• “ Pek az konuşurdu, ama her zaman en gerekli, en can alıcı sözcükler olurdu söyledikleri. “
  • 140 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Günümüzde bilim ve teknoloji sayesinde beynimizin özelliklerinden insan gen haritasına kadar vücudumuzla iligili pek çok bilinmeyen keşfediliyor . Aslında bundan binlerce yıl önce  ilk adımları atan ünlü bilim adamlarına borçluyuz .
        Rahatsızlandığımızda ya da başımıza bir kaza geldiğinde ilk öncelik doktora gideriz .Aslında güven- diğimiz doktorun kendisi değil bilgisi ve tecrübesidir
    Birçok bilginin temeli ise yüzyıllar önce yapılan araştırmalara dayanır.
      İbni Sina ,İbni Nefis ,Ali bin Abbas,Edward Jenner,
    Farabi vb birçok bilim adamı vardır.
     Benim sevdiğim bir bilim adamı ünlü filozof Farabi
    den kısaca bahsetmek istiyorum .
    Farabi 870 yılında günümüzde Kazakistan sınırları
    içinde olan Farab şehri yakınlarındaki Vesiç köyünde
    dünyaya gelmiş .Bildikleriyle yetinmeyen ve daha fazlasını öğrenmek isteyen Farabi ,kadılık mesleğini bırakır ilimle uğraşmaya karar verir .Farabi bir yandan Arapça ve mantık dersleri alır ,diğer yandan Bağdat'ın zengin kütüphanelerinde  araştırma yapar.
      O zamanlar bilginin yaşadığı çağda kitaplara ulaşmak kolay değilmiş ve o kitaplara ulaşmak için aylarca yolculuk yapıyorlarmış.
    Farabi'nin arkadaşlarından biri uzun bir yolculuğa çıkar ve kütüphanesini Farabi'ye bırakır .Farabi bu kütüphaneden faydalanarak önemli notlar alır.
     En çok ilgimi çeken ise Farabi Psikolojisi oldu .Farabi insanları düşünce yapısına ve ahlak  eğilimlerine göre sınıflandırırmış .Mesela faziletli (ılımlı)insan ,fazla aşırıya kaçmaz ,ölçülü olurmuş .Vahşi insan, tümüyle kötü ahlaki eğilimler taşıyan insanmış.
     Farabi meşguliyet,ikna ve müziğin psikolojik sorunlarada iyi geldiğini savunmuş. İlk defa karşıma çıkan  Telkin-İkna kişide arzu edilen etkiyi meydana getirirmiş . Müziğin ise insan üzerinde psikolojisine etkili olduğunu söylemiştir.Benim ilgimi çeken ise sonsuzluk duygusu uyandıran rehavi makamı oldu ve bu makam yalancı sabah vaktinde daha insanın psikolojisine etkili oluyormuş.
     Arkadaşlar cidden güzel kitap ,çok beğenerek ve hayretle okuduğum kitap oldu.  Kitabın kendisi biraz kısa olabilir ama içereği çok uzun Bundan binlerce yıl önce tıbbın en ünlü bilim adamları sayesinde biz bazı hastalıklarımızdan korunuyoruz  ve hepsinin de  tıp için çok büyük katkıları var . Araştırmayı seviyorsanız, filozoflarla ilgileniyorsanız tam size göre kitap.
    Herkese tavsiye ederim . Görüşürüz 🤗
  • 126 syf.
    "Seni seviyorum. Seni mi? Hasletlerini mi? Gülüşündeki pırıltıyı mı? Hatlarının zarafetini mi? Kırılganlığını mı? Kişiliğini mi? Ba­şarılarını mı yoksa sadece varoluşundaki mucizevi gerçeği mi? "Asla kişiler sevilmez, sevilen sadece niteliklerdir," der Pascal. "Birini, güzelliğinden ötürü seven, onu gerçekten seviyor mudur? Hayır, çünkü kişiyi değil güzelliğini öldürecek olan çiçek hastalığı, artık onu hiç sevmemesine yol açacaktır." Buna karşılık Hegel'e göre sevmek, sevilen kişiye, edimlerinden veya kişisel ve geçici özelliklerinden bağımsız olarak olumlu bir anlam atfetmektir. Proust, herkesi haksız görerek bu saygın tartışmaya yepyeni bir katkı­da bulunur. Aşk ne kişiye ne de onun özelliklerine yöneliktir; aşk Başka'nın gizemini, mesafesini, gizliliğini, en samimi anlarımızda bile asla benimle aynı durumda olmama halini hedefler. "Seni seviyorum"daki "sen", kesinlikle benim eşitim veya çağdaşım değildir ve aşk, bu aşırı anakronizmin araştırılmasıdır. "Eşitlik, adalet, şefkat, iletişim ve aşkınlığı özetleyen bir formüle göre" -kusursuzluğa ve zarafete dayanan muhteşem bir formüle göre- "sevgililer 'beraberdirler; ama henüz değil. "Aşk, derinleştiğinde, Başka'yı, benim için anlaşılmaz bir hale gelene kadar kendi belirtilerinden yoksun bırakan bu paradoksal bağdır. Onu sevmediğim sürece, o güzel veya çirkin, kaygılı veya sakin, takıntılı veya histeriktir: Bu özelliklerin hiçbirinin artık onu benden alıkoyma gücü yoktur. Ben onu mükemmel, özel veya kendine has özelliklere sahip olduğu için seçmiştim; şimdi onda sevdi­ğim şey ise, "diğer herkesten farklı bir nitelik taşıması değil, ama bizzat farklı olma niteliğidir."...

    Bazen kişi içinde değer adına beslediği tüm şefkat, ilgi, iyilik, erdem, sadakat, vefa gibi yüce duyguları bir kişi üzerinde tasarruf etme yanlışlığına düşebilir. Bu hale birçok yerde aşk deniyor. Bazı gönül üstadlarına göre kişi kabiliyetlerini geliştirip derecesini yükseltmeli, bu değer odağını tek merkezden kurtarıp bir prizma gibi birçok merkeze, insana, varlığa, hatta tüm aleme yayma çabasına girişmelidir. İşte o zaman feda edilen değerlerin bir kıymeti olur. Neticede tek merkezli bir vericiliğin de temelinde bencillik vardır. Tezer Özlü de yaşamın ucuna yaptığı yolculukta bu yanlıştan bahseder: "Bir uzaklık kazanmam, kendi düşüncelerimin dünyasını bulmam gerek. Tek bir kişide yoğunlaşan duygulardan her zaman kaçındım. Sonsuz sevmek isteğimi her zaman tüm insanlara, her insana dağıtma çabası gösterdim. Zaman zaman da herkesten nefret ettim. Kendim dışında." Aynı fikri Marx da paylaşır: "Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir."

    Bu bencillik sevginin kalpten dile geçmesinde de devam eder. Tek kişilik bir fayda gözetilerek sevgi(denilen) açığa çıkar. Genelde sevilenin durumu veya olası tepkisi gözetilmeden taşar içtekiler. Çünkü sevmiştir daha napsındır! Acilen sahip olmalıdır nesnesine. Bu yüzden sevgilerimiz bile yıpratıcıdır. Pessoa der ki "Sevilmek, gerçekten sevilmek nasıl büyük bir yorgunluktur! Başkasının heyecanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı, hep özgür olmayı istemiş bir insanı sorumluluk hamalına dönüştürmek: bazı duygulara cevap vermek, mesafeli davranmama inceliğini göstermek... Nasıl da yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek! Öyle ya da böyle, ister istemez bir şey hissetmek, gerçekte tam bir karşılık bile bulmaksızın, biraz da olsa sevmek zorunda olmak nasıl bir yorgunluktur!"

    "Hiç kimsede sevginin önemsiz olduğuna ilişkin bir kanı yoktur. Onun açlığını çekerler, sinemalarda mutlu ya da mutsuz aşk hikâyeleri izlerler, yüzlerce niteliksiz aşk şarkıları dinlerler. Buna rağmen, pek azı sevgiye ilişkin bir şeyler öğrenmenin gerekli olduğunu düşünür." Hani denir ya bir yerde size sürekli özgür olduğunuz söyleniyorsa aslında özgür olmadığınızdandır. Olanca doğallıyla yaşanan ve kanıksanan değerlerin dilde dolaşmasına lüzum yoktur. Eksikliği çekilenlerdir bizi konuşmaya iten, dile geldiğinde en azından kelimeler üzerinden doyurduğumuzu düşünürüz belki eksikliğimizi. Sevgi ve aşk kavramları da bu eksiklerimizden olmalı ki çok büyük anlamlar yüklenir, kimi yerde hayat bunlar üzerine kurulur, bir ömür bekleyenleri olur. Peki beklenilen nedir ve buna değer mi?

    Sevmek de öğrenilir. Toplumdan gördüğümüz biçimin doğrusu olduğunu düşünmemek için bir sebep bulamayız olguları sorgulamaya tabi tutmazsak. Sevgi de bu sorgulamalardan muaf değildir. Bizde kısır tabağı bile boş gönderilmez kaldı ki sevgiye karşılık verilmesin! Adeta bir lütuf gibi sunulur sevgiler. Seven, sevilmeyi bekler; sevilen bunu boş çevirmemesi gerektiğini hisseder içinde hissettiği öğrenilmiş baskıdan dolayı. Oysa "yeterince sevilmediğime üzülüyorsam, bu da benim yeterince seven bir insan olmayışımdandır." Bize sevmenin ihtiyaç olduğu öğretilmez. "Birçok kişi, sevme sorununu ilkel bir biçimde ele almakta, kendi sevebilme gücünden, sevme ediminden çok "sevilme" olarak görmektedir. Onlar için sorun, nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir." İnsanlar sevilmek istediklerini söylerler ama asıl istedikleri sevmektir. Kimse seviliyor diye seveninin yanında durmazken; sevilmediği halde sevgisinin peşinden giden insanlarla doludur dünya.

    "Benim sahip olduğum sevginin sen de bilgisine sahip ol." Sevgiyi "etken ilgi" olarak göstermek yerine kısa yoldan bilgisini sunmak tembelliği. Bu tür bir sevginin olumlu sonuçlar doğurabileceği düşünülemez. Sevgi konusuna en çok kafa yormuş düşünür olan Erich Fromm "Sahip Olmak Ya Da Olmak" kitabında şöyle yaklaşır bu hataya:
    "Eğer sevgi, sahip olmak türünde ele alınacak olursa, kendinin kılmak, denetim altında tutmak anlamlarına gelecek ve böylece de canlandırmak ve hareketlendirmek yerine boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşecektir. Çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini ve sevememeyi gizlemek için kullanılan maskeden başka bir şey değildir."

    Özgürlük sevgiden daha yüksek bir değerdir. Şayet sevgi özgürlüğü yok ediyorsa buna değmez. Sevgiden vazgeçilebilir, özgürlük kurtarılmalıdır. Victor Hugo' nun dediği gibi: Aşk uğrunda gerekirse hayatımı veririm. Fakat özgürlüğüm uğrunda aşkımı da feda ederim. Özgürlük olmadan mutluluk olamaz. Kişi özgürlüğüne ket vuran şeyden zamanla nefret etmeye başlar. Eski Fransız şarkısında geçtiği şekliyle:, «Tamour esi Tenfant de la lîbert,», "sevgi özgürlüğün çocuğudur. O, asla zorbalığın çocuğu olamaz." Özgürlüğü bilmeyen, bağlanmayı ve sevmeyi de bilmez. Her şey zıttıyla anlam bulduğundan - dahası tercih edebilmenin bilişsel yükü taşınacağından, özgürlükten sonra gelen bağlılık çok daha sağlıklı olacaktır. Sevginin yaratacağı yapıcı bağlılığa ulaşabilmek de doğru bir şekilde ve doğru yerde yaşanmış özgürlüğün içindedir.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ben kitap hakkında görüşlerimden çok bu kitabın bilinmeyen özelliklerinden bahsetmek istiyorum.Bu yüzden kitabı henüz okumayanlara bu yazıyı okumalarını tavsiye etmem.Öncelikle kitaptaki olaylar "Soledad" adı verilen bir yerde geçiyor.Bu kelime İspanyolca bir kelimedir ve Türkçedeki karşılığı "yalnızlık" anlamına gelir.Kitapta yalnızlık konusunun sık sık bahsi de geçer zaten.Bu kitabın adı neden "Fareler ve insanlar" diye düşündünüz mü hiç? John Steinbeck bu kitabı Robert Burns'un "Bir fareye" adlı şiirinden esinlenip yazmıştır.Şiirde şöyle bir mısra geçer : "En iyi planları farelerin ve insanların sık sık ters gider." Kitapta da gördüğümüz üzere iki dostun planları hiçbir zaman istedikleri gibi gitmez tıpkı farelerin planları gibi gün gelir hüsranla sonlanır.Bahsetmek istediğim son şey belki bir kısmınızın kitabı okurken dikkatini çekmiştir."Curley'in karısı" olarak geçen karakter kitapta adı söylenmeyen tek kişidir.Steinbeck'e göre bir karakterden çok sembolü temsil ettiği içindir.İnsanın başını belaya sokmayı temsil eder.Hepimizin farkında olduğu gibi Curley'in karısı bu konuda oldukça başarılıdır.Bu kitap benim zaman zaman hala severek okuduğum bir kitap.Ama kitabın bilinmeyen bu özelliklerini öğrendikten sonra daha çok sevdiğim bir gerçek.Belki bu kitabı okuyan çoğu insan bunları zaten biliyor ama ben yinede paylaşmak istedim.Umarım kitabın bu özelliklerini bilmeyen arkadaşlara faydalı ve hoşlarına gidecek bir yazı olmuştur.Yazımı okuyan arkadaşlara şimdiden teşekkürler..
  • 656 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Neden Charles Dickens?

    #İlk tanışmamız çok çok önceleri sevdiğim bir kızın bana Büyük Umutlar'ı okuduğunu söylemesiyle başladı yada ben öyle hatırlıyorum çünkü o kitap bana onu hatırlatıyor. İster istemez kitabı okurken kendimi Pip yerine onu Estella yerine koymamın bunda büyük etkisi olmalı. Ayrıca o Estellaya çok benziyordu bende bir o kadar Pip'e öyle hatırlıyorum. Neyse "Büyük Umutlar" deyince aşk, acı, hırs, Pip, Estella, ezilmişlik, ve birazda intikam geliyor aklıma. Sadece bunlar mı hayır. Bunların dışında o betimlemeler yok mu hala hatırlıyorum o sislerin arasında Pip'e kara cübbeli papaz gibi görünen kara ineği, ona işlediği suç için hesap sorar gibi bir bakışı vardı.
    #Charles Dickens'ı sevmemin en önemli sebebi betimlemeleri, öyle betimlemeler yapıyor ki gözümün önünde san ki, anlattıklarını yaşıyorum. Başka yazarlarda var, belki de ondan daha iyiler ama o ayrı, onun bana çok yakından fısıldadığını hissediyorum. #Hatırladığım kadarıyla okuduğum her kitabında son bir darbe vurup öyle bitiriyor kitaplarını, buda sevdiğim özelliklerinden.
    #İki Şehrin Hikayesi en sevdiğim kitabı. İki boyutu var bu kitabın bence. Birincisi zaman ve mekan. Zaman; fransız ihtilalinin yaşandığı dönem mekan; İngiltere, Fransa. Zor zamanların hüküm sürdüğü yıllar buna kısaca ortam desek daha doğru olur. İkincisi Sydney Carton ve etrafındakiler. Tamamen olmasada çoğu özelliğini kendime benzetiyorum ve ismini bir çok yerde kullanıyorum burda olduğu gibi. Kitabı okuyanlar belki Sydney Carton'u abarttığımı düşünecek çünkü o bir kahraman değil, kahraman olmak isteyen biri hiç değil, mutlu biriside değil, tek başına, hep başkalarının ardında kalmış esirikli Sydney Carton işte. Okuyucunun gözünde biraz olsun yer edinmesinin tek sebebi Lusy e olan aşkı. #Burada da çok güzel betimlemeler var kitabın başlangıcıyla alakalı da bişeyler yazmıştım. Sydney Carton u çok güzel ifade eden yerler var. Yine simgeler var mesela şarap kanı temsil ediyor ve fıçı devrilince fransız ihtilalinin provası yapılıyor sanki yada bir ön hazırlık, mesajda olabilir. Sonra oduncu var kestiği odunlar giyotin oluyor, çifçi var bu giyotine arabasıyla insan taşıyor cellat var insanları giyotine götürüyor.
    #Yine çok çok eski olmayan yakın bir zamanda bir başkasını sevdim. Bu kitabı okuduğum sıralar. Ben Sydney Carton o Lusy oldu kitabı okurken sonunda kendimi feda etmek zorunda kalmasamda etmiş kadar oldum. Sydney gibi bende karşılık göremedim. Buna tesadüf mü ne desem bilemiyorum artık. Kitaplarla birlikte yaşıyorum işte daha ne isteyeyim. Kitabı bitirince ona hediye etmiştim öyle kaldı. Sonra tekrar aynı kitabı satın alıp tekrar okudum bir başkası çıkar karşıma diye ama çıkmadı. :) Daha okumam heralde.
    #Oliwer Twist kimsesiz bir çocuğun zorlu bir hayatı olabilecek en kötü yollara düşmesine rağmen beyazlığını kaybetmiyor ve bu sayede birileri elinden tutup sahip çıkıyor. Zorlukları aşıp güzel bir geleceğe sürükleniyor.
    Oliwer yaşamının devamında Pip olsa sonra Sydney ancak bu kadar talihliz bir yaşama sürüklenebilir ama garip bir güzellik var bu yaşamda, Charles amcamızın kitaplarında beni kendine çeken şey aslında bu, ne olduğunu tam olarak anlayabilmiş değilim ama bu neyse artık beni kendine çekiyor.
    #Sonuç olarak Charles Dickens amcamızında dediği gibi "Hastalık üzüntü nasıl bulaşıcıysa neşe, iyimserlik ve kahkaha da öyle, insandan insana geçer, yayılır." Kitabın içindekiler bana yansıdı benim içimdekiler de kitaba yansıdı. Kendimi gördüm ve yaşadım.
  • 126 syf.
    ·3 günde·7/10
    Bu kitabı çok uzun zamandır merak ediyordum, nihayet okuyabildim. İnsan Zweig okurken bir başka hissediyor. Onun insan ruhunu irdeleyen en dip köşelerine girmesi ve bunu büyülü bir dille anlatması onu eşsiz kılan özelliklerinden, bu kitapta da yine bu özellikleri ile karşılaşıyorsunuz.
    Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'i sevdim ama istediğimi tam anlamıyla bulamadım, sanırım beklentim çok yükselmişti. Okurken aklım ister istemez Dostoyevski'nin Kumarbaz'ına gidip durdu.
    Bir Yüreğin Ölümü'nü çok naif buldum, bir babanın, bir yüreğin kısa zaman içinde nasıl çökebileceğini, ruhsal yıkımın insanda nasıl büyük bir etki bıraktığını çok güzel aktarmış yazar.
    Zweig'ın sevdiğim eserlerinden bir tık geride kaldığı için 7 verdim.
  • 144 syf.
    ·3 günde·9/10
    Şu Yağmur Bir Yağsa - Kamil Erdem

    Yıllarca dergilerde öyküleri yayımlanan ama ilk kez kitabı yayımlanıp basılan 1945 doğumlu Kamil Erdem'in ilk kitabıdır.

    Kitap da 11 öykü bulunuyor. "Şu Yağmur Bir Yağsa" adını kitap da bulunan ilk öykü olan Yağmur'dan alıyor. Fakat kitaptaki bütün öykülerinde yağmur geçiyor, yağması isteniyor, hikayelerindeki kahramanlarca arınmak , temizlenmek, tekrar yeni temiz bir sayfa açmak adına.

    Yazarın okuduğum öyküleri bu yaşadığımız coğrafyanın içinde vücut bulmuş ruhların fay hatlarına dokunup geçiyor. Bunu yaparken de naif bir anlatım, kolay anlaşılır bir üslup ile kullanıyor. Yazarın okuduğum bu kitabında benim en sevdiğim ve beğendiğim özelliği de bu oldu.

    Kitabın içinde en sevdiğim, kendimi yakın bulduğum için "Bakkal" hikayesi ile anlattığı Semih'in hikayesi oldu. Edebiyatın asıl etkilerinden ve büyücü özelliklerinden biri, bir yazarın hiç kimselerin beklemediği bir anda, üstelik şaşırtıcı derecede gecikmiş bir kitapla ortaya çıkmasıdır. Kesinlikle herkese tavsiye ederim.

    " Dünyanın dört bucağı varmış, öyle bilinirmiş eskiden diye sürdürdüm, buralara varmak, görmek zormuş, birilerine kızılınca dünyanın dört bucağını gösteririm denirmiş. Dört büyük melek varmış, toprağı, göğü, ateşi, suyu tutarlarmış ellerinde. Dört duvar arasında, arada bunalsa da insan kendini güvende hissedermiş, kimileri dört duvar ile yetinmeyip, ne kadar dört duvarım olursa, o kadar gür bıyıklı olurum düşüncesine kapılıp, daha çok duvar için diğer insanları dövmeye çalışırmış. Bir şey aranırken dört dönülürmuş, şu insana pek görünmeyen nedircik yavrularını bulmak için tandır damlarına, mereklere, yüklük içlerine, tıkrıç arkalarına, kavak dallarına, kar öbeklerine bakılır dört dönülürmüş. Kimi insanlar da kitapların, şiirlerin, öykülerin içinde dört dönerlermiş..."