• İSTASYON

    Uzun boylu, siyah saçlı, kirpikleri uzun ve biçimli bir delikanlı elindeki bavulu ile bilet gişesinin sırasında bekliyordu. Rahat bir tavrı vardı. Onu gören genç kızlar gözünün ucuyla bakmadan yanından geçemiyorlardı. Delikanlı bunun farkındaydı ama hiç oralı olmuyor önüne bakmaya devam ediyordu. Sıra yavaş bir şekilde ilerlerken o, etrafına bakınıyor yeni yapılan istasyonu kafasında değerlendiriyordu.
    Ortaya konulmuş oturaklar, ortalıkta oynayan çocuklar, gazete okuyan ve sarma sigaralarını tüttürenler, trene yetişebilmek için koşuşan kalabalık aileler… Etrafında dönen bu olayları izlerken bilet gişesinin sırasının bitmiş olduğunu gördü. İlerleyerek orada durmakta olan yaşlı kadına baktı. Yaşlı kadın işinden bezmiş, sürekli oturmaktan biraz kilolanmış, bir an önce mesainin bitmesini bekliyor gibiydi. Delikanlıya bakmadan, önündeki dergiye göz gezdirerek;
    ‘’Nereye?’’ diye sordu. Delikanlı, kadına küçük bir gülümseme atarak –Tabii kadın bunu görmedi-
    ‘’İstanbul’’
    ‘’Kaç kişi?’’
    ‘’Bavuluma da bilet keseceksiniz İki!’’ cevabını verdi delikanlı. Kadın, kafasını kaldırarak karşısında bir insanın olduğunu fark etti. Delikanlıya yüksekten bir bakış attı. Küçümser bir ifadeyle;
    ‘’Beyefendi bugün çok şakacılar.’’ dedi. Delikanlı küçük bir gülümsemeden sonra;
    ‘’Her zaman ki hâlim, yalnız size küçük bir tavsiye vereyim. Lütfen bunu yanlış anlamayın. Karşınızda bir insan olduğunu, ona gülümsemeyi unutmayın. Kafanızı öne eğerek karşınızda ki insanın sizler için negatif düşünmesini sağlıyorsunuz. İçiniz öyle değildir umarım.’’ dedi. Kadın takınmış olduğu istifi hiç bozmayarak derin bir nefes aldı, gözündeki gözlükleri çıkararak;
    ‘’4 Lira’’ dedi.
    Delikanlı, söylediklerinin bu kadında herhangi bir etki edemeyeceğini, kadının çoktan bitmiş ve hayat içerisinde benliğini kaybetmiş olduğunu anlayınca üstelemeyerek parayı uzattı. Biletini aldıktan sonra arkasını dönerek perona doğru sakin adımlarla yürümeye başladı. Perona vardığında trenin gelmesine daha 15 dakika vardı. Gözüne iliştirdiği oturağa oturarak, bavulunu bacaklarının arasına aldı. Cebinden bir sarma yaparak tüttürmeye başladı. Bir yandan tüttürmeye dursun, diğer yandan ayrıldığı evini hayal ediyordu.
    Koskocaman bahçesini, kız kardeşi ile oynadığı çimenleri, büyük çınar ağacının altında ailesi ile birlikte keyifli sohbet eşliğinde yedikleri akşam yemeklerini… Çınar ağacının yorgun dallarına astığı salıncağı, kız kardeşini salladığını düşledi. Nasıl bunlardan vazgeçebilmişte İstanbul`a doğru yol almıştı. Burada onu bekleyen çok sakin ve pembe bir hayat varken o, neden bilmediği bir şehre doğru yol alıyor, karmaşıklığın içine girmek istiyordu. Sarmasını bitirdikten sonra tam ayağa kalkmak üzereydi ki öte yandan gelen bağırışlar duydu.
    Bir kadın elinde tuttuğu küçük çocuğu ile karşısında duran adama bağırıyordu. Adam sinirlenmişe benziyordu ama etraftan çekiniyor olacak ki kendini tutuyordu. Kadın bir iki adım atıyor, arkasına dönerek adam hakaretler yağdırıyordu. Adam, kadın gittikçe arkasından gidiyor onu geri dönmesi için ikna etme yollarını arıyordu. Delikanlı karışmak istemedi, normal karı-koca kavgalarından biri olarak düşünerek arkasını dönmüştü ki bir silah sesi duydu. Adam cebinden çıkardığı 18`liği havaya kaldırmış duruyordu. Kadının elinden tuttuğu çocuk korkmuş avazı çıktığı kadar bağırıyor, kalabalık bir anda o bölgeden uzaklaşıyordu.
    Delikanlı, yavaş adımlarla adama doğru yürüdü, kadın ve çocuğu arkasına alarak adamın karşısında dikildi. Sert bakışlarla kendisine bakan adama, hafif bir gülümsemeyle ellerini açarak;
    ‘’Sakin ol üstat! İndir o silahını bak çocuk korkuyor.’’
    ‘’Sen karışma delikanlı! Aile içi mesele, çekil önlerinden’’ diyerek havaya bir el daha ateş etti. Adamın yüzünü süzen delikanlı, çoktan her şeyden vazgeçmiş olduğunu, aile içerisinde çok sıkıntılı zamanlar geçirdiğini, artık bitme noktasına geldiğini kısa zamanda çözmüştü. Delikanlı çekilmek istiyordu, karışmak istemiyordu. Durmasının tek bir nedeni vardı; o da mavi gözlü, sarı saçlı, hayatı henüz yeni yeni tanıyan küçük kız çocuğuydu. Korkmuş, annesine sığınmış, ürkek gözleriyle babasına bakıyordu. Delikanlı biraz daha adama yaklaşarak elleri havada konuşmaya devam etti;
    ‘’Bak bilâder, kendini düşünmüyorsan şu kız çocuğunu düşün. Elinden bir kaza çıkarsa ne olacak? Sen hapishaneye düşecek, bu küçük de yetim kalacak. Gel yapma, indir o silahı ver bana!’’
    Adamın yorgun, kenarları yılların verdiği sıkıntıyla kırışık bağlayan gözlerinden yaşlar süzüldü. Silahı indirdi, yere çöktü bağdaş kurarak ağlamaya başladı. Delikanlı adamın yumuşamış ve rahatlamış olduğunu düşünecek ki yanına gitmek istedi. Birkaç adım attıktan sonra adam silahını başına dayayarak;
    ‘’Ben çoktan bitmişim. Ruhum, bedenim çoktan sıfırlanmış. Artık daha fazla bu acıyı sürdürmenin, onlara da yaşatmanın bir anlamı yok!’’ diyerek mermiyi namluya sürdü. Delikanlı donup kalmıştı. Elleri titriyor, bacakları donup kalmış hareket edemiyordu. Kadın bunu yapan kocasını görünce;
    ‘’Cevdet! Dur yapma. Hallederiz, her şeyi hallederiz. İndir o silahı kurbanın olam! Hadi lütfen.’’ diyerek adama yaklaşıyordu. Adam, bu son anında, hayatının son saniyelerinin aktığı bu zaman diliminde karısının gözlerinin içine bakarak;
    ‘’Özür dilerim sizden. Beni affedin, çok özür dilerim.’’ tetiğe bastı. Delikanlının yüzüne sıçrayan kanlarda, kadının bağırış çağırışları, ufak yavrunun gözlerini sonuna kadar açıp, babasının cansız bedenine bakması, güvercinlerin bu ses patlaması ile havaya uçuşmaları, şuan ki durumun tüm anormalliği, hayatın acımasızlığı, sıkıntıları ve çekilmez yapısı vardı.
    Akşamın sıcak, yumuşak rüzgârları delikanlının saçlarını dalgalandırıyordu. Evlerinin büyük bahçesine girilen boyasız kapısını açtığında annesi ve kız kardeşi büyük çınar ağacının altında oturuyorlardı. İkisi de, bizim delikanlıyı görür görmez ayağa kalkıp ona doğru koşarak sarıldılar. Delikanlı kız kardeşini kucağına alarak öptü. Ona bakarken, bugünkü yaşadığı olayı, küçük kızın babasının cesedini görmesini, bu acımasız hayatla tanışmasını hatırlıyordu. Geçen dakikalardan sonra delikanlı annesine yaşadığı olayı anlattı. Annesi kendini tutamayarak ağlamaya başlamıştı, delikanlı annesini bir yandan teselli ederken o da kendini zor tutuyordu.
    Yemeğini yedi, karnını doyurdu. Hazırlandı ve yatağına doğru yol aldı. Yatağına giderken küçük kız kardeşini kontrol etmeyi ona uzun süre bakmayı unutmamıştı. Küçük ellerini, küçük burnundan nefes alışverişlerini izliyordu. Kim bilir, ilerleyen zamanlarda nasıl bir hayatı olacaktı, hayatta rahat mı olacaktı yoksa hayatın şamarını yiyecek kendini mi tüketecekti?
    Hayatın şamarını herkesin yemesi gerekir, o şamarı bir kez yediğinizde hayatınızın çıkmaza gittiğini anlarsınız. Önemli olan o şamardan sonra yerde yatmak yerine ayağa kalkarak ona karşı dik durmanızdır. Yatağa yattığında uyku tutmadı biçimli gözlerini delikanlının. Bir o yana bir bu yana dönerken sabah ki olayı düşünüyor, kadın ve çocuğun acaba şuan ne yaptığını düşünüyordu. Kararını vermişti. Onları bulmalıydı, sorup soruşturup onlara ulaşmalı, altüst olan hayatlarını yeniden onarmaya yardım etmeliydi. Hiç değilse o küçük kız için yapmalıydı. Aynı durumda kendi kız kardeşi de olabilirdi. Biraz bu olaylar hakkında kafasını yorduktan sonra, gecenin sessizliğinde, ılık rüzgârın vücudunu okşaması eşliğinde uyuyakaldı.
    Sabah erkenden kalkmış, takım elbisesini giymişti. Ayakkabılarını cilaladıktan sonra kapıyı çekmiş ve yola koyulmuştu. Civardaki bulunan esnafa, kahvehanelere kavurucu sıcağın altında kadın ve kız çocuğunu soruyordu.
    Küçük bir kasabada oturdukları için, yaşanan olaylar anında konuşulur, başka bir olay patlak verene kadar da o olay konuşulmaya devam ederdi. Girdiği her kahvede insanlar konuşuyordu, sürekli konuşuyorlardı. Hiçbir şeyin iç yüzünü bilmeden, adamın neler yaşadığından, ailenin içsel dünyasında ne gibi savaşlar verdiğinden habersiz insanlar konuşmaya devam ediyordu.
    Delikanlı en sonunda bir bakkala girip, soğuk bir su aldıktan sonra bakkal sahibine kadını ve çocuğu sordu. Bakkal biraz düşündükten sonra;
    ‘’Haa, sen şu meseleyi diyon! Ben tanırım onları. Kocasını tanırdım daha doğrusu, bizim evin iki ilerisinde otururlar. Yazık olmuş, bana da borcu vardı İsmail`in. Tüh tüh.’’
    Delikanlı sinirden kendini zor tuttu. Adamın kel kafasına bir yumruk indirmemek için kendini zor tutuyordu. Ortada yitip gitmiş bir adam vardı. Bakkalın tek derdi parasını almaktı. İnsanlar gittikçe çukura sürüklenmiyor! Bizzat kendi ayakları ile, gülümser tavırla kendilerini çukura atıyorlar. Bakkaldan aldığı tarif ile delikanlı kadının evinin önüne gelmişti. Kapıyı iki kez tıklattıktan sonra herhangi bir ses duymadı. Etrafına bakınıyor ama sanki salgın varmış gibi sokakta kimseyi göremiyordu. Tam ümidini kesmiş gitmek üzereydi ki kapı açıldı. Delikanlı arkasını döndüğünde küçük kızı gördü. Kızın bakışlarını, acı çeken bakışlarını. Küçük kıza gülümseyiş atarak;
    ‘’Annen burada mı küçük?’’ diye sordu. Kız hiçbir şey söylemiyor, sadece bizim delikanlıya bakıyordu. Delikanlı içeriden bir ses geldiğini duyarak gözlerini içeriye dikti. Kadının geldiğini gördü. Ağlamaktan gözleri şişmiş, kızarmış, hayatta tek tutunacağı evladı kalmıştı. O da olmasaydı kendi sonu da kocası gibi olacaktı buna emindi delikanlı.
    ‘’Buyur?’’ dedi kadın.
    ‘’Merhaba abla, başınız sağ olsun! Beni hatırladın mı? Dün istasyonda o üzücü olayda sizin önünüze geçerek, kocanızı ikna etmeye çalışmıştım.’’ Yutkunarak, zorlukla konuşuyordu. Sonunda bitirebilmişti.
    Kadın bir müddet karşısındaki delikanlıyı süzdükten sonra hafif bir gülümsemeyle;
    ‘’Evet, hatırladım. Olay esnasında size teşekkür de edemedik. Kusura bakmayın ne olur.’’
    ‘’Yok abla olur mu öyle şey. Ben sadece sizin iyi olup olmadığınızı görmek istedim, onun için gelmiştim.’’
    ‘’Sağ olasın! İyiyiz çok şükür. Çok sağ olasın.’’
    Bizim delikanlı hiç fark etmediği, daha önce hiç yaşamadığı bir his yaşıyordu.
    Kalbi nedense çok farklı çarpıyordu, kadının mavi gözlerine, uzun ve biçimli kaşlarına, yumuşak saçlarına, dolgun dudaklarına baktıkça daha çok terliyor, konuşmak istiyor ama bir türlü yapamıyordu. Ne oluyordu bizim delikanlıya? Dün kocasını kaybetmiş kadına, hayatı mahvolmuş kadına aşık mı oluyordu! Olacak şey mi bu? Delikanlı daha fazla üstelemedi. Cesareti, pısırıklığını yenemedi!
    ‘’Peki, bir ihtiyacınız olursa ben aşağı yolda ki, büyük çınar ağacının orada oturuyorum. Lütfen çekinmeyin.’’ diyerek küçük kızın saçlarını okşadı, arkasını dönerek yürümeye devam etti. O yürüyor, kadın arkasından bakıyordu. Delikanlı arkasına bakamadı, kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor, tek bir şey düşünüyordu; Kadını!
    Eve kendini atar atmaz direk yatağına koştu. Gün boyu yatağının içinde kaldı, bizim delikanlı sevdanın tokadını yemişti bir kere, geri döndürebilene eski hâline getirtene aşk olsun! Kız kardeşiyle ilgilenmedi, evin bahçe işleriyle uğraşmadı sadece düşünüyordu. Tek arkadaşı sarması ve kafasının düşünceleriydi. Aradan on gün geçmedi ki artık dayanamıyordu. Daha fazla dayanamayacaktı. Biraz daha beklerse, kadını görmeye gitmezse kendine zarar verecekti, delirmişti. Cesaretini toplayıp kadının eski kapısının önünde bir kez daha bulmuştu kendisini. Elli bir kalkıyor, bir iniyordu. Daha fazla dayanamadı çaldı evin kapısını. Biraz bekleyişten sonra kapı tekrar açıldı, küçük kız onu görür görmez arkasını döndü içeri doğru yürüdü.
    Delikanlı anlam veremiyordu. Kadın gelecek diye beklediyse de gelmedi. Ayakkabılarını çıkardı evin içerisine girdi. Kızın gittiği yolu takip etti ki ne görsün! Hayatın anlam veremediği çaresizliği mi dersiniz, en hakikatli tokadı mı dersiniz. Gözleri gördüğü görüntü karşısında herhangi bir yaşam belirtisi vermiyordu. Tek gözleri olsa iyi, tüm vücudu bu görüntüden sonra herhangi bir hayat belirtisini göstermiyordu. Âşık olduğu kadını gördü. Narin saçlarını, mavi gözlerini gördü. Pürüzsüz, tertemiz boynuna dolanan ipi, kadının ayaklarının havada sallandığını gördü. Cansız bedenini, konuştuğu biricik maviş gözlüsünün atmayan kalbini hissediyordu…

    Mert Ekim
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Kamil ve Erhan yazmıştır.

    7.

    Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
    Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
    ‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
    ‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
    ‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
    ‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
    ‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
    Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
    ****
    Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
    ‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
    Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
    Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
    Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
    ‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
    Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
    Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
    Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
    Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
    ‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
    “Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
    “O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
    “İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
    “Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
    “Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
    Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
    “Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
    “Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
    ******
    Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

    8.

    Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
    Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
    Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
    Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
    Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
    Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
    Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
    „Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
    „Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
    „Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
    „Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
    “Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
    “Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
    “Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
    “Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
    “Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
    “Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
    “Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
    “Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
    “Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
    “Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
    “Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
    “Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
    “Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

    9.

    Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

    Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

    Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

    Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

    İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

    - Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
    - Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
    - Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
    - Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
    - Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
    - Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
    - Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
    - Biliyorum, 3071 geldi
    - Özlüyor musun?
    - Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
    - Earthmann yetmiyor mu peki
    - Sana Meryem yetiyor mu?
    - Meryem farklı ama
    - Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
    - Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
    - Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
    - Biliyorum, ama neden burası?
    - Bunu yüzlerce defa konuştuk
    - Evet ama alışamadım bir türlü
    - Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
    - Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
    - Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
    - Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
    - Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
    - Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
    - Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
    - Biliyorum ama ben yapamazdım
    - Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
    - Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
    - Evet, gözlerin dolmuştu.

    Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    ****

    Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

    Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

    - Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

    Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”