• 80 syf.
    ·Puan vermedi
    Olağanüstü Bir Gece Stefan Zweig
    Herkese merhabaa!
    En sevdiğim yazarlardan biri olan Stefan Zweig'ın kısa ama sürükleyici kitaplarından sadece biri "Olağanüstü Bir Gece." Ailesinden kalan miras ile rahat bir şekilde yaşayan genç bir adamın yaşamındaki duyarsızlaştığı, kendini sorguladığı dönemden kesit ile sıradan bir günde yaşamış olduğu olay sonrası seyrini değiştiren öykünün, kısa ancak yoğunluklu anlatımı ve elbette psikolojik tahlilleri oldukça başarılı. Bir solukla okuyup bitirebileceğiniz ama üzerinde de bir o kadar fazla düşüneceğiniz bir kitap. Bu nedenle keyifle okuduğum bir kitap oldu. Tavsiye ederimmm. Yeni bir kitap buluşmasında yeniden görüşene dek mutlu ve sağlıklı günler

    "Bir kez kendini bulmuş insanın bu dünyada kaybedecek hiçbir şeyi yoktur"
  • 200 syf.
    "Saat 19 Haberlerinde Taylan Özgür'ü vurdular
    Bütün yanaklarım sapsarı"

    Başka bir alıntı ile başlayacaktım incelemeye lakin bu dizeleri okuduktan sonra Taylan Özgür'ü anarak başlamak istedim. Kendisi 68 öğrenci kuşağının ilk faili meçhul cinayetlerinden birine kurban giden öğrenci liderlerinden biridir. Ablası Hale Kıyıcı ile yapılan bir röportajı da buraya bırakıyorum izlemek isteyenler için. https://youtu.be/hsQbIRDYw6Q
    Ablası "Taylan çok güzel gülerdi" diyor. Hâlâ 21 yaşında olan Taylan'ın gülüşü ile ona veda edelim. https://imgyukle.com/i/rMUm6t


    Ergin Günçe ismini internette taradığınız vakit onun için şu ifadeler çıkacak karşınıza "siyasal lirizim" veyahut "Lirik bir siyasi şair" ne kadar boş ifadeler bunlar. Şairin yaşadığı çağın siyasi olaylarını dizelerine aktarması "Siyasal lirizim" oluyor. Hiçbir toplumsal meseleyi kurcalamayan ve çevresinde yaşanan faili meçhul cinayetleri görmeyen, ekonomik, toplumsal bozulmalara kulak tıkayan yazarlar da "şair" olarak kalıyor öyle mi? Ergin Günçe gerçek bir şairdir. Önüne(siyasi, lirik )kavramlarının getirilişi tarihimize olan yabancılığımızın göstergesidir bana göre.

    "Siyasi lirizm''e bakalım o halde...

    "dün burada üç abiyi asmışlar
    suç anayasayı devirmek

    zor mudur acaba asılmak"

    Daha lirik bir siyasi şiire bakalım...

    "Çocuklar İçin Faşizm

    Faşizmi çocuklar da anlayabilir
    Dayak yemektir serseri bir babadan
    Karanlık odaya kapatılmaktır
    Hakkını istemekte direttiğin zaman

    Üvey ana, yarı güleç öksüze
    Sabunlu eliyle tokadı yapıştırır
    Henüz yaslıdır çocuk, henüz dayanıksızdır
    Yıldırmaktır amaç, esir etmektir
    Çocuk faşizmi yanağında tanır

    Onlar niçin böyle çirkin olurlar
    Bir tek güzel faşist yaşamamıştır
    Anlamlı sorulardır bunlar çocuklar size
    Okullar bu dersi öğretmiyorlar

    Nerde bir kuvvet birikmişse haksız
    Nerde bir zartzurt ya da carcurt
    Nerde elimizden kapılmışsa ekmek
    Sınıfta, sokakta, evde, çarşıda
    İşte çocuklar faşizm ordadır

    Hepimiz el ele tutuşmalıyız
    Korkmadan yürümek için gecenin ötesine
    Güneş nasıl olsa doğacaktır
    Horozlar ötmeye başlar başlamaz"


    Ergin Günçe'nin bu kitabı üç bölümden oluşuyor:
    • Genç ölmek
    • Türkiye Kadar Bir Çiçek
    • Günlerden Eylül Aylardan Ergin Günçe

    Gencölmek lafını diline dolamıştı bir kere o yüzden hakkını vermeliydi bu sözün... Kendi 45 yaşında bir uçak kazasında öldü... Öğretim görevlisi olduğu ODTÜ'de 68 kuşağında onlarca öğrenci yirmili yaşlarda öldürüldü.. "Yakında ölümün çiçekleri açacak" derdi Günçe elinde açmış bir ölüm çiçeğini tutarken...

    Gencölmek deyimine yaraşsın diye en genç gözüktüğüne inandığım resmini buldum ve değiştirdim profil resmini bence şuan tam bir "gencölmek" Ergin Günçe. https://imgyukle.com/i/rM3Bdn

    Ben bu kitabı ilk olarak 29 Haziran 2018'de okudum. Bütün şiirlerini içeren bu kitap can yayınlarının 1988 baskısı sonrası ilk kez YKY tarafından "Gezi"den bir yıl sonra basıldı. Çünkü Ergin Günçe gezide yeniden canlandı. Sokaklarda onun bazı dizeleri yazılır oldu. Herkes kimdir bu Ergin Günçe diye meraklanamadan kitapları arka arkaya basıldı.. işte hep sonradan, sonradan...

    "Bir ağaç gibi burdayız ve işte konuşuyoruz
    En sıkıyönetim altında ve en yüksek gürültüyle."

    Gezide dolaşan dizelerden...

    Fakat onun dizelerini kim gezi zamanında söylemiş, yazmışsa ona teşekkür borçluyuz. Bu kitabın tekrar basılıp elimize geçmesine vesile olduğundan dolayı... Ben ikinci baskısını okudum o da 2018'de basıldı. O sene basılan bir kitabı daha var "Pi Sayısı ve Özgürlük" orada düz yazıları var. İki kitabı birlikte sipariş etmiştim. Diğerini de yakın bir zamansa okuyup inceleyeceğim.. Ergin Günçe geçen haftalarda ansızın aklıma geldi ve onun için bir şeyler yazma ihtiyacı içimde.. Kitaplarını köydeki kitaplığımdan getirdim ve ilk olarak Türkiye Kadar Bir Çiçek kitabını okumaya başladım..

    Pi Sayısı ve Özgürlük kitabının tanıtım yazısından şairi daha iyi açıklamak için bir kesit paylaşmak istiyorum.

    "Cemal Süreya’ya göre Ergin Günçe, “Bir savaşçı gibi değil de, bütün hesaplarını vermiş eski bir uygarlık gibi” konuşuyordu. Enis Batur ise Günçe ile ilgili, “Şiir, aritmetik, iktisat elbette. Sizin evde, bizim evde, konuşmalarımız: Kasıklarım ağrıyasıya güler, nasıl bu kadar zeki olunabildiğini düşünürdüm.” demişti. Bu tespitlerin doğruluğu bir yana, her şeyden önce Ergin Günçe, içinde yaşadığı toplumun değerler matematiği ile ters düşmüş bir entelektüel ve şairdi."

    Bir toplumun değerler matematiği ile ters düşmüş şair... Muazzam bir ifade Ergin Günçe bir iktisatçı.. başarılı bir akademik kariyeri var ODTÜ'den sonra London School of Ecomics'de master derecesini alır tekrar ODTÜ'ye döner. Benim bildiğim kadarıyla bir bursla gitmiştir Londra'ya bu önemli bir başka alıntıyı çağrıştırdı da Fakir Baykurt Köygöçüren eserinde kızını aynı okulda okutan bir valiye yer verecekti.

    "Kızınızdan haber var mı Vali Bey? Nasılmış dersleri?
    Kaydoldu, School of Economics'te okuyacak.
    Londra'da değil mi efendim?
    Tabii, London School of Economics"

    İşte bürokratların çocukları yüksek paralar harcayarak yurt dışında okuyup orada kaldılar genellikle ama Ergin Günçe gibi yurtsever insanlar ısrarla döndüler, ısrarla döndüler bir memleket meselesi bu lakin memleket haricinde her şeyi kurtarmak için uğraşan siyasilerin başta olduğu bir memleket meselesi bu...

    1967 yılında Sarbonne Üniversitesi'nde doktora çalışmasına başlar. Lakin memleket meselesi peşini bırakmaz siyasi nedenlerle eğitime ara verir 1971 döneminin ünlü balyozu onu da gözaltına alır. Ve koğuş arkadaşı Uğur Mumcu olur onu anlattığı bir paragraftan bir cümleyi size aktarayım:
    "Matematikle şiirin, ekonomi ile edebiyatın kesiştiği bir nokta varsa eğer, Günçe işte o noktadaydı."

    Sarbonne günlerinde oğlu Dadal'ın doğum günüdür ve o gün o uzaklığın verdiği duygular Paris Bildirisi olup gelecek Anadolu'ya çünkü bu adı özüne sahip çıkmak için koymuştu oğluna...

    Ayrıldık. kahve kuş ağaç yağmur ayrılık
    Azgın bilmecesi Paris'in
    Göğsümün çanı durmuştur
    bunu yazıyla bildiririm işte sana

    alnımın tavanında göğün bayırında
    bulutlar çirkin örgütlenmiştir
    savaşçı olacağım günün birinde
    anılarım olacak defterim olacak, ben olacağım

    olmuyor bunlar olmadı şimdilik
    Dadal'ın yaş gününde ihtiyar, uzaktayım
    bakıyor bir akvaryum bana balıklarıyla
    durup suratımı seyrediyorum

    yüzleri şiirle biriktiririm
    çıkıp paris'in bulvarlarına
    zenci yüzlerini kendim seçerim
    sarışın çocukları depolara koyarım

    olmadık bir sokak ırmağa akar
    pat diye biter yaz geri dönerim
    göğsümün çanı duyulmaz olur
    bunu artık kimseye bildiremedim

    Özünü arama uğraşında yenik düştüğünü kabuk edecek kadar samimi bir yazardır Ergin Günçe ve biraz uzun olan Saçmasapan Bir Şiir'i öz arayışı ile ilgili olan bir şiirdir bir kısmını aktaracağım.. merak edenler tamamına internetten erişebilir..

    "Çerkesce konuşmayı bilmezsin, Lazca bilmezsin
    Unuttun bıçak atmayı ve saplamayı
    Adam olsan bir köpek ve bir tay edinirdin
    Ellerini yalar keçilerin sabah esintisinde
    Bana kalırsa kendinden boşan
    Bir celsede boşanırsın
    Yeter artık bu kadar yabancılaşman!"

    Siyasi görüş olarak uç noktalarda yer aldığını söyler bazı arkadaşları o yüzdendir ki Lirik bir siyasi şair lakabı yapışıp kaldı ona lakin ideolojik bağımsızlık anlamsız bir söz değil mi? Uçlar şairlerin alanı değil midir acaba? Bakalım hangi uçtan bahsediyor o arkadaşları..

    "Yusufla bir Gül koparıyoruz
    Birinci koğuşun havuzundan
    Şakayla karışık bir hüznün Gülü
    Tutuklu olmanın gülünçlüğü
    Umudun yağmuru "kırmızı çiçek"

    Umudun yağmuru kırmızı çiçek....

    Benim okuduğum yazılarda bu şiir bu şekilde ve birinci dereceden bu şiire dahil olan kişilerin anılarından aktarılıyor size kitaptaki halini de yazıyorum aralarında farklılık var nedeni bilemiyorum.

    Sayfa 99 şiirin adı Tutuklu Gençler Arasındayım..


    Yusufla bir Gül koparıyoruz
    Birinci koğuşun havuzundan
    Gül: her zaman yerini bulan gürültülü çiçek
    Umudun yağmuru sevdalı çiçek
    Devrimin rengi, uçucu ve berrak..

    Belki daha sonra şiirlerinden yola çıkarak başka konulara değinip incelemeye ilave ederim. Şuan için yorulduğumu hissediyorum. Yazacak çok şey, unutulan çok yazar var..

    Çok sevdiğim bir şiiri ile noktalamadan önce. Kalemini çok sevdiğim bir yazar oldu Ergin Günçe. Beni takip edenlere okumaları yönünde bir öneride bulunabilirim. Şiirle, edebiyatla..

    SOĞUKTA GİTAR ÇALAN ÇOCUK İÇİN ŞİİR

    Boğulmuş şapkasını kalbimle selâmlarım
    Soğuk bir İkindi boyunca Gitar çalıyor

    Annemi arıyorum ve öteki ölmüş şeyleri

    Bir Mürdüm ağacının eteklerinden
    Günlerin kısaldığı bir Kenti izliyorum
    Yaşıyoruz azçok ben, göğsüm ve köpeğim

    Biri oldukça hüzünlü, Sis içinde bir kayık
    Öteki oldukça hüzünlü, Suda taş kaydırıyor
    Yağmayan bir Kışa havlıyor köpek

    Gücenik bir Müzik, İşte bütün yalanlardan uzak
    Özensiz bir Umudun intiharı oldular
    Boynu vurulmuş Kuşak, Tuzağa düşürülmüş
    delikanlılık

    Soğukta Gitar çalan çocuk için Tarih
    Akşam evine dönmeyen arkadaşlardır
    Sessiz törenleri izleyen keçilerdir

    Yan odalardan birinde çalıyor ve koparıyor
    Göğsümü yüzyılından ve özgül soğuklarından
    Kendi ölümüne ekliyor beni

    Boğulmuş Gitarını şapkamla selâmlarım işte
    Kabalak kederin mısraları aşıyor ve dağılmakta
    Uzayan bir İkindinin üşüyen Güneşine
  • 250 syf.
    ·4 günde·5/10
    Yazara ilk olarak deneme olan Harfler ve Notalar eseriyle başladım. Aslında okuma sırasıyla gidecektim fakat bir türlü hiçbir yazara okuma sırasıyla başlamayı beceremiyorum. Araştırıken hep illâ ki diğer kitabının konusu daha da ilgimi çekiyor ve sıra falan gidiyor kafamdan. Denemesini beğenmiştim fakat romanını okuyunca keşke okuma sırasıyla başlasaymışım dedim. Kitabı bitireli yaklaşık yarım saat oldu ve ben hala yazarın ne anlatmak istediğini irdeliyorum, bulamıyorum. Genel olarak kafamda bir sürü bir sürüüü soru işareti var. Tamam kitabın sonunun böyle biteceğinden emindim, ama beni şaşırtacağını ve Aziz karakterinin kafamdaki bazı soru işaretlerini sileceğini düşünmüştüm. Bir açıklama, gençliğinden bir kesit, hadi bilemedin bir mektup. Öylece öldü adam. Bitirince dedim ki "Bu muydu?"
    Belki de yazar yazarak değil de okuyucuya mesaj vererek gösterdi bazı şeyleri fakat o gösterdiğini de ben göremedim, bilmiyorum. Bazı bölümleri de tekrar etmesi konusunda farklı fikir ayrılıkları var. Açıkçası ben o tekrarları ne hoş buldum, ne de gereksiz. Çok aradayım. Kitapta beğendiğim yerler ise o samimi köy ortamı, cümbür cemaat birinin evinde toplanmaları, arada geçen sohbet, atışmalar vs çok sıcaktı ve bana gerçekten geçti. En sevdiğim karakter ise baş kahramanımız yani anlatcımızın annesiydi. Fedakarlığıyla, sevgisiyle, hüznüyle beni en çok o etkiledi. Onun haricinde sürekli sürekli Ankara-Denizli arasında süren bu gidiş-geliş cidden çok yorucuydu. Çok sıktı. Karakterimiz aynı istikamette mekik dokudu resmen. Eşi Seher ve kızı Ayperi ile olan bölümler çok az geldi. Hiç olmasaydı daha mantıklı bulurdum en azından. Sırf yazılmak için yazılmış gibiydi. Zorlama geldi. Ben o kadar ilgiye rağmen bu kitabı sevmedim. Halbuki çok büyük beklentiyle başlamıştım. Belki de sebebi budur. Ama dili gerçekten akıcı ve sadeydi. Bu romanını beğenmedim fakat bu demek değildir diğer kitaplarını okumayacağım. Diğer kitaplarına da şans vermek istiyorum. Gölgesizler'e başlarım muhtemelen. Siz de çok fazla ayrıntılara takılmazsanız, çok büyük şeyler umarak başlamazsanız kitap sizi alır götürür ve çok rahat bir şekilde bitirirsiniz. Belki de siz beğenirsiniz bile:)
  • 372 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    Beni fazlasıyla şaşırtan ve yükseklere çıkarıp birden yere bırakan bir kitaptı. Gerçekten 2500 yıl öncesinde yazılmış ve yazılanlarının hala günümüzde geçerliğini korumuş olması oldukça enteresan. Platon'un yetişkinlik döneminde ele aldığı bu eser Platon'un bir sürü görüşünü içinde barındırıyor, özellikle idea kavramı ve mağara alegorisini açık bir şekilde görmek de mümkün. Dili aşırı yoğun bir kitap değil ki Platon hem bu sebepten ötürü hem de kalıba girmemek adına diyalog tarzına başvurmuştur. Platon'dan bahsederken Sokrates'e değinmemek olmaz tabi, Sokrates MÖ 470-399 yıllarında yaşamış, Sokrates öldüğü zaman Platon 28 yaşındaymış. Devlet'in yazılmasına asıl yol açan olay da Sokrates'in ölümüdür. Sokrates başkaldırmaya katıldığı, başkalarını başkaldırmaya zorladığı için değil; serbest düşündüğü, eski düzenin temellerini sarstığı için ölüme mahkum olmuştur. Pek çok dile çevrilmiş, pek çok insanın başucu kaynağı olmuş bir kitap. Çünkü Platon bu kitapta "İdeal devlet nasıl olur? Adaletli devlet nasıl olur?" gibi ütopyalara yer vermiştir. Kendi devlet anlayışını Sokrates'le diyaloglarından doğan o devlet fikrinin, ideal devlet fikrini bu kitapta anlatmış. Kitap 10 bölümden oluşuyor ve her bölümde ayrı bir konu üzerinden ideal devlet nasıl olur, farklı fikirlerin birbirleriyle olan konuşmalarına tanıklık ediyoruz. Kitabın ilk bölümünde yaşlılık üzerine, para üzerine konuşmalar var. Doğru insan nasıl olur, yaşlılıkta para gerekli midir, doğru insan aynı zamanda iyi insan mıdır, erdemli insan nasıl olunur, her bir birey doğruluğu ve erdemi bulduğu zaman toplum doğru ve erdemli olur gibi düşüncelerle karşılaşıyoruz. Açıkçası bu kısmı okurken bayağı bir sıkıldım ve kitabın bu kadar büyütülmesinin saçma olduğu düşüncesine kapıldım. Sonrasında adalet kavramı sorgulanmış; toplumda adalet nasıl kurulur, toplumda adalet nasıl sağlanır gibi yine burada doğruluğa işaret ediyor Platon. Doğru olmak, iyi olmak, kötü düşüncelerden, başkasının hak ve özgürlüklerine saldırmaktan uzak durarak, erdemli yaşayarak adaleti kurabiliriz diyor. Ve kendi ütopyasında, kendi ideal devletinde toplumu üçe ayırıyor; yöneticiler, çiftçiler ve koruyucular. Ve bunların mutlu bir şekilde yaşayabilmesi için de her bir sınıfın mutlu olması gerekiyor ve yine mutluluğun iyilikten, doğruluktan geçtiğine dem vuruluyor. Devletin başındaki insanların yani yöneticilerin taşıması gereken dört vasıftan bahsediyor; bilgelik, yiğitlik, doğruluk ve ölçülü olmak. Eğer o devletin başındaki insanlar bu dört önemli özelliğe sahipse o devlet mutlu bir şekilde yönetilir, yönetilen insanlar da mutlu olur anlayışıyla yine diyaloglar devam ediyor. Ayrıca bu devlet anlayışında kadınların, çocukların, gençlerin eğitimine çok önem veriyor. Kadınlar da devlet işleriyle ilgili fikir beyan edebiliyorlar, devlet işlerinde çalışabiliyorlar ama mutlaka bir eğitimden geçmek zorundalar ve bu eğitimin olmazsa olmazları da; müzik ve beden eğitimi. Sanata ve spora çok önem veriyorlar. Bütün eğitimlerde müziği ve beden eğitimini görebiliyoruz. Açıkçası kitabın buradaki anlatımı da çok saçma gelmişti. Platon rasyonalist birisi olduğu için özellikle Akademia’sında “geometri bilmeyen giremez.” Şeklindeki yazısında matematiğe ne kadar önem verdiğini biliyoruz fakat müzik ne alaka demiştimo kitapta bahsedilen armoniler, notalar.. anlam verememiştim. Sonrasında felsefe hocamla bu konu üzerinde konuşunca Platon’un rasyonalist olduğu ve matematiğe önem verdiği için zaten müziğe bu kadar önem verdiğini çünkü aslına bakarsak müziğinde bir matematik işi olduğundan bahsetti. Bu açıdan bakınca Platon’un düşüncelerine dair kafamdaki taşlar az çok oturuyordu. Bunun dışında bebeklere masal okunması gerektiğinden de bahsediyordu. Bu şekilde bireyleri topluma kazandırabileceğimizden dem vuruyor. Platon’un mağara alegorisinden bahsettiği benim de çok sevdiğim kısımdan bir kesit vermek istiyorum: “Düşünen, sorgulayan, özgür birey değilseniz bir mağarada birbirine zincirli ve sırtı mağara kapısına dönük mahkumlardan farkınız yok demektir.” Yani daha mö o dönemlerde insanların düşünen, sorgulayan ve özgür bireyler olmasına ne kadar önem verdiğine şahit oluyoruz. Daha o zamanlardan beri hep insanlar özgür olmak, fikirlerini rahatça beyan etmek, sorgulamak üzerine devlet kurmuşlar, toplumları geliştirmişler ya da bunun üzerine fikirler, ütopyalar üretmişler böyle olmasını arzu etmişler. E baktığınız zaman ne kadarı gerçekleşti onların ütopyası, o devlet anlayışı, ne kadarını yapabiliyoruz, yapamıyoruz bunları sorgulamak lazım. Çünkü şu anda bile hala nasıl bir devlet, nasıl bir toplumda yaşamak istiyorsun dendiği zaman çoğunlukla özgür, düşüncelerin rahatça ifade edilebileceği, sorgulanabileceği, eğitim haklarının olduğu, öğrenilebileceği, gelişebileceği, mutlu, iyi huylu insanlarla dolu bir toplum istenilir. E demek ki yüzyıllar geçtiği halde bizim konuştuğumuz, tartıştığımız, fikir ürettiğimiz konular pek fazla değişmiyor, pek fazla gelişmiyor. Sadece teknolojimiz, yaşam şartlarımız belki gelişiyor ama, o insan olarak, dünyaya bakış olarak, birbirimizin hayatını cehenneme çevirme durumları hiçbir zaman, hiçbir şekilde değişmiyor.
    Ayrıca bir devletin iyi olması, halkın mutlu olması için baştakilerin zorba olmaması gerekiyor. Platon’un zorbalıktan kastı; para hırsıyla ve ün, şöhret hırsıyla kendi istekleri doğrultusunda kendi gücünü kötüye kullanması. Yani kendi çıkarlarını ön planda tutup toplumun çıkarlarını düşünmemesi. Baştaki yöneticinin ve yöneticinin yanındaki insanların kesinlikle bu özelliklerden uzak olması gerektiğini söylüyor.
    Kitap 10 bölümden oluşuyor demiştim yine son bölümde de iyilikten dem vuruluyor. İnsanın kendini iyilikle kurtarabileceği, ruhunun ölümsüzlüğe ulaşmasını istiyorsa mutlaka yaşarken o ruhun iyilikle yoğrulması gerektiğinden bahsediliyor. Yani biz hakikate giden yolda, sonsuza giden yolda gerçekten ruhumuzun özgür kalmasını istiyorsak, kötülüklerden kendimizi arındıracağız ve tamamen iyi, doğru ve erdemli işler yapacağız.
    Felsefeyi seviyorsanız, felsefeyle tanışmak istiyorsanız, felsefeye şöyle bir giriş yapmak istiyorsanız çok iyi bir kaynak kitap ya da hiç felsefeyle ilginiz olmasa bile mutlaka okumanız gereken bir kitap. Çünkü her bir diyalogda, her bir fikirde kendinizi biraz daha gelişmiş, biraz daha bakış açınız farklılaşmış olarak bulacaksınız. Evet biraz ağır bir kitap. Yani kafanız doluyken okumanızı mümkün kılan bir kitap değil her şeyden önce kafanızın boşken, dikkat kesilerek okunması gereken bir kitap. Sizi düşündürecek, kitabı kapatıp kendi hayatınızla, kendi duygularınızla o insanlarınkini muhakeme edeceksiniz bunun için zaman geçecek ama mutlaka ve mutlaka okuyun. Çünkü gelişmemiz, için öğrenmemiz için sorgulama yeteneğimizin olması lazım ve bu sorgulamayı diyaloglarla bize en iyi şekilde sunan filozoflardandır Platon ve Sokrates. Belki hemen bitmeyecek evet belki okurken çok sıkılacaksınız ama en azından günde bir sayfa bir sayfa okuyun çünkü bu kitabın kesinlikle herkesçe okunması gerektiğini düşünüyorum.
  • 200 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #hayatsevincegüzel @omer_sevincgul


    Herkese merhaba bugün sizlere harika bir isme sahip olan bir kitap ile geldim, işin gerçeği daha sayfaları çevirmeden kitabın ismi gönlümü ısıttı ️ #HAYATSEVİNCEGÜZEL Ne doğru, ne anlamlı değil mi.. Sevgi bir bitkiyi bile canlandırırken, bir insanın gönlüne nasıl hitap etmesin... Belki de tüm kötülükler sevgisizlikten kaynaklanıyor... Güzel insanlara, sevgi dolu yollara, gönüllere düşersiniz inşallah.. Hep dilimde, kalbimde en en sevdiğim dualardan biridir bu ️️

    Gelelim kitabımıza...

    '' Hayatın tekrarı yok. Hayatın 'geriye dön' tuşu yok. Yaşanan hayat, hatıra olup çıkıyor. Tesellim görünmez kameraman lar tarafından yaşanan herşeyin kaydediliyor olması. Ebedi alemde gösterilecek, büsbütün yok olmayacaktır. ''



    Ufal bir alıntı bırakarak başlamak istiyorum, fikir amaçlı Sıcacık bir kitabın sizi sayfaları arasına alacagının teminatını veriyorum sizlere.. Çünkü ben okurken geçmişe, ufacık şeyler ile mutlu oldugumuz, o sıcacık zamanlara geri döndüm adeta... Teknolojinin bu kadar bizimle iç içe olmadıgı, daha samimi, iletişimin,  sevginin, samimiyetin bol oldugu dönemlere gittim ve aslında ne kadar o yalınlıgı özlediğimi hissettim. Kah yüzünüzün tebessüm edeceği, kah kalbinizin hüzne dalacagı kesit kesit paylaşımı olan bu kitabı ben çok sevdim, umarım sizinde gönlünüze girmeyi başarır. ️️

    ️️  sevgili yazarımızın kalemi daim, okuyucusu bol olsun 
  • 112 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Hiç düşündünüz mü ?Insan neyle yaşar ?İnsanin Dünya da var olmasını sağlayan yaşamamızı zorunlu kılan etmen ne?

    Bilmiyorum kendimi bildim bileli düşünüyorum.Cevaplarim içinde maddi manevi herşeyi diyorum hemen hemen:)...Sıralıyorum sıralıyorum hayallerimiz geçmişin pişmanlığı, geleceğin kaygısı, Ya da inancımız,umudumuz,sevdiklerimiz,hırsımız belki para,onurumuz vs vs... Sevgili Ahmet Arifin okuduğum şiirinde insanın yaşamasını;
    "umut ile, sevda ile, düş ile"demesiyle de aslında mesajı çakozladım ama bir aciklama olsa ne iyi olurdu :))

    Hayat sadece yemek içme yatma evlenme,üreme üzerinde olmasa gerek bizi yaşamaya iten illaki bir sebebimiz vardır.Zaten kitapta buna da değinmiş Tolstoy;

    "İsa ona şu karşılığı verdi: “ ‘insan yalnız ekmekle yaşamaz, tanrı'nın ağzından çıkan her sözle yaşar’ diye yazılmıştır.””
    (matta 4:4)

    Sevgili Tolstoyun toplumu baz alan fikirleriyle bu eseriyle karşılaşınca cevabını buldum. Bakın tek bir cümleyle şöyle söylüyor;

    "insanlar sadece kendilerini düşünerek var kalıyor gibi görünseler de aslında onlara hayat veren tek şey sevgidir."

    Bu cümleyi okuduğum da bu sevginin ego, para,insan ,yasama sevgisi,acının sevgisi....bakin doğru yanlış herşey olabilir ama temelde bir sevginin var olduğunu anladım .Korkuyu da seviyoruz acıyida kötülüğü de yemeyi içmeyi de ,iyilik etmeyi de...Temel de hep bir umutla işlenmiş bir sevgi var keşke ya da iyikiler arasında.Tolstoyun kitapta bunu Tanrı sevgisine o mesajına bağlamasını sevdim. İnsan Tanrıyı tanıdıkça kulluk ettikçe yaşama dair sevgi ve anlayışı olumlu yöne doğru kayıyor.Tanriyi sevdikçe insan sevmeyi öğrenir diyor.Sevgili Tolstoyun manevi olarak kuvvetli biri olduğunu düşünüyorum.Hatta Islama kavuştuğunu son eserleri ve o günün şartlarında olabileceğini düşünüyorum tabi sansür yoksa bu pek tabi.ZatenTolstoya da ondan katılıyorum, insan, sevgi ile yaşar. kötüyü veya iyiyi sevebilir.Ona göre yolu değişebilir ama neyi severse öyle yaşar. sevgiyle yaşar. hepsi seçmek ile, seçmek de (secimi Islam üzerinden ya da başka bisey farketmez) hersey sevmekle başlar sevmekte umuda dönüşüyor.

    SÜRPRİZ KAÇIRAN (SPOİLER)

    Sevgili tolstoyun kitabı yazma başlangıcı şöyle ; Askerlikten sonra hayatını hep maneviyatla süslemek ister ama zenginlik onu bir süre engeller. fakat sonunda isa'nın dinini yayarak insanların dürüst bir yaşam sürmesini, iyilikler ve güzelliklerle mutlu bir hayatın mümkün olabileceğini kitaplarında işlemeye çalışır.Din ile insanların biraraya geleceğine inanır kitabin da yer yer incilden kesitler buluruz ondan ya da bir eleştiri.Benim gördüğüm kadarıyla maneviyatı kuvvetli bir yazar ve düşünür.Tolstoy, dini evrensel olarak ele alır ve insanın özündeki iyilikle yaşadığını söyler eserinde .Birde tüm topraklara sahip olma hırsı ile yaşarken ihtiyacı olan toprak parçasının sadece bir metre seksen santimetre olduğunu...Şöyle ki;

    "pahom’a koca bir arazide yürüyüp gidebildiğin kadar alan senin ancak güneş batmadan geri dönmen şartıyla denir. pahom çok fazla toprak var diye düşündü ve gittikçe gitti, ancak başlangıç noktasından çok uzaklaşmıştı ve güneş batmaya yaklaşıyordu çok yorulmuştu geri dönememekten korkuyordu. koştu ve tepeciğe ulaştığında güneş batmıştı ve reis karnını tutarak gülüyordu. “ne kuvvetli adam dedi, bir sürü toprak kazandı” ancak pahomu yerden kaldırdıklarında ağzından kan gelmişti ve pahom ölmüştü. pahom’un adamı kazmayı aldı ve pahomun sığabileceği bir mezar kazıp onu gömdü. işte pahomun ihtiyacı olan toprak sadece 1 metre 80 santimetreydi..."

    Kitaba gelirsek ; ismini veren hikayede görevini yerine getirmediği için dünyaya bırakılarak tanrı tarafından cezalandırılmış meleğin, fukara bir kunduracı tarafından himaye altına alınmasını anlatıyor.

    Tolstoy insanın ne ile yaşadığı sorusuna hikayesindeki melek karakteriyle cevap verir: tanrı sevgisi ile...

    Tanrıya inanmayanların yaşamadığını düşünüyor sevgili Tolstoy hak veriyorum.
    Objektif düşündüğüm zaman.Inançsizlik sevginin 1.katili olarak görüyorum.Kitapta şöyle diyor;

    "İnsan anne-babasız yaşar, Allah’sız yaşayamaz."

    Kitap öykülerden oluşuyor ve genel de iyilik teması üzerinde nasihatler var.
    Kitapta beni en cok etkileyen kısim;meleğin durumu, insanlara yardım edişi, dünyaya indiğinde tek başına, yalnız hissetmesi hala bünyemde tesiri geçmemiş duygulardan.
     iyi olmanın ve sevmenin üstünlüğü, tanrının varlığı, pazarlıksız ve fedakâr yaşam anlayışı, tanrıya teslimiyet ve çokça açgözlülük konuları hâkimdir.

    Yine çok sevdiğim okuduğum bir rivayete göre; tolstoy'un bu kitabının içindeki (insana ne kadar toprak lazım?) hikayesinde başkurtlar olarak bahsettiği türk toplumudur. Bu hikayede dönemin türk toplumunun genel yaşayış ve kültürel ögelerine yer verir. Kitabın genelinde görülen didaktik taraf ise tam anlamıyla türk toplumlarının karakter yapısıyla verilmiştir.

    Kitap biraz sırlar dünyası gerçek kesit tadında ama öğretiler çok güzel genel buna odaklanailmali tabi nasihat içerdiği için haliyle biraz sıkıcı gelebilir :))

    Içinizdeki sevgiyi hep diri tutun ve yayın yaşayın ne olursa olsun.Bu güzel eser de sizi masum bir çocuğa çevirecek;Içinizdeki aydınlığı arttırmaya vesile olacak uyandıracak..

    Okuyun okutun...iyi okumalar..
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhabalar bugün sizlere #edebiütopya grubumuz ile okuduğumuz Emre Timur’un “Palyaçonun Listesi” adlı kitabından bahsedeceğim. Yazarın kalemiyle “Ötekiler” kitabı ile tanışmıştım. Anlatımını, satırlarıyla üzerinde durduğu olguları merakla ve hayranlıkla okumuştum. Kafam da belirginleşen bir Emre Timur tarzı var artık ve ben bundan fazlasıyla hoşnutum. Bu kitabıyla da her sayfasında her satırında kendinizi sorguluyor hayata olan bakış açınızı yeniden gözden geçiriyorsunuz. Ayrıca kitabın hem psikolojik hem sosyolojik hem de felsefi bir boyutunun olması okura büyük katkı sağlıyor. Kitapta yer alan Derviş Bey, Bilge, Hanım Bayan ve Palyaço gibi her bir karakterin yine kendine özgü bir ötekiliği vardı. Özellikle Bilge (bu karakterde küçük bir ayrıntı var ama spoiler vermemek için elimden geleni yapacağım okuyun ve bunu tadın istiyorum.) sorduğu sorular ile insanların kendini sorgulamasını ve insanların kendine dönüşünü sağlayan Sokrates’i anımsattı bana. İçeriği daha iyi kavramanız için arka kapaktan bir kesit ve yazarın kitaplarında en sevdiğim ayrıntılardan olan alıntıları da aşağıya bırakıyorum. Kaleminin takipçisi olduğum ve tüm okurlarında tanışmasını gönülden istediğim bir yazar benim için. Kaleminiz daim okurunuz bol olsun.
    #arkakapak
    Yıllardır içinde cızırdayan huzursuzluğu anlamak için herkesi ve her şeyi terk eden bir adamın içsel yolculuğu... Ve bu yolculuk sırasında karşısına çıkanlar... Ve çıkmayanlar... Aslında bazen, cevabı bulmak için değil, onu anlamak için yolculuğa çıkarız.

    #alıntılar
    ”Varoluş özden önce gelir.” (Sartre)
    ”Hayat, sizin ağladığınızdan çok daha hüzünlü ve sizin güldüğünüzden çok daha komik..”
    ”Bazı horozlar, güneşin,kendileri öttüğü için doğduğunu sanır.” (Fontane)
    ”Kuşkuyla yaşanmaz, kuşkuyla düşünülür.” (Descartes)
    ”Şüphe duyguların değil, zekânın bir kusurudur.” (Francis Bacon)
    ”Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse/ Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse.” (N.F.K)
    ”Gitmek fiilinin atını çift çizgi ile en güzel trenler çizer.” (Hasan Ali Toptaş)