• 376 syf.
    ·2 günde·7/10
    (Bu incelemede spoiler bulunmaktadır.)

    Serinin ikinci kitabı olan Cehennem ilk kitaptan sonra okuyup okumama konusunda tereddüte düştüğüm bir kitaptı. Fakat, Luca'nın bu kitapta daha çok olduğu bilgisini alınca kitabı elime geçirdiğim gibi okudum.
    Kitap genel olarak yavaş tempolu bir kitap değil fakat ilk kitapta hoşuma gitmeyen bazı şeyler bu kitapta da tekrarlanmış. (Uzayıp bir yere varamayan diyaloglar, Sophie'nin acayip mod değişimleri vs.)
    Kitap, İntikam'ın bittiği yerden başlıyor ve ilk birkaç bölüm Sophie'nin travma sonrası stres bozukluğu ile mücadelesini izliyoruz. Bu sahneleri beğendiğimi söyleyebilirim, özellikle kendini rahatlatmak için Luca'nın bıçağına tutunması çok hoş bir detaydı. Luca benim önceki kitapta da bu kitapta da en sevdiğim karakter olmuştu. Gerek Sophie ile etkileşimi olsun, gerek ise insanlığı, her konuda Nic'ten daha sevilesi bir karakter olduğunu düşünüyorum. Nic, öte yandan, bu kitapta önceki kitaptan apayrı bir portre çiziyor. İntikam alma isteği mantığının önüne geçtiği için birkaç defa Sophie'yi kullanmaya çalışıyor, başarılı da oluyor. Yazar, Nic'den soğuyalım diye bayağı uğraşmış, ve (en azından benim açımdan) başarılı da olmuş.
    Kitabın hoşuma giden yönlerinden bahsetmeden önce, bende duvara kafa atma isteği uyandıran birkaç şeyi paylaşmak istiyorum. Öncelikle, Sophie'nin büyük bir emekle işlenen stres sonrası travma bozukluğunu kitabın geri kalanında göremedik, ki daha sonra bir gece kulübünde silahlı çatışmanın ortasında kalıp uzun bir süre bir cesedin altında onun kanına bulanmış şekilde yattığı göz önünde bulundurulursa bu bana pek de inandırıcı gelmedi. Bu sahneden hemen sonra Sara'nın Falcone'lerin evinde tutulduğunu öğreniyoruz ve önceki kitapta Sophie dövülürken videoya alan CJ Sara'nın kafasına silah dayıyor ve onu öldürsün diye Felice tarafından kışkırtılıyor. Burada en çok sinirimi bozan şey Sophie ve Millie'nin kızı kurtarmak için sayfalarca debelenişini gördükten sonra sayfayı çevirdiğim gibi Sara'nın ölüm haberini veren bir gazete sayfasıyla karşılaşmak oldu. Sophie'nin bu olaya tepkisi de beklediğim kadar büyük olmadı, biraz sinirlendikten sonra normal hayatına devam etti. Bir başka can sıkıcı olaylar silsilesi ise Sophie'nin canını kurtarmak için sığınma talep etmeye gittiği Falcone evinde gereksiz bir WWE görmemizdi. Nic ve Dom birbirine girmişken Luca ve Sophie'nin kenardan izleyip gülüşmeleri mi desem, yoksa hemen sonra Nic'in Luca'yı camdan itmesi mi desem, hatta ve hatta Sophie'nin yaralarını sarmaya gittiği Luca'nın odasından Luca'yla öpüşüp çıkması mı desem bilemedim. Son olarak: yangın sahnesi. Genel olarak iyi yazılmış bir sahne olduğunu düşünüyorum, Sophie'nin annesi Celine'in sırf ölmüş olsun diye öldüğünü göz önünde bulundurmazsak tabii. Kadının sürekli bayıltılması, üstelik de eşinin kardeşi tarafından, beni inanılmaz irrite etti. Böyle bir ölüm kesinlikle beklediğim bir şey değildi ve beni asla tatmin etmedi. Olur da sonraki kitapta bir ihtimal "aaa aslında ölmemişti, sürpriiizz" diyip mantıklı bir açıklama yaparlarsa belki sahneyi kurtarmış olurlar.
    Kitabın en çok hoşuma giden şeyi tabii ki yine Luca oldu. Açıkçası yine Luca'yı harcayacaklar ve Nic ile olmaya devam edecek diye düşündüğüm anlar oldu ama öyle bir şey olmadığı için çok mutluyum. Bir diğer hoşuma giden şey ise Millie'nin fazlasıyla gördüğümüz sadakati oldu. Sürekli Sophie'nin yanında durmasına ve Sophie'nin de ondan destek almasına bayıldım, umarım sonraki kitapta da Millie'yi görmemiz mümkün olur. Kitapta yapılan plot twistler hoşuma gitti, çoğunda yazar bunun ufak ufak tohumlarını ektiği için "nasıl yani, böyle bir şey olamaz" moduna girmedim ama "evet fazla belliydi, saçmalamış" da demedim. Donata kesinlikle sevmediğim bir karakter, kardeşi Elena'nın da ondan aşağı kalır yönü yok zaten. Umarım sonraki kitapta iyi bir karşılaşma görürüz bu ikili arasında. Ama benim sonraki kitapla ilgili en çok merak ettiğim şey Sophie'nin babasının olaylara yeniden nasıl dahil edileceği.
    Biraz uzun bir inceleme oldu ama söylemek istediğim çoğu şeyi söyledim. Sonraki kitapta olmasını beklediğim bir ton olay var, bu iki kitapta çok iyi bağlayamadıkları yerler var, umuyorum ki serinin son kitabı daha tatmin edici olur ve güzel bir şekilde final yapar.

    İncelememi okuduğunuz için teşekkür ederim, başka incelemelerde görüşmek üzere ^w^
  • Gökyüzünü yıldızlar, yeryüzünü hafızlar süsler...
  • 704 syf.
    ·Beğendi·
    Merhabalar ;

    Büyük bir dünya klasiği. Birçoğunun okuduğu başyapıt. Kaldı ki ben de daha önce okumuştum. Klasikleri okuduğumda lise yaşlarında olduğum için, son 5 yıldır kendime bir sistem kurdum ve her yıl bir klasiği tekrar okuyorum. Bu işten bu kadar zevk alacağımı hiç düşünmemiştim. Okuduğum yaşlarda kitaptan aldıklarım / alamadıklarım o kadar farklılık gösteriyor ki hayatın karakter üzerinde bıraktığı izlere şahit oluyorum.

    Gelelim yazara; Dostoyevski büyük Rus yazar. Bunu kimse inkar edemez elbette ki. Fakat karakter olarak bakarsak pekte sevilesi bir insan değildir. Hemen hemen her türlü kötü alışkanlığı olduğu gibi bir de üstüne iyi bir Türk düşmanıdır. (Karamazof Kardeşler romanında bu düşmanlık göz önündedir) Aslına bakarsak Rus Ortodoks zihniyetin haricinde her ırk, kültür, din ve inançtan nefret eder Rus hayranı yazarımız.

    Suç ve Ceza'yı ilk okuduğumda bu kadar bilgim yoktu yazar hakkında. Hatta çok büyük hayranlık duyarak okudum.

    "Vay be adam bu kadar kötülüğü nasıl güzel anlatıyor" derdim. Meğer kendini anlatıyormuş

    Koca yazar hakkında ne atıp tuttum ama :) hepsi doğru. En az romanları kadar etkileyici hayatı var. Zaten kurgularında yaşamından parçaları anlatıyor.

    Tüm bu negatif bilgilere rağmen hayranlığımın devam etmesinin sebebi; yaşadığı her şeye rağmen hem karakterinden hem de romanlarından "insanlığı" hiç eksiltmemistir. Her zaman bir umut var.

    Suç ve Ceza da işte bunu görüyoruz. İyinin içindeki kötülük, kötülüğün sadece iyi insanlarda sebep olduğu vicdan azabı ve sonunda kazanan insanlık duygusu.

    Romanda baş karakter Raskolnikov yazarı temsil etmektedir. Hukuk fakültesinden ayrılan Raskolnikov, zekayı, devrimi, eğitimi, fakirliği, vicdanı, insanlığı ve toplumun değer yargıları içindeki çelişkileri yansıtıyor.

    Rus edebiyatının klasik anlatımı söz konusu. Uzun detaylı betimlemeler, karanlık cümleler, çoklu olaylar ve tabiki neredeyse baş karakteri unutturacak karakterler.
    Mesela ben, bu romanda Raskolnikov karakteri kadar kardeşi "Dunya" karakterini de benimsedim. Hatta sanırım benim baş karakterim oldu. :)

    Yaklaşık iki haftalık bir süreçte 2. Cilt kitabı tekrar okumama rağmen hiç sıkılmadan okuyabilecek kadar akıcı olay döngüsü var. Raskolnikov uyurken olan biten oldukça eğlenceliydi.

    Benim kitabım eski bir basım ve iki cilt. Kesinlikle yeni basimlar içinde bulunan kısaltılmış halini okumayin derim. Her olay bir ifade sonuçta.

    Mazlum Beyhan çevirisi ile okudum. Arada çok eski kelimeler kullanarak çevirmişti ama bu benim hoşuma gidiyor.
    Mesela ".... soğuk havayı hissetti." yerine "....soğuk havayı duydu." şeklinde çevirilmiş. Hissetmek ve Duymak sözcüklerinin kökenlerinin aynı olduğunu hatırlattı bana.

    Klasiklerde çevirmen oldukça önemli. Özellikle eski yayınların çevirmenleri bence daha iyi oluyor. Kaldı ki ön söz olarak eseri yorumlamaları ne büyük bir ustalık. Günümüzün çevirmenleri ne yazık ki sadece teknik olarak çeviriyor.

    Neyse bu konuya da başka bir zaman mızmızlanırım.

    İşin özüne gelirsek, edebiyat budur şiddetle tavsiye edilir.
  • 120 syf.
    ·Puan vermedi
    Orijinal adı crónica de una muarte anunciada (google, önceden bildirilmiş bir ölümün tarihi olarak çevirdi) iken her nedense türkçeye kırmızı pazartesi olarak çevrilmiş. Romanın, toplumsal duyarsızlığa getirilmiş bir eleştiri olarak kabulü, yazarını peyami safa sığlığına indirgermekten başka bir anlamı yok bana göre. Romanla veya herhangi bir sanat eseriyle pragmatik ilişki kurmak, ondan bir yarar ummak da belki tam da bize göre bir tutum olduğundan bu tür bir çıkarım yapılıyor. Ama sanıyorum marquez'in en son düşündüğü şey mesaj kaygısıdır. Adıyla müsemma bir kırmızı pazartesi sendromu da türkçede yer bulan kitap okunası, sevilesi, tavsiye edilesi bir romandır
  • Seninle anlamlıymış seninle güzelmiş her şey ben seninle sende benimle güzelmişsin hayat senden önce hayat değilmiş sen girdin gireli gönlüme hayat daha sevilesi bir yer oldu senin gelişin tüm boşluklarım doldu Benim için bi insan hem dost hem sırdaş hem sevgili olabilir senden başka kimseye ihtiyacım yok benim tamda her şey benim için bitti derken güneş gibi aydınlattın kalbimi özenle sardın yaralarımı bak işte ben sapasağlam seninleyim ellerin ellerimi tuttuğunda nasıl da güçlüyüm sana hissettiğim aşk denen duygudan daha fazlası tarif edilmeyecek kadar özel ne kadar anlatmak için çabalasamda nafile hiç bir kelime yetmeyecek bu hislere varlığına her gün duacıyım ❤❤benim en özelim sensin sabrımsın, sonumsun, sonsuz yolumsun
    MUTLU GÜNLERE ADIM ADIM...❤❤