• Distopik bir dünyada, reklamları artık ekranlarda ya da dergilerde değil de, bizzat insanların arasında görmeye başlarız. Bu ‘tanrısal’ güzellikteki robot/canlılara tanrılar denir ve onları arka planda kumanda eden gerçek insanlar vardır. Bize sunulan ikilem; çok çirkin ve istenmeyen bir kadın olup, görünmez yerlerden bu güzel canlıları yönetmek, sahte de olsa onlar gibi hissetmek mi, yoksa çirkin olmayı kabullenip çirkin hayatımıza devam etmek mi? Yani pudra şekeri tadında bir yanılsama mı yoksa en acı biber tadında gerçek hayat mı? Hayatta istediğin hiçbir şey olmuyorsa, acılı gerçeklik ne işine yarar? Çirkin kadın, roman boyunca yanılsama hayatı seçmiş, bunu hep beklemiş, haz almıştır. Sonunda çirkin kadın, çirkinliğine vurgu yapılarak cezalandırılmış, güzel kadın ise robot ama masumdur. Yazar ironi yoluna gitmiştir diyemiyorum zira çirkin, hatalarını yapmasaydı da kabul görmeyecekti. Yazarın, kitaplarını yayınlama aşamasında uzun süre erkek adı kullanmış olması, kadın olduğunun sonradan ortaya çıkması kitaplarına ilgiyi artırmışsa da, Uzaktan Kumandalı Kız‘ın yaratıcı bir distopya olması dışında, çocuk masallarındaki olay akışından çok bir farkı yok. Ayrıca kitabın çevirisinin çok iyi olmaması okuma zevkini düşürüyor.
  • En sonunda bitirebildim Peyami Safa’nın bu güzel romanını. Karakterler çok etkileyici ve bir sürü de alıntı yapmak istiyorum ama fazlasıyla alıntı yaparsam kitabı yorumlayamamış olmaktan korkuyorum. Safa’nın bu romanı uzun zamandır okumadığım güzel bir Türkçe ile yazılmış olduğundan beni dil anlamında; edebiyat, kurgu ve Türk romanı çerçevesinde bir hayli düşündürdü. Fakat kitapta bir sorun vardı ki kafamdan atamadım. Peyami Safa’nın kadın karakterleri… Zayıf, histerik, batıya özenen, ailesini dinlemeyen, bir yandan da “o kadın karakterleri olmazsa roman da olmaz” dedirten kadınlar. Batı ve Doğu tartışması neredeyse sadece kadınların hayatlarının nasıl olması gerektiği üzerinden yürüyor…

    Bu kitaba dair değinmek istediğim tek nokta bu değil. Safa’nın felsefi bir bakış altında karakterleri incelemesi, psikolojik yönden karakterlerin sorunlarına eğilmesi kitabı bence çok ilginç ve değerli kılan bir nokta… Hatta, karakterleri ve söyledikleri birbirleriyle çok tutarlı olduğundan gözümde canlandırabildim o insanları. Ve düşünüp biraz da bugüne uyarladım. Ne erkek karakterleri ne de kadınları bugüne tam anlamıyla oturtabildim. Çünkü o geleneksellik ve kadına bakış açısı şu an çok sorunlu bir bakış açısı olarak algılanabilir. Ama genel anlamda bahsettiği anlayış ve felsefeleri fazlasıyla gündemdeki meselelere benzettim (Mesela bir memleketin Cumhurbaşkanı’nın ‘onlar bizim kültürümüzden değil’ demesi…). Hatta Peyami Safa felsefi sorulara da yanıt aradığı için bir yandan aslında sorduğu sorular sonsuz, tam bir cevap bulmak da imkânsız.

    Besim, Samim ve Mefharet üç kardeştir. Yeşilköy’de bir konakta otururlar, Arnavut kökenlidirler. Mefharet’in iki çocuğu vardır Aydın ve Selmin. Kitap Mefharet’in kızının çeşitli huysuzluklarla aileyi huzursuz etmesi ve gayrimeşru bir çocuk doğuracağı haberiyle başlar. Besim ve Samim o zaman için İstanbul beyefendileri olarak, okumuş görmüş insanlardır. Namus abidesi yaratma çabası olmayan erkekler ve dayılardır. Tabii o zaman için bu çok sıradışı bir durum, belki de birkaç aileye mahsus bir durum. Bir yandan da bir Paris esintisi vardır diğer karakterlerin özendiği ve gitmek istediği. Şaşırtıcı olmayan şey ise bu özentiliğin daha çok kadınlar arasında yaygın olması ve bunun toplum – ve ‘toplumun ana düşünce damarlarını oluşturan erkekler tarafından’ – hoş karşılanmayışıdır. Ailesinin baskılarından bıkmış olan Meral (ki kendisi en önemli karakterlerden biridir kitaptaki) Paris’e gitmek, ne pahasına olursa olsun kaçmak ve özgürleşmek istemektedir. Bunun için kendisinden çok yaşlı birisiyle evlenmeyi dahi göze almıştır. Bunu öğrenen babası ve ağabeyi Samim ile Besim’in Selmin’e vermediği tepkileri verirler, ona daha baskıcı davranırlar. Samim ise Meral’den çok daha büyük olmasına rağmen aslında Meral’e aşıktır, ama Meral ile bir gelecek kurma imkânları neredeyse yok gibidir. Çünkü Samim felsefeyi, Meral ise Paris’i sever. Meral uçmak ister, Samim’in ise ayakları hep yere basar. Aralarındaki bu gerilim kitabın büyük bir kısmına yansırken, Samim’in düşünce biçimi ve zekası, her konuda bilgi sahibi olması bizi büyüler. Fakat Kerem Gün’ün 2002 yılında Yalnızız üzerine yazdığı lisansüstü tezine göre Samim aslında Doğulu erkek tipini temsil eder (s. 32).

    Samim, kardeşi Besim’e göre daha ruhani ve daha derinliklidir. Besim hayattan kâm almanın hayatın anlamı olduğuna karar vermiştir. Fakat kitap ilerlerken görürüz ki Samim’in bilgeliği de bazı tecrübelere dayanmaktadır.  Buna rağmen iki kardeşin yapısı birbirinden çok farklıdır. Samim Simeranya adında ütopik bir memlekete inanmıştır. Ne zaman bir sorun çıksa ona sorarlar, Simeranya’da olsak işler nasıl yürürdü, gibisinden. Samim de buna benzer cevaplar verir:
    Simeranya’da yalan tamamıyle lüzumsuz hale gelmiştir; anlaşılmıştır ki bu, tabiatın ve hayatın içindeki zıtlıkları barıştırmayan insanın bir görünüş ahengi yaratmak için kutuplardan birini örtme ihtiyacıdır. Bu zıtlıklar ortadan kalkar ve uzaklaşırsa yalana gerek kalmaz. (s.61)

    Bir yandan Samim’in Simeranya’sı ütopik olarak Thomas Moore’un Ütopya‘sını andıran bu kitapta herkes olmak istediğini olur, yeteneğine göre. Her şey iyidir, güzeldir, düzenlidir bu ülkede ama yine de çözülemeyen sorunlar vardır. Bu ülkenin insanları ölüm gibi konuları sükunetle karşılarlar mesela. Bu noktada yazar Peyami Safa bir yandan dini bir inanış sebebiyle mi bu sükûnet ve kabullenme hali insanlarda vuku buluyor bunu açıklamıyor tam olarak. Dolayısıyla kitapta dinin yeri ve inanç tartışılır. Daha çok akılcı ve mantıkçı yollar izlemiş karakterleri aracılığıyla Safa. Bu sebeplerle Simeranya ülkesi daha sosyalist bir ülke midir yoksa herkesin huzura başka türlü erdiği bir ülke midir, bu soru işareti olarak kafamızda bir yerlerde kalıyor. Fakat önceden de belirttiğim gibi Samim karakteri incelenince, aslında Simeranya akla, felsefeye ve bilime daha çok dayanan ve bunlara dayanılarak birçok sorunun ortadan kalktığı bir ülke izlenimi veriyor.

    Samim ana karakter olarak herkesi bilinçlendirme görevini üstlenmiştir sanki. Tüm kitap boyunca okuyucu onun bilgisine, aklına ve yorumlarına sırtını yaslar. Sâfi mantıktır bu Samim. Samim Selmin’e şöyle der: Sen şimdi aşk mücadelesi değil mücadele aşkı içindesin. Bundan ne anladığımı söyleyeceğim. Evvela annene karşı bir bağımsızlık savaşı açtın. Bu, senin vesayetten kurtulmak isteyen ve tam gelişmesinin şartını hürriyette bulan şahsiyetin uzun yıllardan beri gördüğü rüyadır. Annene kendi arzunu kabul ettirdikten sonra Ferhat ile baş başa kalacaksın. Onunla mücadelen kendi kendinle mücadelendir. Buna aşk denemez. Çünkü aşkın muzaffer olduğu mücadelelerde artık mücadele yoktur (s. 125)...

    Kitap çok sürükleyici ve yoğun bir roman. Merak uyandıran bir şekilde ilerliyor ve karakterler hafızada yer ettiği için de günler sonra kitaba döndüğünüzde bile sanki önceden tanışmış olduğunuz ve karakterini az çok bildiğiniz kişilerle yeniden konuşuyor gibi olursunuz. Karakterlerin birbirlerine verdikleri haberler merakımızı körüklerken Peyami Safa bize bir sürpriz yapıyor kitabın sonunda...

    Galiba artık bitirmem gerek... Keyifli okumalar...
  • Beklemenin ve düşünmenin, itiraf etmekten ve özür dilemektense sessiz kalıp kendini suçlayarak ve tabiri caizse yiyip bitirerek insanın kendisini de çevresinde hak eden ve etmeyen birçok insanı da yıpratmasını konu alan; korkarak yaşamanın nasıl ölümcül raddelere gelebileceğini en açık şekliyle gösteren, etkileyiciliğiyle yine ve yine şaşırtmayan bir Zweig öyküsü.

    Korku, cezadan daha ağırdır.
    Tıpkı işlediği suçtan, döndüğü sözden dolayı duyduğu pişmanlık ve korku yüzünden kendini kaybeden Irene'nin metanetli davranışını sürdüren ve teselli etmeyi asla bırakmayan kocasının da söylediği gibi; insanın korkuyla beklemesi, kendini suçlayarak saatler, günler ve aylar hatta belki yıllar geçirmesi ona verilecek herhangi bir cezadan çok daha ağırdır. İnsan cezalandırıldığında, adaletin yerini bulduğuna inandığında ve bu korku, pişmanlık ve stres kendisinden uzaklaştığında gerçek rahata kavuşabilir.

    Vicdandaki mizan dengede durmadıkça insanın bir tarafı hep fazla ve diğer tarafı da mutlaka hep eksiktir. İtiraf etmek ve verilecek herhangi bir cezaya razı olmak, korkuyla beklenen zamanların yanında çok küçük bir cezadır. Bu yüzden bazen yargılanmayı kendisi seçer insan. Sonucu ne olursa olsun hiçbir şey bu belirsizlikten ve her şeyi bulandıran korku duygusundan daha cezalandırıcı olamaz.

    Öyküde de bunu açıkça görebiliyoruz ki yapılan bir hata, korkunun da gölgesi hiç eksilmeden, gereken yapılana dek kendi kendine çırpınıp duruyor. Güzel giden her şeyi bozmuş olmanın verdiği "çok kötü bir şey yaptım, hiç yapmamalıydım, şimdi ne olacak" hissiyle yaşamına devam etmeye çalışan bir insanın bitiş çizgisinden başlangıca yaptığı geçiş süreci anlatılıyor. Gözle görülür bir itiraf olmasa bile yapılanların anlaşılmış olması, ama gerçekten "anlaşılmış" olması karaktere oldukça büyük bir rahatlık ve değer bilme duygusu kazandırdı.

    Ve bir kez daha çok net bir şekilde anlaşılabilir ki; biz insanlar, şeylerden değil, şeylere duyduğumuz korkudan korkuyoruz. Tıpkı Paulo Coelho'nun da belirttiği gibi, tam hatırlamıyorum ama sanırım şöyle söylemişti:"Yüreğine acı korkusunun acıdan da daha kötü bir şey olduğunu söyle."

    Bu yüzden yüzleşmemiz söylendi yıllarca. "Korkunun üzerine git, ondan kaçma, yüzleş ve mücadele et." dendi. Hep güzel sonuçlanmasa da, sinema devimiz Kemal Sunal'ın dünya üzerinde en korktuğu şey olan bir uçağın içinde can vermesine zemin hazırlasa da, yani anlayacağınız sonu ölüm de olsa yüzleşmek her zaman en iyisiydi. Kaçtığımız sürece hep korkacaktık ve bu bekleyiş bizim bütün yaşamımızı sararak zevklerimizi, renklerimizi, keyiflerimizi emecek ve bizi yavaşça öldürecekti. Kocası dur demeseydi, Irene'ye de olacak olan buydu. Teşekkürler Fritz.

    Bir nefeste okunacak ve çok etkileyecek, hatta etkisi de uzun sürecek olan kitaplar arasına bir isim daha girmiş oldu. Etkisinin uzun sürmesinin sebebi de bence fazlasıyla psikanalitik bir öykü olması. Olaylar nasıl gelişirse gelişsin insan bu kadar güzel ve net iç dünya çözümlemeleriyle karşılaşınca ve içinde biraz da sorgulamalara sebep olunca ister istemez kitap onu kapıp götürüyor.

    Önerilesi ve okunası bir öykü, genele konuşmayı pek sevmesem de:

    Ne de olsa Zweig, demeden geçemeyeceğim...

    İyi okumalar herkese!
  • Merhaba arkadaşlar, hazır saatlerimizin yeniden eski düzenine döneceği haberi resmi gazetede yayınlanmışken, tesadüf bu ya biz de bugün bol bol saatlerden konuştuğumuz, keyifli sohbetimizi paylaşmak istedik sizinle. :)

    Öncelikle henüz kendimi ötekileştirmeyi bir türlü beceremediğim için ben diye bahsettiğimde Meltek anlayın lütfen. Kişisel düşüncelerim için de grup sorumlu tutulmasın zira :)

    Evet, ben kitapta işaretlemiş olduğum yerleri tekrar okuyabilmek için mekana biraz erken gittim. Ve bu geriye dönüş ile bir kez daha; Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kurgusuna hayran oldum. Birçok nokta çok daha anlaşılır geldi benim için. Ben oradayken çok istemesine rağmen buluşma saatinde dershanede olması gerektiği için aramıza katılamayacak olan sevgili Kübra çelikkartal çıktı geldi ve keyifli bir sohbet ettik. Bizi yakından takip edeceğine ve 2 buluşma sonrasına katılacağının da sözünü almayı ihmal etmedik tabii. O sırada sevgili müdavimlerimizden (ilk buluşmadan beri düzenli devam eden 2 kişi olduğumuz için böyle söyleyebilirim sanırım :) Merve K. aramıza katıldı. O saatlerde henüz 1k ile tanışmamış olan ve hemen o masada üye yaptığımız değerli Gürbüz Deniz ile de sohbetimiz iyice koyulaştı. Derken, ufukta değerli 'iletişim'cilerimiz Ahmet Y , uğur kiraz ve Kağan göründüler ve böylece bizim için düzenlenmiş olan üst kattaki toplantı masamıza taşındık. Sevgili Sahra da elinde kitabımız ile hazır ve nazır bir şekilde toplantı masasında yerini aldı efenim. Bu arada elbette çok sevgili ev sahiplerimiz Ceyda Kiva ve Doruk Ateş de aramıza katılınca oldukça keyifli bir sohbete giriş yaptık. Yeni gelenler ile tanışma ve önümüzdeki ay hangi tür okumalıyız, hatta genel olarak neler okumalıyız ile ilgili yaptığımız uzun tartışmalar sonucu sözü Saatleri Ayarlama Enstitüsü 'ne getirebildik.

    Kitabı henüz okumamış olanlar (buradan ifşa etmeyeceğim ama onlar kendilerini bilir :) için tat kaçırmayacak şekilde önemli noktaların etrafında dolaşarak kitabı baya inceledik. Benim daha önce fark etmediğim noktaları arkadaşların bakış açıları ile yeniden değerlendirdim ve bir kat daha değerlendi gözümde. Kitap hakkında genel olarak benzer görüşler içindeydik. Oldukça hatta fazlasıyla (Belki de Ahmet'in ısrarla belirttiği gibi en) iyi bir roman olduğuna karar verdik. Kitaptaki her karakteri çok dolu dolu işlediği, karakterlerin birçoğu için ayrı bir kitap bile yazılabileceği konusunda hemfikirdik. (Öykü yazarı kimliği ile Ceyda da bunun ne kadar zor bir şey olduğundan ve sırf bunun bile ne kadar kaliteli bir yazarımız olduğunu gösterdiğinden bahsetti örnekler ile.) Toplumsal sorunlara getirdiği ironiyi çok iyi verdiği de gözümüzden kaçmamıştı tabiiki de. Ayrıca karakter isimlerinin çok güzel seçilmiş olduğunu da konuştuk ve Hayri İrdal karakterinin soyadının neyi çağrıştırabileceğine dair de fikirler yürüttük. TDK'dan teyit eden Sahra 'er kişi' anlamına geldiğini söyledi ve Kağan da 'olgunlaşmamış kişi' anlamına da gelebileceğine dair bir fikir ortaya attı. Bizler de çok sevgili Hayri İrdal'ın tam olarak böyle bir karakter olmasından, zorla kalıplara sokulan ve kendisi olmasına izin verilmeyen bir kişilik olmasından dolayı bu fikri oldukça beğendik. İşte böyle sürüp giden çok yönlü bir incelemeye soktuk kitabı ve zaman geçtikçe daha da anlamlanan bir kitap olduğunda karar kıldık. Kitaptan en etkilendiğimiz alıntıları da okuyarak kaliteli bir sohbet ortamı yarattık.

    Bir de tabii Polisiye Yazarlar Birliği üyesi olan Doruk Ateş tarafından ortaya atılan 'Neden Türk Polisiyesi okunmuyor?' sorusu ile de farklı bir konuda konuşma fırsatı bulduk. Önümüzdeki ay için okuyacağımız kitaplara karar verebilmek için kendimizi kaderin ellerine bıraktık ve kura usulü ile kitaplarımızı belirledik. Kitaplar diyorum çünkü bir roman bir de şiir kitabı okumaya karar verdik. Israrla Türk Edebiyatı okumalıyız derken kaderin cilvesi bizi bir Balzac ve bir Puşkin ile karşı karşıya bıraktı ama biz önümüzdeki buluşmada yapacağımız sohbetin keyfinin katlanarak artacağına emin bir şekilde toplantıyı sonlandırdık.

    Bazı arkadaşlarımızın aramızdan ayrılmasından sonra, (after party mi diyordu sevgili İzmir grubu buna :) ) aşağıda, ağaçların altında sohbetimize devam ettik. Agatha Christie ve Shakespeare masalarını birleştirerek kahvelerimizin yanında gelen 'kitap fallarımızın' tadını çıkardık. Kimisine en sevdiği yazar çıkarken kimisine de bugün ısrarla okutulmaya çalışıldığı kitaptan alıntı çıkması ile kitapların büyüsünden bir kez daha emin olduk. Elbette, bize böyle keyifli bir ortam sağladıkları için de Eski Masal Kitap Kafe sakinlerine sevgilerimizi göstermeyi ihmal etmedik. O masada; filmlerden yönetmenlerden farklı yazarlara, farklı şehirlerin farklı havalarından dine kadar türlü konular hakkında çeşitli konuşmalar yaptık ve günü iki kat güzellikle taçlandırdık.

    Sözü yeterince uzattığım için yeni etkinlik duyurusunu ayrı bir iletide paylaşmak üzere herkese keyifli okumalar diliyorum efendim. Sürç-i lisan ettiysem affola, esen kalın! :)
  • “Herşeyin manasız olduğunu söylediğimiz anda manalı bir söz söylemiş oluruz.”

    Albert Camus

    Merhabalar;

    Kitap bitti, ben uzay boşluğuna bırakılan terlik gibi yerçekimsiz ortamda savruluyorum. Öncelikle size Murat Menteş'i tanıtmalıyım. Kendisiyle yollarımız 2005 yılında Afilifilintalar adlı internet sitesinde kesişti. Bir kaç blog yazısı hoşuma gitmişti, aynı yıl çıkan Dublörün Dilemması ile yolculuğumuz başladı, ama ne yolculuk :)

    Kitaplarının kapaklarına aldanıp yeni yetme sosyal medya yazarlarıyla aman karıştırmayın. Zira bu sizin için büyük kayıp olur. Menteş romanları için ; '"Romanı, saatte 300 km. gidebilen bir spor araba gibi tasarlıyorum. '' diyor. Kitabın kapağını açtığınız andan itibaren size tahsis edilmiş kırmızı bir Ferrari ile galaksiyi turluyor, başınıza galakside gelebilecek en abzürd olaylar geliyor. Eğer bir Murat Menteş romanı okuyorsanız, kendinizi 10 dakika içinde uzaya fırlatılacak bir roketin pilot kabininde, 10 saniye sonra infilak edecek bir denizaltının içinde, henüz hiç kimsenin keşfetmediği bir piramitin firavun lahitinde sosisli sandviç yerken bulabilirsiniz, ve buna kendiniz bile inanamazsınız. Menteş sizi öyle mahir bir dille oraya yerleştirir ki, neden diye sormazsınız.

    Romanlarındaki karakterlerin isimleri de hafızada yer eder, kolay kolay unutulmaz. Bknz; Şebnem Şibumi, Ruhi Mücerret, Avni Vav, İgor Mortes, Şifa Şavk, Apo Calypso, Refik Risk, Varda Rowa , Menteş aklınıza gelebilecek en abzürd olayları abzürd isimli bu karakterlerle inşa eder.

    Abzürd terimi daha çok varoluşçular tarafından kullanılmış. İnsanın, evrenin tesadüfen oluştuğunu, evrenin ve diğer her şeyin hiç bir anlamının olmadığını savunan bir terim olmuştur.

    Menteş'in hemen her kitabında felsefeyle harmanlanmış uzun bölümler bulunuyor. Kendisinin muhafazakar olduğunu zannetiğim Menteş, bu kitapta beni gerçek bir Nihilist gibi karşıladı. Varoluşla alakalı Camus'den, Kierkegaard'dan yaptığı alıntılar ve kafasında ki sorularla beni roman mı okuyorum, felsefe panelinde miyim sorularına gark etti ve bu kitabında felsefeye, varoluşa daha fazla yer ayırdığı gözümden kaçmadı.

    Ülkedeki sistemi de olabilecek en sivri, en kibar diller eleştirmekten geri kalmamış elbet bknz;
    -Bir ülkede neden teröre ihtiyaç var?
    #34332972

    -Akademisyenler neden tutuklanır, ihraç edilir?
    #34266003

    -Veeee din kisvesi altında gizlenenler sahtekar, şarlatanlar kimlerdir?
    #34263482


    Ufak bir şey de gözümden kaçmadı, Murat Menteş tam bir Orhan Gencebay tutkunu hatta Ruhi Mücerret kitabının kapağında Cüneyt Arkın ve Orhan Gencebay yer alıyor. Anlaşılan o ki, Orhan Gencebay'ın iktidara yakın söylemlerde bulunup siyaset çizgisine kayması Menteş'i biraz kırmış ve bu kırgınlığı şu satırlarla dile getirmiş bknz;
    #34270859

    Benim çok haklı ve yerinde bulunduğum bir gönderme olmuş. Şahsi fikrim, iktidarların, makam mevki sahiplerinin gelip geçici olduğu fakat sanat icra eden bir sanatçının yandaşlık neticesinde, bal tutan parmağı yalayan eşek arısı gibi vız vız iktidarı yalamasının aşağılık bir hareket olduğu yönünde. Kendileri bilir, kimseyi yargılayacak değiliz, devran hep döner.

    Antika Titanik, isimden anlaşılacağı üzere yeni versiyon 2019 yapımı bir gemide geçiyor. Kahramanlarımızın başı kitabın sonuna denk dertten, olağandışı olaylardan kurtulmuyor. Beklediğimden de iyi bir kitap karşıladı beni, çok güldüm, çok da düşündüm ne yalan söyleyeyim, bilen bilir felsefi terimlerle aram pek iyi değil. Kitabı beğendim. Okumak isteyen arkadaşlara Dublörün Dilemması sonrasında Korkma Ben Varım sonrasında Ruhi Mücerret en son da Antika Titanik olarak okumalarını öneririm. Kitap seri değil fakat yazar her kitabında eski kahramanlarına atıfta bulunuyor ve bu jest tam kitabın ortalarında bir yerlerinde karşınıza çıkınca mütemadiyen gülümseyip zevk duyuyorsunuz bunu kaçırmanızı istemem.

    Şimdilik hoşçakalın, ben buralarda bir sonraki kitabı dört gözle bekliyor olacağım.
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Bin hüzünlü haz
    Şöyle ki görmüş olduğunuz bu kitap tam 21 günde bitti. Bunun sebebi,benim çok yoğun olmamla birlikte özümsenerek okunacak bir kitap olmasından dolayıdır. Öyle ki dönüp dönüp okuduğum satırlar oldu,bu sebepten yorgun olmadığım kafamın dingin olduğu zamanları seçtim okumak için ve sonuç kendi adıma muhteşem bir kitap ziyafeti oldu... Arayışın romanı demişler "Bin Hüzünlü Haz "için...Başından başlayarak Alaaddin adında bir karakteri arayışın peşinde geçiyor roman.
    konusu içinde saklı oda kitabın kendisi aslında...
    Betimlemelerle başlayıp betimlemelerle biten bir kitap... Şiirsel bir dil söz konusu...Ne anlattığı değil nasıl anlattığı önemli Hasan Ali Toptaş'in...
    Konusu itibariyle bu kadar bilgi yeter aslında. Çünkü Hasan Ali Toptaş kitaplarında dili kullanma biçimi dikkat çekicidir. Kitap okuma biçimim biraz farklı bebim,genelde değerli yazarları okumadan önce araştırım ve bilgi edinirim. Okuyacağım kitabıyla ilgili nasıl bir yol izlemiş ve nasıl bir ruh haliyle yazdığı benim ilgimi çeker. Bu kitapta da bunu inceledim ve sizlerle de paylaşmak istiyorum;
    Esin kaynaklarını şöyle açıklamış yazar;
    - Kendime akraba saydığım yazarlar var. Bunlar Oğuz Atay, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan; dünya edebiyatından ise Kafka ve Kundera'nın roman üzerine görüşleri ile bazı romanlarına yakın hissediyorum kendimi.
    Bin hüzünlü haz için şunları söylüyor;
    ‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.
    Yani öyle çerezlik okunacak bir kitap değil bu,ben baya bir uğraş verdim...
    Ve devam ediyor;
    - Roman sanatını nasıl bir adım daha ileri götürebilirim diye bakıyorum. Benim okur ya da parasal kaygım yok. Yalnızca güzel romanlar yazmak istiyorum. Bir önce yazdığım romana benzeyecekse yazmıyorum zaten. Üstelik çok zor yazıyorum, kıvrana kıvrana. Mükemmeliyetçilik bir hastalık. Müsveddelerimi el yazısıyla, siyah mürekkepli dolmakalemle, beyaz kağıda yazıyorum. Sayfanın sonunda bir sözcük karalamışsam o sayfayı yeniden yazıyorum. Mazoşist bir yanım mı var bilmiyorum.
    Bilgisayar kullanmadığını şu sözlerle anlatmış;
    - Öyle mekanik düşünemiyorum artık. Yıllardır elle yazmaya alıştım.
    İnsanın ilk aklına gelen kendini zorladığı oluyor ama aslına bakarsak emek vermek ve alın teri dökmek istemiş yazar. Tabi ki bu emek her kelimede ve cümlede kendisini belli ediyor bence.
    Verdiği emeği en iyi anlattığı cümleler;
    Ben yazdığı her cümlenin üzerine titreyen bir yazarım. Dili çok önemsiyorum. ‘Dil araçtır’ derler ama benim için bunun ötesinde birşey. Hatta ‘Bin Hüzünlü Haz’da dili düpedüz amaç edindim. Sözcüklerin duruşlarını, birbirlerinde yankılanışlarını, renklerinin birbirine karışımını tek tek tartıyorum ve saçımı başımı yola yola yazıyorum...
    Böyle bir emek bence uzun uzun okunmayı hak ediyor...
    Kitap okumak;sabrın ne olduğunu öğretir,en heyecanlı yerinde neler olup biteceğini merak ederken,kitabın son sayfalarına sabırla ulaşırız...
    Kitap okumak,bilgilenmek kadar yaşadığımız hayatta sabırlı ve sakin kalmayı öğretir...
    Bol kitaplı günler diliyorum. Okumaktan vazgeçmeyin. Keyifli okumalar...
    Hasan Ali Toptaş
    Bin Hüzünlü Haz
    Everest yayınları