olarak Halil'in karşısında durur. Yunan Mitolojisindeki Zeus'un tanrısal arabasına bindirdiği tahtaya gelinlik giydirip Hera'nın bunu dışarıya fırlatmasını andıran bir sahne ile Meral önce resmini, sonra gelinlikli mankeni göle atar. Suretten gerçek varlığa / özneye ulaşma halidir bu. Artık sevgi öznesi Meral'dir. Artık sadece Meral vardır. Aşkta fani olma halinin doruğudur. Birleşme gerçekleşmişken Başar gelip ikisini de ağlayarak vurur.
    Vuslat aşkı bitirmemiş, yok olmak pahasına ebedileştirmiştir.

    Halil, Meral'e bir keresinde şöyle demiş miydi: ''Sana dünyada hiçbir erkeğin hiçbir kadını sevemeyeceği kadar aşığım. Sana aşık olarak kalmak istiyorum. İşte hepsi bu kadar.''

    Luis Aragon, ''Ölmek kolaydır sevmekten'' diyor.

    Feylesof
  • Hz.Ali'nin duası ile başlamak istiyorum incelememe;
    '' Allah’ım, duaların kabulünü engelleyen günahlarımı affet'' Oturulan yerden dünyanın kurtarılmaya çalışılmadığı, ateşin sadece düştüğü yeri yakmadığı, boyunlara asılı ölüm korkusunun artık koparıldığını görmeyi dileyen, acıları paylaşmayı öğrenmiş bir teşkilat emeklisi olarak kitap okumayı sevdiğim için sitede yer alıyorum. Yanlış anlatabilirim, yanlış davranabilirim, hatta yanlış da anlayabilirim ama asla yanlış hissetmiyorum. Rainer Maria Rilke 'nin dediği gibi ''İnsanların çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor. '' Emin olun ki ; çocuklarımı silah zoruyla büyütmedim, evime gelen misafirlerimi gözaltına almadım, çiçek açmayan menekşelerime işkence uygulamadım. HİÇ BİR OKURUN DİLİ, DİNİ, IRKI, MEZHEBİ, İNANCI, MEDENİ HALİ, HATTA CİNSİYETİ beni ilgilendirmiyor. Bazen o kadar ağır ithamlar, eleştiriler ve mesajlar geliyor ki anlatamam. Kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, eve namusunla ekmek götürebilmek ve tüm bunları eğilip bükülmeden ve ezilmeden yapabilmek öyle yorucu ki; evlatlarının gülen yüzü, yüreğindeki şükür dudağındaki dua da olmasa nasıl dayanılır bilemiyorum Bir kaç sayfa okumanın , dizeleri paylaşabilmenin getirdiği dostluklar hatırına; ne sebebini aramak ne de bahanesini bulmak, İçime sinen bir hayata en güzel adımları attığım , ne öncesi ne de sonrası. Yaşamak istiyorum o anı sadece yaşamak.. Ve İşte bazen paylaşımlar, beni yalnız bırakmıyor, kime gittiysem o benimle oluyor roman bitinceye kadar. Ama dostluk, anlayış, hoşgörü bitsin istemiyorum. Birbirimizi görünceye kadar değil de ‘’ nerede kalmıştık’’ diyecek dostluklarda yer almak istiyorum.Kim ne yaparsa yapsın, söylerse söylesin, sen, sana yakışanı söyle, sana yakışanı yap düşüncesinden ödün vermeden sadece dinliyorum. Lütfen, yorgunluğumuz, insanları yormamak , üzüntümüz kırılmamaktan kırmamaktan olsun. Şikayet etmiyorum sadece anlayış ve insanlık bekliyorum.
    Kişisel gelişim kitaplarına ihtiyacınız var mı bilmiyorum tek diyebileceğim;
    Mesafelerimiz zamanlarımız, her şeye rağmenlerimiz, sevmelerimiz nefretlerimiz. Bize minneti ve şükretmeyi öğreten deneyimlerimiz. Yaşadıkça çok iyi anlıyor insan ; kiminle dost olmanın gerekliliğini. Var gibi olup aslında olmayanları çıkarmalı hayatlarımızdan , almayana vermemeli, duymayana söylemeye gayret etmemeli, zaman kıymetli.
    Güzel olsun ömrümüz, içimizi ferahlatanların elini tutalım, sevip sevilelim. Hatta çoğu şeyleri de boşverelim.
    Gerçekten hayat çok kısa.
    Keyifli okumalar.
  • Büyük toplumcu şaîrimiz Ahmet Telli. Suyu çürüten şair...
    Uzun bir aradan sonra şiirleriyle ağlatan bir şair oldu benim için.
    Birkaç tane şiirini biliyordum sadece. Tanımakta keşke bu kadar geç kalmasaydım diyorum şimdi. Böyle bir güzellik olamaz.
    Kitabı okurken aynı zamanda kendi sesinden de dinledim. Şiirlerini kendisi yorumlaması da onu farklı kılıyor. Hem okuyup hem dinlemek muhteşem bir zevkti.
    Yazım tarzını Attila İlhan'a benzettim. Kavga ile sevdayı özdeşleştiren bir şair. Sizce kavga ile sevda arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir? Şiirlerini okuduğunuzda anlıyor ve hak veriyorsunuz.
    En sevdiğim şiirleri Soluk Soluğa ve Su Çürüdü oldu.
    Kesinlikle okumanız gereken şiir kitaplarından biri.
    Okurken çok fazla duygulandım. Bazı dizeleri beş on defa okudum güzelliğinden. Ya daha ne söylenebilir bilmiyorum, tek bildiğim şey kesinlikle okumanız gerektiği.
    Şiddetle tavsiye ederim.
  • 13.yy ve 14.yy yaşamış halk ozanı Yunus Emre şiirlerinde ilk göze çarpan taraf: derin bir insan sevgisi ve 'bana seni gerek seni' dediği ;sarsılmaz bir Yaradan aşkı.Mısralar sürekli bu aşk ve sevgi çemberinde dönüp duruyor ;dertli bir dolap gibi.Yunus'un tüm derdi Yaratılanların özündeki bu sevgiyi açığa çıkarmak;kendine özgü dizeleri ise bu işin en büyük şahidi.
    Yunus şiirini bir nesneye benzetmek gerekseydi bu ab-ı hayat yani su olurdu.

    Su gibi kokusuz ve renksizdir şiiri;hiçbir tarikat,millet,mezhep tarafında değildir,en büyük marifeti insanlıkta bulur.
    Su gibi berraktır şiiri;dünyevi ihtiras ve şehvet kirletmemiştir şiirini;menfaatsiz muhabbet aranır,ibadetlere Cennet'i bile aracı etmez,Yaradan aşkı muhabbettin kaynağıdır.
    Su gibi yerinde duramaz akar;her yüzyıla,her nesile,her toprağa cansuyunu akıtır,susamış gönüllere hayat olur.

    Yunus'un kendisi Yunus'un şiirleridir.
    HAYAT FELSEFESİ: "Yaradılanı sevelim yaradandan ötürü."
    HAYATA GELİŞ AMACI:
    "Ben gelmedim dava için
    Benim işim sevi için
    Dostun evi gönüllerdir
    Gönüller yapmaya geldim"
    HAYATININ ÖZETİ:
    Canlar canını buldum bu canım yağma olsun.
    Bostanlar başın buldum bostanım yağma olsun.
    Viran gönül nur doldu Cihanım yağma olsun.

    Yunus divanının dili;kimi şiirlerinde tasavvuf öğretisine dair bazı terimler kullandığı için bazen sözlük kullanmayı gerektirebiliyor.Bu noktaları internetten kelimeleri yazarak aştım.Çoğu şiiri ise her seviyeden insanın anlayacağı dil yapısına sahip.13. ve 14.yy yazıldığı düşünülürse ve halen anlaşılabilir olması Yunus'un Türkçesi adına büyük bir zafer.Türkçenin bir edebiyat dili olmasında Yunus'un büyük etkisi vardır;ta Aşık Veysel'e ulaşacak bir şecere de tüm halk ozanlarını etkilemiştir.
    Anlatım açısından değerlendirmek gerekirse;bu derece halk arasında ve ortalama kelimeler kullanarak bu derece özgün olmak ;benzeri bir daha biraraya getiremeyecek mısralar kurmak ;kimselere Yunus kadar nasip olmamıştır.Yunus meseleyi; çok uzatmadan detaylara boğmadan saf sevgi temelinden anlatıyor.Kütüphaneler dolusu meseleyi bir kaç satırla özünden anlatır Yunus.
    En sevdiğim Yunus mısrasıyla son vermek istiyorum.Esen kalın,iyi okumalar.

    "BALLAR BALINI BULDUM
    KOVANIM YAĞMA OLSUN"

    https://youtu.be/uEQK3b_7OeU
  • https://www.youtube.com/watch?v=IOd4Bhd-bWA

    Kelimeleriyle yaşayan, içinde ne varsa onu dışarıya kelimeleriyle sızdıran bir hayatın bütününe matuf renkleri, demleri, dönemleri ve o dört mevsimi içeren seyri yaşamak için dolu bir yolculuk.

    Bu kitabı Sabahattin Ali okumalarımda en sona bıraktım, bitirdikten sonra doğru bir karar olduğunu görüyorum. Çünkü öykülerde gördüğüm, topladığım parçalar, mektuplarla birleşince büyük bir yekûn meydana gelmişti. Meğer o yekunun mütemmim cüzü bu kitapmış. Çünkü bütün o kitaplardan topladığım parçalar, bütün ömür serüvenini manzum biçimde anlatan bu eserle daha çok anlamlı oldu. Bu sayede bayağa tanımış oldum yazarı. Şiirleri üzerinden hayatının genel bir incelemesini ortaya koymaya çalışacağım eğer başarılı olursam bu yazar ve kitabın aynı anda tanıtılması açısından nitelikli bir iş olacak.

    Bir hayat düşünün ki sürekli arama, bocalama, haksızlığa gelememe, dalgasına bakmak varken başka dertlerle dertlenme ve isyanla geçsin, erken, hazin ve şaibeli bir sonla da nihayete ersin. Evet fırtınalı bir yaşam, bu şiirlerinde de görülüyor. Kısa dönem içerisinde yazılmış şiirler, farklı tarz, tema ve ruh hallerini içinde barındırıyor. Arkadaşları tarafından muhtemelen kırılgan yapısı ve düşkünlüğünden dolayı küçük bir çocuk muamelesi gördüğünü şiirlerinden öğrendiğimiz S. Ali, aynı zamanda erken yaşta kocamaktan da muzdarip. Daha yirmi yaşında saçına ak düşmeye başlayan ve yüzünde buruşukluklar oluşmaya başlayan yazar, şiirlerinde bundan dert yanıyor. Mektuplarında da Aliye’sine gençliğini kıskandığını, yirmilerinde olmasına rağmen kocamış hissettiğini, saçlarının da iyice beyazladığını söylüyordu. Ama o hep arada bir gelen dirençli yanı ve muzip tarafıyla da başka bir zaman “olsun ben hep genç kalacağım” diyordu. Bu onun karakteristik yanını göstermek açısından iyi bir örnek. Zorluklara karşı zayıf, huzursuz ve yılgın hisseden, çöken ama daha sonra ayağa kalkıp kendince isyan edip, direnen ve o çocuksu muzip yanını da kaybetmeyen bir karakter… Yalnızlık çeken, anlaşılamadığı ve kimi durumları kaldıramadığı için insanlardan kaçan, aşka sığınan orada da karşılık bulamayınca ayakta kalmak için doğaya sinesini açan bir ruh… Sıkıntılara direnmek için destek aldığı güç noktası, şiirlerinde de sürekli işlediği tabiat.

    “Başım dağ, saçlarım kardır,
    Deli rüzgarlarım vardır,
    Ovalar bana çok dardır,
    Benim meskenim dağlardır.”

    Meskenini dağlar olarak belirlemiş, hür ve kimseyi tanımaz olduğu için de rüzgârı rehber edinmiştir. Göklerde gezen kartala öykünmüş, gönlünü kafeslere sığmayan kuşa benzetmiştir.

    Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
    Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
    Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
    İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
    Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
    İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!

    Doğaya sığınması mevzusunda Mustafa Kutlu “Çevresindekilerle çatışması sevgi noksanlığı veya topluma karşı duymuş olduğu kinden değil, haksızlıklara tahammül edemeyişinden, karşı koyma, isyan etme arzusundandır” diyor. Bilakis aşka, sevgiye de istidadı vardır. Ömrünün ilk yarısı platonik aşk ve reddedilişle geçmiş bu O’nu, şiirlerinde kimi zaman “Ben gene sana vurgunum” diyen ısrarcı bir aşık, kimi zamansa meyus olmuş, hırçın bir kaybeden olarak ele veriyor.

    “Kimi aşık dilediğine ulaşır,
    Sevdiğiyle cümbüş eder, gülüşür,
    Kimi benim gibi garip dolaşır,
    Asıl âşık kâm almayan kişidir.”

    Ömrünün ikinci yarısında ise sonunda karşılığı olan aşkı bulmuş ve bu aşka bir de meyve kondurmuş (Canım Aliye Ruhum Filiz’ de bu muhabbeti görüyoruz.) Şiirleri tabii ki aşkına karşılık bulamadığı dönemlere denk geliyor. İlginçtir karşılıklı aşkı bulduğu dönemde şiiri yok. Şiirden vazgeçtiği döneme denk geliyor Aliye Hanım. Acaba o dönem yazsaydı nasıl şiirler meydana çıkardı? Hiçbir zaman cevabını bilemeyeceğimiz güzel bir soru. Reddedildiği ama aşkını tekrar tekrar dile getirdiği ümitsiz aşkı Nahid Hanım, şiirlerinden anladığımız kadarıyla net bir biçimde kendisini reddetmiş. Bu da onu hayattan ve her şeyden vazgeçen adam durumuna getirmiştir. En son dayanamamış “Bütün İnsanlara” diyerek:

    “Korkutmaz beni ölüm,
    Bir şeytan kadar hürüm.
    Süremez bende hüküm
    Ne Allah, ne de Nahit!...

    Sert dizelerini bile yazdırmıştır. Sevmiş defaatle reddedilmiş şaire, zaman zaman gururu yukarıdaki gibi ve “Aşka yuf olsun dedim eğer yalvaracaksam” gibi dizeleri yazdırmıştır. Yine Kürk Mantolu Madonna’daki Maria Puder’ in gerçek hayatta bir karşılığı olduğunu da hesaba katarsak aşka ve hayata küsen Sabahattin Ali’yi daha iyi anlarız.

    “Kimsede bulamadım menfaatsiz bir yürek;
    Kadınlar bana yalnız soğuk bir deri verdi.
    Bir kardeş sevgisini uzattığım her erkek,
    Çamurladıktan sonra kalbimi geri verdi…
    Anladım insanlardan geldiğini kederin;
    Uzak, herkesten uzak bir hayat süreceğim.
    Benim bu inzivama taarruz edenlerin,
    Yüzüne hakaretle kinle tüküreceğim!...”

    Ne kadar incinmişlikle hırçın dizeleri olsa da aşktan da insanlardan da inançtan da vazgeçmez. Küser ama çocuk küsmesi gibi yine geri gelir. Yine sever, reddedilse de yine sever, en sonunda doğru adresi bulur. Arkadaşlıklar, dostluklar edinir, çokça menfaat üzere kazık yese de. Kimi Allah’a sitem eder kimi de sevgiliye yine;

    “Gel ey günahkâr güzel
    Sen de sarıl Allah’a
    Dünya’da yalnız o el
    Hitâm verir her âha”

    demekten kendini alamaz. Dediğimiz gibi o bocalayışları, arayışları ve sürtüşleri hep yaşar. Şiirinde de direk o hayatı görüyorsunuz. Bütün şiirleri okuduğunuzda nasıl yerlerden geçtiğine dönem dönem tanıklık ediyorsunuz. Arkadaşlarıyla girdiği bir iddialaşma sonrası divan şiirine ne kadar vakıf olduğunu da gösteriyor. Daha fazla halka temas etmek için halk şiirini tercih ettiğini söylese de divan şiirindeki mahareti takdire şayan.

    “Mâdem ki mey-i aşkı kabûl etmeyecekdin
    Niçün kadeh-i kalbi şikest eyledin ey yâr”

    Şiiriyle seven şiiriyle sitem eden, şiiriyle işinden olup hapse düşen ve yine şiiriyle affedilen, hayatını ve kavgasını şiirle güzel bir biçimde ifade eden bir yazarın, şiirden vazgeçmesi şaşırtıcı. 1930’lu yıllardan sonra şiiri yok. Roman ve öykülerine göre şiirlerini zayıf bulduğunu söylüyor. Ancak bence en az roman ve öyküleri kadar iyi seviyedeymiş şiiri ve fark ettiğim bir diğer nokta 30’lu yıllarda daha oturmuş bir şiir üslubu var. Eğer bırakmayıp devam etse bugün şarkıları yapılmış, defalarca yorumlanmış şiirlerinin daha da güzellerini fazlasıyla duymak mümkündü.

    Başta, bir şiirinin sevdiğim bir yorumunu verdim, bitirirken de yine başka bir şiirinin güzel yorumunu verelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=GSpnNf2deQk
  • En sevdiğim şairin, en kapsamlı olması sebebiyle en sevdiğim kitabı. Şiirlerde farklı anlamlar aramayı, dizeleri didiklemeyi sevenlere öneririm, canım Asaf’ı.