Huzursuzluğu bitirdikten sonra (yazarın diğer kitaplarını okuduysanız eğer) Livaneli'nin bu yapıtındaki edebî gücünün diğer eserlerine kıyasla biraz daha etkisiz ve soluk kaldığını göreceksinizdir. Ama altını çizerek söylüyorum, kitap kesinlikle kötü bir kitap değil. Konu seçimi itibariyle şahane bir eser. Okurken zaman zaman derin bir of çekecek hatta belki de gözyaşlarınızın akmasına engel olamayacaksınızdır. Eminim sizleri etkileyecek ve vicdanınızda derin bir yara açacaktır. Fakat Livaneli'nin kaleminden "Wagner ile Nadia"nın hikayesini okuduktan sonra "Hüseyin ile Meleknaz"ın serüveni biraz daha noksan kaldı, daha teferruatlı daha uzun ve sürükleyici bir kitap olabilirdi zannımca.
Kitabın 121. sayfasında şöyle bir cümle geçiyordu: "Dünya bu kadar önyargılı olmasaydı, masum tavuskuşu hayranlarının şeytana taptığına inanmayacaktı..." Hakikaten öyle. Önce empati duygumuzu kaybettik sonra farklılıklarımız sebebiyle birbirimize düşman kesildik. Hurafe haline getirdiğimiz inanç biçimimiz ile içimizdeki azınlıkları daima ötekileştirdik. Yetmedi; kırdık, vurduk, öldürdük. Ne kadar da hazin bir inanış biçimi. Charles Bukowski'nin şu sözleri geldi hatırıma “Hangi çiçek, diğerini 'sarı açtı' diye ayıplar?
Hangi kuş, 'farklı ötünce' diğerine yasak koyar?
Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar.
Ah insanlar!
Her şeyi bulup kendini bulamayanlar…”
Farklılıkların gerçekten ayrıcalık sayıldığı, öteki kavramının anlamını yitirdiği bir dünyanın hayali ile... Keyifli okumalar :)