• 🍃 Victor Hugo'nun🍃 1862 yılında yazdığı📓Sefiiler📓 adlı romanı en önemli dünya klasiklerinde yer almaktadır.100 temel eserlerin enler bölümüne girmesini sağlayan bir özelliği bulunuyor. Kitabın üçüncü bölümünde,üç sayfa süren bir cümle var ki oku oku bitmiyor. Tam 🎉《823》🎉 kelimeden oluşan bu cümle şimdiye kadar kurulan en uzun cümle olarak kabul ediliyor.😮
  • Dünyanın En Uzun Cümlesi Kaç Kelime

    Fransız yazar Victor Hugo’nun, 1862 yılında yazdığı Sefiller adlı romanı, en önemli dünya klasikleri kitapları arasında yer almaktadır. Romantik akımının öncülerinden Victor Hugo tarafından kaleme alınan Sefiller; birçok filme, tiyatroya ve müzikale konu oldu. Milli Eğitim Bakanlığının ortaöğretim öğrencilerine önerdiği, 100 temel eser arasında yer alan kitabın enler arasına girmesini sağlayan bir özelliği bulunuyor. Kitabın üçüncü bölümünde, üç sayfa süren bir cümle var ki oku oku bitmiyor. Tam 823 kelimeden oluşan bu cümle, şimdiye kadar yazılmış en uzun cümle olarak kabul ediliyor.
  • İncelememin giriş kısmında kitabı şiddetle tavsiye ettiğimi ve “ENLER” listeme girdiğini söylemeliyim.

    Adem ve Havva ilk insanlar olarak cennette var oldular. Önce Adem ardından Havva geldi. İkisi de birbirlerine yabancıydı ve ikisini de birbirine çeken bir şeyler vardı. Havva bunu cinsiyete bağlıyordu.

    Kitap Adem’in ve Havva’nın birbirleri, dünyayı, çevreyi anlamlandırma hakkındaki görüşlerini günlük şeklinde her ikisinin de kendi ağızından aktarıyor.
    Mark Twain o kadar güzel bir üslupla kitabı kaleme almış ki. Kimi zaman bir tebessüm , kimi zaman çatık bir kaş ve düşünmekten kırışan alnınızla okuyorsunuz kitabı. Yazılandan çok çok daha fazla şey veren bir roman kaleme almış Mark Twain.

    Adem’in gözünde en başta Havva rahatsız eden, sürekli konuşan, her şeye ad veren bir yabancı , bir çokbilmişten ibaretken ; Havva için Adem her zaman keşfedilebilecek bir yanı olan , saygıyı ve sevgiyi hak eden biri. Hatta Havva zekasıyla onu kırmamak için isimlerini bildiği şeyleri , bildiğini belli ederek değil de sanki öyle olduğunu hissettiğini hissettirerek aktarıyor Adem’e. Adem tarafındansa bu “çok bilmişlik” olarak algılanıyor.

    Kadın ve erkek üzerine oldukça fazla şey bulabileceğimiz bir bilgi seli bu kitap. Ben Havva’yı okurken kendi kişiliğimden , mizacımdan çok fazla şey buldum. Cinsiyet kavramına bakış açımızı da genişletecek bir kaynak.

    Bilim, bilgi açlığı, bilme arzusu kitabın oturduğu bir taht. Cennetten kavulmalarının sebebi olan elma bir bilginin meyvesi. Hiçbir şeyi bilmemek cennette kalmanızı sağlar ama bilginin tadına baktığınız anda kovulursunuz ve ölümle siz ve sizin soyunuzdan gelen her şey , dünyada bulunan her varlık ölümle cezalandırılır. Neden?
    Tanrı neden üç yaşında bir bebekten daha fazla şey bilmeyen ve merak duygusu sürekli içinde olan bir canlıyı merak etti diye cezalandırır ? Üstelik yaratırken , her insanın mizacının farklı olduğunu ve bu mizacı onlara kendinin verdiğini söyleyerek … Neden bu acımasız cezayı verir?

    Şeytanın tarih boyunca kadınlar üzerine çullanması , o çok severek okuduğumuz masallarda bile yasak elmaya ve Havva’ya gönderimde bulunulması, kadınların yıllarca aşağılanmasına, şeytan olarak algılanmasına sebebiyet veren o bilgi meyvesinin , şehvetin yeni bir bakış açısıyla kaleme alınması… Bence günah keçisi olarak görülmüş , tarih boyunca yaşayan ve yaşamakta olan tüm kadınların ve onları şeytanın ahbabı ve tehlike maddesi olarak gören tüm erkeklerin bu kitabı okuması gerekli. Kadının tehlikesinin şehvetinden , fiziksel özelliklerinden değil de zekasından dolayı olduğunu ve bunun tehlikeden çok insanlığa , dünyaya bilim adına ve bilgi adına getirileri ve artıları olduğunu kağıdına aktaran Mark Twain’e teşekkürü bir borç bilirim.

    Kitap aynı zamanda felsefeyi de içinde bulunduran müthiş bir sorgulama kitabıdır.Siyaset, bilim, din , insan özellikleri hakkında rahatsız etmeyen , akıcı bir üslupla bizi bu konularda bilgi ve soru yağmuruna tuttuğu gibi bir cümleyi size ömür boyu düşündürecek, içinize kuşku tohumları ekecek cümleler kurmaktadır. Çok çok güzel bir kitap. Site içinde daha çok okunmasını temenni ederim.
  • Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

    Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

    Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

    Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

    Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

    Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

    Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

    Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

    Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

    Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
    16 yaşındayım.
    Mü – kem – mel – im.
    Harika, demiş miydim?
    Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
    Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
    Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
    Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
    İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

    Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

    Halidcan da şöyle:

    Selam, ben Halid.
    Üzgün ve öfkeli.
    Bedbaht ve katil.
    Mutsuz ve ergen.
    Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
    Gülmem.
    Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
    Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
    Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
    Çekindim utandım
    Nefes alamadım
    Bakışını yakalayınca dayanamadım
    Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
    Dilim tutulup orada kendimden geçince
    Bir laf bulamadım
    Orada öylece kaldım
    Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

    İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

    (Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

    Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

    Selam, ben Tarık.
    Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
    Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
    İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
    Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

    Bir an sonra…

    Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

    Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

    En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

    İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

    Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

    Sevgiler, saygılar.
  • Harry Potter serisi ile öğrencilerim ve Harry Potter'ı çocukken okuyan arkadaşlarım tarafından şiddetle tavsiye edilmesi ile karşılaştım..Öğrencimin kitaplarını alıp okumaya başladım..

    Okuduğum bir cok kitaptan daha fazla etkilendiğimi söylemem gerekir.
    Yazarın kurduğu Hogwarts Büyücülük Okulunda bulunmak isterdim.Voldemort ile savaşarak arkadaşlarıma yardım etmek,Zümrüdü Anka Yoldaşlığının bir üyesi olmak isterdim..Şuan bile kitapları bitirebildiğim için hem mutluyum hem de birazcık buruk..

    7 kitabı kütüphanemdeki enler bölümüne ekleyip yeniden okumayı planlıyorum..

    Eğer hala Harry Potter'ı okumadıysanız hayatınızda çok önemli bir serüvene başlamamışsınızdır demektir.Bu serüvene başlayıpta bittiği için üzgünseniz aynı duyguları paylaşıyoruz demektir.

    #HarryPotter
  • Şahsen enes batur, başak karahan, sude berk enler daha 20 tne var