• Sanırım; orta halli, çerez bir film izlemekle Tess Gerritsen okumak aynı kategoriye dahil edilebilir. Ayrıca kurduğum bu cesaret kokan cümle de birçok ağır eleştiriye maruz kalabilir, bunun farkındayım. Sonuçta modern polisiyenin en önemli isimlerinden birinden bahsediyoruz burada. Hatta tıbbi polisiye için belki de bir numara diyebiliriz. Ama ne yapayım, kendisinin "bu iyiymiş" diyebileceğim kitabına sanırım denk gelmedim daha. "Gece Nöbeti", Gerritsen'ın genel tarzına daha yakın bir romandı. Araştırdığım kadarıyla söylüyorum. "Yörünge" ise Gerritsen hayranları için belki de daha farklı bir soluk. Kurduğu gerilimi ve yarattığı kırılma noktalarını klasik iyi/kötü kovalamacasına dayandırmadan yapıyor. Böylelikle hikayemizde bir "kötü adam" yok diyebiliriz. Elbette bunun sürprizi kaçmasın, kitabı okurken kısa bir süre de olsa tahminlerim kötü karakter arasın isterdim, fakat arka kapaktaki kocaman yazı sayesinde başlamadan ipucu sahibi oldum. Yerine göre gereksiz ve tatsız olabilecek bir durum.

    Kitabın farklı bir temel üzerine oturtulması güzel ama üzerine çıkılan katlarda kullanılan malzemeler aynı. Klasik bir Amerikan filmi boşanması üzerine bir kez daha kesişen yollar... şeklindeki kabız bir özetle bile bir nebze açıklanabilirmiş. Klişelerin üzerinde fazla durmak tahmin edilebilir olmanın yoluny daha fazla aralar. Diyalog ağırlığı yoğun olan bir eserde diyaloglar da klişe olunca bir süre sonra kendinizi konuşmaya dahil edebiliyorsunuz. İyi bir nokta mı yoksa değil mi, tartışabilir miyiz? Hayır, tartışamayız. Çünkü değil.

    Klişelere rastlayıp bunun üzerine uzun sayılabilecek bir roman okumak da bir nebze üzücü olabiliyor. Daha da üzücü olan nokta ise, bu uzun sayabileceğimiz romanda karakterlerin sığ ve son derece tahmin edilebilir olmaları. Karakter sayısı fazla olunca ve yeterli tanıtılmadıklarında, bir süre sonra kimin kim olduğu konusunda karışıklıklar olabiliyor. Belli bir süre sonra da olaylara kapılamayınca bu durumu önemsememeye başlıyorsunuz.

    Tess Gerritsen anlatımı basit ve akıcı. Çerezlik kitap anlayışına hizmet edip hızla tüketilecek bir eser ortaya çıkardığı için cok da büyük bir artı diyemem. Yoğun bir anlatımı akıcılaştırmak başka, basitçe anlatmak bambaşka bir şeydir. Sanırım, bundan sonra Tess Gerristen okuyacağım zaman otoritelerce en iyi olarak nitelendirilen eserlerini seçeceğim. Başka türlü merakımı çelebileceğini sanmıyorum.
  • <Spoiler içerir.>

    Abbas Sayar 1923-1999 yılları arasında yaşamıs Yozgat doğumlu ünlü bir romancımızdır. Şairlikten romancılığa dönmüş ve ilk romanı olan Yılkı Atı ile TRT Roman Başarı ödülünü alarak adını duyurmuştur. Can Şenliği yazarın üçüncü romanı olup 1975 Madaralı Roman ödülünü kazanmıştır. Bu romanda ihtiyar Hüseyin Ağa'nın hüzünlü hikayesi anlatılır.

    Feleğin cemberinden gecmiş seksen yaşında bir ihtiyar Hüseyin Ağa. Şu güne kadar bir gün yüzü görmemiş. Ne evlatlarından ne eş dosttan kendisine bir hayır gelmiş. Bu yaşında başını sokacak bir evi, uzanacağı dogru düzgün bir yatağı bile yok. Hayat hep ona kazık atmış. Bu onu insanlardan ve hayattan umudu kesmiş, karamsar, sivri dilli bir ihtiyar yapmıs ama ona bilgelik de kazandırmış. Bu bilgelik onda kara mizahla dile gelmiş. Sanki her sözü bir özdeyiş, bir nükte olmuş. Onun sözlerindeki bilgeliğe hayran kalmamak, o nükteleri duyunca en azından gülümsememek elde degil. Hüseyin Aga'nın yakın zamana kadar tek bir istegi kalmıs: Tez elden canını yaradana teslim etmek, bu dünyanın derdinden tasasından kurtulmak. Ama nerede onda o şans? Öyle kolay mı ölmek? Daha çekeceği var Hüseyin Ağa'nın. Bir bağda bekçilik yapma ve kazanacağı üç beş kuruşla kışı geçirme fırsatı eline geçince, bir de patronu onun ricasını kıramayıp ona can şenliği olsun diye bir eşek alınca bu sefer şansının döndüğünü düşünmüş Hüseyin Ağa. Hatta bu yaşta bir kısmet bile çıkınca karşısına hepten ümitlenmiş şu ömrünün sonunda bir rahat yüzü göreceğim diye. Ama bahtsızlık el çekmez kolay kolay insanın yakasından, sadece bir nefeslik soluk aldıracak kadar gevsetir ellerini, onu da insan ümide kapılsın ve hayalkırıklığı daha büyük olsun diye yapar daha güçlü bir darbe vurmadan önce.

    Roman büyük bir ustalıkla yazılmış ve oldukça sürükleyici. Romana genel olarak mizahi bir dil hakim, bu dilin romanı kara mizah türüne yaklaştırdığını söyleyebilirim. Romandaki karakterler kendi yöresel ağızlarıyla konuşuyorlar ve bu romana müthiş bir renk katmış. Romanda iki anlatıcı var. Biri Hüseyin Ağa, biri de yazarın kendisi. Yazar da olay örgüsüne dahil bir karakter ve bazen o anlatıcı konumuna geçiyor. Ama ben bu tercihi gereksiz buldum. Romanda tek bir anlatıcı olması daha isabetli olurdu diye düşünüyorum. Romanı çok beğendigimi söylemeliyim. Uzun zamandır bu mükemmellikte yazılmış bir roman okumamıştım. Bu roman birkaç kez okunmayı hakeden bir şaheser bence.
  • Bu yorumu yazmak çok zor olacak. Çünkü biliyorum ki hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım ve ne kadar çok anlatırsam anlatayım, benim hissettiklerimi hissetmeniz hatta bunları anlayabilmeniz mümkün değil. Çünkü burada yılların verdiği bir özlemden, birikmişlikten, lise yıllarımdan, anılarımdan, aşkı yeni yeni öğrendiğim zamanlardan bahsediyoruz; yalnızca bir kitabı elime alıp okuduğum birkaç günden değil.

    Yine de başta belirtmek isterim ki Büşra'yla arkadaşlığımın bu yorumla hiçbir ilgisi yok. Kitaptan nefret etsem ve bununla ilgili koskoca bir yorum yazsam da sarsılmayacağına canı gönülden inandığım derin ve uzun bir arkadaşlığımız var. Hatta hatalarını ondan saklamak ve yüzüne yapmacıktan gülmek yerine doğruları söylediğim için bir de sırtıma vurur pat pat. Neyse.

    Tarot Falım, belki bilmeyenleriniz vardır, Büşra'nin Görücü Usulü'nden zamanca sonraları yazdığı bir kitap. Bu yüzdendir ki edebi değerce gözümde Görücü Usulü'nün bir tık yukarısında kalacak her zaman. Bu iki roman arasında geçen onca emeği, başka başka öyküleri, kurguları biliyorum zira.

    Edebi değer demişken, TF her zaman popüler kültür kulvarında değerlendireceğimiz bir kitap elbette. Kurgusu ve işlenişi gereği. Bir huyum vardır, tüm kitapları kulvarında değerlendiririm. Öyle yapmasak bütün klasiklere 5, bütün pop kültürlere de 3 vermek zorunda kalırdık çünkü bu iki kulvardaki kitapların edebi yönden değerlendirmelerini kıyaslamak dahi olanaksız olurdu. Her neyse, TF kendi kulvarı içinde PARLAYAN BİR KİTAP. Gerek dili, gerek kurgusunun orijinalliği, gerek o kurgunun işlenişi bakımından. 21. yüzyılda yaşıyor olmamızın bir sonucu olarak şu güne dek yazılabilecek her türlü kurgunun zaten yazıldığının umarım farkındayızdır. Uzaylılar dünyayı basar. Vampirler. En yakın arkadaşlar aşık olur. Ne bileyim büyücü çocuk. Vs vs. O yüzden benim için orijinallik işte bu zaten var, diyeceğiniz kurguları almak ve orijinalliğe bürümektir. TF tam olarak bunu yapmış bir kitap benim gözümde. "Eh, iki kişi birbirine aşık olur." Konu bu, evet. Ancak okurken bana derin nefesler aldıran, heyecanlandıran, yatağımda zıplatan, ağlatan, ağlarken gülümsettiren, mutluluktan ağlatan, kahkahalar attıran... Böyle bir çok orijinalliği var bu kitabın detaylarda ve bütünlerde. Bu ilk artısı.

    Yine de beni bilen bilir, çoğu da bilmez, beni kurguyla etkilemek zordur. Zordur derken, kolaydır da nasıl desem... Bir kitabın kurgusu mu iyi olsa daha çok severim yoksa karakterleri mi? Cevap karakterlerdir. Yani ben karakterleri sevince ve yazar tüm öykü boyunca o karakterlere bir kez bile ihanet etmezse o kitap benim canım ciğerim olur. Hani varsın klişe olsun ya! Varsın kurgusu bile olmasın karakter öyle koltukta otursun, bana ne! Abartı tabii bunlar ama siz kaptınız.

    İşte TF'nin karakterleri, benim en sevdiğim yönü. Yalnızca ana karakterler de değil. Kitabı açtığınızda adını göreceğiniz HERKES. Bukle'yi, Giray'ı geçin zaten bastık onları bağrımıza ama Devrim de Gözde de Öykü de Okan da... Yahu bir kitabın bütün karakterleri mi ciğerimin köşesi olur be? Hepsi birbirinden samimi, birbirinden ponçik, birbirinden YA BEN SENİ YERİM bu insanların. Hepsi arkadaşım gibi.

    Bukle'nin iç sesleri <3 ben. O iç sesler olmasa bu kitabın büyük oranda eksik kalacağını düşünüyorum. Bu, bir aşık olma hikayesi değildir yalnızca. Bu bir kadının hikayesi, bir çoğumuzun kendini bulabileceğini düşündüğüm bir kadının hem de. Bu yüzden o iç muhabbetler, Bukle'nin buhranları ve mutlulukları, kısaca kendiyle baş başa kaldığı her sahne benim için çok değerli. Siz safi bir aşk öyküsü arıyorsunuzdur, bilemem. Karakter gelişimi, karakterin iç dünyası vs bunlara gelemiyorsunuzdur yine bilemem. O zaman tavsiye edemem. Ama beni bir kitaba bunlar bağladığı için, kendimi bir karakterde bulmak en sevdiğim şey olduğu için Bukle'nin yalnız kalışları, beyninin içi kalp ben!

    Karakter gelişimi demişken, ah bir de o var. Kitabı ilk okuduğunuzda fark etmeyeceğiniz(ya da fark etmenin çok zor olduğu diyelim) bazı detaylar var. Bunun sebebi kitabın 1. ağızdan yazılmış olması. Ancak bu bana göre kitaba ayrı bir güzellik katıyor, bir gizi var bu kitabın. Yeniden okuduğunuzda, "ah!" oluyorsunuz. Bir güldürüyor sizi, bak işte bunu görmemiştim geçen sefer. Çünkü Bukle'nin kafasına o kadar çok giriyorsunuz ki diğer karakterlerin ufak hareketlerini doğru yönlere yormak sizin için zor olabiliyor. En azından benim için öyle olmuştu. Ancak tekrar okuduğunuzda karakterlerin Bukle'den bağımsız veyahut ona bağlı bir şekilde nasıl da değiştiğini, nasıl dinamik olduğunu, onların da bir hayatı olduğunu görebiliyorsunuz. Bu en sevdiğim şeylerden biri olabilir. Çünkü çoğu pop kültür kitabında asıl yazılan bir veya iki kişi vardır ve o kişilerin hayatları, değişimleri, duyguları düzgünce yazılmıştır. Ancak kalan insanların, tabiri caizse figüranların bir hayatı varmış gibi hissetmezsiniz. Sanki onlar sadece olmak için oradadır. Sırf kurgunun birkaç yan karaktere daha ihtiyacı var diye. Ancak bu kitapta öyle değil, üçüncü ağızdan yazılmamış olmasına karşın(o zaman bunu hissettirmenin daha kolay olduğunu düşünüyorum ben) diğer karakterlerin de hayatlarındaki dinamiği, değişimi, kendilerindeki değişimi, duygularındaki değişimi hissedebiliyorsunuz. Üstelik bunları Bukle göremiyor ama siz görebiliyorsunuz. Bence bu gerçekten etkileyici.

    Akıcılığından bahsetmiyorum bile. Elimden bırakamadım okurken, üç gün sürmesinin sebebi sürekli kitabın yanlarına notlar almam, okurken acele etmemem, şarkılar dinleyerek ve söyleyerek okumamdan kaynaklı. Ben yavaş bir okur olduğum için kitabı bir günde bitirmedim ama inanın bana, üç gün boyunca kitap sürekli elimdeydi. Üstelik neler olacağını zaten biliyor olmama, ilk okuyuşum olmamasına rağmen.

    Şimdi bu karakterler, dil, akıcılık vs gibi edebi şeyleri geçip benim deneyimime gelelim. Biraz duygusala bağlayalım.

    Bu kitabı ilk okuduğumda onuncu sınıftaydım. Aşkı yeni öğreniyordum. Yazmaya da okumaya da gönül vermeye başladığım yıllardı. Bukle'de kendimi bulmuştum. İç seslerinde, ağlamasında, gülmesinde, şüphelerinde, duygusallığında, ümitlerinde ve ümitsizliklerinde, komikliklerinde, garipliğinde... Ya demiştim, bu kız ben ya, ben! Gidip baksam yorumlarıma bu cümleyi orada bir yerde bulabileceğime eminim.

    Aradan uzun yıllar geçti, artık 22 yaşındayım. O zamanlar ailemle yaşıyordum, artık kendi evimde yaşıyorum. Başka bir şehirdeyim. Sabahları onun gibi erken kalkıyor, yorgunluktan geberiyorum. Onun gibi aşkı aramayı seviyorum. O zaman bile bu kız ben ya, ben derken şimdi bir de baktım ki yıllar içinde gittikçe ona benzemişim. Bu beni daha ilk sayfaları okurken öyle duygulandırdı ki. Her düşüncesinde ve duygusunda kendimi bulmak beni gülümsettiği kadar ağlattı da. Ah Bukle! Yaktın ciğerimi ama bunca yıllar meğer yanımdaymışsın, kitabı okurken bunu hissettim. Hep yanımdaymış ve beni izliyormuş, benimleymiş, yalnızlıklarımda bana hak vermiş gibi.

    Kitabı hunharca okudum. Her sayfasında bir şeyler yazıyor, bazı sayfaları çizilmekten ders notlarıma döndü. Kitabı normal bir şekilde değil, alıp göğüs kafesimden doğru içime sokmak isteyecek şekilde seviyorum.

    Sizin de kitabı çok sevmenizi, içselleştirmenizi, Bukle'yle arkadaş olmanızı dilerim.
    Sevgiler.
  • Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ...İlk defa bu türde bir kitap okumuş oldum.1k gerçekten çok farklı türlere yelken açarak kimi zaman ruhumuzu besliyor,kimi zaman da zihnimizi geliştiriyor.Yeter ki ön yargı denilen o kalın perdeyi aralamasini bilelim.
    Pencereyi açıp nefes aldıralım örümceklesmis kirli dusuncelerimize,katkıda bulunup ağlar örelim zihinlerimize .

    Esasen kitabın adı romanın özü şeklinde.Kevok ile Baz'in buluştuğu ,özlemini çektiği aşkın,muhabbetin derin sızısı.Bu uğurda cekilenler,aşkın aydinligina ölümün karabasan gibi çöküp tarumar etmesi,ışığını yutmasi.Hz.Mevlana diyor ya "dinlemekle" başlıyor İnsan olmanın hikayesi diye.Bu roman da öyle alelade bir aşk hikayesini konu edinmiyor tabiki .Tarihi küçük insan oykuleriyle okuyoruz neticede.Insanların hikayesine açılınca ,yasamlarina misafir olunca kendimize uzak düsmüslügümüzün mesafesini ancak o zaman ölcebiliyoruz.

    Ancak dinlersek karsimizdakinin derdini anlayabilir,empati kurabilir ,yaralarını sarabiliriz belki .Bu romanda da tum kapılar yüzlerine kapatilanlarin ,rızkı kesilenlerin,trenlere istiflenip çöllere sürgün edilenlerin ,yazın kavuran sıcağında su,su diye inleyenlerin,üst üste yigilan kalabaliklarla sıcaktan nefesi kesilenlerin ,evleri yagmalanlarin,
    katledilenlerin ,işkence görenlerin,tek çaresi kaçmak olanların,ölüme terk edilenlerin hikayesine sahit oluyorsunuz .

    Ne acı değil mi ..Yıllar geçse de hep aynı terennumu mirildanmisiz.Ölüme stranlar okumuş,yaşamaya ağıt yakmisiz.Anneler hep 'mala min' diye inlemis durmuş bağrından koparilanlara.Dilinden ve kimliginden dışlanan yavruları tembihlenmis sürekli.Birisi sorarsa yavrum nereli olduğunu söyleme sakın.Neden Anne? Sen beni dinle yavrum.Yaralı bir şekilde yaşamaya alistirilmis anneler elbette ki guvercinlerinin de canlarının incinmesini istememiş,sil baştan acının ,kederin hanelerinde tum yasanmisliklarina rağmen yeniden hortlatilmasina dayanacak takatleri kalmamış. Birileri özgürlüğü doya doya yaşarken ,birileri de kimliginden,
    dilinden,farkliligindan dolayı korkuyla hayat sürerek rahat bir nefes kapma peşinde.

    Ihmal edilmiş tedbirler var ve de çok geç kalınmış.Insanları ittikce,ötekilestirdikce ,nefret ettikçe ,kin kustukca,ince yerlerine dokundukça Jir gibi yüreğinde intikam tohumunun sehbal açmasına sebep olduk bizler de.En yakın arkadaşı olarak yanibasinda sürekli ölümü gören,sevdiklerinin sürekli ölümüne şahit olan ,nefret yudumlayan,yüreğine kan sicrayanlarin biriktirdiği öfkenin yansıması da elbette ki güllük gülistanlık olmayacaktır ,fırsatını bulduğu an pencelerini uzatıp misliyle karşılık verip intikamını alacaktır.Çözüm reçetesi belli aslında ama yeryüzünü kendisine mülk edinen Karun'lar,yaşam hakkı ellerinden alinip kendilerine tanrısal değer atfederek yaşanılan yeri mezara çeviren Kabil'ler kördügüme çevirdiler meseleyi.
    Akılla,firasetle,şefkatle farklılıklar kabullenilerek ,yok sayilmayarak hakları gözetilerek asilabilirdi diye düşünüyorum.

    İnsan meccanen yaratılmış.Burun kivirdigimiz,nerelisin cevabına olsuuunn onlar da insan cevabını aldığımız topraklarda dogabilirdik bizler de.Acının yüreği,anlamın da kelimeleri yırtıp geçtiği ifritten günler yaşıyoruz.Yaşanmışlıkların
    paylasilmislikların heder edilmesi,hak ve hukukun gozetilmemesi zorlaştırıyor İnsan olmayi.Bunun yanında güce tapanlarin gürültüsü tum sesleri bogsa da sorulmayinca ,sesi duyulmayinca daha bir derinlesiyor yaralar.

    Maalesef toplumu saran bu bulaşıcı sisten hepimiz nasibimizi aldık.Ayristik.Hepimiz Kardeşiz naralariyla kardeşi kardeşe kirdirdilar.Farklilliga tahammulumuz yok.
    Menfaatlerimiz söz konusuysa hal hatır sormaktan bile vazgeceder olduk.Bildiğimiz halde bilmezlendik,tanıdığımız halde gormezlendik.Olmayınca insanlar,yok sayilinca,kulak tikadikca ruhen darp edildi acımasızca.Aklen,kalben,vicdanen,fitraten fikren de ölüme terk edildi.


    “Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir ve yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler.” der T.S.Eliot .Bize dünü unutturacak, düne ait nefret ,ölüm,kan,kin,intikam gibi karanlık ne kadar kelime varsa dünde bırakmalı.Artık yeni şeyler söylemeli.Yaşamın ucuz olduğu ,bedel ödetilmedigi yeni kelimeler ,yeni sesler bir de.Evet haksızlıklara karşı verecek cevabın yoksa,sustukça ,mazeret urettikce sen de masum zannetme kendini lütfen? Elbet bir gün buluşacağız diye şarkılar soyluyorsak 'Bu böyle yarım kalmamalı ' için de görmek,duymak,akl etmek gerekmez mi ?


    Son olarak yazarın güçlü bir kalemi olduğu hissediliyor.Geçmişle bugünle olayı kurgulayip bulusturmasi,anlatıcı olarak romana dahil olması orjinaldi.Ancak betimlemeler,duyguların uzun uzun tasviri yordu beni.Haksızlık etmeyeyim betimlemeleri çok anlamliydi.Bir de insanların acıları,yaraları,yasadiklari noktasinda o insanlara hak vermemiz açısından kurgu doyurulmaliydi her ne kadar zihnimden tamamlamaya çalışsam da . Biraz da benden kaynaklanıyor olabilir çünkü inceleme yazma ve okuma isteğimin olmadığı bir mevsimdeyim şu ara.Bir de katilmayanlar olacaktır ama söz konusu ilişkiler,beraberlikler ve detaylı anlatımı da canımı sıktı açıkçası.Mahremiyetin bu kadar açık anlatılması tarzım değil maalesef.Yine de yazar tanınmaya değer diye düşünüyorum.


    Keyifli okumalar ...
  • Hiç vakit geçirmeden şunu söyleyeyim; bu kitabı satın almadım ve beğendim…
    Şimdi geniş değerlendirmeye geçebilirim.

    Livaneli’den böyle bir kitap beklemiyordum. Yeni bir roman olabilir diye düşünürken Gölgeler geliverdi. Livaneli, sunuşta ifade etmiş zaten. Bir İstanbul şehrengizi denemesi düşlüyor. Bu kitap ise aslında Konstantiniyye Oteli romanının içinde olabilecek bir bölümmüş. O romanda yer alsa ne olurdu derseniz, pekala olabilirdi ama sadece o romanın içinde kalırdı. Açıkçası ticari hiçbir getirisi olmazdı. Üzgünüm ama Livaneli öyle düşünmemiş olsa bile, Gölgeler çok ciddi bir ticari kitaba dönüşmüş. Oysa kurgu çok zekice, hoş… Ama hepi topu 40 sayfa tutabilecek bir metin, geniş puntolar ve her ne kadar iyi resimler olsa bile, araya serpiştirilen resimlerle 110 sayfaya ulaştırılmış.

    Hadi bunu kabul edelim diyelim, zorlama bir 110 sayfaya da bir şekilde eyvallah diyelim ama Doğan Kitap’ın zalimane fiyat politikası bu kitapta tabiri caizse zirve yapmış. Bu, okuması benim için azami 45 dakika süren kitabın satış bedeli 29 TL. Üstelik bir de ciltli ise 40 TL… Burada pörtlemiş göz emojisi iyi gider aslında… Eğer yarı yarıya indirim yapan bir yer bulamazsanız bu kitabı almak için epey bir düşünmeniz lazım. Kaldı ki yarı yarıyada bile fiyatı tartışılır.

    Gelgelelim, ben bu fiyatla kitabı asla almam diye büyük bir söz etmiştim. Hayatta başına iyi ya da kötü ne geldiyse hep bu verdiği sözü ne olursa olsun tutmaktan gelmiş bir adam olarak, yine sözümü yemedim. Kitabı satın almadım ama okudum…
    Nasıl mı oldu? Büyük bir marketin kitap satış reyonuna gittim. Kitabı aldım, sonra da o marketin kafe kısmına gidip kendime bir çay söyledim. Kitabı bitirip rafa geri koydum. Mevzu budur yani…

    Şimdi içeriğe gelelim. Genel anlamda kitabı sevdim. Ancak üzerinde çok uzun süreli bir çaba harcanmamış gibi hissettim. Kitabın tahkiyeye dayandırılması gayet güzeldi. Akademik bir makale gibi değildi. Her biri farklı farklı sebeplere dayanarak farklı isim ya da mahlas kullanmış olan önemli şahsiyetler vardı kitapta. Elbette en özel ikisi Mustafa Kemal Atatürk ve Fatih Sultan Mehmed idi. Daha doğrusu onların gölgeleri olan müstear isimleri.

    Yahya Kemal ve Kemal Tahir gibilerin aslında gerçek isim olmadıklarını bilmek ilginçti mesela. Yani zaten birer müstear adları varken başka müstear adlar da kullanmışlar. Bence bu hikayede mutlaka olması gereken bir kişi Peyami Safa idi. Çünkü o da geçim sıkıntısı nedeniyle Server Bedi adıyla Cingöz Recai’leri, Cumbadan Rumbaya’yı, Selma ve Gölgesi’ni yazmış bir yazardı.

    Kitaba puan vermiyorum. Esasında kısa içeriğinin başarılı, düşüncenin hoş olmasından dolayı yüksek bir puan verilebilirdi lakin kısa tutulması ve fiyatından dolayı düşük puan da gelebilirdi. Ben pas geçmeyi tercih ettim.

    Ezcümle, maalesef kitap iyi niyetli yaklaşıp, ‘yok ya, öyle değildir’ demek istesek bile yine de, ‘şöyle okkalı bir satış yapalım, para kazanalım’ düşüncesinin bir ürünü olmuş gibi duruyor.
  • "İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimlere karşı açılmalı."

    İnceleme ve anım, İbrahim (Sisifos) 'a ve Sait Faik'le olan dostluğuna ithaftır.

    Anım-Tanışıklığım:

    Üniversiteye ilk gittiğim zamanlar, ruhum çok daralmıştı. Her insanın başından geçebilecek şu meşhur rehavetlerden, benim de payıma düşmüştü. Karabük Üniversitesinde okuyan arkadaşlar daha iyi bilir, kütüphanemiz diğerlerine nispeten biraz daha şaşaalıdır. İlk yapıldığı sıralar, baya gündem edilmişti, gösterişliliği. Ben de üniversite'ye gitmeden, o kütüphanenin hayalleriyle ve aktiviteleri ile doldurmuşum zihnimi. Biri kolumdan tutsa, gel böyle böyle bir şey yapalım diye, benim cevap hazır kıta bekliyor;
    -Şüphesiz, ben sizin istediklerinizi yapmak için yaratılmadım. :)
    (Bu benim, bir yerlere gitmek istemezken, ve bir işi yapmak istemiyorsam, kullandığım meşhur 'red' yöntemlerimdendir.)
    - Hayır, hayır, tüm sizlerin gazabından, yine kütüphanelere sığınırım. diye de eklerim.

    Sait Faik'le tanışmam; Sait Faik'i elbette duymuştum, gerek sosyal ağlardan, gerek herkesin civarında bulunan edebiyat öğrencisi-öğretmeni arkadaşlarımdan birinden. Ama hafızamda en yer edineni; yapma ya, sen de mi, diyeceğiniz bir diziden duymuştum. "Kiralık Aşk" dizisinden. Evet, Barış Arduç vesilesiyle tanıştım, Sait Faik'le. :)

    Üniversitede halletmemim gerektiği o ilk işle(mle)rimi hallettikten hemen sonra, bahsettiğim kütüphane'ye doğru yol aldım. Aklımda bir abimin tavsiye ve hayranlığı sonucunda okumamı istediği Marcel Proust'tan 'Albertine Kayıp' kitabı var. Yeni bir şehirde bulunmamın ve orada bir süre kalmam gerektiğinin bilinciyle mi gerçekleşen bir durum muydu, bilemiyorum ama; 'Kayıp' sözcüğü, haddizatında, zaten zihnimi tavaf eder dururdu. Çok tuhaf düşüncelerle dolup taşardım, üzerine düşününce...

    Kütüphaneden elimde şu 3 kitapla çıktım;
    1-Marguez'den, Bir Kayıp Denizci
    2-Proust'tan, Albertine Kayıp,
    3- Sait Faik'ten, Kayıp Aranıyor
    (Bu üç kitabın da ben de efsane izleri vardır. Üç yazarla da 'Kayıp' sözcüğü vesilesiyle tanıştım. Ve bu üç yazar da, şimdi en iyi edebiyatçılar sorusuna, vereceğim cevaplar arasındadır.)

    Kayıp Aranıyor:

    Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadın. Çevresinin ne dediğine aldırış etmeden, topluma karşı, kendi istek ve arzularıyla tavizsiz bir şekilde hayatını ikame ettirmeye ve bu bilinçlikle hareket eden, bu zorluklarla cebelleşen bir kadın...Toplumun ona dikte etmeye çalıştığı, 'başkaları ne der' ayıbına, tamamıyla kulaklarını tıkamış, nevi şahsına münhasır bir kişilik. Kadının ismi Nevin;
    (Bana edebiyatı sevdiren, kitap okuma alışkanlığı kazanmamda ki en etkili insanlardan, edebiyat öğretmenim, Nevin hocamı da bu vesileyle anmış olalım. Onun gibi insanların-öğretmenlerin, tüm okulları kuşatması dileğiyle.)

    Kanaatimce kitapta iki tane Nevin'imiz var, Konsolos Vildan Bey'in kızı okumuş-görmüş Nevin ile, otobüs biletçisinin elini öpmesine müsade eden, mutsuz bir evlilikten çıkmış, aldatılmış Nevin. Karışık bir olay örgüsü ve aynı zamanda uzun soluklu okunması gereken edebi bir roman. İnsanı hüzne boğan, bir iki diyalogla bile; insana, davranışlarını ve yaşam tarzını sorgulatmaya iten, bir anlatım-öykücülük tarzı var. İlk okunuşta anlaması-kavraması, yani değinmek istediği asıl mevzular, çok kitap devirmiş insanlara da nasip olmayabilir. Ben ikinci defa okumaya ihtiyaç duyanlardanım ve bunu zevkle yapacağımdan sizler de emin olabilirsiniz.

    Sait Faik'i okuyanlar bilir, daldıkça derine inersiniz. Bu kitapta onlardan biri, ve çoğumuza ağır gelebilir. Yüzeysel okumalarımız, bize tad vermeyeceği gibi, okumuş olduğumuzdan bir anlam da çıkaramayız. Bu eserin, salt edebiyat ve roman olarak kategorize edilmesi taraftarı da değilim. Bir 'Eleştiri' türünde yazılmış da diyebilirim. Tabi bu benim kanaatim. Toplumsal normlara getirmiş olduğu eleştiriler ve ele almış olduğu konu, hepimizin çok yakından tanık olduğumuz ve genellikle mani olunamayan mutsuz birlikteler. Ve bunun sonucunda ortaya çıkan mutluluk gereksinimleri. Bu mutluluk yolu yolcularına yüklenmiş kişiliklerle, anlamı zor ve defalarca okunmaya değer bir kitap. MEB onaylı 100 temel eserlerden olan bu eseri; Sait Faik'in, Çehov tarzı durum öykülerinin edebiyatımızdaki en büyük yazarı olduğunu unutmayarak, en yakın zamanda okunacaklarınızın arasına katın derim.

    Okumaya vakit ayıran herkese teşekkür ederim.
    Keyifli okumalar
  • Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.