• Kül tablası ve dışkı kokar ağzıyla yakar tenini o tertemiz bedenin tenini. Sırf aşağılamaktır niyeti ve öldürür nefes almakta olan ruh çıkar, terkeder bedeni ve ET'tir sadece geriye kalan. Empati kurulması imkansız bir vahşettir tecavüz. Hedefinin sınırı yoktur. Kadın, çocuk (kız/erkek), bebek, adam, sakat, yaşlı, hayvan. Hangisine dökelim gözyaşlarımızı. Hangisinin intikamını nasıl alalım. Bıçağı olarak kullandıkları eril organlarını mı kesmeli, ya da semenlerini üreten er bezlerini mi? O tiksinç zihinleri ölmeli, hadım edilmesi gereken ruhları! Kodese girip-çıkmaları temizleyecek mi mağdurun yüreğini. Empati kuruyor mu hakimler nasıl yaşanır o yük ile? Hiç bir ceza yetmez o temiz bedenlere sürülen hakedilmemiş lekelere. Temizliğini yitiren geçici bedenleridir maktüllerin, ruhları sadece yaralıdır ve sevilmeye layıktır aslında. Onları sevmeli ve sarmalıdır sıkıca. Yanlarında durulmalı ama merhamet ile değil sevgi ile acılarını sarmalı. Onlar sevgiyi daha çok hak ediyorlar.

    Gelelim Tavandaki Kukla'ya...
    Banu hanım, İnşallah, maşallah, vallahi, billahi, hay Allah! Norveç kaçıncı yüzyılda İslam ile şereflendiler?! Kullanılacak başka dolgu sözleri bulamadınız mı?

    Ambjörnsen, hocam bu nasıl bir kurgu? Takip etmekte zorlandığım ama ustaca inşa edilmiş bir olaylar dizisi karşımda duruyordu. Ağır aksak gelişen vakalar insana ''Alacaksan al intikamını!'' dedirtti ve bu da merakı artırırken, ''Kitap bitiyor; hani ne zaman içimiz soğuyacak'' çığlıkları attırdı.
    Eldiven-Prezervatif klostrofobisi, Afgancanın seks sırasındaki vahşi anlayılamazlığı, şarabın mavi loşluktaki sıcaklığı, şömine ateşinde sarmaş dolaş geçmişin derin acıları, akan kanlar ile çürüyüp kokan çeşit çeşit etler, ustaca pişirilmiş ET yemekleri. Hocam çok güzel yazmışsınız be!
    Beyaz Zenci'lerinizi de okumak istiyorum ilk fırsatta. Herkes Tavandaki Kukla'ya daha sönük derken, haklı olduklarını umuyorum. Çünkü Bahriyeli kuklanızı gayet beğendim, zenci kardeşlerinizle de oturup münakaşa etmekten büyük zevk alacağımı ümit ediyorum.
    Oğuz Beyiniz...
  • Böyle bir kitaba nasıl yorum yapılır, nereden başlanır ki? Günlerdir okuduklarımı sindirmeye, kafamda bir yerlere oturtmaya çalışıyorum olmuyor. Aklımın almadığı şeyler var. Çok küçükken babasının tacizine uğrayan bir kız çocuğunun psikolojisini anlamaya çalışmak mesela. Hiç kolay değil. Ya da 5 yaşındayken kendi düğününde uyuyakaldığı için amcasının omzunda kocasının evine taşınan çocuğun psikolojisini anlayamayacağım gibi. Dedesi ve nenesi tarafından büyütülmüş olan şu çocuktan bahsediyorum, 5 yaşında olan. En çok dedesi tarafından sevilirmiş. Öyle ya çok iyi bir damat bulmuş dedesi de. (National Geographic Haziran 2011 Sayısı)
    Başka nasıl göstersin ki sevgisini? Valerie'nin dedesi gibi itaatsizlik etti diye kırbaçlasın mı yani? Nereden nereye atlıyorum. Olmamış, yine toparlayamamışım kafamı. Hepsi birbirine giriyor. Erkekler tarafından, özellikle de en yakınları tarafından zulüm görmüş tüm kadınlar birleşip üstüme geliyorlar. Birini diğerinden ayıramıyorum. Küçücük bir çocuktum; komşumuzun, kocası tarafından bıçaklanıp öldürüldüğü noktadaki kurumuş kan lekelerini yıkamayan çalışan annemi izlerken. Nasıl kazınmış beynime. Ben sadece kan lekelerini gördüm, bir de son nefesindeki seslerini duydum. Bende bıraktığı iz silinmez. Peki ya bütün bunları yaşayanlar?

    Bir katil ile empati kurabilir miyiz? Ayraç Dergi Sayı 89/Mart 2017'de Gökhan Özcan yazıyor: "Kieslowski'nin Öldürme Üzerine Kısa Bir Film'ini hatırlatmama müsaade edin. Sebepsiz yere birini öldüren Jacek'in asılmadan önceki sarsıcı iniltileri ve haykırışları, bizi o çok insani yerimizden vururken, onulmaz bir çelişkiyi de açık eder: Jacek'i anlayabilir miyiz? Onu anlamamız, onunla empatik olabilmemiz, onun yaptığı katliama hak vermek anlamına mı gelir? Eğer öyleyse, Jacek ile empatik olmak vicdani anlamda, doğru değildir. Ama empati de doğru değilse doğru olan nedir?" Doğru olan nedir sahiden? Küçük bir kız çocuğu iken en güvendiğin, tüm dünya üstüne gelse gözünü kırpmadan koşup sığınacağın kişinin istismarına uğramış, sonra çevresindeki diğer 'yakınları' tarafından farklı şekillerde şiddete maruz kalmış (şiddet de istismardır!), evden kaçmış ve daha 15 yaşında iken bir de hamile kalmış bir kadından bahsedeceğiz. Hayatı boyunca yaşayacağı travmaların başlangıcıdır bunlar. Devamı da geliyor elbette. Onu anlayabilmemiz elbette mümkün değil. Empati kurabilir miyiz? Bilemiyorum. O nefret dolu söylemlere katılıyor muyum? Mutlu bir ailede büyümüş, mutlu bir çocuk olarak baktığım sürece olaya; hayır katılmıyorum. Benim gözümde babam hâlâ en süper kahramanım. Ama bu demek değil ki herkes baba olabiliyor. Nasıl doğurmak ile anne olunmuyor ise baba olmak da kolay değil. Üstelik öyle bir çağda yaşıyoruz ki çıkan fetvalara bile yorum yapamaz hale geldik. Bu yüzdendir "bilinçlenmemiz lazım!!!" diye çırpınışlarım. Ayşe Arman, babası tarafından tecavüze uğramış bir kız ve annesi ile röportaj yapmıştı. Bir süre önce okumuştum ama annenin kurduğu şu cümleler asla çıkmaz aklımdan: "Nişanlıyken bana da tecavüz etmişti. Utancımdan kimseye söyleyememiş ve evlenmek zorunda kalmıştım. Beni sevdiğine bu yüzden böyle davrandığına inandırmaya çalıştım kendimi. Kızımıza olan sevgisini de fark ediyor ama toz konduramıyordum. Böyle olacağını düşünmemiştim." Acının acısının da acısı değil mi? Yüreğini yakmıyor mu insanın? İstismar ile sevgiyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Sevgi bu değil! Asla değil.. Ah, çok yolumuz var! Çocuklarımıza öğreteceğimiz çok şey var!

    --Buradan sonra kitaptan alıntılar içerir fakat sürpriz bozacağını, okuma tadını kaçıracağını sanmıyorum. Yine de bilginize.--

    Gelelim manifestoya. Okuduğum en nefret içerikli metin olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum. Kitabı okurken yanımda bulunan bir arkadaşıma bir paragrafı okuttum da bir türlü kendisinden bahsettiğine inanmak istemedi. "Bizden, erkeklerden mi bahsediyor şimdi bu?" diye sordu. Valerie'ye göre eriller tamamlanamamış bir X kromozumundan dolayı yanlışlıkla ortaya çıkmış bir tür. Bu da her daim dişilere benzemeye çalışmalarıyla sonuçlanmış bir evrime yol açmış. "Tamamen benmerkezci, ilişkilenmekten, empati kurmaktan ya da özdeşlemekten âciz olup engin, istilacı ve yaygın bir cinsellikle dolmuş olan eril, fiziksel olarak edilgendir. Kendi edilgenliğinden nefret eder, bu yüzden de bunu kadınlara yansıtır ve erili etkin olarak tarif eder, sonra o olduğunu ispatlamaya (bir Erkek olduğunu ispatlamaya) koyulur." diyor sayfa 25'te. Tüm kitabı da bu tezi kanıtlamak üzerine kurguluyor aslında. Tamamen bir savunma mekanizması yarattığını düşündürüyor bu da bana. Haklı olduğu noktalar olsa da tamamen dayanaksız bilgiler üzerinde ısrarla durduğu da oluyor. Fakat genel anlamda düşündürüyor. Bol bol ironi yapıyor. Ne olursa olsun haklı aslında diye düşündüğünüz noktalar veriyor size. "Erkek, dişinin bireyselliğinin pekala farkındadır" diyor Valerie sayfa 40'ta. Benim ısrarla bunu kabullenmemiz lazım çığlıklarımı duymuş gibi. "ama bunu algılayamaz ve bununla kendini ilintilendirmekten ve duygusal olarak bunu kavramaktan acizdir: bu onu korkutur,sıkar ve kıskançlıkla doldurur. O yüzden bunu reddeder, herkesi işlevi ve kullanımıyla tanımlamaya devam eder, tabii bu arada kendisine en önemli işlevleri -doktor,başkan,biliim insanı- seçmeyi de ihmal etmez, böylece kendisine bir bireysellik değilse bile bir kimlik sağlamış olur, böylece kendini ve kadınları (en çok kadınları ikna etmekte başarılı olur) dişilerin işlevlerinin çocuk doğurup yetiştirmek, eril egoyu pohpohlamak, rahatlatmak ve gevşetmek olduğuna inandırmaya çalışır; yani öyle ki dişi, başka herhangi bir dişi ile yer değiştirebilir. Ama gerçeklikte, dişinin işlevi, ilişki kurmak, sevmek, haz almak ve kendisi olmaktır ve başka kimsenin bunun yerini tutması mümkün değildir." diye de devam ediyor ve "Tanrım, ne kadar haklısın Valerie! Ne kadar haklısın" diye bağırası geliyor insanın. Ayrıca yine devamında söylediği şu sözleri zihinlere kazımak şart oluyor: "Gerçeklikte dişinin işlevi keşfetmek, bulmak, sorunları çözmek, espri patlatmak, müzik üretmek ve bunların hepsini de aşkla yapmaktır. Diğer bir deyişle dişinin işlevi bir sihir dünyası yaratmaktır."

    İşte böyle nefret dolu söylemlerin yanında oldukça güzel felsefik yaklaşımları da olan Valerie'nin zihninde bize yol gösterecek çok daha önemli şeyler olduğuna eminim fakat ölümünden sonra tüm özel eşyaları yakıldığı için yazdığı onca şeyden çok azı günümüze gelebilmiş. Çevirmen Ayşe Düzkan bana kalırsa kitabın anlaşılabilirliğini ve değerini kat kat arttıran önsözde "Yazdıklarını okumak, Valerie'nin bu kadınlara nasıl haklı bir güç ve ilham verdiğini ortaya koyuyor çünkü Valerie kadınların en az bildiği şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak." diyor ve ben de önünde saygıyla eğiliyorum.
  • Yani, yasal tanımıyla tecavüz, kadının cinsel onuruna veya özel yaşamının bütünlüğüne karşı işlenmiş bir suçtan çok, kadının tek eşliliğine yani tek erkek tarafından sahip olunmasına karşı işlenen bir suçtur.
  • Şimdi nereden başlasam bilemiyorum, bir yerden başlasam nerede bitireceğimi ise hiç bilmiyorum. Ama sizlerden ricam, bu kitabı okumadıysanız bu cümleden sonrasını okumaya devam etmeyin. Hem daha az şey anlarsınız hem de ipucu olayına girmesin.

    ‘’Bu kitap, Cefakeş Boşnak kadınlarına ithaf edilmiştir.’’ Kitabın en başındaki cümle bu. Kitabın sonunda ise o ‘’Cefakeş’’liği çok daha iyi anladım. Ve işin en kötüsü de bu romanın gerçeklere dayanması.
    Yazarımızın romana geçmeden önceki son cümlesinde de bahsettiği gibi, sıradan bir insanın başına sıra dışı bir olay geldi ve yolculuk başladı.

    Suada Hatiboviç, konservatuvarda piyano öğrencisi olarak hayatına devam ediyordu. Kitabın ilk sayfaları sıradan bir ritmde gidiyordu. Kitabın başında en çok şaşırdığım şey ise tabiki Tarık’ın acımasız Duşanka’nın oğlu olduğunu öğrenmemdi. Suada gibi ben de donup kaldıydım o kısmı okurken. Ve o arada Duşanka’ya da birazcık kötü bakıyordum, o kadar gaddar göründüğü için. Meğersem onun da acısı varmış, insan acılarıyla kolayca yaşayamıyor ne yazık ki.

    Şimdi aşağıda karakter künyesini kısaca paylaşacağım. Okuyan arkadaşlarımızın da kafasında daha belirgin olur.

    Suada Hatiboviç Begiç: Baş karakter, konservatuvarda öğrenci, piyanist. Savaştan ötürü ailesinden pek çok insanı kaybetti, defalarca tecavüz edildi. Lakin böyle bir vahşetten bile alnının akıyla çıkmasını bildi.

    İfeta: Suada’nın teyzesi. Felaket habercisi, keşke ona kulak verselerdi. (Öldü)

    Edina Hatiboviç Efendiç: Suada’nın ablası, savaş zamanında Suada gibi çok ağır tecavüzlere maruz kaldı. Sonrasında takas edildi, serbest bırakıldı ve İsveç’e yerleşti.

    Fadila: Suada’nın annesi. (Öldü)

    Emin Hatiboviç: Suada’nın babası, imam. (Savaş zamanında ağır şeyler yaşadı.)

    Fikret Efendiç: Edina’nın kocası. (Öldü)

    Tarık Begiç: Suada’nın aşkı, sonradan birbirlerini bulup evlendiler.

    Duşanka Seratliç: Tarık’ın annesi, konservatuvarın müdürü. Savaş başlamadan önce Suada’nın hocalığını yapıyordu. Kitapta açıkça belirtilmemişti lakin sanırsam Sırpların ülkeye dönüş teklifini reddetti.

    Borislav Milunoviç: İtin teki, desem köpeklere hakaret olur. Ama nasıl söveceğimi bile bilemiyorum. Sırp General, kafayı savaşmakla bozmuş. Sanat’ı bir zırvalık olarak gören, faşizanlığın dibine vuran, beyni küflenmiş bir varlık işte.

    Vukadin Milunoviç: İt oğlu it desem yeridir, ama demeye de vicdanım kolay kolay el vermiyor. Konservatuvarda öğrenci. Sırp. Suada’ya aşıktı. Savaş zamanında Suada’yı esir alıp yapmadığını bırakmadı, soysuz. (Geberdi)

    Onun dışında Kerima, Ramiza, kendisinin ve ablasının çocuğu Katarina ve Almir de var tabi. Savaşın kan dökücü safında yer alan diğer soysuzları ise (General MacKenzie vs.) yazasım hiç gelmiyor.


    Aslında bahsedilecek çok şey var ve tam olarak nasıl toparlayacağımı da bilmiyorum. Suada ve sevdiklerinin sıradan hayatı başta çok güzel gidiyordu. Fakat Sırpların nefret kusma vakti geldiğinde her şey darmadağın oldu.

    Burada bir millet, bir din, bir cinsiyet açıkça aşağılanmıştır. Kendilerini çok üstün gören Sırplar, hem İslamofobi’yi hem de zamanında kaybettikleri bir savaşı (1.Kosova), usülsüz bir şekilde ve yanlış kişilerden aldılar.

    1.Kosova Meydan Muharebesinde iki tarafta da otuz binin üstünde asker savaşmıştır. Lakin bu Sırpların alacağı intikam bir savaş değil düpedüz bir ‘’soykırım’’ olmuştur ki o dönemde Birleşmiş Milletler bunu bir ‘’soykırım’’ olarak kabul etmiştir fakat Sırbistan’ı suçlamamıştır. Ortada bir tecavüz var ama kimin ettiği belli değil gibi bir şey. Saçmalığa bakın hele…

    Medya aracılığıyla kandırılan Sırp halkı.
    ‘’Foça kenti yeni Mekke olacak.’’ ‘’Benim iki oğlum da domuzlar gibi katledilmek üzere listeye alınmıştı. Ben de tecavüz edilecekler listesindeydim.’’ Hıhı, oldu canım görürsem söylerim.

    Radovan Karaçiç (Karadžić)’in kitapta da belirtiği üzere, şiir kitabı varmış. Ve ondan bir örnek:
    ‘’Acımak yok
    Haydi gidelim
    Şehirdeki Soysuzu
    Gebertelim…’’

    Pek de olumlu duygular beslemediği ve bunu şiir yoluyla empoze etmeye çalıştığı kesin.


    178. sayfalardan dizeler (Çetniklerin söylediği şarkılar)

    ‘’Kaldır kadehleri vur birbirine
    İçelim hepimiz Tanrı Slobodan’ın şerefine
    Cennetten bize bak söyle ey tanrı babamız
    Şeytan bile yarışabilir mi bizimle…’’

    Hani bir söz vardır , ‘’İyi insanları melekler bile kıskanır. Kötü insanlara şeytan bile imrenir.’’ Diye. O misal…

    Bir başka şarkı,

    ‘’Oh, Tanrı Slobodan
    Cennetten bize bak
    Büyük Sırbistan’ına
    Kutsal Sırp bir oğul hediye et…’’

    Sırbistan küçük olmayacak tabi, yoksa kendilerini ezik hissederler. Ve dualarını da Tanrıları olarak gördüğü Slobodan Miloşeviç’e yapıyorlar. O da -yanlış araştırmadıysam- bir savaş suçlusudur.
    181. sayfada geçen daha iğrenç bir şarkı, hani nasıl bir kuyruk acıları varsa…

    ‘’Kim yalan söylüyor
    Kim ağlıyor
    Sırbistan küçük diye
    Bugün ne kadar Müslümanı hamile bırakırsak o kadar ala
    Şimdi Büyük Sırbistan’ı kuralım
    Türkleri kucağımıza oturtup hamile bırakalım…’’

    229. sayfadan bir dize,

    ‘’Sırbistan’ın küçük olduğu bir yalan
    Daha büyük bir Sırbistan için
    Canla başla savaşıyoruz
    Türkleri bir bir avlayıp öldürüyoruz…’’


    186. sayfada Bir Çetniğin Suada’nın ablası Ayşa’ya tecavüz ederken söylediği bir söz,
    ‘’Gerçek bir erkek, bir kadını altında zevkten bayıltan erkektir.’’ Nasıl bir anlayışsa artık…

    191. sayfada bir kadın askerin rahatlığı, günlük bir işmiş gibi rastgele bir yere roket fırlatıp insan öldürmek ve hiçbir sızı duymamak. Vicdan yoksunu diyorum anca.

    (Kadın elinde tuttuğu sigarayı Vukadin’e uzattı. ‘’Tut şunu,’’ dedi hızlı bir şekilde hareket ederek. ‘’Şu roketi ateşleyip geliyorum.’’
    Dehşete kapıldım. Kadın tetiğe bastı ve Saraybosna’nın rastgele bir yerine doğru roketi fırlattı. Birkaç saniye sonra şehrin bir yerinde patlama sesi duyuldu. ‘’Tamamdır,’’ dedi gülerek. ‘’Roketi adresine teslim ettim.’’)

    210. sayfada –sanırsam- bir Çetniğin söylediği bir söz, şarkı.

    ‘’Hem Ustaşalar hem de Baliyalar
    Tanrılarını iyi bilirler
    Cennet Sırplara aittir
    Tanrı Slobodan da Sırptır’’

    Kafa uçmuş tabi.

    213. sayfada Vukadin’in kadın tanımı,
    ‘’Kadın dediğin uysal bir kısrak gibi olmalı.’’ Nasıl bir eril tahakküm oluşmuşsa artık, bir erkek olarak utanıyorum.


    269. sayfada Sırp bir kadının kendisinden olmayanı nasıl aşağıladığını gösteren bir bölüm.
    ‘’Kara suratlı Sırp bir kadın, Ramiza ablanın yanına geldi. Ona alıcı gözüyle baktı. ‘’Bugünleri rüyamda görsem inanmazdım,’’ dedi gururlu bir şekilde. ‘’Siz Müslüman Türklerin bizim temizlik işlerimizi yapacağınızı ve bizim de sizin patronlarınız olacağımızı hayal bile edemezdim.’’

    270. sayfadan bir bölüm.
    ‘’Kadın başını çevirdi. Eliyle küçük oğlunu işaret etti. ‘’Şu oğlanı görüyor musun?’’ dedi. ‘’Bir Müslümandan geriye kalan o kuru kafayı tekmeleyen benim oğlum. Ben böyle bir anneyim işte. Düşmanlarımıza karşı bir oğlumu cepheye gönderdim. Diğer oğlumu da Müslümanlara karşı Çetnik intikamıyla yetiştiriyorum.’’

    ‘’Böyle’’ bir anneymiş.


    Esir kadınlardan birinin mırıldandığı bir bölüm, (sayfa 274)

    ‘’Sırplar yüreğimi ateşe attılar
    Ben hiç yanmadım
    Geceleri soyunup koynuma girdiler
    Ben hiç sevişmedim
    Atalarıma küfürler savurdular
    Ben hiç duymadım
    En sonunda beni hamile bıraktılar
    Ben hiç doğurmadım’’



    Kitabı okuyalı birkaç gün oluyor. Lakin aldığım notları toparlamam vs. biraz daha zamanımı aldı. Yani bu böyle sıradan bir kitap değil arkadaşlar, yaşananların gerçek olması ise çok çok daha üzücü. Üzerine söylenecek daha çok şey var ki inanın kolay kolay toparlayamıyorum. Kitabın ortalarına geldiğimde ise bazı yerleri çok zor okudum. Kitabı kapatıp bir düşüncelere daldım. ''Bir topluluk nasıl bu kadar acımasız olabilir?'' diye düşündüm. Bunu burada tam olarak aktaramadım lakin eklediğim alıntılarla, ve bazı cümlelerde sizlere aktarmaya çalıştım. İsrail ile birlikte Sırbistan'dan da haz edemem. Ve dilerim o ülkede yaşayan Sırp halkı da gözünü açar ve sorarlar kendilerine ''Biz napıyoruz?'' diye.


    Bundan sonra da anlamını yeni öğrendiğim kelimeler veya kişileri not ettim. Hiç yoktan genel kültür olur.

    Dimiye: Genellikle köylerde yaşayan Boşnak kadınların giydiği bir tür şalvar.
    Barçarşı: Saraybosna’nın en eski semti.
    Josip Broz Tito: Yugoslav eski devlet ve siyaset adamı.
    (Tito’nun adını önceden de duymuştum ama tam adını bilmiyordum, Yugoslavya’nın kurucusu sayılır. Lakin ölümünden sonra ortada bir Yugoslavya da kalmadı.)
    Solfej: Konservatuvarlarda okutulan müzik teorisi dersi. (Solfej’i çoğu kez duymuştum da ne olduğunu bilmezdim.)
    Pita: İnce açılmış yufkayla yapılan, böreğe benzer bir yiyecek.
    Boşnak Böreği: Pita’nın sadece et ile yapılanı.

    Çetnikler: Radikal milliyetçi, monarşist Sırp gerillalar.
    Ustaşalar: 2.Dünya Savaşı’nda Yugoslavya topraklarında etkinlik gösteren Hırvat faşist hareketi üyeleri.

    Sevdalinka: Aşk şarkıları.
    Evnuh: Dağ bölgelerinde yaşayan Sırplar tarafından, Müslüman Boşnaklarla beraber yaşayan Sırplar için kullanılan argo bir söz. Osmanlıda hadım edilmiş erkeklere ne gözle bakılıyorsa, Boşnaklarla beraber yaşayan Sırplara da savaş döneminde aynı gözle bakılırdı.

    Fikret Abdiç: Bosna Savaşı’nda Krayina bölgesinde bulunan Velika Kladuşa kentinde kendisine bağlı birliklerle Saraybosna yönetimine isyan eden ve Sırpların desteğinde özerk bir cumhuriyet kuran hain Müslüman Boşnak siyaset adamı. Savaş zamanında Abdiç’in birliğindeki askerler Sırplarla bir olup birçok esir Boşnak kadına çeşitli işkenceler yapmış ve tecavüz etmişlerdir.

    Drina Nehri: Drina nehri ismini Osmanlılardan almıştır. Osmanlı askerleri nehri ilk gördüklerinde ‘derin, derin’ demişler. Nehrin etrafında yaşayan halk ise nehre ‘Derina’ adını vermiş. Fakat daha sonra nehrin adı ‘Drina’ olarak kalmış.

    Balinkura: Sırpların ya da Hırvatların, Müslüman Boşnak kadınları aşağılamak için kullandıkları, hakaret içerikli bir kelime.
    Baliya: Sırpların ya da Hırvatların, Müslüman Boşnak erkekleri aşağılamak için kullandıkları, hakaret içerikli bir kelime.
    Lepa Brena: Ünlü bir Sırp kadın sanatçı. (Asıl adı Fahreta Jahić, Tuzla, Bosna-Hersek, Yugoslavya SFC doğumlu.)

    Şöyle şarkıları var, beğenilecek cinsten.
    Stakleno zvono: https://www.youtube.com/watch?v=c_bGtU0olCM
    Biber: https://www.youtube.com/watch?v=TIvGjR5yfX8
    Buradan da albüm isimlerine vs. bakabilirsiniz.
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Lepa_Brena


    Geçen dönem bir dersim için ''Srebrenitsa''yı konu almıştım. Lakin bu kitabı okuduktan sonra oradakilerin acısını biraz daha iyi anlamaya başladım.

    TRT Diyanet'in hazırlamış olduğu 20.Yıl Belgeselini de izleyebilirsiniz.
    https://www.youtube.com/watch?v=ylSKyuUdR2M

    Haluk Levent'in birkaç yıl önce Srebrenitsa için yazdığı şarkı.
    https://www.youtube.com/watch?v=6Q28TAM3bGE

    Kitabı okuyan arkadaşlar, konu üzerine konuşabiliriz, tartışabiliriz. Daha burada aktaramadığım bolca şey vardır inanın ki.