• Uğruna bütün hayatımı feda etmeye hazır olduğum bir insan için elinin tersiyle öylece kovalayacağı bir sinek kadar değerim yoktu.
  • 512 syf.
    ·10 günde·Beğendi·8/10
    Leviathan Uyanıyor bayağı iyi gitti. Fakat sorunlarıyla birlikte.

    Öncelikle James. S.A. Corey ismi, iki farklı yazarın birlikte kitap yazmak için kullandıkları takma ad. İki tane yazarı var bu kitabın ve aralarında yazım işlemini nasıl bölüştüklerini gerçekten bilemiyorum fakat muhtemelen "Holden'ı sen yaz Miller'ı ben yazayım" fikri üzerinden gitmişler gibi kötü. Kitabın temel sıkıntılarının buradan kaynaklandığını tahmin ediyorum.

    Kitap'ta bir bölüm Holden sonra bir bölüm Miller başlığı altında okuyoruz. Bu karakterler tanışıp birlikte vakit geçirdiklerinde dahi bu durum devam ediyor. Holden Miller'a bir cümle kuruyor ve Holden'ın kısmı bitiyor mesela. Cevabı Miller başlıklı bir sonraki bölümde okuyarak devam ediyoruz mesela. İşin komik yanı, Miller başlığı altındaki bölümü okurken, Holden Miller'ın yanında değilken Holden'ın yaptıklarına hatta düşündüklerine dair cümlelerle karşılaşabiliyoruz. Bunun tersi de geçerli. E madem böyle, neden Miller ve Holden diye ayırdık?

    Bir diğer problem de şu. Spoiler olmasın diye tamamen uydurduğum bir örnek vereceğim ama bu anlatacaklarım farklı hikâye altında birebir yaşanıyor. Bir binada bağlı halde saatli bombayla mahsur kalan bir kadın var diyelim. Miller bu kadını kurtarmaya gidiyor. Holden "Yok gitme, aman" diye ikna etmeye çalışıyor ama Miller laf dinlemiyor. Miller içeri giriyor, kadını kurtarıyor ve sonrasında bomba patlıyor. Şimdi bu olay normalde "ideal" atmosferi yaratacak şekilde anlatılmalı değil mi? Ama kitap ne yapıyor onu anlatayım. Önce Holden başlığı altında Holden Miller'ı ikna etmeye çalışıyor. Miller ikna olmuyor ve kurtarmaya gidiyor. Miller gittikten sonra Holden sanki ortada bu kadar sıkıntılı bir durum yokmuş gibi, "yalnız şu bayağı güzel bir kız" filan gibi düşüncelere dalıp saçıyla oynuyor, saçım da iyice yağlanmış diyor. Sonra yanındaki elemanla öyle muhabbet filan ediyor. Sonra Miller başlığına geçiyoruz. Miller içeri giriyor ve kadını arıyor. Detaylı bir şekilde anlatılıyor bu. Sonra kadını buluyor, onunla konuşuyor, sonra kurtarıyor ve binadan dışarı çıkıyor. Sonra karşıdaki dükkana mercimek çorbası içmeye gidiyorlar. Holden başlığına geri dönüyoruz. Holden muhabbetine devam ederken bina patlıyor. Ah diyor, Miller'a bir şey oldu mu acaba? Kadın kurtuldu mu ki? Endişeleniyor ve Miller'a ulaşmaya çalışıyor. Bu çabası bize anlatılıyor ve nihayet iletişim kurduklarında mercimek çorbası hakkında konuşuyorlar. Holden da bir yandan, "saçlarım acayip yağlandı bu işten kurtulalım blendax kullanacağım" diyor.

    Kitaptaki odak problemi gerçekten bu kadar fazla. Araştırsak belki bulabiliriz ama ben ciddi manada "kardeş sen Miller başlığını yaz ben Holden'ı yazayım." diye anlaşıp yazdıklarına neredeyse eminim. Hadi iki yazar tek kalemde birleşmeleri gerektiğini tam anlayamamışlar ya da anlamışlar ama başaramamışlar diyelim ve bu problemi görmezden gelelim. İşin üzücü yanı, bu kitabı insanların tek tek okuyacaklarını da unutmuşlar. Kafalarında, Erdem bu kitabı bir arkadaşlıyla bölümleri paylaşarak okur, sonra da birbirlerine muhabbet ederek anlatırlar diye tasarlamışlar herhalde. Gereksiz uzatılmış ve tekrar tekrar anlatılmış çok kısım var. Ayrıca bazı yerlerde "şimdi 200 sayfadır bunu anlatıyor olabiliriz ama belki anlamamışlardır" diyerek açıklama yapıyorlar resmen. Bir polisiye kitabında, katilin hiç beklenmedik bir adam çıkması üzerine, "Yaa nasıl da sürpriz oldu değil mi. Yani şu şu şu sebepten katilin o olmadığını düşündünüz ama o çıktı işte. Hayat böyle, n'aparsın." gibi cümleler okuduğunuzu düşünün. Hayır, kesinlikle abartmıyorum.

    Son olarak, kişisel ile büyük çaplı bir hikâye anlatmak arasında sürekli gidip gelmişler. İkisi birden ideal bir şekilde anlatılabilir ama sürekli karar değiştirmişler gibi.

    Tüm bu yazdıklarıma rağmen bu kitap bayağı iyi gitti diyorum. Hatta ciddi anlamda sevdim. Neden? Çünkü temelinde acayip iyi bir iş var. İcra kısmında sıkıntılar yaşanması bu gerçeği değiştirmiyor. Yalnız şunu belirtmem gerek, eğer ikinci kitapta da aynı problemler varsa ben bir tane daha bu tarz bir iş okumayı kaldıramam. Bunlar bir seride yalnızca tek kitaplık katlanılabilecek sıkıntılar. Fakat düzelttilerse (ki ben bunu hem umuyorum hem de düşünüyorum), okuduğum en iyi serilerden birisi olma ihtimali çok kuvvetli. Bir çok yerde ikinci kitabın daha iyi olduğuna, üçüncü kitabın daha da iyi olduğuna (ödülleri ne kadar ciddiye almak gerek bilmiyorum ama ilk iki kitaptaki Locus Adaylığı üçüncü kitapta ödüle dönüşmüş) dair yorumlar okudum. Bu sebeple umutluyum ve çok vakit geçirmeden ikinci kitaba başlayacağım. Umarım düzelttiklerine dair tahminimde yanılmam.

    Son olarak, kitabın son bölümünde Miller ile Holden iki cümle peş peşe karıştırılmış. Holden yerine Miller denilmiş. Orijinalini açıp kontrol ettim. Belki kitabın çevirisinin yapıldığı dönemdeki orijinal baskısında bu hata vardı, belki de Türkçe'ye çevirirken ortaya çıktı, bilmiyorum ama neticede var. Bu problemle karşılaştığınızda kafanız karışmasın. Sabırlı olabilecek tüm Bilimkurgu okurlarına tavsiye ederim. İkinci kitapla birlikte bu tavsiyemin şiddeti çok artabilir (umarım) ya da sönebilir. Artık bakıp göreceğiz.
  • 174 syf.
    ·18 günde·Puan vermedi
    "Ben ezberlenmiş cevapları olanlarla değil, samimi soruları olanlarla konuşmak istiyorum."

    Hamza,üniversite sınavına hazırlanan bir gencin zihnine yolculuk ettiğimiz ve yaşadığı anlara,aklındaki hikayelere konuk olduğumuz bir düşünce kitabıydı bana kalırsa.Bir gencin gözünden belli gerçekleri görüyor ve üzücü ama doğru sözleri işitiyorduk adeta kulaklarımızda.

    Hamza 21 yaşında bir genç,ama dertleri olan bir davaya sımsıkı sarılmayı amaçlayan ve bu yolda kendi gibi düşünen insanları arayan,yüzüne vurulanlarla hayal kırıklığı ve umut arasında gidip gelen ve bu sırada da bir sınava hazırlanan bir genç.

    Kitap pek çok açından benim için yeniydi.Daha önce Hamza gibi bir karakter okumamıştım,belli açılardan benzerlik hissettiğim ancak yine belli açılardan yakınlık duyamadığım bir karakterdi.Belki bunda kitabın üslubu etkili olabilir diye düşünüyorum ancak bu karakterin kişilik tarzı ve iç konuşmaları içerdiğinden doğru bir yargı olur mu bilemiyorum,yine de kitabın benim açımdan eksik yönü buydu diyebilirim.Elbette belli gerçeklerin yüzümüze tokat gibi vuerması gerekiyor anlamamız,gerçek anlamda idrakine varabilmemiz için.Çünkü kimi zaman satırlarca kibar kibar döşediğimiz cümleler bir kulaktan girip ötekinden çıkarken,tek bir net cümle hassasiyetin ne olması gerektiğini tam anlamıyla anlatıp uyuyanları uyandırabiliyor.Yine de dediğim gibi kitaplarda biraz daha ince işlenmiş cümleleri seviyorum sanırım.Hatta kitap boyu Hamza'nın kısımlarından çok onun Ahmet Amca'yla yapacağı sohbetleri bekledim durdum.Ahmet Amca'nın dünyaya bakışını okumak,ondan nasihatleri kendi kulağıma da küpe edebilmek çok güzeldi.

    Tüm bunların ardında pek çok konu yazarın mizahi anlatımıyla,hikayeler şeklinde eleştirilmişti ve bu kitabın en sevdiğim yanlarından biri.Okurken doğru olanın bu olmadığını biliyorsunuz ama bir yandan da eleştirilen noktaları görebiliyorsunuz,yani eleştirdiği noktaları gizlemeye çalışmamış okuyucunun anlamasını sağlamış.

    Kitabı okurken kendime ve topluma hatta tüm dünyanın gidişatına öz eleştiri yaptım neredeyse her sayfada.Modern dünyanın gereklilikleri bunlar,kapitalizm işte söylemleri altında nasıl uyutulduğumuzu,İslami bir yaşamı nasıl da görmezden geldiğimizi,nasıl uzaklaştırıldığımızı bir başka pencereden net bir şekilde görmemi sağladı.İşte bu günlük hayat akışımızda aklımıza gelmeyen meselelerin,zorda kaldığımızda yardıma ihtiyaç duyduğumuzda nasıl da birden aklımıza düştüğü,nasıl da menfaate dayalı bir dini yaşayış algısının empoze edildiği.Hem çevremiz hem de kendimiz tarafından.İslama hiç derinden bakmıyor genel işleyişiyle yüzeysel bir şekilde dahil etmeye çalışıyoruz hayatımıza,O zaman ne oluyor İslamın 5 şartını yerine getirmeye çalışırken ahlak gibi,ihlas gibi,ihsan gibi gereklilikler gözümüzün önüne bile gelmiyor.Dinde samimi değiliz.Samimi olmadığımız dinin gerekliliklerini de tam anlamıyla bilmiyor,ne yaptığımızdan haberdar oluyor,ne ettiğimiz duanın bilincine varıyoruz.Tüm bunlar bu davaya sahip çıkmamızı engelliyor ve tüm bu ilgisizliğimizin ve tembelliğimizin ardında modern dünyanın kölesi oluyoruz.Çok acı,çok acı ama bir o kadar gerçek.

    Kitap işte tüm bu gerçekleri yüzünüze vuran 174 sayfalık bir ders kanımca,okumanızı tavsiye ederim.
  • 160 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Kendi tabirim ile Diyetisyen Hanım Zehra ile ortak okuduğumuz 2. Kitap

    Okuduğum 2. Livaneli Romanı
    İlki Serenad'dı. Serenad'ı okurken olduğu gibi Huzursuzluk'u okurken de baya etkilendim.
    Kitabın içeriğine değinecek olursam...
    Genele baktığımız zaman akıcı ama bir o kadar da üzücü ve etkileyici bir kitap.
    Günümüz sorunlarını hikayeleştirmiş Livaneli... İnsanların birbirlerine davranış tutum tavırlarına bakmak yerine din,dil, ırk olarak ayırıp kendilerini başkalarından üstün tutmasını ve bunun sonucunu ezilen tarafın bakış açısı ile anlatıyor.Bazı bölümleri okurken üzüldüm bunları yapanlar insan olamaz bu kadar arsız namussuz olamaz dedim. İnsanlığımdan UTANDIM...
    Kitapta beni etkileyen sözlerden paylaşım yapayım
    "Merhamet zulmün merhemi olamaz!"
    Ve en çok beğendiğim ve Kitabı özetleyen cümle...
    "BEN BİR İNSANDIM"

    Zülfü Livaneli
  • 240 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Herkese selam. Aslında amacım yarım kalan Rüzgarın Adı incelemesini bitirip (hatta baştan yazıp, berbat oldu muhtemelen) sonra bunu yazmaktı ama duygularım tazeyken (artık kesinlikle incelemeleri kitabı bitirir bitirmez yazacağım) buna başlamak istedim.

    Yabancı yayınları bu kitabı çevirdiğinden beri kitap gerçekten çok hoşuma gidiyordu ve okumak istiyordum. Gerek kapağı çok hoştu, gerekse kitabın arkası çok hoşuma gitmişti. Böyle duygusal, yalnızlık temalı kitaplar gerçekten çok hoşuma gider. Ama kitabı alamadığım ve yakın bir zamanda da alamayacağım ve hem kısa hem de ben ingilizce kitap okumaya geri dönmek istediğim için çok cazip bir fırsat gibi geldi ve ben de ingilizce olarak okudum.

    Kitabı ilk gördüğümde çok beklentiliydim. Sonra sevdiğim bir hesabın düşük puan verdiğini görünce biraz üzüldüm. Ama sonra başka bir sevdiğim hesap ikinci kez okuduğunu ve çok sevdiğini söyleyince, okumaya dünden meraklı olarak yine bir hevesle başladım.

    Kitapta Marin adlı, melankolik bir kızımız var. Kitabın arkasında da yazdığı gibi, Mabel'ı, kıyafetlerini, eşyalarını, kısacası yaşadığı yeri kötü bir olaydan sonra, yanına sadece telefonunu, cüzdanını ve annesinin fotoğrafını alarak terk etmiş.

    Mabel onu yüzlerce kez aramasına ve mesaj atmasına rağmen de hiçbir şeye cevap vermemiş. Ve bu böyle epey devam etmiş, Mabel mesajlara ve aramalara son vermiş.

    Kitapta Mabel'ın birkaç ay sonra Marin'i görmeye gelecek olması ile başlıyor. Marin gergin çünkü en yakın arkadaşına hiçbir şey demeden gitti ve aramalarına de cevap vermedi. Bu yüzden Mabel tatil boyunca, kimsenin olmadığı yurt binasında üç gün onunla kalacağı için gergin. Ama Mabel gelince işler değişiyor. Çünkü Mabel, Marin'in neden bir şey demeden ortadan kaybolduğunu bilmek istiyor. Ve Marin Mabel sayesinde birkaç ay önceki gerçekle yeniden yüzleşmek zorunda kalıyor ve onun her şeyi ardında bırakmasına neden olan asıl gerçeği anlatıyor.

    Kitabın konusu genel olarak böyleydi. Hikaye bir geçmiş zamanı, Marin ve büyükbabasının ilişkisini, Mabel ile aralarındaki şeyi; bir de şimdiki zamanda Mabel ile üç gün boyunca neler yaptıklarını ve aralarına giren zamana rağmen birbirlerine yeniden yakınlaşmaya çalışmalarını anlatıyordu.

    Şimdiden söyleleyim, kitaba Marin ve Mabel arasında romantik bir şey yaşanacağını düşünerek başlıyorsanız, bunu unutun. Çünkü asla beklediğiniz türde bir şey yok. Bu, bu açıdan ikinci gxg vakamdı... ama yine de aksi olsa bu kadar sevmezdim. Böylesi hikayeye daha uygundu.

    Açıkçası ben kitabı sevdim mi sevmedim mi pek emin olamıyorum. Şuan ki hislerime göre pek sevmedim. Ama mesela ileride yeniden okusam daha çok sevecekmişim gibi hissediyorum. Zaman geçtikçe size daha güzel gelen kitaplar olur ya, aynen öyle bir şey oldu benim için. Ama yine de şuan ki duruma göre hoşlanmadığım şeyleri yazacağım.

    Ben kitaptan bilmiyorum ama daha farklı bir şeyler beklemiştim. Marin duygusal olarak sadece annesinin fotoğrafını yanına alarak her şeyi geride bırakmış bir karakter. Böyle bir karakterin başrolde olduğu bir kitabın bana daha şiirsel gelmesini, daha çok hoşuma gitmesini ve etkilenmeyi beklerdim. Neredeyse her sayfada altını çizeceğim bir cümleyle karşılaşmayı umuyordum ki tamamiyle böyle olacağına inandığım için beni en çok yıkan şeylerden biri de bu oldu. Kitapta çok etkilendiğim,kalbimi acıtan, beni yalnızlığa ve karanlığa iten pek öyle bir yer olmadı. Daha yaslı bir havaya bürünmek için benim biraz kendimi zorlamam gerekti.

    Bir diğer hususta, şimdiki zamanda Mabel ve Marin'in yaptıkları şeylerin %90'ın yemek yemek&bulaşık yıkamak falan olması. Dışarı çıkıp yemek yiyorlar, akşam eve döndüklerinde bir daha yiyorlar. Fırtına çıkıyor başka bir yere gidiyorlar ve tabii yine yemek, bulaşık falan. Tüm bu kısımları çıkartsak kitabın çeyreğinden fazlasını oluşturur muhtemelen. Sürekli bu tür şeyleri okumak pek hoşuma gitmedi. Ayriyeten yazar teşekkür kısmında yanlış hatırlamıyorsam editörüne onun sayesinde kitabın tamamının yemek yapmak ve bulaşık yıkamaktan ibaret olmamasını sağladığı için teşekkür etmiş. Bu azaltılmış hali ise taslağı gerçekten düşünemiyorumdjdkldkd

    Bir diğer ve sonradan aklıma başka bir şey gelmezse son husus: Kitabın sonu. Yani sondan bir önceki kısım daha doğru olur. Çözümleme kısmı. Yani, bilmiyorum. Sanırım kitabın sonunda herhangi bir sorun yok. Ama benim yine de hoşuma gitmedi. Genç yetişkin kitaplarının karakterlerinin güzel olması benim için yeterli oluyor. Bu tür entrikalar vs emanet gibi geliyor ama bu benim kişisel zevkim tamamen. Birinin direkt ölmesi de benim için yeterli olur acı çekmek için. Ama bu objektif bir yorum değil BENİM ÖZNEL FİKRİM o yüzden görmezden gelebilirsiniz. (Tüm yorumun özel fikrim olduğunu düşünecek olursak epey saçma bir cümle oldu ama siz anladınız)

    Ama her şeye rağmen, kitap bir noktada, hakkında kötü şeyler yazdığım için kendimi kötü hissettirecek kadar hoşuma da gitti. Marin'e kendimi yakın hissettim ve bilmiyorum, güzel bir karakterdi. Daha güzel de olabilirdi. Mabel ve ikisi arasındaki yaşanan ve sonra değişen şeyler, ilişkileri çok az konuşma içermesine rağmen yine de derin, sıcak ve güzel hissettirdi. Ve benim arka kısmı okuduğumda ikisinin arasında okumayı beklediğim değil, daha tersi bir ilişki gelişmesi de daha güzel geldi bana. Yani, daha gerçekçiydi. Ve aksi olsaydı kitaba muhtemelen daha düşük bir puan verirdim. Yazarın ikili arasındaki ilişkiyi böyle bitirmesini takdir ettim.

    Marin'in kendini yalnız ve uzak, üzüntüsünden dolayı diğer insanların arasına karışamıyormuş gibi hissetmesi, kitaplar hakkındaki sevgisinin büyüyüp en büyük korkusu haline gelmesi ve normal, ünivrsiteli bir kız olmaya çalışması çok güzeldi. Yazar birazcık daha nasıl desem, açık yazsaydı bu duyguları daha yoğun hissedebilirdim ve daha da güzel olurdu. Yukarıda da yazdığım gibi, bu duyguların içine doğal bir şekilde, kendimi hiç zorlamadan girmek isterdim.

    Ve kitabın sonu. Gerçekten çok güzeldi. Hepimiz annesi babası olmayan karakterleri falan okumuşuzdur, yani Marin benim için annesi olmayan ilk karakter değildi ama sonra birden sanki birisi içimde bir düğmeyi çevirdi ve 'onun annesi yok' diye düşündüm. Gerçekten fark ettim ve Marin'in yaşadığı şey gerçekten çok üzücü geldi. Annesiz bir hayat geçirmesi, annesinin yokluğunu hep hissetmesi ve umutsuzca onu hatırlamaya çalışması çok kalbimi kırdı ve belki de birazcık ağlamışımdır. Sonunda yaşanan o duygusal sahneler gerçekten çok hoştu. Hem sizi ağlatan hem de dudaklarınıza buruk ama güzel bir tebessüm konduran türden. Böyle ailevi meseleler size de dokunuyorsa muhtemelen biraz ağlayabilirsiniz.

    Eğer kitabı okumak istiyorsanız sizi alıkoyacak değilim. Belki benden daha fazla sevebilirsiniz. O yüzden bir şans vermenizi tavsiye ederim. Özellikle arkadaşlık, aile, yas tutmak gibi konuları seviyorsanız bu kitabı da sevme olanağınız yüksek. Ama çok yüsksek beklentilerle başlamanızı yine de pek önermem.

    Yine içime sinmeyen, kötü bir inceleme oldu ama hislerimi ve düşüncelerimi elimden geldiğince belirtmeye çalıştım, umarım açıklayıcı olmuştur.
  • 120 syf.
    ·1 günde·1/10
    Kitabı incelemeye dış hatlardan başlarsak; kitap standart kitaplardan biraz küçük, cep kitaplardan biraz büyük. 120 sayfa olan saygıdeğer kitabımız aslında normal koşullarda bir kitap gibi basılsaydı 40-50 sayfa civarında olacaktı. Çünkü kitabın içindeki alt başlıklardan(aristoteles ve farabi, farabi ve müzik, hissetmek, görmek ve anlamak, farabi ve dostluk) sonra, bir yaprak tamamen sadece bir cümle ile spot bilgi mi desem özdeyiş mi desem bilemediğim bir tarzla israf edilmiş. Bu tek sayfayı kaplayan kocaman cümleler şöyle ki: Mükemmel olan amaçlar , güzel olan amaçlardır, İnsan kendi hakikatinin önünde bir engeldir, Birbirlerine yardım eden insanların olduğu toplum, en mükemmel toplumdur, İnsan dostlarından ibarettir... her bir cümleleri her bir yaprağı meşgul ediyor. Ve işin ironik tarafı bu cümlelerin önceki veya sonraki alt başlık açıklamalarıyla uzaktan yakından alakası yok. Kitap bende olağanüstü bir hayal kırıklığı yarattı. Kitabın başlığını görüp ‘Oha bunu hemen okumalıyım’ diye aldım ve sonuç hüsran. ‘Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?’ başlığından Farabi gibi mükemmel bir aydın insandan bir varoluş felsefesi tarzı bir kitap olacağını bekliyordum. Kitap ne çıktı biliyor musunuz? Lise yıllarımdaki felsefe ders kitaplarındaki alt başlıklı olan tanımlamalar çıktı. Kitabı okurken dedim ki yahu bunları her lise öğrencisi okumuştur. Kitap Farabi’nin %1 doğrudan cümlelerini içeriyor. Kitabı hazırlayan ağabeyimiz sağ olsun kendi tanımlamış geri kalan tüm anlatım dolaylı anlatımı ifade ediyor. Okullarda gösterilenler kitaplar gibi bu kitapta da yukarıda bahsetmiştim -farabi ve mutluluk, farabi ve akıl, farabi ve müzik, insan ve kötülük vs.-tarzı alt başlıklı açıklamalar ve bu açıklamalar çok basit ve üstünkörü herhangi bir internet sitesinden de bulabileceğimiz ve bu tanımlamalar sadece 1 yaprağı bile doldurmayan özetlerdir. Kitabı 1-2 saatte bitirebilmeniz çok olası. Zamanımı bosa verdiğimi düşüyorum ve zaten biliyordum bunlar anlatılanları. Farabi gibi dev bir filozof, matematikçi, mantıkçı, sayısız icadı olan bir düşünürün böylesi basite indirgenmesi çok üzücü.