• Biz Endülüs'te doğduk, Endülüs'te öleceğiz. Gün gelecek, bu topraklara yine biz hâkim olacağız. Belki bu yıl değil, belki bu asırda da değil. Ama bir gün bu topraklarda tekrar İslam bayrakları dalgalanacak. İşte o zaman bizim şehadetimiz bu ufuklarda yeniden yankılanacak.
  • Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele ve çarpışma demektir. Hayatta başarı kazanmak, mutlaka mücadelede başarı kazanmaya bağlıdır. Bu da maddî ve manevî güç ve kudrete dayanır bir durumdur. Bir de, insanların uğraştığı bütün meseleler, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir mücadelenin dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğulu kavimlerin Batılı kavimlere saldırısı, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Doğu milletleri arasında, Türklerin başta geldiği ve en güçlüsü olduğu bilinmektedir. Gerçekten de Türkler, İslâmlıktan önce ve İslâmlıktan sonra Avrupa içerisine girmişler, saldırılar, istilâlar yapmışlardır. Batı'ya saldıran ve İspanya'yı zapt ederek Fransa sınırlarına kadar uzanan Araplar da vardır. Fakat Efendiler, her saldırıya, daima bir karşı saldırı düşünmek gerekir. Karşı saldırı ihtimalini düşünmeden ve ona karşı güvenilir bir tedbir bulmadan saldırıya geçenlerin sonu, yenilmek, bozguna uğramak ve yok olmaktır. Batı'nın Araplara yaptığı karşı saldırı, Endülüs'te acı ve ibret alınmaya değer bir tarihî felâketle başladı. Fakat orada bitmedi. Kovalama Kuzey Afrika'ya kadar sürüp gitti. Attila’nın Fransa ve Batı-Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırladıktan sonra, bakışlarımızı, Selçuklu Devleti'nin yıkıntıları üzerinde kurulmuş olan Osmanlı Devleti'nin, İstanbul'da Doğu Roma İmparatorluğu'nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere çevirelim. Osmanlı hükümdarları arasında Almanya'yı, Batı Roma'yı zapt ederek çok büyük bir imparatorluk kurma girişiminde bulunmuş olanı vardı. Yine, hükümdarlardan biri, bütün İslâm dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye'yi ve Mısır'ı zapt etti. "Halife" unvanını takındı. Diğer bir sultan da hem Avrupa'yı hem de İslâm dünyasını hüküm ve idaresi altına almak gayesini güttü. Batı'nın sürekli karşı saldırısı, İslâm dünyasının hoşnutsuzluk ve isyanı ve bu şekilde bütün dünyayı ele geçme tasavvur ve emellerinin aynı sınırlar içine aldığı çeşidi unsurların uyuşmazlıkları, sonunda, benzerleri gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nu da tarihin sinesine gömdü.
  • Tarihte, İslam'ın sekiz asır hükümranlık sürdüğü yerde tek bir Müslüman kalmadan çıkmak zorunda kaldığı tek yer orasıdır.
  • İslam'daki mezhepler, itikadi ve amelî olmak üzere ikiye ayrılır:

    1.İtikadda Mezhepler
    İnançla ilgili mezhepler, genel olarak "Ehl-i Sünnet" ve "Ehl-i Bidat" olmak üzere iki kısımdır:
    "Ehl-i Sünnet", Peygamberlerimizin sünnetine uyanlar, "Ehl-i Bidat" ise peygamberimizin hadislerini kendi keyif ve arzularına göre yorumlayanlardır.
    Ehl-i Sünnet, inançla ilgili konularda kitap ve sünnete dayanır, kitap ve sünnetteki ifadeleri esas alır.
    Ehl-i Sünnet üç gruptur: Selefiyye, Maturidiyye ve Eşariyye.

    a) Selefiyye
    İnanç konusunda Ashab-ı Kiram ve Tabiunun görüşlerini benimseyen fıkıh bilginleri (İslam Hukukçuları) ile hadis âlimleridir. Bunlar, itikad konularında ayet ve hadislerde yer alan hususlar hakkında yorum yapmadan olduğu gibi kabul ederler. Allah'ın sıfatları ve diğer konularda ayrıntılara girmezler.
    İnançla ilgili ilk mezhep budur. Bunun için Hanbeli mezhebinde olanların hemen hepsi ile ilk Hanefi, Şafii ve Malikiler bu mezhebi benimsemişlerdi, yani Selefi idiler.

    b) Maturidi Mezhebi
    Bu mezhebin imamı, asıl adı Muhammed olan Ebû Mansûr Mâturidî'dir. (...) Ehl-i Sünnet akidesini savunmuş ve batıl inançlara karşı büyük mücadele vermiştir.
    Amelde Hanefi olanlar, itikadda bu mezhebi benimsemişlerdir.

    c) Eşari Mezhebi
    Eşari mezhebinin imamı, Ebû'l-Hasan Alî el-Eş'arî'dir. (...) Mutezile bilginlerinden Ebú Alî el-Cübâî'nin talebesi olan el-Eş'arî, gördüğü bir rüya üzerine Mutezileden ayrılarak Ehl-i Sünnete katılmıştır. (...) Maliki ve Şafiî olanlar, itikadda Eş'aridirler.

    2) Amelde Mezhepler
    Sünni Müslümanlar arasında yaygın amelde mezhepler Hanefi, Şafiî, Maliki ve Hanbeliolmak üzere dörttür:

    a) Hanefi Mezhebi
    Bu mezhebin kurucusu İmam A'zam'dır. (...)
    Abbasi halifelerinden Mansûr, İmam A'zam'a Bağdat kadılığı (hâkimliği) teklif etmişti. İmam A'zam, bu teklifi kabul etmeyince onu hapse atmışlar ve dövmüşlerdi. Öyle ki dayağın etkisiyle 70 yaşında iken Hicri 150 (M.767) yılında Allah'ın rahmetine kavuşmuştur.
    Hanefi mezhebi önce Irak'ta, daha sonra da Mısır, Hindistan ve Türk ülkelerinde olmak üzere her tarafta yayılmıştır.

    b) Maliki Mezhebi
    Bu mezhebin kurucusu İmam Mâlik b. Enes'tir. (...) İmam A'zam ve İmam Ebû Yûsuf'la da görüşmüştür. Medine halkının bilgini ve imamıdır.
    İmam Mâlik'in belli başlı eseri Kitâb el-Muvatta'dır. Fıkıh (İslam Hukuku) tertibine göre yazılmış ilk hadis kitabı sayılır. (...)
    Maliki mezhebi Medine'de ortaya çıkmış; Hicaz'da, Afrika'da ve Endülüs'te yayılmıştır.

    c) Şafii Mezhebi
    Bu mezhebin kurucusu, İmam Muhammed b. İdrîs eş-Şâfi'î'dir. (...) İmam Mâlik ve İmam Muhammed'den ders okumuştur. İmam Şâfi'î, Arap dilini, şiir ve tarihini çok iyi bilirdi. Şafii mezhebi Mısır'da, Güney Arabistan'da, Doğu Afrika'da, Azerbeycan'da, Doğu Anadolu'da, Endonezya ve Cava'da yayılmıştır.

    d) Hanbeli Mezhebi
    Bu mezhebin kurucusu Ahmed ibn Hanbel'dir. (...) Mekke, Medine, Şam gibi pek çok İslam merkezlerini gezen Ahmed ibn Hanbel, İmam Şâfi'î'den de ders almıştır. Ahmed ibn Hanbel, büyük bir müfessir ve Hadis bilginidir. 40.000'den fazla Hadis ihtiva eden Müsned'i meşhurdur. Hanbeli mezhebi Bağdat, Mısır, Suriye ve Hicaz'da yayılmıştır.
  • "İslam'ın altın çağlarının alimleri, jeoloji, botanik ve zooloji araştırmaları yaparken bu çalışmalarını daima tabiatın dengelerinden sorumlu olduklarının bilinciyle --Kur'an'da denildiği gibi-- (Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olarak) yaparlardı. Çevrebilim/ekoloji, Bir Müslüman alimi açısından dini bir zorunluluktur."