• Bulutlar her nevî canlıyı çağrıştırıyor. Küçükken en sevdiğim şeydi, bulutları izlemek. Gerçi hâlâ öyle. Hâlâ bulutları ejderhalara, kedilere, gülümseyen teletabilere, rüyamda gördüğüm siluetlere, insan yüzlerine ve kimi zaman da bazı harflere benzetirim; bilhassa Arapça. Belki de Rabca olana benzetiyorum. Her şeyde bir öz arama gayretim daha ufakken içimdeymiş belki de.

    Bir yeşilliğe tüm endişelerimi kenara bırakarak uzanırım, ellerimi başımın altında bağdaştırır, gökyüzünü izlerim. İnce, dağınık bulut izlerine bakarım; gökyüzünün ince maviliğine bakarım. Ölümün rengine bakarım çünkü insan ölünce Zülcelal'e uçar; kalbindeki Hezarfen'le birlikte. Kalbindeki Hezarfen; hayatının türlü pisliği içinde temiz kalabilmiş tek arkadaşıdır. Belki ilahıdır. İnsan, geldiği yere gider. İnsan kalbindekine gider. Benim gönlümdekine gönlümdekiyle giderim. Ölümün rengi, ince mavi; bol bulutlu yerlere.

    Ben bu yazıları kendime yazıyorum. Bu yazıların hepsi, bu başlıktakilerin hepsi kendime. Okuyup kendimi motive etmek için; bu zelil hayattan kurtulacağıma olan inancımı hatırlamak için ve yine kendime bildiklerimi hatırlatmak için. Kimse okumayacak bu kenarda kalmış olanı, ben canım istediğinde bakacağım.
    Bulutlara dokunacağım; kadife yanında sert kalır, öyle güzel ki. Çiçekler gibi... Çiçek gibi bulut. Dokununca sahipleniyor; olur da biri bana, fıtratıma zarar verecek olursa pamuk gibi özündeki dikenleri çıkarıyor. Fıtrat-ı müdafaa'ya giriyor bunlar. Fıtrat-ı müdafaa ve muhafazaya giriyor.

    Yaşama sevincimi kaybetmeden evvel, elhamdülillah bundan bir yıl öncesine kadar yani, yürürken şarkı söylerdim yani mırıldanırdım. Ruhumu ferahlatanın o olmadığını hatta bu dünya üzerinde hiçbir şeyin olmadığını yeni yeni anlamaya başladım. İnsan büyüyor, zamanla değil acıyla. Belki zaman acı demektir; öyleyse zamanla. Ama muhakkak acıyla. Ben de büyüyorum. İyi bir şey mi tam seçemiyorum. İhtiyarlamak, gençleşmek, büyümek, çocuklaşmak iyi bir şey mi ayrımına varamıyorum. Sevilmek iyi bir şey mi bilemiyorum. Bir yılda neler değişti, yalnız takvimde sayılar ve kimi harf kombinasyonları değil ben ve fikir dünyam da.

    Aklımda şiirler var. Şiirler, akan sudan, durgun güneşten, renkli çiçeklerden, şeffaf bir yürekten lacivert gökyüzünden ilham alınarak yazılmış topraklardır. Her şiir bir coğrafyadır. Kimisi gönlünün denizini kurutur, kimisi de kurak topraklarına can verir. Böyledir işte şiirler.
    Emrullah İlhan Birsen'in bir şiirini anımsıyorum ki çok severim... Bir kadına okunacak en güzel şiirdir. Bir kadına... Hayır, bir insana. Bir gönle edilecek duadır.

    "Üç kez seni seviyorum diye uyandım
    Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
    Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

    Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

    Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
    Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
    -Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

    Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

    Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
    Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
    Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

    Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun."

    Cumhuriyetin ilk günleri güzel miydi bilmiyorum, kanaat getiremiyorum ama yüzün her daim güzeldir, yüreğin kadar. Bir başak boyu kadar ayrımı var... Başak boyu ayrımı, başını önüne eğmenden; doluluğundan. Vakur halinden... Tahavvülün hep aynı mercide. İnsanın gönlü hep aynı şeyi mi zikreder? Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum... Duyuyordum da, duyuyordun da... Senin yüzün sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi, şiir öyle diyor; toprak öyle söylüyor. Sabahın bulutlarından düşmüş gibi. Berrak, aydınlık. Bana Allah'ı anlatan bir yüz seninki. Bana hep beni anlatan bir yüz. İşte bu yüzden "Ben ne zaman seni üzsem kalbimi çok kırıyorum uçmaya lanet ediyor bir kısım kuşlar." Düştüğün sabahın bulutlarında, selam ettiğin tüm kainat varlıkları bir protesto içinde devam ediyor yaşamaya...

    "Ben seni üzdüğümde kalbimi de çok kırıyorum." İçimdeki kırlangıç, kırık dalların içinde çırpınıyor; bir dayanak bulamaz oluyor. Uçmak için kinetik enerji sarfiyatına girişemiyor. Uçtu diyorum; uçtu kırlangıç. Epey oldu diyorum... Sana içimi döküyorum. "Sana içimi döksem birlikte toplar mıyız?" Her şey dağınık kalıyor. Kalsın, hepsi hatıradır. Bakar, anlarım döktüklerimin sana saçıldığını. Bilirim. Bilirsin.

    Unutuyorum, unutuyorum, kalıyor sonra ne kadar iyi olduğun...
  • Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mı zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    İyisi mi, beni yaktırırsın,
    odanda ocağın üstüne korsun
    içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf, beyaz camdan olsun
    ki içinde beni görebilesin...
    Fedakârlığımı anlıyorsun :
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
    senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sen de ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orda beraber yaşarız
    külümün içinde külün,
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar...
    Ama biz
    o zamana kadar
    o kadar
    karışacağız
    ki birbirimize,
    atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
    yan yana düşecek.
    Toprağa beraber dalacağız.
    Ve bir gün yabani bir çiçek
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
    sapında muhakkak
    iki çiçek açacak :
    biri sen
    biri de ben.
    Ben
    daha ölümü düşünmüyorum.
    Ben daha bir çocuk doğuracağım.
    Hayat taşıyor içimden.
    Kaynıyor kanım.
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
    ama sen de beraber.
    Ama ölüm de korkutmuyor beni.
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum
    bizim cenaze şeklini.
    Ben ölünceye kadar da
    bu düzelir herhalde.
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
    İçimden bir şey :
    belki diyor.


    18 Şubat 1945
    Piraye Nâzım Hikmet
  • Vogon şiiri hiç şüphesiz Evrendeki en kötü üçüncü şiirdir. En kötü ikinci şiirse Krialı Azgothların yazdıklarıdır. Şair-i Azamları Osuruklu Grunthos “Yaz Ortasında Bir Sabah Koltukaltımda Bulduğum Küçük Yeşil Macun Yumrusuna Kaside” adlı şiirini okurken, dinleyicilerdem dördü iç kanamadan yaşamını yitirmiştir. Orta Galaktik Sanat Onur Kurulu Başkanı’ysa kendi bacaklarından birini kemirerek hayatta kalmayı başarmıştı. Şiirine gösterilen tepkilerin Grunthos’u düş kırıklığına uğrattığı ve tam En Sevdiğim Banyo Lıkırtıları başlıklı on iki ciltlik epik çalışmasını okumaya başlayacakken, kendi kalın bağırsağının yaşamı ve uygarlığı kurtarmak adına çılgınca bir girişimde bulunarak dosdoğru boynundan geçip beynini boğduğu söylenir.
    Bunların hepsinden daha kötü olan şiirlerse, yaratıcısı olan İngiltere, Essex, Greenbridge’den Paula Nancy Millstone Jennings’le birlikte Yerküre gezegeninin yıkımı sırasında yok olup gitmişti.
    Douglas Adams
    Sayfa 72 - ALFA Yayıncılık
  • Mevlana Celaleddin Rumi – Gitme İstemem

    Demek sen böyle salına salına bensiz gidiyorsun ey canımın canı.
    Ey, dostlarının canına can katan,
    Gül bahçesine böyle bensiz gitme istemem.

    İstemem, ey gökkubbe, bensiz dönme
    İstemem, ey ay, bensiz doğma.
    İstemem, ey yeryüzü, bensiz durma
    Bensiz geçme, ey zaman, istemem.

    Sen benimle beraberken
    Hem bu dünya güzel bana, hem o dünya güzel.
    İstemem, bensiz kalma bu dünyada sen,
    O dünyaya bensiz gitme, istemem.

    İstemem, ey dizgin, bensiz at sürme.
    İstemem, ey dil, bensiz okuma.
    İstemem, ey göz, bensiz görme.
    Bensiz uçup gitme, ey ruh, istemem.

    Senin aydınlığındır aya ışığını veren geceleyin.
    Ben bir geceyim, sen bir aysın madem,
    Gökyüzünde bensiz gitme, istemem.

    Gül sayesinde yanmaktan kurtulan dikene bak bir.
    Sen gülsün, bense senin dikeninim madem,
    Gül bahçesine bensiz gitme, istemem.

    Senin gözün bende iken
    Ben senin çevganın önündeyimdir.
    Ne olur, öylece bak dur bana,
    Bırakıp gitme beni, istemem.

    O güzelle berabersen, sen ey neşe,
    İstemem, sakın içme bensiz.
    Hünkarın damına çıkarsan, ey bekçi,
    Sakın bensiz çıkma, istemem

    Bir şey yoksa bu yolda senden,
    Bitik bu yola düş enlerin hali.
    Ben senin izindeyim, ey izi görünmez dost,
    Bensiz gitme, istemem.

    Ne yazık bu yola bilmeden, rasgele girene!
    Sen ey, gideceğim yolu bilen,
    Sen ey yolumun ışığı, sen ey benim değneğim,
    Bensiz gitme, istemem.

    Onlar sadece aşk diyorlar sana,
    Oysa aşk sultanı mısın sen benim.
    Ey, hiç kimsenin düşüne sığmayan dost,
    Bensiz gitme, istemem.
  • Vogon şiiri hiç şüphesiz evrendeki en kötü üçüncü şiirdir. En kötü ikinci şiir ise Krialı Azgothların yazdıklarıdır. Şair-i Azamları Osuruklu Grunthos "Yaz Ortasında Bir Sabah Koltukaltımda Bulduğum Küçük Yeşil Macun Yumrusuna Kaside" adlı şiirini okurken, dinleyicilerden dördü iç kanamadan yaşamını yitirmiştir. Orta-Galaktik Sanat Onur Kurulu Başkanı ise kendi bacaklarından birini kemirerek hayatta kalmayı başarmıştı. Şiirine gösterilen tepkilerin Grunthos'u ''düş kırıklığına'' uğrattığı ve tam En Sevdiğim Banyo Lıkırtıları başlıklı oniki ciltlik epik çalışmasını okumaya başlayacakken, kendi kalın bağırsağının yaşamı ve uygarlığı kurtarmak adına çılgınca bir girişimde bulunarak dosdoğru boynundan geçip beynini boğduğu söylenir.