• 1256 syf.
    ·9 günde·7/10
    ***SPOİLER OLABİLECEK BİLGİLER İÇERİR***

    Haruki Murakami çok kafamı karıştıran, hakkında ne düşüneceğime karar veremediğim bir yazardır. Aslında edebiyat konusunda çok katı görüşlerim var, özellikle roman konusu benim için okunmaya değer yazarlar ve okunmaya değmez yazarlar şeklinde keskin çizgilerle ikiye ayrılır. Reklamdan ibaret olan yazarları severek okuyanları küçümserim ve sevdiğim yazarlar hakkında kötü bir laf edilirse aşırı sinirlenirim. Edebiyat zevklerimizin uyuşup uyuşmaması bir insana duyduğum saygıyı büyük ölçüde etkiler. Bu da en sevdiğim kötü huylarımdan biridir, değiştirmeye niyetim yok. Kendimi kitaplara yaklaşımım açısından Murakami'nin "İmkansızın Şarkısı" kitabındaki Nagasava karakterine benzetiyorum biraz. O sadece 30 sene önce ölmüş, zamanın sınamasından geçebilmiş yazarları okunmaya değer bulurdu. Ben yazarları zamanın sınamasına göre değerlendirmesem de kendimce katı bir değerlendirme biçimim var. Hafif, popüler, eğlenceli kitapları kafa dağıtmak için okuyabilen bir insan değilim, bu tür kitaplar bende tiksinti uyandırıyor. Peki Murakami bu değerlendirmede nereye oturuyor? Laf ettirmediğim yazarlar grubuna mı, okunmaya değmez bulduğum yazarlar grubuna mı giriyor? İlk gruba girmediği kesin ama bu kadar çok kitabını okuduğuma göre ikinci gruba da kesinlikle girmiyor. İkisinin dışında bir yerde tek başına duruyor Murakami. Onun gibi karmaşık duygular beslediğim başka bir yazar yok. Pek çok kitabını okumuş olmama ve okumaya devam etmeme rağmen gönül rahatlığıyle seviyorum ben bu adamı diyemiyor, ama tutup bir kenara da atamıyorum. Bu yazıda Murakami ve Türkiye'de son çıkan kitabı 1q84 ile aramdaki sevgi ve nefret ilişkisini anlatmaya çalışacağım. Belki anlatırken ben de bir şeyler anlarım.

    Murakami'nin kitapları bende çok iyi bir kitapla tırt bir kitabın bölümleri iskambil destesi gibi karılmış hissi uyandırıyor. "Şu bölümü yazan adam sonra nasıl kalkar da bu bölümü yazar?" diyorum. Ya da "madem bu kadar iyi yazabiliyor, neden böyle saçmalıklar katıyor araya?" diyorum. Bir sayfada hayranlık duyarken bir başka sayfada yazardan nefret ediyorum. Kitaplarındaki benim sevmediğim kısımlar yani gereksiz cinsellik ve anlamını yazarın bile bildiğinden şüphe ettiğim gerçeküstü saçmalıklar (hepsi değil bazılarını gerçekten seviyorum) Murakami'nin popüler bir yazar olmasının başlıca nedeni. Öte yandan belki de insanlar benim sevdiğim kısımları sıkılarak okuyordur. Sanırım Murakami ile ilgili temel derdim şu: okuduğum şeyin bir anlamı olmadığını hissettiğimde, dahası sırf ilginçlik olsun diye yazılmış olduğunu hissettiğimde sinirleniyorum. Üstelik geri kalan şeyleri de o kadar güzel yazıyor ki muhteşem bir şeyler kurup sonra onları popülerlik adına ya da canı öyle istediği için mahfettiğini görüp bir kat daha sinirleniyorum.

    1Q84

    Bilmeden başka bir dünyaya adım atmış iki karakterin birbirinden kopuk hikayelerinin bir noktada mükemmel bir şekilde birleştiği bir kitap 1Q84. Kitanın adındaki harf oyununu çok sevdim. Olaylar 1984 yılında geçiyor. Japonca'da 9 "kyu"dur. Q harfinin Japonlarca okunuşu da "kyu" şeklindedir. Dolayısıyla Japonca'da 1Q84 ile 1984′ün okunuşu aynı sayılır. 1Q84 adı farklı bir dünyaya geçiş yapmış olduğunu fark eden Aomame'nin kendi dünyasıyla bilmediği bu dünyayı birbirinden ayırmak için 1984′ün içine "Question mark"ın "Q"sunu eklemesiyle oluşmuştur.

    1q84′ün doğaüstü olayların pek dahil olmadığı ilk yarısında bunun belki de "Zemberek Kuşu'nun Güncesi" kadar seveceğim bir kitap olduğunu düşündüm. Kitabın ortasından itibaren gelişen olaylar biraz hayal kırıklığı yarattı. Kitabın "İmkansızın Şarkısı" gibi daha gerçekçi bir düzlemde devam etmesini umuyordum. Aile içi şiddet uygulayan erkeklerden temizce kurtulma fikri çok hoşuma gitmişti. Kitabın bu noktadan kopmasını pek hazmedemedim, kendimi bir kez daha Murakami'den kazık yemiş gibi hissettim. Üstelik olayların göründüğü gibi olmadığının, işin arkasında cinsel şiddetten ziyade bir takım doğaüstü olayların olduğunun anlaşılması Aomame'nin yaptığı işin değerini yitirmesine de neden oldu. Yine de okuduğum diğer Murakami kitaplarından sonra yazarın bu şekilde beni çileden çıkarma huyuna epey alışmış olmalıyım ki bu sefer "niye güzelim kitabı böyle bir yola soktun ki?!" şeklindeki hayıflanmalarım kısa sürdü, saçımı başımı yolmadan kitabı okumaya ve kitaptan zevk almaya devam edebildim.

    "Günahlarımızı bağışla. Ufacık adımlarımızı kutsa"

    Kitabın başlarında birbirleriyle oldukça alakasız görünen iki ana karakterimiz Tengo ve Aomame'nin hikayelerinin nasıl kesişeceği merak konusuydu. İkisi de Öncüler ve Şafakçılar ile ilgili şeyler öğrenmeye başlayınca ileride bu iki kişinin tarikatla ilgili olaylar nedeniyle tanışacağı düşncesine kapıldım. Sakin bir hayat yaşayan, ağır başlı Tengo ile sıradışı ve sert bir kadın olan Aomame'nin arasında nasıl bir kimya olacağını da bir türlü hayal edemiyordum. Bu iki karakter arasında bambaşka bir bağ olduğunun bir bölümün sonunda Aomame'nin dudaklarından dökülen bir dua ile okuyucuya açık edilmesi kitabın en güzel anlarından biriydi benim için. Bunun bu kadar vurucu olmasınn bir nedeni iki karakterin hikayelerinin uzun süre iki ayrı kitap gibi devam etmesi, bir başka nedeni de Aomame'nin o sırada son derece sıradışı bir iş yapmış olmasıdır.

    Aomame benim için şaşırtıcı bir karakter oldu çünkü Murakami'nin diğer kitaplarında bu kadar derinlemesine anlatılmış ve dünyayı onun gözlerinden gördüğümüz bir kadın karaktere rastlamamıştım. Üstelik çok sıradışı bir kadından söz ediyoruz. Erkeklere çok da çekici gelmeyecek bir kişiliğe sahip bir kadın karakter yaratmış olması hoşuma gitti, genellikle kadın karakterleri böyle yazmaz. Kadına yönelik şiddet konusunu ve şiddete eğilimli erkeklerle birlikte olup şiddet sarmalına düşen "doğuştan mağdur" kadınları anlama çabasını da takdir ettim. Aomame'nin bu kadınlara tamamen zıt ama onları hor görmeyen bir kadın olması da güzel. Yalnız dikkatinizi çekti mi? Sanırım Murakami kadınların kasık kıllarının karakterlerini yansıttığına inanıyor. Aomame'nin "doğuştan mağdur" arkadaşının seyrek ve yumuşak kılları varken, Aomame'ninkiler sert ve karman çorman, kediler şehrindeki hemşire kızın da kıllarının düşüncelerini yansıttığını yazmıştı.

    "Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu" ile "Zemberek Kuşunun Güncesi"

    kitaplarında da Yetişkin erkek karakterlerin etrafında sevimli bir liseli kız vardı fakat yazar -özellikle Haşlanmış Harikalar Diyarı'ndaki kızın açıkça asılmasına rağmen- bu karakterlerin arasında cinsel ilişki olmasından itinayla kaçınmış gibi görünüyordu. Bu nedenle ben, dünyanın en saf okuru, Fukaeri ile Tengo arasında hiçbir şey olmayacağına yüzde yüz inanmıştım. Hele ki yazarın bizi Tengo'nun hayatının kadınının başka biri olduğuna inandırmaya çalıştığı sıralarda böyle bir bölüm yazmasına anlam veremiyorum. Lütfen kimse bana Tengo ile Fukaeri arasında olanların hikayenin içinde çok önemli bir işlevi olduğunu filan söylemesin. Murakami resmen okura "Merak etmeyin bu seks değil başka bir şey ve görüyorsunuz Tengo'nun da yapabileceği bir şey yok, siz kafanızı takmayın." dedi ve kendi bildiğini okudu.

    Her şeye rağmen Fukaeri karakterini sevmemek mümkün değil sanırım. Bu kadar masum ve dünyadan kopuk bir karakterin zaman zaman seks objesi olarak sunulmasını son derece rahatsız edici bulsam da kendine özgü konuşma şekli, hal ve tavırlarıyla gerçekten çok hoş bir karakter olduğunu düşünüyorum. Soru edatı ve herhangi bir soru tonlaması kullanmadığı halde neredeyse sürekli soru soruyor olması çok sevimli. Tengo'yla da diyalogları çok güzeldi ve Murakami'nin çok şirin bir anlatım şekli var. Fukaeri'nin sorularının ardından "Tengo kafasında bu cümlenin sonuna bir soru işareti ekledi." yazması çok hoş. Özellikle telefonda konuştuklarında Tengo'nun suratında nasıl bulmaca çözer gibi bir ifade olduğunu çok net hayal edebiliyorum.

    İstenmeyen, yapışkan, tehditkar ziyaretçiler de Murakami'nin romanlarında tekrarlanan bir ayrıntıdır. 1q84′te de bu kalıba oturan Uşikava karakteri var fakat bu sefer Murakami itici, tehditkar ziyaretçiyi sadece bir figüran değil, gerçekten etten kemikten bir insan olarak yazmaya karar vermiş. Sonuç olarak neredeyse saygı duyulacak derecede yetenekli ve, rahatsızlık ve aşağı göme hislerinin yanı sıra okuyucuda biraz da sempati uyandıran bir karakter olmuş. Gerçekten Murakami'nin bizi Uşikava'nın kafasının içine kadar sokmasını beklemiyordum fakat bir süreliğine Tengo ve Aomame'nin yanında olayları gözlerinden izlediğimiz üçüncü bir kişi haline geldi. Bence burda Murakami ilginç bir şey yapmış: aynı zamanda meydana gelen olayları bu karakterlerin bakış açılarından okuyoruz fakat karakterlerin bölümleri birbirine fermuar gibi oturmuyor, örneğin bir karakter diğerlerini 2-3 bölüm geriden izliyor. Bence bu çok da yerinde olmuş, böyle okumak çok zevkliydi.

    Bence kitaptaki en dikkate değer yankarakterlerden biri Tamaru idi, sanırım en sevdiğim karakter o oldu. Bölümler boyu Aomame'yle olan konuşmalarına eklenen anıları, sürekli -uşaklık dışında bir şey yaptığını görmesek bile- ne kadar yetenekli olduğunun ve gerçek bir profesyonel olduğunun vurgulanması, her şey her şey Tamaru'yu iş başında göreceğimiz o mükemmel bölüme hazırlıyordu okuru. Ve o bölüm geldiğinden birilerinin başına çok kötü şeyler geleceği düşüncesiyle sırıtmadan edemedim. Tamaru'nun karşısındaki insana saygı duyduğu ve yapmakta olduğu şeyden ne kadar hoşnutsuz olduğu yine de zerre tereddüt etmediği çok güzel anlatılmıştı. (Yine Aomame'yle olan konuşmasında Tamaru'nun gırtlağından çıkan hafif seslerin duygu belirtisi olduğunun belirtilmesi de bu bölüme olan bir hazırlıktı.)

    Kitabın muhteşem bulduğum başka bir kısmı saklanan, evde yokmuş gibi davranmak zorunda olan, kapıyı açamayacak olan insanların kapılarına dayanan gizemli NHK tahsildarıydı. Bir anda bir daireye tıkılmış tek başına gizlenen ne kadar çok karakter olduğunu fark ettim, hem de birbirlerine çok yakın dairelerde. NHK tahsildarının kendine özgü konuşma şekli (tiradları da diyebiliriz) çok güzel yazılmıştı. Bir zamanlar komşularıyla sorun yaşamış bir insan olarak açmayı reddettiğiniz kapının şiddetle yumruklanmasının ne kadar korkunç bir his olduğunu çok iyi bilirim. Bence Murakami de biliyor.

    "Açıklanmadığı zaman anlamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlayamayacağın anlamına gelir."

    Benim için kitabın açık ara farkla en iyi bölümü Tengo'nun babasını ilk kez ziyarete gittiği bölümdür. Bu bölüm Murakami'nin yetenekli bir yazar olduğuna dair bütün kuşkularımı silip süpürmüştür. Bu bölümü daha önce New York Times'da "Town of Cats" başlığıyla yayımlanmış bir hikaye olarak okumuştum, kitabın bir parçası olduğunu bilmiyordum. O zaman da hayran kalmış, "Madem bu kadar iyi yazabiliyorsun neden hep böyle yazmıyorsun?" demiştim.

    Kitabın sonunda yine bir yığın saçma doğaüstü olay açıklanmadan kaldı. dediğim gibi muhtemelen bunların anlamlarını Murakami de bilmiyor. Dahası kafasını yorup bir anlama kavuşturma gereği de duymuyor. Bence kitapta Fukaeri'nin yazdığı "Pupa Hava" kitabına gelen eleştiri ve Tengo'nun buna verdiği cevap aslında Murakami'nin kendi kitaplarına gelen eleştirileri ve bunlara cevabını yansıtıyordu. Eleştirmen Pupa Hava'nın iyi bir kitap olduğunu fakat doğaüstü öğelerin anlamını açıklamadığı için yazarın tembel olduğunu söylüyordu. Tengo ise bunun üzerine çok satmış, başarılı bir kitabın yazarını tembellikle suçlamanın saçma olduğunu düşünüyordu. Eğer Murakami'nin bakış açısı gerçekten de, yaptım oldu, kitabım da çok sattı o yüzden eleştirileriniz geçersiz şeklindeyse çok yazık.
  • 299 syf.
    ·6 günde·8/10
    Tarık Tufan uzun zamandır takip ettiğim birisi. Öyle ki, ta Meksika Sınırı programına dayanır tanışıklığımız. Konuşurken birden ilginç bir fikir sunar size, aklına gelen zor meseleyi, kendi tespitini toparlamaya çalışırken yere bakarak, tane tane sözcükleri bulup çıkarırken aralara bir ‘eee’ katarak anlatır, sonrasında ilginizi çekecek olan o şeyi. Anlattığı şeyler farklı bir bakış açısı sunduğu için de dinlemek istersiniz. Ben, kendisini kafası karışık bir adam olarak görürüm tıpkı modern zaman insanı gibi. Bundan dolayı da yakın ve samimi gelir. Kanımca, bu kafa karışıklığında Felsefe mezunu olup üzerine Sosyoloji yüksek lisansı yapmış olmasının da payı vardır elbet.

    Kitaplarını ve filmlerini de bu anlatımı nedeniyle takip etmişimdir. Ama şimdiye kadar okuduğum dört kitabı da tatmin etmemişti beni. Ondan beklediğim kadar iyi değildi hiçbiri. Kitaplarının bendeki karşılığı hep ‘eksik’ oldu şimdiye kadar. Eserlerin iyi kısımları olsa da bu bütüne yansımıyordu. Ama ben yine de beklentimi bir gün karşılayacağına inandığım için çıkar çıkmaz bu kitabını da aldım. Bazılarının sizde iyi kredisi vardır ya, güvenirsiniz bir gün o bütünlüğün sağlanacağına, işte o hesap benimki de. Ama bu sefer değdi işte, güven boşa çıkmadı, bu sevindirici.

    Gerek romanlarından gerekse de filmlerinden bilen bilir ki; Tufan, zor eşleşmeleri, ‘uzak ihtimal’leri sever. Kurguda farklı dünyadan insanları bir araya getirmeyi dener, o mücadeleyi gösterir size. Düşerken’de de bu var. Farklı yaşayışların bir araya geldiği yüzleşmelerin hikâyesi anlatılıyor. Bu hikâyede, derinliği olan karakterler iyi bir kurguyla birleştirilerek anlatılmış. Akıcı ve sade bir dil kullanımı ve bölüm arası geçişlerin çok iyi ayarlanmış olmasından dolayı yazarın sürükleyici bir roman konusunda dersine iyi çalışmış olduğunu düşündüm roman boyu. Öyle ki ‘şu bölüm bitsin bir ara vereyim’ dediğinizde bölüm sonunda öyle bir cümle geliyor ki, kendinizi sonraki bölüme başlamış buluyorsunuz. Anlatım tekniğinde de çeşitlilik var. Bazı bölümler birinci tekil şahıs anlatımıyla bazı bölümlerse üçüncü tekil şahıs anlatımıyla yapılmış. Yani hikâyeyi, bazı bölümler İshak’tan bazı bölümler Jülide’den bazı bölümler de genel anlatıcıdan dinliyoruz. Sadece anlatım biçiminin zenginliği değil kurgunun da buna uyum sağlayarak bütünlük arz ediyor olması, aynı zamanda Tufan’ın roman konusunda sınıf atladığını da gösteriyor bana göre.

    Yine diğer taraftan okurun karakterlere karşı tavrı da değişiyor. Bir karaktere karşı çok farklı duygular içerisine giriyorsunuz. Başta kızıp, haksız gördüğünüz karaktere, hikâye derinlik kazandıkça acıyıp merhamet duyuyor ve onu haklı görebiliyorsunuz. Bu da kurgucunun maharetlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Yazar, karakterlerin öyküsünü sırayla sunuyor. Roman ilerledikçe başta verilen karakterler de derinlik kazanıyor. Tanışma ve bu derinliğin oluşması için de yolculuk durumunu arka fona alıyor. Hikmetli tecrübe der ki; Bir insanı tanımak için onunla ya ticaret yapmak ya da birlikte uzun bir yola çıkmak gerekir. Tufan da buna uyarak karakterlerini yolculukta birbirine iyice tanıtıyor. Başta birbirini tanımadan bilinmez bir yola çıkan karakterler yolda eteklerindeki taşları bir bir döküyorlar. Derin trajediler meydana çıkıyor ve nitelikli bir romanda olduğu gibi çözüme doğru her şey toparlanma evresine kavuşuyor.

    Kitabın adını dikkate alarak iki baş karakterle alakalı şunu söyleyebilirim; İshak’ın durumu: yüksek katlı bir yerden kendini sırt üstü yere bırakan adam misali… Hani şu her katta ‘hala daha ölmedim’ diyen. Yani görmezden gelerek, düşmeyi durduracağını yok edeceğini sanmak. Jülide’nin durumu: yüksekten kendini yüz üstü yere bırakma ve düşmeyi ne kadar acı olsa da yaşamak arzusu. Bazen görmek iyidir bazense görmeyi unutmak. İşte bu yüzden yolu ancak bu birliktelik buldurabilir. Kapak resmiyle alakalı da sadece isabetli bir tercih olduğunu söyleyebilirim. İçeriğe uyumu konusunda iki farklı noktaya dikkat çekilebilir ancak bununla alakalı yapılacak yorumlar, okumayanlar için olayı epey açık etmek olacağından değinmek istemiyorum.

    Romanın son kısmıyla alakalı ufak bir gözlemim daha olacak, onu da söylemeliyim. Bence Tarık Tufan yer yer cüretkâr hamlelerle oluşturduğu kurgu ve olay örgüsünü sona kadar getirirken sonunda o kadar cesur olamamış. Daha mütevazi bir son var. O şaşırtıcı ve sürükleyici olay örgüsüne şüphesiz daha şaşırtıcı bir son yakışırdı. Bu final daha çok tahmin edilebilecek ve pek sorun çıkarmayacak bir son gibi duruyor.

    https://www.youtube.com/watch?v=i5KL33y7Lmw
  • Kulak memeleri sadece bu iş için ortaya çıkmışa benzer. Anatomi bilginleri burada çok defa hiçbir nedene dayanmayan bir ek parça ya da "hiçbir yararı olmayan, fazladan bir yağ büyümesi" diye nitelerler. Kulak memelerinin varlığı, genellikle, eskiden sahip olduğumuz büyük kulakların bir kalıntısı olarak açıklanır. Oysa, öteki primat türlerine bakıldığı zaman, onlarda böyle etli bir kulak memesinin varlığına rastlanmamaktadır. Kulak memesi, bir kalıntı olmak şöyle dursun, cinsel uyarma etkisiyle kızardığı, şiştiği ve aşırı derecede hassaslaştığı göz önüne alınırsa, sadece yeni bir şehvet merkezi yaratmak amacıyla gelişmiş gibi görünmektedir (Bu küçük et parçasının oynadığı rolün şimdiye kadar bu açıdan pek önemsenmemiş olması şaşılacak bir şeydir. Oysa, kadın olsun, erkek olsun çok kişinin sadece kulak memesinin uyarılması sonucu orgazma vardıklarını unutmamalıyız).