• “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Şu an sadece CHAOOOOOL! diye bağırasım var.

    Dikenler ve Güller Sarayı'nı okurken Team Tamlin olduk. ok.
    Sis ve Öfke Sarayı'nı okurken Team Rhysand olduk. ok.
    Cam Şato okumaya başladık Team Dorian mı olsak Chaol mu olsak karar veremedik ama ikisini de kalbimize koyduk.. ne olacak dedik. buna rağmen kalbimiz o dans sahnesinde Chaol'un oldu. buna da ok.

    AMA

    Dorian'ı geçtim, ben Chaol'u unutamadım. Celaena'ın Nehemia pisliği yüzünden az kalsın Chaol'u öldüreceği aklıma geliyor.. diyorum ki Tamlin'den vazgeçme nedenimiz mantıklıydı.. Chaol resmen araya gitti ve sırf bu yüzden ben Rowan'a ısınamadım. Ne kadar Aelin'le mate olsalar, carranam olsalar da. Zaten ben komple Aelin karakterini sevmiyorum. Bu kitapla onu da fark etmiş oldum. tşk.

    Chaol, diyerek girdim çünkü kitapta Chaol yoktu. Hayır yani Sarah, Chaol'u araya verdin, güzelim ilişkiyi bitirdin, üçüncü karakteri getirdin sevdirdin -pardon, sevdirmeye çalıştın. Olmadı yani. Madem en başından Rowan vardı NEDEN O DANS SAHNESİNİ YAZDIN!! NEDEEEN?!

    Şimdi içimde iyileşmeyen, kapanmayan yara olan Chaol Westfall'ı bir kenara bırakıp ilk iki kitaptan sonra aşırı saçmalaya, gereksiz yere uzatılmaya başlayan seriye geleyim..

    Cam Şato ve Karanlık Taç bu serinin açık ara en-en-en iyi kitapları. Bunu onları okurken anlayamıyordum. Üçüncü kitabı sakin kafayla okuyup yeni gelen Rowan beye ısınmaya çalışıyordum.. sonra 4. kitap geldi. Orada bende ipler koptu, zerre okuyasım gelmiyordu.

    Şimdi serinin son kitabı Kingdom of Ash geldi. Bende bu kadar okumuşum bari seriye devam edeyim, sonunu getireyim de içimde kalmasın dedim. Zaten dizisi falan da çıkacak... Neyse.
    Gölgeler Kraliçesi'nin sıkıcılığını bir kenara bıraktım ve başladım EoS'a.

    Hayal kırıklığının adı Empire of Storms oldu.

    Kitabın ilk sayfasından, son bölümlere kadar ortada dolaşan bir SAVAŞ var.
    Sadece adı var, savaş geliyor. Savaş yaklaşıyor. Savaşı kazanmamız lazım. Savaşı kazanamazsak... diye diye geçiyor kitap.

    Kitabın ilk kısımlara üçe ayrılıyor. Rowan, Dorian'ı bulmaya gidiyor. Aedion, Aelin, Lysandra ilerliyor. bir de iki sahne yetmezmiş gibi Lorcan ve Elide sahneleri ekleniyor.
    aa... unutmuşum, pardon.. bir de okurken sıkıntıdan patladığım Manon sahneleri var. Yani kitap 4 ayrı sahne oluyor. Ve hiçbiri eğlenceli değil. Şimdi diyeceksiniz savaş geliyor sen ne eğlencesi arıyorsun?
    Bunu istemek benim suçum değil.. o kadar sıkıcılığın arasında devam etmek için eğlenceli bir şeyler aramak elimde olmayan bir tepki.
    Bu da yetmezmiş gibi beş bin tane karakterle başlayan kitap, sonuna doğru on bin karaktere ulaşıyor yani. her sayfada bir bakıyorum yeni karakter geliyor. İki saat durup düşünüyorum, önceki kitaplarda geldi mi bu-bunlar- acaba diye.

    Dönüp dolaşıp yine ilişkilere geldim, gelmek zorundayım çünkü olaydan, savaştan, ihanetten çok bu kitapta karakterlerin ilişkileri yapıştırılmaya çalışılmıştı.

    Mesela herkesin sevdiği Manon -ki ben hiç sevmezdim. Yeni gelenlere alışmak benim için çok zor olmuştur her zaman. Manon artık yeni olmamasına rağmen Dorian'la aralarında bir ilişki başlamasaydı ben onu sevmemeye devam edecektim. Şu an Dorian gibi bir krala yakışan kraliçe olarak Manon... artık ona söyleyecek lafım yok.

    Bir de Aedion ve Lysandra var.. şimdi şöyle, daha önceki kitaplarda böyle bir etkileşim olmadığı için bir anda bütün ilişkiler bu kitapta patlak verince biraz mind-blown oldu.

    Elide ve Lorcan zaten yeni.. onlar normaldi. Benim asıl gıcığıma giden Aelin ve Rowan.
    Bunu söyleyeceğimi düşünmezdim. Bundan önceki iki kitapta Rowan'a nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Rhysand gibi bir şey olmasını mı bekledim, ne yaptım hiçbir fikrim yok. Şunu göz önüne almamışım: Rhysand gibi olamazdı çünkü Chaol Tamlin'in yaptığı gibi saçma sapan işler yapmadı. Chaol'un Nehemia'nın ölümüyle bu kadar suçlaması saçmalığın daniskasıydı. Nehemia'dan da nefret ediyorum bu arada. Bu kitapta da Elena'yla olan sahnesinde hislerimin farkına vardım.

    Ve ayrıca bu kitapta beynim açıldı ve Rowan'ı sindiremediğimi fark ettim. Rowan benim için selülozdan başka bir şey değil.
    Chaol sondu. sorry.

    Kitabın çoğu Skull's Bay'de geçiyor. Saldırılar oluyor falan da kitabın tek kilit noktası bence 70. bölümden sonrasıydı. Özellikle de Maeve'in ordusunun geldiği bölüm.

    YA AELİN GERİZEKALI MISIN? BEN SENİ ANLAYAMIYORUM!
    Maeve gelmiş, eziyet ediyor. Güya ateşin varisisin, o saldırıda az kalsın her yeri yakacaktın eziyet ediliyor gücün ortada yok. Elide orada anahtarları kullan diyor kullanmıyorsun.. neyse ki onları neden kullanmadığını öğrendik sonradan.
    Ama keşke bizde görebilsek bu müneccimlik yeteneklerini kullanırken seni.
    Millet Feyre'i yerin milyon kat dibine gömdü.. ben ona karşı hiç nefret hissetmedim. Aelin'e karşı neler hissediliyor pek bilmem ama şu an benim sevmediğim garanti.
    Yani herkes bir arada, kitaptaki ana karakterlerle bir aradasın sen, hangi ara kalkıp gidip müttefik arıyorsun, çağırıyorsun? hadi gitmedin, mektup yazdın diyelim... yine de zaten kitap bu kadar karışıkken böyle olayların gerçekleşmesi can sıkıcı oluyor.

    Herkesin bu seride bir Shipi var. Benimkini açıklıyorum:
    Dorian ve Chaol.
    benim minik kralım ve muhafız kıtası yüzbaşısı'm (şunu asla unutamıyorum, her okuduğumda gülerdim.) ikisini yan yana görmeyi özledim.
    Gidip Tower of Dawn spoisi alacağım.. Chaol yoksa yine, okumayı düşünmüyorum.

    İlk defa bir SJM kitabına 1 yıldız verdim. Serinin bu kadar uzamasına cidden ama cidden hiç gerek yoktu. Kınıyorum. 18 gündür şu kitabı bitirmek için uğraşıyorum. Bana da yazık.
    6. kitap 680 7. kitap 990 küsür sayfa. Ne gerek var? (Chaol yoksa ne gerek var? dljrkldj)

    kitabın sadece son on bölümünü okusaymışım da bir şey olmazmış. Nerede o eski Throne of Glass serisi kitapları diyorum artık.

    ve son olarak şunu söylemek istiyorum
    O KADAR ADAMSINIZ KADIN GELİP AELIN'İ KIRBAÇLATIYOR.
    ZİNCİRLİYOR.
    DEMİR TABUTA KOYUYOR.
    ALIP GÖTÜRÜYOR.
    HİÇBİRİNİZ BİR İŞE YARAMIYORSUNUZ.
    NE GEREĞİNİZ VAR BENDE ONU ANLAYAMADIM.

    tek dileğim son iki kitabın sıkıcılıktan uzak olması. bir de korkuyorum kitabın sonunda Rowan 'I'II find you' diyip duruyordu
    Kingdom of Ash'de aynı kelimelerle başlıyor, e böyle olunca bende Tower of Dawn boyunca Aelin'i arıyorlar da bulamıyorlar mı diye düşünüyorum elimde olmadan... umarım öyle bir şey yoktur ve ben abartıyorumdur.

    sorry. sorrya.
  • #şiirpostu
    Ahmed Arif ‘in “Otuzüç Kurşun” şiirini yazma hikayesi
    AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir durumu da var bunun.

    Olayı parlamentoya getiren bizim süt dayımız Mustafa Ekinci. Diyarbakır milletvekili. Mustafa Ekinci delikanlı iken sürgüne gitmiş. 1925 mi, 1927 mi ne? Benim doğumum sırası yani. Şeyh Sait isyanından sonra. İşte milletvekili seçilip geliyor. 45-50 yaşlarında dönmüş Diyarbakır’a. Parlamentoya olayı getirip önerge veren o. Demokrat Parti doğuda bununla seçimi kazandı. Yani jandarma dayağı, inayetler… Bir de sigara paketi gösterip “Bunu beş kuruşa içireceğiz” diyorlardı. Yenice sigarası. İktidara gelir gelmez 50 kuruş zam yaptılar ya, o ayrı mesele…

    “Otuzüç Kurşun”u yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum. O arada başka şiirlerim de var. Şimdi söyleyeyim: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden.” Onu yazmışım ama, yayımlanmış değil daha. Buna benzer bir-iki şiirim daha var.

    — Onları neden yayımlamadın?

    AHMED ARİF — Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi 20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.

    — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynadın mı?

    AHMED ARİF — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynamadım. “Otuzüç Kurşun” diyebilirim ki ilk yazdığım gibi. Ama “Otuzüç Kurşun”un başına neler geldi, benim başıma neler geldi…

    “Otuzüç Kurşun”dan önce “Rüstemo”yu yazdım. Dergiye gönderirken sadece “Rüstem” dedim. O’yu koymadım. O kadar bir uyanıklığım var. “Rüstemo” diye yayımlamazlar dedim. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. Varlık dergisi bir antoloji çıkaracak. Yıl yanılmıyorsam 1948. “Rüstemo”yu ona gönderdim. Derken işte Attila İlhan’dan mektup geldi. Teşekkür ediyordu. Yaşar Nabi Bey, Attila’ya şiirleri sen seç demiş. Seçtikleri arasında benim şiirim de var. Ön eleme gibi bir şey. “Ama” diyor.
    Attila, “son dakikaya kadar bir şey olmazsa kitapta çıkacak.”

    Antoloji çıktı. “Rüstemo” da orada yayımlandı ama, bu şiir o kitapta tektir. Çok ayrı bir sestir. Oraya herhalde 40-50 şair girdi. Büyük çoğunluğu benden büyük abilerim. En gençlerden biri benim. Öyle sanıyorum ki hiçbirine benzemeyen tek şiir odur. Yani bunu kişiliği belirtmek için anlattım.

    — “Rüstemo” “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabında yok ama…

    AHMED ARİF — Kitapta yok. Pek çok şiirim yok “Hasretinden Prangalar Eskittim”de.

    — Neden diye sorabilir miyim?

    AHMET ARİF — Bazılarını kitaba girecek kadar güzel saymıyorum. Oysa bir yaşa gelince bunu yapmak lazım. Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.

    Bizde böyle bir gelenek yok ama, öyle çocuklar gördüm ki, üniversiteli çocuklar, hayret ettim. Hiçbir edebiyat tarihçisi, eleştirmen onların getirdiği yorumu getiremez.

    — Nedir bu getirdikleri yorum?

    AHMED ARİF — Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir. Nasıl sürpriz mi diyeceksin… Yani bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin.

    Şimdi ben bunu niye böyle yapıyorum. Hepsi başından beri bir bilinçle, ir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. Ama “Otuzüç Kurşun” bir yana, “Anadolu” bir yana bütün şiirler bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.

    — Sözü “Otuzüç Kurşun”a getirsek yine…

    AHMED ARİF — Evet, “Otuzüç Kurşun”a gelelim. “Otuzüç Kurşun” olayını gazeteler de oradan burdan yazmaya başladı. Tek sütun da olsa bir şeyler çıkıyor. Ayrıca parlamentoda önerge de verilmiş.

    Aklıma gelmişken burada Afyon Lisesi’nde başımdan geçen bir olayı anlatayım. Lisede bir oğlan var. Bulgar göçmeni. Bizim sınıfın en yaşlısı taş çatlasa 20 yaşındadır; bu, 30 yaşında. Bir gün sınıfın kapısındayız. Ya yatakhaneye gideceğiz ya yemekhaneye ineceğiz.
    Kitaplarımızı, çantalarımızı topluyoruz. Dönüp de bana “Eşşek Kürt” demez mi? Ben sobanın yanındayım. Sobanın pik kapağını kaptığım gibi suratına indirdim. Alnının ortasından, göz kapağından yanağına kadar indi kapak. Satır gibi. Ve oğlan düştü oraya. Hemen hastaneye götürdüler. Adı da Bulgar Hasan. Başmuavin Cemal Hoca, Cemal Tanaç beni çağırdı. “Nedir oğlum” dedi. “Hocam böyle böyle” dedim. “Niye yaptın” diye sordu. Dedim “bunun ne hakkı var. Gelmiş hem milletin parasıyla bedava okuyor, hem de bana hakaret olsun diye böyle şeyler söylüyor.” “Ben” dedim, “ailemle, memleketimle onur duyarım.”

    Bulgar Hasan’ı geceyarısı hastaneden getirdiler. Sargılar içinde. Cemal Hoca, “Ulan seni kovarım. Bu çocuk bu okuldan mezun oluncaya kadar karşısında hazırol duracaksın. Namussuz herif, bunun iki katı yaşındasın, utanmıyor musun?” dedi. Hasan, “Hocam ben şaka yaptım, öyle şeyler bilmem” diye karşılık verdi.

    Şimdi neye anlattım bunu? Bu, hep söylenir. Şimdi de vardır. Ama biz alışkınız. Politik anlamda ise bu yenidir. Kürt sorunu yani. Ama halk olarak Afyon köylüsü, Akşehir köylüsü, Antalya köylüsü ile bir Siverek köylüsü, bir Siirt köylüsü, bir Erzurum köylüsü arasında gerek baskı bakımından gerek hor görülme bakımından büyük bir fark var mıydı? O zaman bilmiyordum. Ama bir Demiralay hikâyesi var Isparta’da, bir Senirkent olayı var.

    Şimdi orada da halka tak demiş. Bir Aslanköy hikâyesi var Mersin’de. Bunlar gerçek şeyler. Ayaklanmalar. İşte “Otuzüç Kurşun” hikâyesi de öyle bir şey… Yani belgeler ortada, mahkeme tutanakları ortada. Parlamento Tahkikat Komisyonu’nun raporu ortada. Hatta o raporda tüyler ürpertici şeyler var. Diyor ki rapor, bu yalnız 33 kişiden ibaret değil. Bu dönemde, yani 1946’ya kadar tek parti döneminde yurdun çeşitli yerlerinde böyle işlenmiş başka cinayetler de var.
    Faili meçhul binlerce cinayet…

    Türkiye işte böyle bir dönemden geçmiş. Aslında bu insanlar suçsuz.
    Nasıl suçsuz? Ve neden 33 kişi?

    Evet, 33 değil 32 kişi. Onlardan birisi kızdı. Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç “Türk askeri kadına ateş etmez” diyor. O kızı alıp ötekilere ateş ediyorlar.

    — Peki bunları nasıl öğreniyorsun o sıralar..?

    AHMED ARİF — Zahir Güvemli’nin Hürriyet Gazetesi’nde tek sayı bir röportajı çıkıyor. Ben onu okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.

    “Otuzüç Kurşun”a dönelim. Şimdi orada bir çocuk, 8-10 yaşlarında bir çocuk babasına bağırıyor, “Baba korkuyorum” diyor. Ve o çocuk için memleketin dört yanından para toplandı. Muş’tan, Erzurum’dan, Rize’den para toplandı. O çocuğu kurtarmak için yani. Para verip o çocuğun ölmesini engelleyecekler. Zahir Güvemli röportajında bunları anlatıyordu.

    Bunu okuyunca “Otuzüç Kurşun” benim gözümde küçüldü. Çünkü bilgim yok. Nasıl yazılır? Bunun tiyatrosu olur, hikâyesi olur, romanı olur. Sonradan bir çocuk çıktı işte, röportajını yazdı, Cumhuriyet’in Yunus Nadi Ödülü’nü aldı.

    — Bir de sen anlatsan “Otuzüç Kurşun”un hikâyesini…

    AHMED ARİF — Şimdi konu şu: Bu adamları, 45-50 kişi toplamışlar. Baki Vandemir var, yanılmıyorsam o zaman korgeneral. O diyor ki: “Bunları mahkemeye verelim, biz niye elimizi ateşe sokuyoruz. Mahkeme var, ne yaparsa yapsın.” Veriyorlar mahkemeye. Savcılık ayıklıyor bunları.
    İçlerinde ufak tefek suçları olanlar var. Hani o zaman yol vergisi var ya, adam altı lirayı verememiş. Altı lirayı vermezsen ya yolda çalıştırıyorlar, ya da hapis yatıyorsun. Ufak tefek hırsızlık olayları var. Böyle adi suçlular ayıklanıyor, 33 kişi kalıyor. Ama bu 33 kişinin hiçbir ilişiği yok mahkemeyle, karakolla, jandarmayla. Sanık bile değil hiçbiri. Bunları bırakıyorlar. Keşke bırakmayaydılar. Onlar da tutuklu kalaydı. Hiç olmazsa ölmezdiler. Öldürülmezdiler. Ötekiler yattılar, çıktılar. Cezalarını çektiler.

    Bunları salıverince içlerinde bir de kız çocuğu var. Mehmedi Mısto dedikleri bir adamın kızı. Mehmedi Mısto Türk, İran ve Sovyet pasaportu taşıyor. Ve Türk istihbaratının adamı. Yani görevli bir adam. Aynı zamanda bir aşiret reisi. Olay da onun bir mektubuyla çıkıyor ortaya.

    Adam Türkiye’de değil. Bir mektup yazıyor, “Benim malım mülküm var Türkiye’de, bu yağma ediliyor, kaymakam sahip çıkmıyor” diyor. Adamın bu tür şikayetleri var.

    Fakat kimse bunları dikkate almıyor. Tersine adama hakaret ediyorlar, ok ağır mektuplar yazıyorlar. “Kızına böyle yaparız, senin karına şöyle yaparız” diyorlar.

    Bunları zabıtlardan okudum ben. Tahkikat Komisyonu tutanaklarından yani.

    Olay böyle gelişiyor işte. Ve bir talan gelip geçiyor Özalp’tan. yağma gibi bir şey oluyor. İyi ama bunların hiçbiri yakalanmıyor. Sağdan soldan biçare adamlar toplanıyor. Kişisel düşmanlıklar, başka bir şey olamaz ki… Orada bir arzuhalci var, kör bir adam. Bu çok önemli.
    Asıl şebekenin, iftiranın başı bu adam. Biri daha var. Şube’de çalışıyor. İşte bunların karaçalmasıyla olay böylece gelişiyor.

    — Ya baskılar..?

    AHMED ARİF — Şimdi bana söylenen şudur: Sen niye yazdın bunu? Bir konu yasağı mı var kardeşim? Ben yazmasam kim yazacak?

    Şunu da söyleyeyim: “Otuzüç Kurşun”u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Klasik ağıt. Bizim Türkçemizde sözlü ağıtlar var ya, divan. Öyle kaleme aldım. Yayımlayacağım filan hiçbir zaman aklıma gelmedi.

    Çok yakınlarım, arkadaşlarım “Niye yazdın bunu” dediler. “Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.” Ben Mustafa Suphi hakkında bir şey bilmiyorum ki… Ayrıca Mustafa Suphi çok eskide kalmış. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay. Dedim ki: “Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.”

    İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Deva
  • Sevgili Dost,

    Sana ne yazacağım ki, ellerim titremeye başladı.Tokatlı Kâni'den ödünç aldığım iğneli dilim dolaştı.

    "Ne güzel!"diyecektim oysa, bir dostla yanında değilken konuşmak.Ne güzel diyecektim,mektup mu ;yazarak susmak.
    A. Ali Ural
    Sayfa 11 - Şule yayınları
  • Kaynak: https://paylasilankitaplar.wordpress.com/.../ilk-blog-gonderisi/

    Bu kitap benim başucu kitabımdır. Senin için olmayabilir.
    Cemal Süreya yı bilirsin. Şair olan hani. Bu adam o değil işte. Belki de dönüp tek bir kelimesini bile düzeltmediği, not defterine yazdığı mektuplardan oluşan mektupları derleyip kitap yapmışlar. Ne iyi yapmışlar. Sen evde boxerla dolaşırken ne kadar doğalsan bu kitap da aynen öyle. Acıların adamı nasıl adam ettiğini bir kez daha gör güzelim okur. Al karşına dertleş çekincelerini, mutluluklarını, üzüntülerini okuduğun Cemal’i. Rakı masana davet et. Beraber ağlayın. Olmadı bir çay demle, şöyle en güzelinden ve özelinden. Beraber birer bardak çay için. O zaten gider. İşi gücü var. Zuhal’ine koşar.
    İnsan neden mektup yazar sevgili okur. Sen en son ne zaman yazdın. Kendine, doğmamış çocuğuna, sevgiline, ya da herhangi bir nefes alana. Mektupların büyülü dünyasına girersin. Ve hatta oturup bir kaç tane de sen yazarsın. Hatta postaneye gidip onları postalarsın bile. Ama acele etme. İnsanın içi yana yana nasıl yazar önce bir onu görelim.
    Sevgiline -sesi rezalet olanlar da dahil- ipek böceği sesli yarim diye seslendin mi Ben de seslenmedim. Yalnız değilsin. Bilahare yapalım. Hayat çok kısa be okur. Bunu yapmadan ölmeyelim.
  • Kaçırılan bir çocuğa dair

    ...
    Genç kadınların ısrarı üzerine hâkim bey kibarca öksürüp
    sandalyesinde biraz doğruluyor. Herkes ağzına bakarken,
    “Sizleri meşgul etmekten çekiniyorum gerçekten” diyerek
    yan çizme eğilimini belli edince karısının,
    “Hadi ama uzatma, herkes dinlemek istiyor” demesi üzerine tane tane,
    güzel bir Türkçeyle hikâyeyi anlatıyor.

    “Kırk iki yıl hâkimlik yaptım, Allah’a çok şükür vicdanı­ mı rahatsız eden,
    çoluk çocuğumu utandıracak, iki dünyada da hesabını veremeyeceğim
    hiçbir karara imza atmış de­ğilim. (Bunlar böyle uzun uzun girizgâh
    yapmadan konuşamaz diye düşünüyor banka patronu, ama çok ilgiliymiş
    gibi bir yüz ifadesiyle dinlemeye devam ediyor.)

    Yalnız bir hadise var ki hâlâ rüyalarıma girer, her gün üzerinde düşündü­rür,
    acaba farklı davranıp da can kurtarabilir miydim, olanların önüne geçebilir
    miydim diye vicdan azabı duymama sebep olacak sorular sordurur.”
    Atıfet Hanım’m, “Evet hâkim bey, sonra?” demesi, hâkim beyin konuya gelmesi
    için bir işaret oluyor. Yoksa adamcağız bu minval üzere devam edip gidebilir.
    Çünkü zamanı başka türlü algılayan bir nesle mensup hâkim bey;
    her yere ve her şeye yetişmeye çalışırken yaşamı unutan, nefes nefese,
    telaşlı bir kuşağı anlayamaz. Ona göre, sohbet dediğin yavaş ve uzun olur.
    Ama karısının uyarısı üzerine, “Bu hadise İzmir’de ağır ceza reisliği sırasında
    başıma geldi ve üzerinden de çok geçmedi” diye anlatmaya devam ediyor.
    “Yani mezar hâlâ taze ve zavallı fail hâlâ hapiste cezasını çekiyor. Zavallı fail...”

    Bu sözler ilgi çekici olsa da, gençler, özellikle de genç kadınlar
    hâkim beyin kullandığı birçok kelimeyi anlamadıkları için Atıfet Hanım arada
    bir tek tek kelimelerin Türkçesini söylüyor, konuşmanın ritmini
    bozmadan açıklamalarda bulunuyor.
    “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti”
    diye devam ediyor hâkim bey.
    “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu
    yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’ın
    iki çocuğundan biri olan Ebru ka­çırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş:
    Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru
    yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında
    yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten
    oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu
    Sibel’in annesine bırakmışlar.

    Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna
    oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin
    işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş.
    Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra,
    sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden
    çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş
    ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş.
    Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle
    kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı
    ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor.
    Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette.
    Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış.
    Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne
    yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı
    görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan
    soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle
    televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış,
    ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş.
    Ne var ki hiç ses seda çıkmamış.

    Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen
    bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basına intikal etmiş.
    Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan
    ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş.
    Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin
    adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kı­zını kaçıran kişi olduğunu
    belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş.
    Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini,
    bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor,
    ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar
    verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş.
    Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona
    kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi
    işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş.
    Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış.
    Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne
    de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden
    postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış.

    Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah
    postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün
    sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta
    ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu
    bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldı­ğı için o
    bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana
    duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş.
    Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar,
    diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış.
    Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün.
    Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış.
    Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş.
    Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların:
    Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan...
    Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş.
    Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara
    sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki
    beş mumu üfleyerek söndürüyormuş.
    Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun,
    mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine
    bakıp günlerce ağlamışlar.

    Sizi sıkıyor muyum böyle uzun uzun anlatarak bilmem ama bu hadise
    bana çok tesir ettiği için mazur görün.” Atıf Bey'in bu geri çekilme girişimine
    en büyük itiraz genç kadınlardan geliyor. “Ne olur anlatın” diye ısrar ediyorlar.
    Anlatı sanatının değişmez ilkesi olan, kahramanla özdeşlik kurma,
    onun gibi hissetme kuralı işlemeye başlamış anlaşılan.
    Hâkim bey anlatırken genç anneler kendilerini Sibel'in yerine koyuyor,
    onun yaşadıklarını yüreklerinde duyumsuyorlar.
    Hikâyeyi dinlerken sık sık kulak memelerini çekip, üçüncü parmaklarının
    eklemiyle masaya vurmaları da bu yüzden işte.


    Hikâyenin devamı

    ...
    Sibel Hanım’m kızı resimlerde büyümeye baş­ladı.
    Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar
    içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor,
    mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor,
    nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu.
    Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan.
    Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu,
    çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor,
    Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek,
    hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu.
    En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu gö­rünüyordu.
    Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş
    bir çocuk mutluluğu okunuyordu.
    İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti.
    O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha
    anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her
    doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl
    Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu.
    Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı,
    bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim
    ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir
    suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu.

    Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış
    olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük
    devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor,
    belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor,
    ya kaybolursa diye de bü­yük bir çöküntü yaşıyordu.
    Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve
    Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu.
    Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü,
    koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu
    alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı.
    Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır,
    her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi-
    Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrulsa bile yine de onun sağ
    ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı.
    Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam sa­çı vardı işte.

    Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı,
    gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme
    sorumluluğu mu, günlerini dışarıda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele
    etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar
    kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu
    Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı.
    Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor,
    sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor,
    kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki
    kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar.
    Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk
    -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi.

    Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı,
    sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da
    bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen
    vakitleri sadece eğ­lenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti.
    İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci
    gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında
    bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa.
    Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun
    üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü.
    Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu.
    Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka
    bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu.
    Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları,
    okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de.
    Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi.
    Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı.
    Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra
    pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa.
    Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta
    net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu;
    Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sını­fı, numarası belliydi.
    Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde,
    Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü.

    Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme
    yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın­da ama o resimde
    görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi;
    İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini
    yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nun kiyle aynı yıl,
    yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri
    gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti.
    Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kı­zı olduğunu,
    karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor,
    işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu.
    Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu.
    Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu.
    Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı.

    Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım,
    Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını
    canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti.
    Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışı­yordu.
    Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu.
    Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün
    delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek
    açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi.

    Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı,
    hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor,
    bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu.
    Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki
    onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in
    hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın,
    kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından
    önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli
    tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince,
    baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek
    hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur”
    diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi.

    Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı.
    Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi.
    Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete
    düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi.
    DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu.
    Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı.
    Oysa herkes sonuç­tan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak
    istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi,
    çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamış­tı.
    Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu
    çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı.
    “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu
    Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi.
    Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu.
    “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu
    kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim”
    dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim.
    “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim.
    “Hayır efendim” dedi sanık.
    “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık.
    “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı
    uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim”
    diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu
    hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti,
    mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne
    geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak
    tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size.

    Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de
    yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı
    yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum.
    Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor,
    çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim.
    Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı.
    Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı.
    Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak,
    belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu.
    Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı.
    Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi
    haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten.
    Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları,
    nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum.

    Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem
    azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim.
    Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak
    deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim.
    Hepimizin dünyası yıkıldı.”
    Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu,
    kimse ne diyeceğini bilemiyordu.

    Bu şaşkınlık içinde, yü­zü bembeyaz kesilmiş Sibel
    Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar.
    Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı
    tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı.
    Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü,
    Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak
    hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm,
    çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.”
    Ağzından bundan başka söz çıkmadı.

    Müziğin bir ara hafiflemesini fırsat bilerek hikâyesini tamamlayan
    Hâkim Atıf Bey’in “Demek ki gerçeği bilmek her zaman iyi sonuç vermiyor,
    bazı şeylerin gizli kalması daha iyi” derken sesinin titrediği duyuluyor,
    gözlerinin buğulandığı görülüyor.
    Cebinden düzgünce katlanmış beyaz bir mendil çıkarıp kahverengi kalın
    bağa gözlüğünün camlarını silerken, “O günden beri düşünürüm” diyor.

    “Gerçek her zaman iyi midir? Daha doğrusu gerçeği ortaya çıkarmak
    her zaman iyi sonuç verir mi, yoksa yaşayabilmeleri için, insanların
    sahte dünyalarına göz yummak daha mı doğru?”

    Sonra “Müsaadenizle efendim” diyerek ayağa kalkıyor.
    Hâkim bey tuvalete doğru yürürken Atıfet Hanım, “İş­te böyle” diyor,
    “acı bir hikâye bu, her anlatışında sarsılı­yor ama ben de anlatmasını,
    içini dökmesini istiyorum. Belki böyle rahatlar.
    Bu hadiseden sonra emekliliğini istedi; hâlâ her ay İzmir'e gider,
    cezaevindeki Sibel Hanım’ı ve zavallı Fatih Bey’in mezarını ziyaret eder.
    Bu arada günahsız Esra’yı da biz okutuyoruz.
    Çok acı bir hikâye.”
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 163 - Kaçırılan bir çocuğa dair