• Soru soran çocuğa, sadece sorusunun cevabının verilmesi yeterlidir. Fazla bilgi kafalarını karıştırabilir. Soru sormayan çocuklara siz bir soru yöneltip konu hakkında ne düşündüklerini öğrenebilir ya da "geçen gün enteresan bir şey okudum, seninle paylaşmak istedim." Şeklinde konuya girebilirsiniz. Unutmayın, her şeyi tek solukta konuşmanıza gerek yok. Önemli olan cinselliğe ve bedene dair konuların normalleştirilmesidir.
  • 512 syf.
    ·Beğendi·10/10
    400 çadırla başlayıp 14 milyon kilometre kareye ulaşmış Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Avusturya-Macaristan çöktü, Çarlık Rusya’sı çöktü, daha öncesi İskender İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu, Doğu Roma ve Kutsal Roma Cermen İmparatorlukları çöktü. Bunların hepsi hakkında az ya da çok bilgiye sahibiz. Ancak Mu Kıtası’nın çöküşü farklı nedenlerden kaynaklanıyor. Verilen tarihler yukarıda sayılanlardan çok daha öncesi tarihlere denk geliyor. Acaba bu yüzden mi Mu kıtasının gerçekliği hakkında şüpheye düşülüyor? Ya da acaba dünya tarihinin değişmesi işlerine gelmeyenler mi insanların yazılı tarihe inanmasını istiyor? Doğrudur ya da değildir... Bilemiyoruz, ancak bildiğimiz bir şey var ki Atatürk’ün Mu konusuyla ilgilenme şekli tamamen bilimsel olmaklığıyla emperyalist batı merkezli tarih anlayışına da bir başkaldırıdır. Bir önceki kitapda -Atatürk ve Kayıp Kıta Mu’da- ne görmüştük? Atatürk’ün 1930’larda yaptığı tarih ve dil çalışmalarıyla o zamana kadar ki bilinen tarihi alt üst ettiğini; Türklerin binlerce yıl önce Orta Asya’da ileri bir uygarlık yarattıklarını, zorunlu nedenlerle göç etmek zorunda kalarak ileri uygarlıklarını dünyaya yaydıklarını görmüştük. Bunlar bizim açımızdan sonuçlarıydı. Mu kıtasıyla alakalı olarak da Atatürk açısından, ömrünün son anlarında dahi Türklerin izlerini aradığını öğrenmiştik. Tabi ki her çalışmasında olduğu gibi tarih ve dil çalışmaları da Atatürk sonrası dönemde üzerinde durulmamış, tarihin hengamesi içerisinde unutulacağı düşünülerek raflara konulmuştur. Bugün hep denir ya ülkemiz Atatürk’ten sonra onun gibi bir devlet adamının eksikliğini çekmiştir diye... Aslında ülkemiz bir bilim insanı tarafından yönetilmenin eksikliğini çekmiştir. Görülüyor ki Atatürk bir bilim insanı titizliğiyle çalışan bir devlet adamıdır. Bugün kaç tane devlet görevlisinin ya da politik figürün bu titizlikte çalıştığını söyleyebiliriz ki... Önce okumak sonra sorgulamak ve düşünerek kararlaştırıp sonuca ulaşmak... Başarının sırrı bu kadar basit aslında. Peki... Konumuza giriş yapalım o halde. En başta her şey nasıl başlamıştı? Tahsin Bey, Mayalarla Türkler arasındaki yakınlığa dair çalışmalarına 1926 yılı Yunanistan’ında başlamıştı. 1932 yılında Atatürk’e gönderdiği bir raporunda Kolomb öncesi Amerikan halklarının, özellikle de Mayaların dillerinde Türkçe bir takım sözlere rastladığını iddia ediyordu. Aynı yıl zaten Atatürk de Mu, Mayalar ve Türkler üzerine çalışmalarına başlamış bulunuyordu. 1934 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’e bu konuda ayrıntılı bilgiler sunan Tahsin Bey, Atatürk tarafından Meksika büyükelçiliği görevine atanarak konuyu yerinde inceleme fırsatı bulmuştur (1935). Tahsin Bey yaptığı araştırmalar neticesinde Churchward’ün Hindistan’da bulduğu Naakal Tabletleri ve Arkeolog Niven’ın Meksika’da bulmuş olduğu tablet incelemelerini okuyarak konu hakkında Atatürk’e ayrıntılı raporlar yazmaya başlamıştır. Bu raporlardan bazıları bugün kayıptır. -İlk altı rapor- Geriye kalan raporlardan ise özellikle 7. ve 14.rapor enteresan bilgiler içermektedir ki bu raporların içeriği ve Atatürk ile Tahsin Bey arasındaki neden oldukları gerginliğe bir önceki kitap incelememizde değinmiştik. Atatürk, en başından beri bu kıtanın varlığı ya da ezoterik bir geçmişi taşıdığıyla ilgilenmemiştir. Amacı Türk Tarih ve Türk Dil Tezleri’ne dayanak noktası oluşturabilmektir. Nispeten başarılı da olmuştur. Zira elde edilen sonuçlara bakıldığında bazı Amerikan halkları ve Türk dili arasında şaşılacak derecede benzer kelimeler bulunmaktadır. Kesin bir kanıt olur mu elbette olmaz. Yine de buradaki görülmesi gereken ve tarafımızca alınması gereken ders şudur ki, sorgulamadan inanmak bağnazlıktır. Ayrıca Atatürk’ün bu çalışmalarının bilimsel olmadığını söyleyerek alaya almak da bilimsellikten tamamen uzak yaklaşımlardır. Atatürk’ün bir kitabı okurken altını çizdiği şu söz durumu açıklamaya yetmektedir: “Ortak bir dil, ortak bir kökeni kanıtlamıyorsa en azından ortak bir geçmişi gösterir.” Atatürk’ün yaptığı ve yaptırdığı çalışmalar; Mayalar, İnkalar, Kızılderililer ya da Mulular Türk olmasalar bile aynı ortak geçmişten geldiğimizi gösteren ciddi bulgular ortaya koymuştur. İşte geldik bu bulguların neler olduğuna. Dediğimiz gibi Kızılderililer ya da Kolomb öncesi Amerikan halkları Türk olmasalar bile Türklerle bağları olduğuna dair kesin kanıtlar vardır. Birazdan okuyacağınız bu kesin kanıtlar gerçekten de şaşırtıcı ve bir o kadar da merak uyandırıcıdır. İşte karşınızda Amerika'daki Türk izleri... Bilim insanları Amerika'ya ilk göçlerin MÖ 40000 - 30000 arasında gerçekleştiğini söylerler. Doğal olarak da bu ilk göçlerden sonra da birçok göç hareketi meydana gelmiş olmalıdır. MÖ 5000lerde mongoliytler ve MÖ 3000lerde de Ön Türkler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçmişlerdir. Arkeolojik bulgular da bu bilgileri doğrulamaktadır. MÖ 5000 öncesi geçişlerin tamamının da Bering Boğazı yoluyla yapıldığı görülmektedir. Çünkü Amerika kıtasının herhangi bir kara parçasına en çok yaklaştığı bölge burasıdır ve tarihlenen veriler buzul çağının yaşanmış oluğu döneme denk gelmektedir. Bizim özellikle son zamanlarda "Tüfek,Mİkrop ve Çelik" kitabıyla yakından tanıdığımız Jared Diamond; "Sibirya'nın ilk sakinleri Alaska'ya ister yürüyerek ister kürek çekerek gelmiş olsunlar, Alaska'da insanların yaşadığını gösteren ilk sağlam kanıtlar MÖ 12000 yılına aittir." demektedir. Bu noktada çıkan sonuca bakarsak Sibirya'nın en kuzey doğu bölgesinde kendilerine "Saka" diyen Yakut Türkleri yaşamaktadır. Atatürk de Kızılderililerin olduğu gibi Kolomb öncesi Amerikan halklarının Türklüğü tezi üzerinde fazlasıyla kafa yormuştur. Ancak bu tez Atatürk'ten çok çok önce hatta temeli 16.yüzyıla kadar uzanan bizzat batılı bilim insanlarınca ortaya atılmış bilimsel bir iddiadır. Neden bilimseldir? Öncelikle dil benzerliği. Kızılderili dilinde 300'den fazla Türkçe sözcük mevcuttur. Efsanelerin benzerliği. Türklerin Ergenekon Destanı ile Kızılderililerin Kapaktokon Destanı neredeyse birebir aynıdır. Bizdeki Dede Korkut onlarda Er Akkoca'dır. Türk ve Kızılderili yaradılış efsanesi oldukça benzerdir. İnançları eski Türk inancıyla örtüşmektedir. Giyimlerimiz ve el sanatlarımız arasında hiçbir fark yoktur. Yönetim anlayışı ve daha birçok benzerlik... Sizce bunların hepsi birer tesadüf mü? Sizce bunları iki kültürün karşılaşması sonucu birbirinden etkilenmelerinin bir sonucu mu? Eğer bakış açınız buysa sizi daha fazla kitap okumaya ve paragraf sorusu çözmeye davet ediyorum; çünkü anlam ve sonuç çıkarmadan yoksunsunuzdur. Yine de bu bulguları yeterli bulmuyorsanız buyrunuz 2008 yılında yapılan DNA testleri sonucu, Doğu Asya Yenisey ve Altaylardaki Türklerin nesiller boyu değişmeden aktarılan Y kromozomlarının, Kızılderililerde de olduğu kanıtlanmıştır. Peki ya diğer Kolomb öncesi uygarlıklar... Bugün artık Kolomb öncesi Amerikan uygarlıklarının Asya'dan Amerika'ya geçenlerce kurulduğu kesindir. Ve bu göçerler içerisinde Türkler de bulunmaktadır. Örneğin Mayalarda bulunan tek Tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi, ahiret kavramı, cennet ve cehennem, Tanrı'nın daireyle sembolize edilmesi eski Türklerde de vardır. Mayalarda Gök ve Yer Tanrıları vardır. Benzer bir anlayış Sümerler ve Türklerde de vardır. Mitolojide dağlar gibi kutsal sayılan ağaçlar da vardır. İslamiyet'de nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanı sıra Adem ve Havva'nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de hayat ağacı ile doğarak İslam-Türk sanatına hurma ağacı şeklinde geçmiştir. Mayalarda her 52 yılda bir felaket beklenir, Türklerde her 59 yılda bir. Mayalar ve Türklerde ok ve yay gibi hafif silahlara dayanan savaşılık ve laik devlet yapısı vardır. Mayalarda 300'den fazla Türkçe kelime vardır. Her ikisi de sondan eklemeli bir dildir. Bunun gibi daha birçok örnekle artırılabilir. Ancak bu işe bir de karşı çıkanlar vardır ki onlar Mayaların Türk olamayacağı tezini Mayaların insan kurban etmesine bağlamaktadırlar. Çünkü eski türklerde insan kurban etme ayinleri yoktur. Burada bizim de kendimize yönelik sormamız gereken soru şudur: "Biz Mayaları nereden biliyoruz?" Hiç öyle yukarı aşağı bakmayın, cevap basit; "SİNEMA" sektöründen. Bize izletilen Mayalar, insan kurban eden ve kanlı ayinler düzenleyen vahşi bir topluluktur. Peki gerçekten de öyle midir? Mayalar tarihlerinin yalnızca küçük bir döneminde insan kurban etmişlerdir. Ancak bu ritüel Maya uygarlığının klasik sonrası döneminin sonlarında ortaya çıkmıştır. Yani bugün dahi medeni insanlığı şaşırtacak bir hal alan görkemli Maya uygarlığının çöküş döneminde. Bunun nedeni her ne kadar tam olarak bilinemese de genel olarak bilim insanları bu kanlı ayinlerde Tanrı Kukulkan'ın rolü olduğunu düşünmektedir. Yani efsaneye göre halka "barış, refah ve büyük bilgelik getiren sakallı beyaz adam Kukulkan" (Azteklerde Quetzalcoatl), Maya kenti Chichen Itza'yı terke zorlanmıştır. Ayrılmadan önce de bir gün geri dönüp dünyayı kötülükten kurtaracağına söz vermiştir. Bu adamın gidişinden sonra da ülkeyi şeytani bir dalga kaplamıştır. İşte Mayalar'ın bu çöküş dönemi insanları da -ki Aztekler de- insan kurban etmeye başlamışlardır. Efsane böyle. 15.yüzyılda Yeni Dünyayı yağmalayıp, sömüren emperyalist Batı, kanlı işgalini bu şekilde haklı göstermeye çalışmaktadır. Her zaman olduğu gibi Hollywood üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmektedir. Artık finali yapmanın zamanı geldi sanırım. Bakın, hepimiz için gerçek şudur ki bilinmeyene dair insanlarda her zaman bir merak ve korku vardır. Ve bilinmeyenin üzerine gitmek, onu sorgulamak yıkılması oldukça zor –ki bizim gibi toplumlarda imkansız- bir durumdur. Böyle bir durumun dünya geneline hakim olduğu bir zaman dilimidir Atatürk’ün yaşadığı yıllar. Bir anlamda dünyaya karşı yeniden bir ayaklanma hareketidir bu. Yazılı tarihi sorgulamaktır. Kadim tarihi her zaman merak etmişimdir. Uzak geçmişte ama çok uzak geçmişte neler oldu? Komplo teorisi adı altındaki hikayeler gerçekten yaşandı mı? Yaratıcımız, bizim bildiğimiz şekliyle olandan çok çok önce insanlıkla iletişime geçti mi? Ve daha bir sürü şey... Merak uyandırıcı ve konu itibariyle de biz insanların geçmişine ışık tutucu şeklinde olunca bu konuların peşine düşmemek elde değil. Kabul etmek gerekir ki hem benim açımdan ki bence hepimiz açısından bu konuların detayına girildiğinde anlantılanların gerçekliğine dair bir ipucu çıkmasını çok istiyoruz. Böylece hani o, bilim adamlarındaki merak ve heyecanı biz de kendi ilgi alanımızda yaşayabilir ve ilgi çekici olmayan hayatımıza biraz da olsa heyecan katabiliriz. Yaşamı pozitif kılan da biraz bu merak unsuru sanırım. Merak ettiğimiz konuların karanlıktan aydınlağa çıkışında eğer ki beklediğimiz sonucu almışsak duyduğumuz heyacan müthiş bir hazza dönüşür. Mu kıtası benim oldukça ilgimi çeken ve içinde barındırdğı bilgilerle her okuduğum sayfada daha fazla heyacan duymama sebebiyet veren bir konu. Ancak elbette ki eldeki bilgilerle bu heyecanın da bir sonu var. Ama bilimin aydınlatıcı gelişimi devam ediyor ve belki de MU'ya dair varlığını kanıtlayıcı bilgiler elde edilebilir. Böyle bir olayın insanlıkta uyandıracağı merak ve heyecanın tarifi imkansızdır. Bu bildiğimiz anlamda tarihi tamamiyle değiştirecektir. Ben açıkcası tarihin emperyalist batı kültürüne göre şekillendiğine inanıyorum. Ancak bilim dünyasında her ülkenin namussuz insanları olduğu kadar namuslu insanları da vardır. Bu ülkenin namuslu yazarlarından biri olan Sinan Meydan kendi üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmiştir ve getirmektedir. Biz bize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz asıl sormamız gerekn soru budur işte. Atatürk’e ya da Cumhuriyet tarihine atılan her iftirada Sinan Meydan yetiş mi diyeceğiz yani! Her iftiracıyı Sinan Meydan’a ya da Cumhuriyetimizin diğer namuslu yazar ve insanlarına mı şikayet edeceğiz? Yoksa artık, işgal İstanbul’unda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi herkesin olmaz bu iş bitti” dediği yerde “geldikleri gibi giderler” mi diyeceğiz? Karar da sonuçlarına katlanmak da bizim seçimimiz. Sevmediğiniz bir partiye ya da lidere oy veren insanları ötekileştiremeyiz. Sevmediğiz o partiye oy verenlerin de hatta o partinin sevmediğiniz liderinin de bu ülkenin bu milletin bir ferdi olduğunu unutmamalıyız. Bugüne kadar ötekileştirdik de ne oldu? Hangi taraf kazandı? Kazananın olmadığı gibi hepimiz kaybettik. Kaybetmeye de devam ediyoruz. Öyle kuşatılmış bir haldeyiz ki karar vermemiz gereken asıl soru şu; Tek dünya devletinin bir ferdi olarak tüm inançlarımızdan arınmış bir şekilde köle olarak mı yaşayacağız yoksa üniter bir Türk Devleti olarak Türk’ün ve İslam’ın bayrağını kıyamete kadar dalgalandırmaya devam mı edeceğiz? Anlıyorum, zaman ve dünya hep aynı kalmaz. Değişim, hayatın kanunudur. Geçmişe ya da geleceğe bakarsak geleceği kaçıracağımız kesindir. Geçmişten ders alarak bugün çalışıp geleceği planlamak... İşte benim sayfamın girizgahındaki cümlenin özü budur: “Atatürk gibi düşünmek...”
  • "Yaşayamadığımız hayatlarımız bizden kanser şeklinde mi öç almaktadır acaba? Eğer öyleyse, bu hayatları yaşanır hale getirerek kendi kendimizi iyileştirebilmek mümkün müdür? Ne dersiniz?"
  • 336 syf.
    ·Puan vermedi
    Kayboluş, Georges Perec’in 1969 yılında yayımlanan deneysel romanıdır. İsmiyle müsemma kitap bir kayboluşu anlatmaktadır. Yayımlandığı günden günümüze hala tartışma yaratmayı başarmış müstesna bir yapıttır.

    Anton Ssliharf, uyuma güçlüğü çekmektedir. Ayrıca solunum yollarında da bir sorun vardır. Bir gün solunum yollarındaki sorundan kurtulmak için doktora gider. Doktor sinüslerinin açılması gerektiğini söyler. Anton bunu önce kabul etmese de daha sonra tedaviyi kabul eder ve bir süre hastaneye yatar. Hastalığı iyileşen Anton’un uykusuzluk sorunu iyileşmez. Bir süre sonra Anton önce günlük tutmaya sonra da roman yazmaya başlar. Yazdığı romanın ana düşüncesi kayboluş üzerinedir. Bir gün Anton aniden kaybolur. Kaybolmadan önce birkaç arkadaşına not bırakmıştır. Kimse Anton’a ne olduğunu bilmemektedir. Anton’un arkadaşı Amaury Ünsüz kaybolan Anton’u bulmak için çaresizce çabalar. Anton’un kaybolmadan önce mektup yolladığı diğer arkadaşları Olga ve Hasan’ı da bularak mektuptaki dipnotun ne olduğunu onlara da sorar fakat yanıt alamaz.

    Amaury ve Olga, mektuptaki dipnotta yazan Viski Dört adındaki atı bulmak için hipodroma giderler fakat Viski Dört o gün yarışmayacaktır. Buradan bir şey çıkmayacağına ikna olan ikili avukat olan Hasan’ın ofisine giderler fakat Hasan bu sırada öldürülür. Amaury ve Olga, Hasan’ın cenazesine giderler. Hasan’ın cenazesi gömüleceği sırada kayıp düşer ve tabut açılır. Açılan tabut boştur, Hasan’ın ölüsü de kaybolanlar kervanına dahil olmuştur. Amaury, Arthur adında bir adamla tanışır. Arthur da Anton’un arkadaşıdır. Birlikte Amaury’nin Anton’un günlüğünde gördüğü şiirleri incelerler. Anton’un bütün arkadaşları Olga’nın kayınpederinin şatosunda toplanırlar. Yenilen yemeğin ardından Olga’nın kayınpederi Augustus aniden ölür. Daha sonra şatodakiler Augustus, oğlu ve Olga hakkında ilginç detaylar öğrenirler. Bu sırada Olga aniden fenalaşır ve düşüp ölür. Daha sonra Amaury’nin de cesedi bulunur. Birbiri ardına gelen ölümler ve kayboluşlar herkesi şaşırtmıştır.


    Kayboluş, yazının başında da bahsettiğim gibi oldukça deneysel bir eser. Hiç “e” harfi kullanılmadan yazılması kitabı edebiyat dünyası içinde oldukça ayrı bir yere koyuyor. Yazar kitabı yazdıktan sonra mı e harflerini çıkardı yoksa yazarken mi bunu düşündü söylemek zor. Her iki seçenekte de bu işi başarmak ciddi bir kelime bilgisi ve ustalık gerektiriyor, orası bir gerçek. Bununla birlikte 2006 yılında hiç “e”harfi kullanılmadan Cemal Yardımcı tarafından dilimize kazandırılmış olması en az kitabın yazımı kadar enteresan. Kitabın orijinalinde yirmi altı bölüm yer almakta yani Fransız alfabesindeki harf sayısı kadar.

    Kitap Anton adındaki bir adamın kayboluşunu ve arkadaşlarının onu bulmak için gösterdikleri umutsuz çabayı konu almaktadır. Anton hastalıklı bir adamdır. Yaşamı sıkıntılı geçmektedir. Bir gün aniden kaybolur fakat kaybolmadan evvel arkadaşlarına mektup göndermiştir. Arkadaşları, Anton’un kayboluşunun ardından kendilerine gelen gizemli mektubu çözmeye çalışırlar fakat bir anlam bulamazlar. Anton artık kayıptır ve onu bulmak imkânsız gibi görünmektedir. Yukarıda bahsettiğim e harfinin kayboluşu öyküsü Anton ile kesinlikle doğrudan ilintilidir. Bazı eleştirmenler e harfinin ve dolayısıyla Anton’un kayboluşunun, yazarın İkinci Dünya Savaşı sırasında kaybolan ve daha sonra öldüğü haberi gelen annesinin kayboluşuyla özdeşleştirilmektedir. Mutlaka yazarın kendi hayatında yaşadığı kayıplardan esintiler mevcuttur. Bu noktada böyle bir özdeşim kurmak haksız sayılmayabilir.

    Öte yandan Cemal Yardımcı’nın kitabı orijinalindeki gibi yirmi altı bölüm olarak değil yirmi dokuz bölüm olarak çevirmesi pek çok yazar ve çevirmen tarafından olumsuz karşılanmış, kitabın çevrildiği yıl Türk edebiyat dünyasından pek çok isim bu durumu eleştirmiş, yalnızca Enis Batur çevirmene sahip çıkmıştır. Cemal Yardımcı’nın kitabı orijinalindeki gibi hiç e harfi olmadan çevirmesi oldukça önemli bir hadisedir. Başka ülkelerdeki çevirilerde olduğu gibi Fransızcadaki e harfinin o dilde karşılık geldiği harfi e harfi yönünde çıkaranlar da olmuştur. Cemal Yardımcı’nın kitaba ek olarak verdiği ve oldukça iddialı bir şekilde “yarı yazar” sıfatıyla yazdığı bölümler kitaba ışık tutacak bölümler değil. Bununla birlikte aydınlatıcı olmaktan uzak bu bölümler kitabın akışında da aksaklıklara neden olmuş. Ayrıca kitabın geri kalanı için “Acaba orijinalinde de böyle miydi?” şeklinde kafalarda soru işareti yaratmış.

    Eserde olay örgüsü biraz zayıf kalsa da edebi değer açısından kitap sınıfı yıldızlı pekiyi ile geçiyor. Gereksiz tasvir ve detaylara asla yer verilmemiş. Okuyucuyu sıkmadan bir kayboluşun ve bulunamayışın hikâyesi ortaya konmuş. Her şey bir yana tüm deneyselliğine rağmen konu bütünlüğünü ve akışı sağladığı için “Kayboluş” okunmayı hak eden bir eser. 
  • 312 syf.
    ·22 günde·2/10
    Dili ve okuması kolay, çok kitap okumak değil bir kitabı defalarca okumak lafı daha doğru olabilir! Okuduğuma değdi, iyi seçim bence. Sağlıklı ve mutlu bir hayat için sağlıklı beslenmenin şart olduğunun daha fazla dank etmesi için herkesin unuttukça okuması lazım.

    Özet; İkinci beyin denen bağırsak florasını probiyotiklerle sağlıklı haline kavuşturun, tiroidi ölçtürün, gluten kullanmayın, ev yoğurdu, ev turşusu bol bol yiyin. Her besini doğal kullanın, kesinlikle marketen yemeyin. D vitamini, omega 3, b12 ölçtürmek ve mikrobiyotayı iyileştirmek depresyonda ve kronik yorgunluk sendromunda hayati öneme sahip! Metal zehirlenmesinin hastalarında sık yaşanıyor.

    Her gün ceviz yiyin ve yürüyüş yapın, şeker enerji emer ve zararlıdır. Sebze ağırlıklı beslenin. Amerika’nın %90 genetikleriyle oynadığını buğday ve tahılları kesinlikle kesin. İlaçlara çok dikkat edin, öldüren ilaçlara bile onay verildi. Sağlıklı beslenmenin bağımlılık yapan raf yiyeceklerinden daha eğlenceli ve zevklidir çünkü asıl mutluluk sağlıklı olmaktır. Anti stres çayı gibi sağlıklı yemek ve içecek tarifleri var. Makalelerle sık sık kanıt gösteriyor. Tabi bunları 300 sayfa boyunca detaylandırarak dolaştırıyor, biraz uygulamaya çalışıcam.Sağlıklı beslenmenin külfet, sıkıcı, entel işi değil akıllı, ihtiyaçlı ve elzem bir iş olduğunu kendimize iyi öğretmemiz lazım.

    Kitabın sonundaki 21 günlük mutluluk küründe sabah akşam probiyotik , omega 3, d vitamini, selenyum ve magnezyum kapsülleri olması enteresan, pahalı yani.

    “Mutluluk hormonu serotonin %95’i bağırsaklarda probiyotikler tarafından üretilir.”

    “Hiç birimiz, doğduğumuz anda sahip olduğumuz genetik yapıyla ölmüyoruz.”

    “Bir gurup doktor çıkıp margarinlerin nasıl kap dostu olduklarını anlatan sayfa sayfa demeç verdiler. Tabii hepside bu ‘bilimsel’ reklam için yüklüce para aldılar.”

    “Vücut hareket etmek için tasarlanmıştır.”

    “İstediğiniz kadar probiyotik zengini gıda tüketin eğer diyetinizde bol şeker, katkı maddeleriyle dolu yiyecekler, börek, çörek içeriyorsa bağırsaklarınızdaki probiyotikleri katledersiniz.”

    ** Arkadaşlar tartışıp bilgi alış verişi yapalım isterseniz, bana soru sorabilirsiniz..
  • 539 syf.
    Kuran, diğer Ortadoğu dinlerinde olduğu gibi yaratılış kökenini Adem ile Havva'ya dayandırır. Tanrı, Adem'i topraktan yaratır, ona ruhundan üfleyerek can verir. Sonra Adem'den Havva'yi yaratır. (Birkaç yerde geçen tek nefisten yarattım, ondan da eşini yarattım ayetlerinden ben bunu anladım; tabi farklı şekillerde anlayanlar da olabilir) Sonra bilindiği gibi şeytan yüzünden elmayı yerler ve cennetten kovulurlar. Bu olay tevratta kadını suçun ana faili yapacak şekilde anlatırken Kuran'da kadını bu konuda suçun ana faili yapmak zorlama olur. Ancak, Kuran'daki ağırlıklı olarak erkeğe hitap, erkeğe yönelik vaadler, olayları anlatis tarzından Kuran'in da diğer Ortadoğu dinleriyle Adem - Havva- Elma konusunda ortak düşündüğünü gösteriyor. Zaten bu üç dinin kadına olan olumsuz bakışının temelinde de ana etken bu olay gibi gözüküyor.
    ...
    Kuran'da gereğinden fazla tekrar var. Bu kitaba edebi bir yapı kazandirmakla beraber aşırı fazla olması sebebiyle okurken insanın yorulmasina ve usanmasina neden olabiliyor. Özelikle Musa - Firavun kıssası birçok yerde geçiyor. Firavun demişken her zaman aklımdan geçen soru şu olmuştur: Bu Firavun kim? Mısır tarihi, benim bildiğim kadarıyla tarih yazimina önem veren bir medeniyettir. Bu medeniyetin, Firavun'un ve onla beraber koca bir ordusunun yok olmasına sebep olacak bir faciayi tarihinde yer vermemesi biraz enteresan. Bunun arasına Musa'nın gösterdiği mucizeleri de ekleyebiliriz.
    ...
    Kuran'da evrenin - gökyüzünun- denizlerin- dağların anlatisi o dönem insanı için etkileyici olabilir lakin her çağ insanı için aynı derece etkileyici değil nitekim tartışmalara neden olan durumlar var:
    - Karışmayan iki denizden bahsediliyor; bu denizin Arabistan tarafındaki bir deniz olduğu belli, ancak bütün denizler birbirine karışır
    - Dağlar sürekli sabit, sabit kazıklar olduğu ve bu sayede sarsılmalardan koruduğu vurgulanir, bundan ibret alınması istenir. Sadece bir yerde sanırım cehennem tasviriydi emin değilim, orda dağların hareketli oluşu geçer. Ancak başka cehennem tasvirinde ise dağların yurutulecegi gibi durumlar geçer. Ancak dağların hareketli olduğu,sabit olmadığı ve depremlerin dağlık alanlarda fazla olduğu bilinir günümüzde.
    - Mitolojik hikayelerde sıklıkla geçiyor diye biliyorum: "Yer ile gök bitişiktir ve Tanrı onları ayırdı" ve böyle devam eder. Kuran'da da yer-gok bitişik ve ayrıldı gök direksiz şekilde duruyor ve onu tutan Tanridir denir. Yer döşek gibi serilir diye devam eder.
    - Keza düşünme eyleminin kalbe yorulmasi da garip. Çünkü 1400 sene öncesini düşünürsek bu işlevi kalbin yaptığı düşünülürdu.
    Yani bunlardan anlatmak istediğim, bunlari -belki hatirlayamadigim birkaç şey vardir- okuyunca, benim zihnimde oluşan o dönem insanın evren - jeoloji- anatomi bilgisidir. Tabiki o dönem insanına anlayacağı şekilde evren, yeryüzu yada insan vücudu anlatılır. Lakin bu anlatis ilerleyen çağlarda gelişecek olan bilimsel gelişme ile ortaya çıkarılacak gerçeklerle celismemesi gerekir.
    ...
    Adem ile Havva'ya yeniden dönecek olursak, her zaman merak etmişimdir. Hatta küçükken de din kültürü öğretmenime gidip sormuşumdur: "Hocam, ilk insanlar Adem ile Havva. Bunlar çocuk yaptılar. Ancak ondan sonra nasıl ürediler?" Hocamın cevabı "kardes kardeşe cinsel ilişkiye girerek ürediler" olmuştu. Ben de "Ama hocam bu ayıp değil mi!" diye tepki verince; hocam: "O zamanlar değil demişti". Hiçbir zaman aklıma yatmadi bu şekilde üreme ve insanın çoğalmis olabileceği. Hem dinen birkaç açıdan yanlıştır. Bir kere ensest ilişki dinen çok kötülenirken aynı dinler tarafından sanki başka yol bulunamayacakmis gibi ensest ilişkiye bir defa başlangıçta müsaade edilmesi, tutarlı ve mantıklı değildir. Neyse ki Kuran'da bu konu geçmiyor. Zaten Kuran çok ayrıntıya giren bir kitap değil. Olayları yüzeysel anlatıp geçiyor. Ayrıntıda bogulmayin, ana fikri alın der gibidir; kissalarda. Bu da gayet güzel bir yaklaşım. Kuran'da gecmemesine rağmen İslam literaturune insanın çoğalmasi hocamin dediği gibi geçmiş malesef.
    ...
    Bana konu dışı gelen, garibime gelen ise Ahzab suresi ve Tahrim suresi (ilk beş ayet) ve bu sürelerin inişine sebep olan olaylar. İki olay da Peygamberin özel hayatında yaşadığı sıkıntılar. İlkindeki olay evlatligi Zeyd'in hanımı ile evlenmesi ve bunun halk tarafından tepki görmesi ve sonrasında bu suredeki âyetlerin nazil olmasi. Tabiki aynı surede Peygamberin hayatı, kendisi bize örnek olduğu söylenerek aslında gerekçe de sunuluyor, neden peygamberin özel hayatındaki sorunlara yönelik âyetlerin inmesinin. Ancak olayın anlatis üslubu ayette biraz dikkatimi çekti. Önce, evlatliklariniz sizin kendi öz evladiniz değil, onlara kendi öz babalarının verdiği isimle hitap edin gibi şeyler soyleniyor. Sonra, peygamberin örnekligi vurgulanıyor. Sonra, peygamber eşlerine öneri tarzında ayetler gelir: Dünya hayatını isteyenler isterse saliverilecek denir, yok eğer ahiret yurdu, peygamber ve Allah isteniyorsa, içinden edilen güzelliklerin güzel cevapları olduğu vurgulandiktan sonra; uyarı kısmına geçiliyor; (peygamber hanımlarına seslenilerek yine) yapılan terbiyesizligin cezasının iki kat olacağı; buna karşın Allaha ve resule itaat edip, iyi şeyler yaparsa mükafatın da iki kat olacağı söylenir. Sonra peygamber hanımlarının; evde oturması, vakarla konuşması gibi takinmalari gereken haller bildirilir. Bunlar sadece peygamber hanımlarına deniyor gibi gözükse de İslam literaturunde kadının adabı tarzı konularda peygamber eşlerine yapılan bu uyarılar da dikkate alindigi asikardir. Aslında bu olay bir ara kesit, başka bir konu. Ben Zeynep olayını anlatırken âyetlerin sıralamayi bozmadan anlatmak istedim. Sonrasında müslüman erkekler, Müslüman kadınlar ... şeklinde uzun bir şekilde anlatilan kişilerin mukafatlandirilacagi söylenir ardından gelen ayette, bunlarla beraber Allah ve resulu bir ise hükmettigi zaman müslüman kadın veya erkeklerin tercih haklarının olmadığı söylenir ve kim bunun aksini yapar, asi olursa fena bir sapıklık içinde olacağı vurgulanir. Sert bir ayet. Ardından asıl konuya girilir. Zeynep olayı anlatılır. Bu olayın sebebinin, Müslümanlara örnek olmasi için yapıldığı söylenir. Lakin ardından gelen ayette ise Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mubah kıldığı şeyde bir darlık olmadığı soylenilir. Tahrim suresinde de ilk beş ayette peygamberin özel hayatında haniminin birisine tembihledigi bir şeyi başka hanimindan duyması üzerine iner. İsteyen araştırabilir. Kutsal kitapta, bu kadar peygamberin özel hayatına yer verilmesi yani peygamberin özel hayatındaki sorunların âyetler yoluyla çözülmesi garip bir durumdur.
    ...
    Cennet tasvirlerindeki bakire kızlar, huriler, kadınlar hatta bir ayette sağdaki adamlar yani cennet ehlinden bahsederken anlatılır. Sağdaki kadınlara da bakir erkekler, hûriler, erkekler vaad edilmesi ya da iki cinse de bu tarz bir vaadde bulunulmamasi daha yerinde olurmus gibi düşünüyor insan.
    ...
    Savaş konusu keza kafa karıştırıcı. Savaşın gerekçesi olarak, karşı tarafın saldırmasi gösteriliyor ki doğru olan da budur. Eğer saldırı varsa tabiki karşı konulacaktır. Anlaşmayı bozanlarla savaşılmasi gerektiği söylenir. Lakin bu âyetlerin makul gerekçelerinin aksine farklı yerlerde; önce müşriklerin pislik olduğu sonra; kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahirete inanmayanlarla, Allah'ın ve resulunun haram saydığını haram saymayanlarla, islami din edinmeyenlerle cizye verene kadar savaşın emrini veren ayet de var. Cizye: Yabancıları ölümden koruyan vergi manasında yani kafa vergisi. Dinlerinden, inanislarindan ötürü ödedikleri vergi. Barış dini diye anılan bir dinde, bu savaş gerekçesi ve yer yer ayetlerde geçen şiddet söylemleri pek güzel durmuyor.
    ...
    Muta nikahı mevzusu, keza peygambere evlenebilecegi kadınlar sayildiktan sonra gelen ayetlerde geçen artık kimseyle evlenemeyecegi; halen eşi olan hanimlarla ve cariyeleriyle idare edeceginin soylenmesi veya bir olay anlatılırken, iffetli olunması anlatılırken cariyelerle girilecek cinsel ilişkinin iffetsizlik olarak gorulmemesi, kadının mirastaki durumu, keza şahitlikteki durumu, itaatkar olmasi gerektiği aksi takdirde dayak/uzaklaştırma cezasına munasip görülürken; erkeğin gecimsiz olmasinda barış yapılmasının tavsiye edilmesi gibi başka konular da dikkat çeken konular.
    ...
    Tabiki güzel birçok şey de var: Merhametli olunmasi, sabırlı, tevekkül sahibi, öldürmeme emri, on emir diye tabir edilen geçmiş kitaplardaki emirler Kuran'da da geçerli. Oldurmeyeceksin, zina etmeyeceksin, komşunun hakkını gozeteceksin gibi... Keza kimi yerde ceza olarak köle azad edilmesi çok güzel bir uygulamadir. Anlatilan kissalardan çıkarılacak anlamlar vardır. Ibrahim'in Tanrıyı araması, bunu göğe bakarak, yıldızlara bakarak yapması, sorgulaması önemlidir. Yusuf'un kardeşleri tarafından kuyuya atılması, yanından bulunduğu yetkilinin hanımı tarafından iftiraya uğrayıp zindana atılması ancak ordan kurtulup Mısır'a yönetici olmasi, insana umut aşılayan, zorluklara karşı dik durmasını öğütleyen güzel bir kıssadir. En çok hoşuma giden ayetlerden birisi "Dinde zorlama yoktur" ve bir diğeri (leri) de "Akletme ve düşünmeye yönelik" ayetlerdir.
    ...
    Evrensel ve her döneme hitap eden bir kitabın günümüze uygulanması artık mümkün olmayan birçok durumu mevcut. O dönem için devrim niteliğinde uygulamalar var olabilir. Böyle kabul etsek dahi; o döneme uygun olan uygulamaları, bu çağa hitap etmeyen hal ve uygulamaları bu dönemde uygulamak için zorlamak yerine evrensel mesajları "adalet, eşitlik, meşhur 10 Emiri" temel alarak yola devam edilmesi zannimca daha iyi olacaktır.
    ...
    Ben, normalde inceleme yapmayacaktim. Buna yönelik incelemeye kısaca yazmıştım lakin iki üç kişinin inceleme beklediklerini görünce inceleme yapmaya karar verdim. Ben gayet saygılı şekilde bir inceleme yaptığımı düşünüyorum, aynı saygıyı herkesten beklerim.
    ...
    Keyifli okumalar...