• .
    .Hem bu kadar yalın bir anlatım hem böylesine sizi doyuracak bir kitap #yaşamak ..İlk yayımlandığında(1993)yasaklanmış bir roman, hatta bununla da kalmayıp sinemaya çevrilmiş ve Cannes Film Festivalinde Büyük Ödül'e layık görülmüş ama kitap gibi film de ülkesinde yasaklanmış..İyi ki @jaguarkitap baskıyı tazelemiş de mutlu azınlığa sunmuş.. Bu bir hayat öyküsü..En tepeden en dibe düşen Fugui'nin öyküsü..Koca bir aile servetini yiyip sıfırı tüketen kahramanımızı okurken hem çok öfkelendim hem çok üzüldüm..Boğazım düğüm düğüm okudum hep ve sonlara doğru gözlerimden akan yaşa engel olamadım..Her şey var bu kitapta..Tamı tamına bir yaşamak evet..En çok da "umut".. Sanırım Youqing ve Kugen uzun süre aklımdan çıkmayacak..Ne kadar anlatmaya çabalasam da yeterli olmaz o yüzden;
    .
    ."OKUYUN"
    .
    ." OKUTTURUN"...
    .
    .
  • Spoiler İçerir
    Merhabalar Edebiyatımızın betimleme ustası olan Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler eserinde de mükemmel üslubunu resmen konuşturmuş.Sürü psikolojisini,toplum baskısını,töre-gelenek görenekler ve bayanların toplumdaki yerine değinilmiştir.Kitap 102 sayfadan oluşan kısa roman ancak etkisi çok uzun süren bir eser.Yazar kendine has Anadolu diliyle kaleme almıştır.Kitapta en beğendiğim yönü en iyi ressamlarımızdan olan Abidin Dino’ya ait çizimlerinde yer alması olmuştu.Kitap konu olarak ise Esme isminde bir genç bayanın evlilikte verilmeyen değer ve aşağılanma dile getiriliyor.Halil Esme ile evlenmeden önce Esme’yi seviyordu ancak Esme sevmiyordu Halil de Esme’ye taciz ederek evliliğe mecbur bırakmıştır.Evliliklerinin sonucunda Hasan dünyaya gelir çocuğu sayesinde biraz olsun avunacak bir şeyler bulur ama sevgi adamı yani Abbas’ı unutamaz ve gizliden gizliye görüşmeye devam eder.Abbas Halil’i öldürür ve Hasan da babasının katilinin peşine düşer.
    Ana fikir olarak benim yaptığım çıkarım şöyledir ; Toplumdaki baskıların insanları ne kadar etkilediğini ve kadına değer verilmeyişini göz önüne sermektedir.
    Keyifli Okumalar Dilerim
  • Genelde ya çok beğendiğim ya da hiç beğenmediğim kitaplara inceleme yazarım. Ancak İntibah için söyleyeceğim 3-5 şey var.

    Öncelikle beğenmedim diyemem ancak bayıldığım da söylenemez. Sanırım kitabı tam anlamıyla benimseyememin tek sebebi 'dili' ile ilgili. Namık Kemal'i eleştirmek tabiki haddim değil ancak edebi anlamda beni doyurmayan tam aksine sıkan bir kitap oldu. Cümleler bana çok uzun ve karmaşık geldi. Ki ben klasik sevdalısı bir insan olarak bu durumdan bir hayli rahatsız oldum. Cümlelerin uzunluğunun sebebi edebiyat yapmak için değil de sanki kitabı uzatmak için özellikle yapılmış gibi hissettim...

    Belki de kitaba çok büyük umutlarla başladığım için hayal kırıklığına uğramışımdır, bilemiyorum, ama gerçeği söylemem gerekirse ben kalemi daha sağlam bir roman bekliyordum.

    Size çok ilginç gelebilir ama kitabı okurken Reşat Nuri'yi özledim. Galiba tam anlamıyla tatmin olamadığım için oldu bu. Çünkü Reşat Nuri benim için, kalemi en sağlam romancılardandır.

    Konusu için söyleyebileceğim pek bir şey yok. Gayet tahmin edilebilir bir son ve romantik bir eser. Beni şaşırtan pek bir şey olmadı.

    Yalnız kitaptan aldığım tek ders şudur: "Ah aşk, sen vezir de edersin rezil de.."

    Klasik okumaya yeni başlayacaklar için iyi bir başlangıç olacağını düşünmüyorum ancak klasik okumaya alışık olanlar rahatlıkla okuyabilir.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • Merhabalar Türk Edebiyatının en iyi tarihi roman yazarlarından olan İskender Pala’nın son eseri olan Abum Rabum diğer eserlerinde olduğu gibi sıkılmadan okuduğum sürükleyici ve sade bir dille yazılmış.Kitap konu olarak Hz.ibrahim’in döneminde farklı ırklara dinlere ve dillere ait bir toplumda yaşananlar anlatılmaktadır.Hz.İbrahim üç kutsal dinin atası olarak kabul edilir ve buna göre mesajlar içermektedir.Mezopotamya tarihi hakkında uzun paragraflar halinde değil de satır aralarında yer vererek sıkmadan bilgiler vermektedir.Binlerce yıl öncesinde yaşanan Hz.ibrahimin göç yollarını sürükleyişi ve o döneme ait olaylar anlatılıyor.Kitapta en beğendiğim alıntı;
    “Birilerine hâkimiyet sağlamanın en kestirme yolu onları kendi medeniyetlerin koparıp kimliksizleştirmektir.”
    Keyifli Okumalar Dilerim
  • Öncelikle yörükler hakkında kısa bir bilgi vermek isterim ki roman içeriği bunu gerektirir. Yörük, göçebe yaşam tarzını seçmiş halklardır. Anadolu'da yaylak-kışlak olarak tanımlanan, yazın yaylalara çıkarak özgürce, havaların soğuması ile de daha sıcak bölgelere, ovalara inerek yaşamlarını sürdüren bu topluluklara verilen ad aynı zamanda Türkmen aşiretleri için de kullanılır.

    Yörükler Orta Asya’dan İran’ın kuzey taraflarına oradan da Anadolu’nun fethi ile Anadolu’ya gelmiş Türklerdir. Anadolu’da ki yaşamlarında da törelerine sadık kalmış ve sıkı bir dayanışma içerisinde hayat mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Küçükbaş hayvanları besleyerek geçimlerini sağlamışlardır. Özellikle Akdeniz Bölgesinde yoğun bir nüfusa sahip olmakla birlikte zamanla Anadolu’ya hatta Balkanlar’a kadar yayılmışlardır.

    Osmanlı İmparatorluğu uzun yıllar boyu göçerleri yerleşik düzene geçmesi için baskılamıştır. Baskılara dayanamayan yörük obaları zamanla göçebe hayattan yerleşik haya geçtiklerinden yörük obalarının sayısı da gittikçe azalmıştır. Yerleşik düzene geçen oba fertleri bir yandan yeni hayatlarına intibak sürecinde doğal olarak sorunlar yaşamışlardır.

    Yaşar Kemal’in destansı romanlarından üçüncüsü olan Binboğalar Efsanesi 1971 yılında Can Yayınları tarafından basılmıştır. Yaşar Kemal bu, bilenler bilir; kahramanları, olay örgüsü, özgün betimlemesi ile yine bu destansı romanında da yapacağını yapmış. "Binboğalar Efsanesi" bir Türkmen- yörük efsanesi olmakla birlikte efsaneye göre sevenlerin kavuşmasına izin verilmeyince Toros Dağları öfkelenmiş, bin tane boğaya dönüşüp Çukurova'nın üzerine yürümüş olduğunu bir yerlerde okuduğumu anımsıyorum.

    Bu romanında son yörük obası olan Karaçullu obasının Çukurova coğrafyasındaki yaşamlarını konu edinmiş, aynı zamanda konar-göçer yaşamın adeta yok oluşunu belgelemiş. Yaşam ki ne çetin koşullar ve törenin merkezinde, alışkanlıkların, vazgeçilmezlerin, sevdaların, düşmanlıkların harmanlandığı bir zor çizgi.

    Güçlü olmanın ve zenginliğin vermiş olduğu haklılık(!) karşısında, yer yurt edinme amacının, ötelenmenin vermiş olduğu tedirginlik duygusu, umutların tükenişi ve çaresizliği ile adeta yörüklerle yaşıyorsunuz.

    Toprağı sahiplenme mücadelesi: Kim ne zaman Çukurova’yı sahiplenmiştir, kimin hakkıdır Çukurova’da yaşam hakkı, konar-göçer olmak, onlara o topraklarda yaşama hakkı vermez mi? Yaşama hakkı tayini birilerinin tekelinde mi? Bu ne bencilce bir durum, kabul edilemez yok sayma çirkinliği. Dağ bastı parası nedir Allah aşkına! Yörüklere dünyayı neden dar ederler, söz konusu yörükler olunca sinekten yağ çıkarma çabasını anlamak da güç.

    Cömert ve geniş Çukurova’nın, yörüklere dar edildiğini, yaşam hakkı tanınmadığını, törelerinin, inançlarının küçümsenmesini hazmedemiyorsunuz. Doğasını, insanlarını olayları o kadar güzel, anlatıyor ki Yaşar Kemal, sert bir zemine çarparak çın çın eden, otuz yıllık emeğin, umudun ürünü kılıç elinizde sanki. Bir çiçekli püren çalısını yanı başınızda hissediyorsunuz, börtü böceklerin cümbüşünde. Kurtun, çakalın, avcıların göz koyduğu kuyruğa sahip tilkinin indiği derenin debisi ile taşlara vurarak çıkardığı şırıtlısını duyarsınız adeta derinlerden.

    Hızır ile İlyas’ın buluşmalarının gelenekseliğini, saygınlığını ve ona var olan inancı hepimiz biliriz. Güzel dileklerde bulunup, geç saatlere kadar dualarla 5’ini 6’sına bağlayan mayıs gecesini yörükler gibi bir çoğumuz yaşamıştırız mutlaka. Bunlar hiç de yabancı gelmiyor okuyunca.

    Yaşar Kemal bu romanında yine o kadar ince sözler göndermiştir ki bize, etkisinde kalıyorsunuz mutlaka, sizi düşünmeye sevk ediyor. Dalıp düşünürken o güzel sözleri birkaç satırı hiç de anlamadan geçtiğinizin farkına varıyor, o satırları yeniden okuma gereği duyuyorsunuz. Bu sözlerin hiçbirini diğerinden ayıramayız, hepsi anlamlı, hepsi bir başka düşüncenin merkezi. Ancak bu kitaptaki en etkilendiğim ve alıntı olarak paylaştığım sözlerden birini buraya iliştiriyorum. #35963826

    İyi okumalar.

    Melih Cevdet Anday’ın güzel şiiriyle başlayan romana yapmaya çalıştığım incelemeyi ben de yine aynı şiirle bitireyim.


    “Ağlar bu mezarlıkta yörükler her gece
    Bıkıp iri yıldızları davar sanmaktan
    Düşünür eski günleri . . . iskandan önce
    Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman.”
  • Doğum günü masası yedi kişi için hazırlanmıştı... Masada altı kişi korkudan soğuk terler dökerek, müthiş bir şeyin vukuunu bekliyorlardı. Son derece güzel bir kadının doğum gününü kutlamak üzere toplanmışlardı. Ellerde şampanya kadehleri vardı... Gözlerde korku yanıp sönüyordu. Nihayet ışıklar azaltıldı, numaralar başladı... Davulların öfkeli uğultusu sona ererken ışıklar tekrar yandı... Doğum gününü kutlayan güzel kadın, masanın üstünde kapanmıştı. Yüzü mosmordu. Parmakları takallüs etmişti... Artık masada altı kişi idiler. Masadaki erkeklerin kalplerine aşk ve cinayet tohumları saçmış olan güzel kadın ölmüştü. Onu kim öldürmüştü? Çılgına çevirdiği aşıklarından biti mi? Kıskançlıktan kahrettiği kadınlardan biri mi?
    (Kitap tanıtım yazısından)

    Bu kitap en eski ve ilk okuduğum Agatha Christie'lerden biri. 1964 basımı olduğu için Türkçesi o kadar güzel ki. Hikayeyi bir ara bıraktım ve o Türkçeyi okudum özellikle. Öyle güzel kelimeler var ki; fıtreten, muaheze, varit... Bu sebeple sanırım biraz ağır kaldım. Kitabın yeni baskısındaki ismi "Şampanyadaki Zehir". Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı üzere çok zengin ve çok güzel bir kadın olan Rosemary Barton doğum günü yemeğinde ölür. Geçirdiği ağır grip nedeniyle melankoli yaşadığı ve intihar ettiği düşünülür ve dosya kapanır. Ancak kocası George Barton başta olmak üzere o gece yemekte bulunanlar Rosemary'i düşünmeye başlar.

    En iyi Christie'lerden biri ancak kitabı okurken hep bir eksiklik hissettim. O eksik elbette Poirot idi. O olsa roman tam olurmuş. Kitabın kahramanı Albay Race. Albay Race'i daha öncede Kahverengi Elbiseli Adam, Nilde Ölüm ve Briç Masasında Cinayet kitaplarından anımsayabilirsiniz.

    Bahsettiğim gibi kitabı uzun yıllar önce okumuştum, olayı hatırlıyordum ama katili anımsayamamıştım. Gerçekten keyifle ve merakla okunacak bir kitap. Ayrıca Noel Kekinin Gizemi adlı öykü kitabında yer alan Sarı Süsen romanın minik bir versiyonu diyebiliriz.
  • Süreyya’yı terk edip giden annesinin bir telefonuyla başlıyor roman. Bir onun ağzından dinliyoruz kendi hayatının bir annesinin. Aynı zaman da romanın içinde farklı romanlar yazılıyor. İdamlar darbeler depremler ikiz kuleler daha neler neler. Kitabı çok sevdim ama en çok bir edebiyat öğretmeni olarak çok sevilen yazarlarımızın hayatlarına nasıl son verdiklerinin anlatıldığı bir bölüm vardı. Umarım dedim bu kitabı daha çok insan okur ve bu yazarların adını duyup etkilenip onları da olur. Süreyya’nın N.Y isimli kıza yazdığı romanların konusu da gerçekten insana keşke uzun uzun okuyabilsem dedirtiyor. Kitap resmen akıp gidiyor okurken içinde bir sürü hikaye bir sürü olay bir sürü karakter barındıran çok yönlü bir kitap ve bence alt yapı kurgu çok sağlam ve planlı. Yazarın kütüpaneden aldığım bir kaç kitabı daha var elimde en kısa zaman da onlara da başlayıp bitirmek istiyorum.