• 139 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap dini masalların harmonisidir.

    İlk katil Kabil'in farklı zamanlar içinde gezinerek, nerdeyse her insanın bildiği ve "insanlık nasıl oluştu" gibi sorulara alternatif olarak üretilmiş Adem Nuh Lut Musa vb. baş karakterlerin hayatı özerinden kurgulanmış masallara tanık olmaktadır. Kabil, kötü insan olarak karıştığı bu Tanrısal kurguların hiçte masum olmadıklarını gösterir ve bütün zamanlarda eril yaşamın baskın olarak sürdüğünü, süreceğini bize anlatmaya çalışmaktadır. Bütün baş karakterlerin, erkek olanların hükümdar tanrı adamları Kadınların ise tarla ve seks obje muamelesi görmesi, tanrı fikrinin erkek egemen yaşamın doğurduğu bir araç olduğunu görmekteyiz.

    Yazar, tarihte yaşandığı iddia edilen masalların, sözde adalet sağlanması ve sapkınlıkları yok edilmesi için tanrı tarafından yapılan girişimlerin adaletten yoksun kalmışlığını, suçlunun yanında masumunda zarar gördüğünü ve bu girişimlerin daha sonra hiçte adalet sağlamadığını, insan doğasının hangi koşullarda olursa olsun adaletsiz süreceğini trajikomik bir dille kaleme almıştır. Ayrıca kutsal dini kitaplardan da görülebileceği gibi bütün masal ve yasa diyebileceğimiz metinlerin mantık hataları da yine eğlenceli bir dille aktarılmıştır.
    Aydınlanmış, inanmayanlar için komik skeç tanda okunacak bu kitap, sorgulamayanlar için kesinlikle bir azap olacak.
  • 432 syf.
    ·2 günde·3/10
    Kitabın "çok özel bir aşk romanı" olduğunu iyi övgülerle okuyarak kitaba başladım ancak beni hayal kırıklığına uğrattı. İnsanların bunun neresinde özel olduğunu bulmayı geçtim, neresinde "aşk" hissettiğini dahi anlayamadım. 3 puanı verme sebebim sırf yazarda kötü niyetli olmadan kendince farkındalık yaratma çabası gördüğümdendir ancak yazarı konuyla ilgili epey bilgisiz, iyi niyetli olsa da önyargılı, kurguyu da çok sığ ve mantık hatalarıyla dolu bulduğumu söylemem gerekir. Velhasılı kelam, ben okumanızı önermiyorum. Beğenmediğim noktaları aşağıya yazıyorum, spoiler yemek istemeyenler okumasınlar.

    -- uzun olabilir, spoiler içerir --

    Bir kere bir psikolog olarak şunu söylemeliyim ki homoseksüellik herhangi bir etki, model aldığı birileri vs. sonrası ya da kişinin yaşadığı tecavüz, taciz vs. tarzı bir travmadan sonra ortaya çıkan bir cinsel yönelim değildir. Kişide doğuştan vardır ve çocukken daha hiçbir şeyi anlamlandıramazken bile hemcinslerine ilgi göstermektedirler. Yani homoseksüellik İlhami'nin sapına kadar heteroseksüel olmasına rağmen Bora'nın romanını okuduktan sonra "Oyy kıyamam sana gel seni bir öpeyim oyşş" şeklinde de oluşmaz; Bora'nın küçükken tecavüze uğramasıyla "Madem tecavüze uğradım o halde hep böyle ilişki yaşayayım" şeklinde de oluşmaz. Yazar homoseksüelliği sanki post travmatik stres bozukluğuymuş gibi, travma sonucu ortaya çıkan bir etkiymiş gibi algılamış. Onur yürüyüşüne katılan bir yazarın bu en basit bilgiyi bile bilmemesi çok üzücü. Yazarların araştırmacı da olması gerekir keza.

    İlhami ve Bora'nın ilişkisinde aşk falan yok. Daha çok hayatında mutsuz olan bir adamın farklı fanteziler araması ve onun genç sevgilisinin para için yaşlı ve zengin adamlara jigololuk yapması gibi bir hikaye. Bora sürekli adamdan maddiyat gerektiren şeyler talep ediyor, İlhami sürekli ona pahalı hediyeler alıyor ve Bora da hiçbirine hayır demiyor falan hatta dediğim gibi daha da fazlasını talep ediyor adam yapmayınca tripleniyor. "Beni evden çıkaracaklar bana ev al İlhami, balkonumu yaptır İlhami, sen beni sevmiyor musun İlhami ühühü?" Bunun neresi romantik aşk? Beni hiç etkilemedi, aşk da hissetmedim aralarında. Aynısı bir kadınla evli bir erkek arasında olunca kadına metres deniyor, aşağılanıyor. Bora bildiğin İlhami'ye menfaat karşılığı metres oluyor aslında yazar bunu tam açıklamasa da. Hoş daha sonradan Bora'nın İlhami'yle yetinmediğini son dakikalarda öğreniyoruz. Aşka bak, romantizmden gözlerim yaşardı (!)

    İlhami'nin hayatı sürekli aynı kişiler etrafında dönüyor. Hayatında ilk kez gördüğü Jülide sanki ülkede başka adam yokmuş gibi İlhami'nin arkadaşlarını bulup adama yapışıyor falan. Sonucunda da hiçbir şey olmadı, varlığıyla yokluğu bir olan bir karakter neredeyse kitabın 100 sayfasını alıyordu.

    Oğullarının ölmesi başta çok anlamlı olabilecekken Bora'nın lök diye ortaya çıkmasıyla birden kenara itiliveriyor hatta anne Eda'nın da evlat acısını "günahlarına bir bedel" olarak gördüğü bir araç olduğunu öğreniyoruz. Evlat acısı bu kadar kolay mı siliniyor yahu? Eda için başka bir travma konusu bulunabilirdi illa kocasından uzaklaşması gerekecekse.

    Sonu çok tahmin edilebilir bir sondu, hatta biraz da aceleye getirilmişti. Başlarda okurken bile "Sonu kesin böyledir" diyordum cidden de öyle bitti. Hiçbir sürprizi yoktu yani.
  • Alev yurt odasında bulunan eşyalarını topladığı sırada birdenbire kapının açılmasıyla ürktü. Gelen oda arkadaşı Filiz.
    Her zaman ki gibi telaşlı ve heyecanlı...

    Filiz'in telaşla odaya adım atmasıyla melankolik ruh halinden bir an için sıyrılan Alev, valizin ön bölümüne koymak için gardırobun sağ üst çekmecesinden çıkardığı çorapları, yanında ayakta durduğu yatağın üzerine eğilerek bıraktı.

    O esnada Filiz çoktan odanın ortasına kadar gelmiş, kollarını yana doğru açarak,
    " Neden hala buradasın?... "
    " Sinsice zihnime dolan gelecek kaygısı yüzünden! Mezun olmak demek bana göre, yeni bir hayata yelken açmak demek ve bu beni çok ama çok korkutuyor. "

    Filiz, sitem dolu bir ses tonuyla işaret parmağını duvardaki saate doğru uzatarak,
    " Tamam ama farkındasın değil mi? Otobüsün kalkma vaktine az bir zaman kaldı ve biz burada durmuş geleceğe kaygıyla bakıyoruz. "

    Mahçup bir edayla,
    " Üzgünüm..." dedi.
    " Üzgünüm ama... "
    " Aması falan yok, Alev! Seni anlıyorum. Ama seni anlamam sana hak verdiğim anlamına gelmesin! Ben de en az senin kadar endişeliyim. Hayatımda yeni bir sayfanın açılması beni de tedirgin ediyor ama bilinmezliklere doğru yelken açmak mutlu olmaya engel değil ki!... "

    Bakışları yerde duran bir kağıt parçasına takıldı ve eğilerek aldı.
    Hüzün dolu bir sesle,
    " Ne kadar planlar yaparsan yap, bir gün biz de bu kağıt parçası gibi sağa sola savrulacağız. Bir zamanlar şomizle kaplı, cildi parlak bir kitabın değerli bir sayfası iken, şimdi ise hunharca koparılarak savrulmuş değersiz bir kağıt parçası. O yüzden boşuna tasalanma! Geleceği asla ön göremezsin..." diye, ekledi.

    Sessiz adımlarla pencereye doğru yürüdü ve kampüsün bahçesinde büyük bir alanı kaplayan ağaçları, seyre daldı.

    Filiz'in önünde durduğu pencerenin kenarından bir hırsız gibi odaya girmeye çalışan cılız bir gün ışığına takılı kalan Alev, belli belirsiz bir ses tonuyla,
    " Haklısın..." diye, mırıldandı.

    Deminden beri kulağının arkasına girmekte inat eden bir tutam saçıyla oynamayı bırakarak,
    " Hadi, o zaman! Sadece yatağın üzerinde duran çoraplar kaldı. Onları da valize yerleştirdik mi, tamam! " dedi ve yatağa doğru seğirtti.

    Yatağın yanına geldiğinde çorapları almak için eğildiği anda bir tanesi kayarak yere fırladı. Düşen çorabı almak için sağ kolunu yere doğru uzattığı sırada, bakışları hukuk fakültesini kazandığında babası Kemal Bey'in armağan ettiği Swarovski taşlarla bezenmiş beyaz altın kaplamalı saatine takıldı.
    Panikle,
    " Eyvah! Çabuk, Filiz! Otobüsün kalkmasına az bir zaman kalmış. Hızlan!..."

    Filiz pencereden ayrılıp, gözlerine yansıyan sıcacık bir tebessümle Alev'e baktı.
    Sanki daha bir dakika öncesine kadar, denizde gemileri batmış gibi karalar bağlayan karşısındaki değildi!

    Hani sınırlı zamanda yapmakla mükellef olduğu bir işi tamamlamaya çalışan telaşlı insanlar vardır. Heyecanlarından elleri ve ayakları birbirine dolanır. Alevin şu anki ruh hali de tıpatıp, o insanlar gibiydi.
    Heyecanı, telaşına yansımıştı.

    Alevin duygusal geçişleri meşhurdu. Değişken bir mizaca sahip olmasıydı belki de Filiz'in Alev'i bu kadar çok sevmesi. Ya da en zor zamanında sinesinde yaralarını sarıp sarmalamasıydı. Sebep hangisi olursa olsun, onun nazarında Alev'in önem ve değeri mütemadi tartışmaya kapalıydı.

    Hani bazı hatıralar vardır, geçmişe sığmayan. Zaman geçse de daha dün yaşanmış gibi hatırlanan...

    Filiz de dün yaşanmış gibi hatırladı, annesinin vefat haberi yurda ulaştığında çektiği ızdırabı. O gün acı haber kendisine verildiğinde, sessizce akan gözyaşları sinesine değen kızgın bir kor gibi yüreğini dağlamıştı. Yüreği kanarken, nasıl da çareyi bomboş bakışlarla sınıf arkadaşlarında aramıştı. Oysa ki onlar uzaktan ibretlik bir film gibi, göz süzerek izlemişlerdi, gözlerinin önünde yaşanan trajediyi. Yaşamak zorunda kaldıklarına karşı hissettiği derin bir öfke ve acıyla, ayaklarını sürüye sürüye kampüsün en kuytu köşesine kadar gitmiş, gözüne kestirdiği büyük bir ağacın kovuğuna gizlenerek saatlerce ağlamıştı. Ağladıkça ruhundaki acı dağılacağına, katlanarak çoğalmıştı. Ta ki... Ne zaman yanına oturduğunu bile fark etmediği bir yabancının elindeki mendille gözyaşlarını silmesini, çektiği ızdırabı hafifletmek istercesine kollarını sımsıkı boynuna dolayıp bağrına basmasını, hissettiği ana kadar...

    Kabul ediyordu, kolay değildi! Sevdiğini ebediyete uğurlamak! Hele ki kaybedilen candan öte bir can, bir anne ise...

    Uğurlanan kim olursa olsun sizi sizden alır da bırakmaz mı, sonsuz denklemli bilinmeyenlere...
    Uğurlanan hisseder mi, hiç bu kadar özlendiğini...

    Hatıralarından sıyrılan Filiz, son kalan eşyalarını toplayan Alev'e yardım etti. Önünde duran son valizin fermuarını da kapattıktan sonra, buruk bir sevinçle Alev'in bulunduğu tarafa baktı.

    " Tamam mı? " diye, sordu.
    " Tamam, gidelim!... "

    Tam caddeye adımlarını atmışlardı ki aynı anda geri dönüp, bir kez daha uzun uzun baktılar dört yıldır yuva bildikleri kampüse. Karmaşık ve yoğun duygular içinde tekrar önlerine dönüp, ardısıra sürüklenen tekerlekli valizlerin çıkardığı tiz sesler eşliğinde maziyi geride bırakıp, geleceğe doğru yol aldılar.

    Öğleye doğru terminalin ön kapısından içeri girdiler. Neyse ki otobüsün kalkmasına az da olsa, biraz daha vakitleri vardı.

    Etrafta sağa sola doğru koşuşturan insanlar. Günlük yevmiyelerini çıkarabilmek uğruna, yolcuların peşisıra dolanan seyyar satıcılar. Meşhur, klakson sesleri.
    Tam bir şamata...

    Önlerine çıkan kalabalığı yarıp, otobüsün kalkacağı hatta vardılar. Ellerindeki valiz ve çantaları otobüsün önündeki kaldırım taşının kenarına koyup, valizlerin yanında duran boş banka oturdular.

    Filiz biletleri internet üzerinden almıştı. Fiyat olarak, Terminalden alınan biletlere oranla daha cazipti. Hem de istenilen koltukta oturma imkanı vardı. Biraz oturduktan sonra, birdenbire ayağa kalkan Filiz, bakışlarını Alev'e doğrultarak,

    " Basılı biletleri almak için, büroya gitmeliyim! "
    " Bastırmak şart mı? "
    " Şart değil, belki ama bilet mevzusunu şansa bırakmak istemiyorum. Geçen gün kampüsün yemekhanesinde yemek yerken, yan masada oturan grubun sözlerine, istem dışı kulak misafiri oldum. Benim gibi bir öğrenci, internet üzerinden bilet almış. Biletini bastırmış olduğu halde, nereye koyduğunu unutmasın mı? Yetkili birime mağduriyetini izah ettiğinde, herhangi bir problem teşkil etmez diye, teminat vermişler. Ayrıca ters bir durumda kullanılması için, referans numarası göndermişler!... "

    Kendisini pür dikkat dinleyen Alev'in mevzuya bakış açısını ölçmek adına,
    " Terminale gittiğinde söyle bakalım, ne olmuş? " diye, sordu Filiz.
    " Geçmiş yerine oturmuş. "
    " Hıı... Bekle oturmuş!.. "
    " Tam yerine oturduğu anda başka bir yolcu gelerek, koltuk üzerinde hak iddia etmesin mi! Meğerse aynı koltuk numarası o yolcuya da satılmış! "

    Merakının hükmü ağır basan Alev, Filiz'in cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden,
    " Eee, sonra ne olmuş! " diye, sordu.
    " Neyse ki, bizim öğrenci basılı biletini son anda çantasının en küçük gözünde bulmuş da, indirilmekten kıl payı kurtulmuş!... " diye, cevapladı.
    " Şaka gibi, desene... "
    " Şaka gibi... "

    Filiz gülen gözlerle tam arkasını dönüp gideceği esnada, hafifçe yana doğru eğilerek,
    " Aç mısın? Atıştırmalık bir şeyler alayım mı? " diye, sordu.

    Hoşlanmayla karışık bir ilgiyle etrafı seyre dalan Alev, bakışlarını diktiği sabit noktadan ayırmadan,
    " Şu anda aç değilim! Ama al, istersen! Belki yolda yeriz. " diye, mırıldandı.

    On dakika sonra Filiz bir elinde biletler, diğer elinde yiyecek poşetleri ile çıkageldi.
    Elindeki poşetleri valizin üzerine koymak üzere eğildiği anda arkasından,
    " Bakar mısınız, genç bayan! " diye, gür bir erkek sesi duydu.

    Filiz doğrulup, ayağa kalktı. Uzun boylu, kısa saçlı, vakur bir duruşu olan, bu genç adamı kısık gözlerle süzerek,

    " Buyrun, problem nedir? " diye, sordu.
    " Kusura bakmayın! Rahatsız ediyorum ama deminden beri size yetişmeye çalışıyorum. Durmadan önüme geçip duran insanlar yüzünden, malum hafta sonu Terminal'de adım atacak yer yok! "
    Genç adamın bakışları bir an için, önündeki bankta arkası dönük olan Alev'e takılı kalsa da tekrar Filiz'e odaklanarak,

    " Neyse, asıl bahsetmek istediğim mevzu, İzmir'e kalkacak olan otobüs yedinci hattan değil, birinci hattan kalkacak! Son dakika gerçekleşen teknik bir arıza yüzünden, otobüslerin kalkış saatleri değişti. "

    Bu sefer de bakışları, bir yolcuya yön tarif eden kısa boylu, ama atletik bir fiziğe sahip olan delikanlıya takıldı. Üzerinde bulunan giysilerin ambleminden şirketin elemanı olduğu anlaşılan gence,
    " Fuat, bakar mısın? " diye, seslendi ve akabinde Filiz'e doğru dönerek,

    " Siz önden gidebilirsiniz! Eğer bir mahsuru yoksa valizlerinizin şirket elemanı tarafından bagaja yerleşmesinden emin olurum. "

    Filiz mahçup bir edayla,
    " Ah! Teşekkür ederim. " diye, cevap verdi. Alev'in yanına doğru giderek, sol omzundan hafifçe sarstı.
    " Alev! Hadi, gidelim! "

    Onlar konuşurken, paytak paytak yürümeye çalışan sevimli, küçük bir çocuğun kendinden büyük pamuk şeker yeme çabasını gülümseyerek izleyen Alev, yavaşça ayağa doğru kalktı ve tebessüm ederek,
    " Tamam..." dedi.
    Az önce izlediği manzara yüzünden, içinden attığı kahkahanın tınısı, istemsizce ses tonuna yansımıştı.

    Tam ayrılmak üzere olan genç adam, kulağına müzikal gibi gelen neşeli sesin sahibini görmek adına, bakışlarını Alev'e doğrulttuğu anda Alev'in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Gözlerini kırpıştırarak şaşkın bir vaziyette, karşısında duran genç kızdan ilk görüşte etkilendi. Öyle gösterişli bir kız değildi, etkilendiği kişi. Bilakis ufak tefek, çelimsiz ve minyon bir cüsseye sahipti. Ama tebessüm ederken etrafına yaydığı o saf, katışıksız enerji muhteşemdi. Öyle ki genç ergenler gibi yaşamında ilk defa, bir genç kızın bakışlarına esir oldu. Asıl enteresan olan ise, Alev'in de genç adamın bakışlarında kaybolmasıydı.

    İkili arasında hissedilen yoğun atmosferin ayrımına varan Filiz, usulca Alev'in koluna değerek,
    " Hadi, gidelim!..." dedi.

    Zihin dünyası alt üst olan Alev, çaresizce Filiz'in ardı sıra otobüsün olduğu birinci hatta doğru yürüdü. Otobüsün yanına geldiklerinde binmeden son bir kez daha genç adamı görme isteğiyle dolup taştığı için, ümitle başını geriye doğru eğdi.

    Oradaydı...
    Hemen bakışlarını kaçırdı ve önüne döndü.
    Basamak yerine boşluğa adım attığı anda, elinde olmadan sendeledi. Bakışları ile Alevi takip eden genç adam Alevin basamaklarda sendelediğini gördüğü zaman, ileri doğru bir hamle yapsa da yerinden kıpırdamadı. Çünkü Alev dengesini çabuk sağlamış ve içeri girmişti bile! Filiz olanları fark etmedi. O sırada muavinle havadan sudan koyu bir sohbete dalmıştı. İçeri giren Alev Elinde tuttuğu yiyeceklerin olduğu poşeti üst rafa yerleştirip cam tarafındaki yerine geçip oturdu. Şoförün muavine seslenmesiyle muhabbetleri yarım kalan Filiz de Alevin arkasından otobüse binip, koridor tarafındaki yerine oturdu

    Filiz yerine oturduktan sonra, yan gözle Alev'i seyre daldı. Alev hissis bakışlarla, kucağında tuttuğu kol çantasının sapı ile oynuyordu.
    Kısa bir zaman sonra, daha fazla mevzuya kayıtsız kalamayan Filiz, Alevin omzuna dokunup gözlerinden yansıyan sıcacık sevgi dolu bakışlarla,
    " Alev! Nasılsın " diye sordu.

    Alevin aklı karışmıştı.
    Hislerine bir anlam vermeye çalışıyor ama anlam veremediği gibi, içinde bir yerlere de sığdıramıyordu. Parmak uçlarına kadar yüreğini titreten bu hisse o kadar çok yabancıydı ki!...

    Kendisine sevgi dolu gözlerle bakan Filize doğru yaklaşıp, yanağına kuşun kanadının değmesi gibi küçücük bir buse kondurdu. Sessiz kelimelerle tekrar önüne dönüp, bu sefer istem dışı otobüsün camından dışarı bakmaya başladı.
    Bakıyordu ama görmüyordu...

    Filiz hislerini tahlil edebilmesi için, Alevi daha fazla sorgulamadı. Ön koltuğun arkasına taktığı kol çantasını açtı ve içinden kitabını alıp, yarım kaldığı bölümden itibaren okumaya başladı.

    Bomboş gözlerle camdan dışarı bakmaya devam eden Alev, birden bir çift gözün üzerinde olduğu hissine kapıldı. Görüşü netleştiğinde,
    " Aman Tanrım!... " diye, fısıldadı.

    Bu sefer gözlerini kaçırmadı. Doya doya baktı, yüreğinde fırtınalar kopmasına vesile olan, o bakışların sahibine.
    O anda klasik Türk Edebiyatı tarihine damga vurmuş olan Eylül deki Suata benzetti varlığını . Necib de ismi meçhul genç adam...

    Eylül, Alevin favori kitabıydı. Kurgu olduğunu bildiği halde eser bütün varlığına tesir etmişti. Ve dahi tesir etmekle kalmamış, üstüne üstlük ruhunu esaret zincirleri ile kahramanlarına bağlamıştı. Bir çok okuyucusuna göre Eylül, simgesel olarak yasak bir aşka konukseverlik yapmış olsa da, Alevin nazarında saf ve tertemiz bir aşka timsaldi

    Muavin elinde tuttuğu mikrofona doğru,
    " Sayın yolcular!... Hayırlı yolculuklar dilerim!..." dedi ve otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başladı.
    Alevin bakışları bir saniye hoparlöre doğru kaysa da, tekrar pencereye döndü. Bu sefer genç adam gözden kayboluncaya kadar bakışlarını ayırmadı. Genç adam gözden kaybolunca perişan bir vaziyette, ilgiye mazhar olmak isteyen bir kedi gibi, kitap okurken uyuyakalan Filiz'e doğru yavaşça sokuldu.

    Alev böyle perişan bir vaziyette iken, genç adamda ondan farklı değildi.
    Genç adam, Alevin bindiği otobüs şirketinin sahibi, makina mühendisi Kenan Turan. Ailesini çok küçük yaşta trafik kazasında kaybettiğinde, yapayalnız ve tek başına hayatta kalma mücadelesi vermişti. Hem çalışmış, hem de okumuştu. Azmi ve cesaretiyle başarılı atılımlar yaparak, yirmi sekiz yaşında büyük bir şirketin sahibi olmuştu.

    O gün Terminalde teknik bir arıza olduğu haberini alır almaz, şirketteki işlerini yarım bırakıp soluğu terminalde aldı. Yaşanan problemlere bilfiil iştirak ederek çözmeye çalışmasıydı belki de, genç yaşında sektörde pay alması!

    Filiz'in basılı biletleri almak için büroya uğradığı sırada, arka masada yardımcısı Ahmet beyi dinlemekle meşguldü. Ahmet beyi acil bir iş için şirkete gönderdiği için, yolcuları bilgilendirmek görevi ona kalmıştı. Gerek saha da, gerekse de saha dışında, işine hakim olmayı seviyordu.

    Saha da yolcuları bilgilendirme esnasında karşılaştı, kalp çarpıntılarına vesile olan kişiyle. Bakışları karşılaştığında nefes almayı unuttu, gördüğüne inanamadı. İnanmak istemedi belki de! Böyle temiz yüzlü, masum insanların var olabileceğine dair olan inancı o kadar çok zayıftı ki...

    Etrafında zaman zaman kadınlar tarafından ilgiye mazhar olsa da, hiç bir kadın ona şu an hissettiği duyguları hissettirememişti. Nereye dönse yapmacık bakışlar ve sahte gülüşler...

    Klakson sesleri eşliğinde ağır ağır kalkan otobüsün ardından, bomboş gözlerle baktı Kenan bey. Yanına koşarak gelen yardımcısı Ahmet beyin,
    " Kenan bey, efendim dosyaları getirdim! " sözlerini ayrımsamadı. Telaş içinde özel aracına doğru yöneldi.
    Kenan Bey'in cevap vermeden telaşla ayrılması, Ahmet beyi endişelendirdiği için arkasından ısrarla,
    " Kenan Bey, Kenan Bey... "
    "Efendim, iyi misiniz" diye seslendi.

    Duygusal bağlamında tamamen perişan olan Kenan Bey, aracına binerek yardımcısına uzaktan el sallamakla yetindi.
    Ahmet Bey bir süre şaşkın bir vaziyette, Kenan Beyin arkasından bakakalsa da Fuat yanına gelip,
    " Ahmet bey, özel hattan eşiniz Lale hanım aradı. Sizi cep telefonunuzdan aramış ama ulaşamamış. Derhal onu geri aramanızı istedi. " demesiyle, panikle koşar adım büroya giderken, Kenan beyi unutmuştu bile!...

    Özel aracına binen Kenan bey, kendinden emin olarak otobüsün ardından yola koyuldu. Şirketin İlk mola yerinde Alev'le tanışmak ve hislerini anlatmak niyetindeydi. Alevin hislerinden de en az kendi hislerinden emin olduğu kadar emindi. Sessizce o bakışların bir anlamı olmalı diye, fısıldadı.

    Ne yazık ki Terminalden ayrılır ayrılmaz, kader ağlarını örmeye başlamıştı bir kere!...

    Otobana çıktıktan sonra yaklaşık bir kilometre yol almışlardı ki, karşıdan son sürat gelen ticari bir araç, Alevin otobüsüne sağ tarafından hızla çarptı.Ticari aracı son dakika fark eden otobüs şoförü, direksiyonu sola doğru kırıp manevra kabiliyetini konuştursa da, kazaya engel olamadı.

    Uzaktan kazanın şiddetini tam görmese de olaya şahit olan Kenan Bey, aklı başından gitmiş bir halde aracını yol ortasında durdurarak, panikle araçtan fırladı. Kendisine seslenen arkasındaki araç sahiplerinin uyarılarını dikkate almadan, koşarak kaza mahaline vardı.

    Olay mahaline vardığında gördüğü manzara karşısında dehşete kapıldı. Ortalık yolcuların feryat figanlariyla yankılanıyordu. Doğruca çarpma şiddetinin en fazla olduğu tarafa yöneldi. Otobüsün sağ ön kısmı tamamen içeri doğru çökmüş, yolcularin kimisi dışarı çıkmış, kimisi de arka kapının önünde yığın oluşturmuşlardı.
    Otobüsün etrafını çepeçevre dolaşarak, kırılan camların ardından içerisini görmeye çalıştı.

    Aradığını göremedi...
    Korku dolu bir ifade ve boğazından yükselen tuhaf ağlamaklı bir sesle
    " Tanrım yardım et! " diye yalvardı.

    Çok değil! Daha bir saat öncesine kadar, bir kuşun kanadı gibi kanatlanan kalbi, şimdi acıyla daralmaya, vücudu da çaresizliğin yarattığı hüzünle titremeye başladı. Aslında ilk defa bir kazaya şahit olmuyordu. Mesleği gereği, daha vahimlerini de görmüştü. Ama bu farklıydı. Ailesinin ölüm haberini aldığı günde, küçük olmasına rağmen tıpkı böyle yıkılmıştı.

    Alevi bulamamış olmanın hüznüyle boğuşurken, arka taraftan yaşlı bir amcanın acı içinde,
    " Yardım edin! Lütfen!..."
    " Kapının önünden çekilin!..."
    " İçeride yaralılar var, biri benim eşim!" haykırışıyla, aniden camdan içeri girmeye karar verdi. Gözüne az ileride, yerde duran dağılmış bir metal parçası ilisti. Hemen gidip o parçayı eğilerek yerden aldı ve sol ön camdaki kırık alanı geçebilecek kadar genişletmeye çalıştı. O esnada gördü. Kalbini esir alan kız, çarpmanın şiddetiyle koridora savrulmuş, arkadaşı da baş ucunda eğilmiş,
    " Alev! Yalvarırım, uyan!..." diye, hıçkırıklarla ağlıyordu.
    Bir an için başını kaldırıp kırılan cam seslerinin geldiği tarafa baktı, Filiz.
    " Yardım edin!..."
    " Arkadaşım uyanmıyor!... " diye, haykırdıktan sonra tekrar önünde boylu boyunca uzanan Alev'e döndü. Saçlarını usulca okşayarak,
    " Alev! Lütfen, uyan! Sen de beni bırakıp gitme!..." diye, yalvarıyordu.

    Alevin tepki vermediğini gören Kenan bey, cam parçalarının vücuduna batmasına aldırmadan bir hışımla koridora girdi.
    Filiz bakışlarını Alevden alarak, karşısında duran adama baktı. Terminaldeki genç adamdı.
    Yanılmamıştı...

    Demek ki Alev'le arasında, söze dökülmeyen bir şeyler yaşanmıştı. Az önceki vakur duruşlu adam gitmiş, yerine acı çeken bir adam gelmişti. Vücudu cam kesikleri ile doluydu. Derin kesiklerin olduğu yerlerden, koridora kanlar damlıyordu. Canı acıyordu ona şüphe yoktu ama çektiği acıya rağmen gözlerinde daha büyük bir keder ve derin bir acı vardı.

    Alev'i kaybetmekten ölesiye korkan Kenan Bey, söze dökmeye korktuğu soruyu, bakışlarıyla sordu. Gözlerinin içine hüzünle bakan, genç kıza.

    Anlamıştı Filiz...
    Belli belirsiz bir fısıltıyla
    " O yaşıyor! " diye, mırıldandı.
    Kenan bey buruk bir sevinçle,
    " Allahım sana şükürler olsun! " diye, haykırdı olanca sesiyle.

    Cam parçalarının derin kesikler bıraktığı kollarına aldırmadan, incitmekten korktuğu Alev'i usulca kollarına alarak, Filiz ile birlikte boşalan arka kapıdan dışarı çıktılar.

    Olay mahaline ambulans gelmiş, neyse ki birkaç hafif yaralı dışında can kaybı yaşanmamıştı.

    Alev hastanede gözlerini açar açmaz, ilk anda esiri olduğu bakışların sahibini gördü. Yanında da her zamanki gibi, sevgi dolu gözlerle bakan Filiz.
    Filiz sevinçle, el çırparak,
    " Nihayet hastamız uyandı. Ben kahve almaya gidiyorum. İsteyen var mı? " dedi. Her ikisinden de bir cevap gelmediği için, kapıya doğru yöneldi.
    Tam kapıdan dışarı adım attığı anda, Alev'in,
    " Filiz!..." diye, seslenmesiyle, arkasına döndü.
    Bakışlarıyla gitme, diye yalvaran arkadaşına,
    " İyi olacaksın! Hem de çok iyi!..." diyerek, dışarı çıktı ve usulca kapıyı kapattı.

    Kapanan kapının ardından genç adam, dayandığı duvar dibinden ayrılarak Aleve doğru yaklaştı. Hissettiği yoğun ve derin aşkıyla,

    " Merhaba! İsmim Kenan Turan..."

    https://youtu.be/bHuGC7k8YIA
  • 180 syf.
    ·7/10
    Ufuk açıcı  anlamda, batılı erkek ve kadın yazarların kişisel tarihi hakkında tezlerinin değerlendirmelerini yapıyor.
    19. yy öncesi kadınlarda Avrupada , özellikle İngiltere deki egemen erkek akademik, siyasi,edebiyat, dini, askeri çevrelerinde yapılan, kadını ikinci sınıf insan bireyi gören
    düşünceye tepkisini edebiyat anlamında, edebiyatı bir araç olarak kullanarak kadın hakları savunuculugu yapıyor da denilebilir 
    Avrupa'daki ve dünyadaki kadın hareketinin femin düşüncenin rehberliğine kendi adını ortaya koyuyor.
    Alıntı yapabileceğim çok yer bulamadım çok yerde sıkıcı geldi . Sıkıcı gelmesi sebebi olarak daldan dala çok atlaması bir bütünlük içerisinde aktaramamasi diye düşünüyorum Bilmiyorum diğer kitapları nasıldır.
    Başka bir yazar ve kitabı hakkında değerlendirmesi bence bu kitabi hakkında kendi dilinden kendi edebi yönünü değerlendirmesi gibi geldi
    "Cümlelerin birbiri ardınca pürüzsüzce akışı kesintiye uğruyordu. Bir şeyler kopuyor ,bir şeyler tırmalıyor, şurada burda bir kelime bir patlayıp bir sönüyordu . Sanki kendini " koyveriyordu" yazar"
    Çok fazla,olayı üst üste yığıyor. 115. Shf
  • 100 syf.
    Merhabalar efendim. Veli toplantılarını çok seviyorum. İki çocuk büyütmüş, birisi eğitimi tamamlamış , diğeri halen lise öğrencisi iki erkek evladın annesi olarak veli toplantılarına katılmak benim için çok keyifli oluyor.
    Toplantılara çocuklarımın notları , davranışları övülsün diğer veliler de bana imrenerek baksın amacı güderek katılmadığım içindir belki de.
    Küçük oğlumun rehberlik hocası veliler ile yaptığı karşılıklı görüşmede bu kitabı okumamızın faydalı olacağını ,hatta sonraki okul toplantısında okuduklarımızın ne kadarını uygulayabildik, tutumlarımızda, bakış açımızda herhangi bir değişiklik oldu mu anlatmamızı istedi.
    Kendisine bugün ki görüşmede bilgilendirmesinden, faydalı bir şekilde yönlendirmesinden dolayı çok teşekkür ediyorum.
    Pedagoji eğitimi almadığım için profesyonel eğitimci de değilim , teknik olarak inceleyici de .

    Bu zamana kadar yapılan veli toplantılarında gözlemlediklerim ve okuduğum bu kitaptan anladıklarımı anlatmaya çalışarak bir inceleme yazmak istedim.

    ANNELİK GÖREVİMİ YAPAMADIĞIM İÇİN
    - Evimde misafir odası diye ayrı tuttuğum bir alanın olmadığı, sizden sakındığım ,misafire ikramlarda kullanılacak yemek tabakları bardaklarımın eksikliğinden ve tüm evi rahatça kullanmanıza göz yumduğum için özür dilerim.
    - Birlikte kullanacağımız herhangi bir eşyanın seçiminde tercihlerinizi dikkate aldığım hatta oy birliğine sunarak işi eğlenceli hale getirmeye çalıştığım, cebimdeki paranın son kuruşuna kadar verdiğim hesap için özür dilerim.
    - Ne kadar yoğun olursam olayım birlikte isek tüm işimi bırakıp sizi dinlediğim, sözünüzü kesmediğim, birlikte değilsek aradığınızda cevap verememiş olsam da muhakkak geri dönüş yaptığım için özür dilerim.
    - Odanızın düzenine karışmayıp, dağınıklığını hiç fark etmeyip, baskın yaparcasına girmek varken kapıyı çalarak müsaade istediğim için özür dilerim.
    - Haberiniz olmadan eşyalarınızı karıştırmayıp, telefon, bilgisayar şifrelerinizi elde etmeye çalışarak kimlerle görüşüp, hangi sitelerde geziniyorsunuz diye evde polislik yapmadığım için özür dilerim.
    - Arkadaşlarınız ile tanışıp, aileleri kimdir diye merak ettiğim hatta çok değer verdiğiniz sizin deyimizinle kanka’larınızı evime davet ettiğim için özür dilerim.
    - Haftalık programlarımızı birlikte yaptığımız, bir alt kat komşumun kahve içmeye gelmek istediğini ya da beni davet ettiğini söyleyerek sizce de uygun mudur diye görüşünüzü aldığım , ertesi gün ne yemek istediğinizi sorduğum menü listesi için özür dilerim.
    - Giyim tarzınıza, saç şeklinize, zevklerinize, müziğinize , vasıta ile gitmek varken yaya gidişlerinize, yaya gidilecek on adımlık mesafedeki araç seçiminize ses çıkarmadığım için özür dilerim.
    - İlk aşklarınızı, ilk kavganızı, ilk kazık hezimetinizi, ilk yumruk acılarınızın hissettirdiklerini hissedebildiğim, hatalarınıza ceza vermediğim, açık ararcasına sorgulama yapmadığım için özür dilerim.

    VELİLİK GÖREVİMİ YAPAMADIĞIM İÇİN
    - Çocuklarımın aldığı notların bilgilerinin değerlendirmesi olarak düşünmediğim , aptal, gerizekalı mısın sen nasıl 25 alırsın demediğim için özür dilerim.
    - Sayısal bir zekaya sahip olan büyük oğlumun seçtiği üniversite bölümünü, sayısalın tüm derslerinden dahi nefret eden küçük oğlumun lisede tercih ettiği alanı saygı duyarak kabul ettiğim, elli yaşında onunla birlikte tiyatro ekibine dahil olduğum için özür dilerim.
    - Çocuklara asıl önemli olanın yapmamaları gerekenlerden uzak durması anlatılması lazım iken, tanık oldukları olayları yönetime bildirmeleri tembihlenen , ispiyoncu bir nesil çabasında olan müdür yardımcısına karşı geldiğim için özür dilerim.
    - Çocuklar geleceğinizin sigortası , meslek seçimlerinde yönlendirin diyen sınıf öğretmenine çocuğum doğduğunda kucağıma aldığım zaman benim çocuğum doktor olacak, avukat olacak, mühendis olacak annesine bakacak diye ninniler söyleyerek büyütemedim diye cevap verdiğim için özür dilerim.
    - Veli toplantılarında hocam oğlumun saçının uzunluğunu, kızımın pantolonunun darlığını nasıl görmüyorsunuz burası okul mu panayır alanı mı diye öğretmenlere çatan veliler ile yaptığım tartışmalar için özür dilerim.
    - Kendilerini taraf olmak zorunda hisseden, iktidar taraftarı olunca performans notu yükselecek sevdasıyla bu kitapları okuyacaksınız diyerek objektif davranamayan öğretmenlerin tercihlerine saygı duymadığım için özür dilerim.
    - Kendi yapamadıkları başarıları, ulaşamadıkları hedefleri çocuklarında görmek için çabalayan anlamaktan çok kabul ettirmek için uğraşan velileri anlayamadığım için özür dilerim.
    - ''Çocuğunuzla arkadaş değil, anne baba olun!'' prensibinin doğrulunu savunan herkese itiraz ettiğim için özür dilerim.
    -Dört duvar içerisinde, koridorları kamera ile izlenen, sürekli görevlilerin gezerek takipte bulunduğu, hücre sistemini andıran sınıfların bulunduğu, müfredata uygun yayınların okunmasına müsaade edilen , kılık kıyafetin tek tip olduğu, belirlenen saatlerde bahçeye çıkma izninin verildiği bir binayı okul olarak kabul etmekte zorlandığım için de en çok kendimden özür diliyorum.
    Gençleri anlamak için kitaplara gerek yok, hangi yazar, bir anne ya da babadan daha iyi bilebilir ki çocuğunuz ile kuracağınız iletişimin sağlamlığını. Rehber olabilirler, tercihler sunabilirler ama çocuğunuzu sizin kadar sevemezler.
    Çocuklarınızı hayat sigortanız, hayalinizdeki geleceğiniz ve projeniz olarak değil cidden çocuklarınız olduğu için sevin.

    Halil Cibran'ın çok sevdiğim bir şiiri vardır
    ''Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
    Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
    Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
    Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
    Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
    Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
    Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
    Çünkü ruhları yarındadır,
    Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
    Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
    Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
    Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
    Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
    Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
    Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
    Okçunun önünde kıvançla eğilin
    Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
    Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever''
    Sağlıklı bir nesil yetiştirilmesi umuduyla;
    Keyifli okumalar.
  • 638 syf.
    ·Puan vermedi
    Frank Herbert‘ın 1965’deki bilimkurgu şaheseri, din araştırmalarından bildiğimiz temalar ve tropelardan o kadar fazla içeriyor ki hepsini ele almak neredeyse imkansız. Köklü bir şüphecilikten, fanatizmin keşfine, kıyametsel görülerin varlık felsefesi incelemesi ve ek olarak kutsal zaman ve mekânın özü ve birbiriyle olan ilişkisine, din ile ekoloji arasındaki dinamik araştırmaya kadar her şey bu hikayeyi canlandırıyor. Ekonomik nedenlerin rolü, dini gücün kullanımı ve kötüye kullanılması, aynı zamanda dini uzmanların (toplumsal cinsiyet yetenekleri ve zorlayıcı güçlerin rolü) etkisi bol miktarda var. Fiziksel ve zihinsel dönüşümler kehanetle bildirilir; Sürgüne olan ilişkilerinde mesihçilik ve seçilmişlik araştırılmıştır; Kurban, ölüm ve diriliş, tüm anlam ve değerleri içinde gerçekleşir. Karşı çıkan otantikliğin kutsal metinleri yetkisi kuşkulu otoritenin sözlü geleneklerinin yanında ortaya çıkıyor.

    Entojenlerin bilinçliliğini genişletme rolü burada efsanenin ve ritüelin rolünün derin bir anlayışındadır. Aslında bir bakıma kitap, disiplinimizi karakterize eden sorular ve konular çerçevesi üzerine bir astardır. Rudy Busto’nun dediği gibi, bilimkurgunun ayırt edici özelliği, benzersizlik varsayımlarına meydan okumak için bilim tarafından ortaya atılan evren (veya evrenler) kavramını kullanabilmek için, gömülü ve tanıdık olanı “garip” hale getirmektir.
    Rahatsız edici olma olasılığına rağmen, “Sabit hayal gücü” yaklaşımından hareketle, hayal etmek için sonsuz bir olasılıklar dünyası olan alanın sınırsızlığına yöneliriz. Tabii ki, aslında orada olan şeyleri bilmiyoruz, ancak ciddi bilim kurgu yaratıcıları, ne olabileceğini tahmin etmeyi şimdiye kadar bildiklerimizi temel alarak varsayımlarda bulundu.


    Din bağlamında ne olması gerektiği ne olduğundan ekstrapolasyon ile elde edilmesi kaçınılmazdır, Ancak onu öngörmek için kullanılan lensler çok çeşitli yoğunluk, eğrilik ve iyileştirmeler içerisine gelmektedir.. Bazen üretilen görüntü bulanıktır, ayar gerektirir, yönelimi gerektirir. Beceri ile üretildiğinde netlik ve belki de tamamen yeni bir görme yolu sağlanabilir. Oğlu Brian Herbert‘in belirttiği gibi, Frank Herbert Musevilik, Hıristiyanlık, Hinduizm ve Budizm temalarını kullandı ancak Sufi mistisizmine vurgu yaparak İslam‘a özel bir ilgi gösterdi. 1965’te batıda İslam araştırmaları ile ilgili çok az şey biliyorduk ve az ilgi duyuyorduk ve yazarın çalışmanın özünü kendi projesi doğrultusunda nasıl kullandığını ve yeniden yorumladığını görmek büyüleyici; bu detay bile başlı başına ayrı bir çalışmadır. Burada bol miktarda Arapça kelime bilgisi olduğunu söylemek yeterlidir. Ayrıca dış güçler tarafından kendi çıkarları uğruna sadece gezegenlerinde yetişen bir ürün için gezegeni sömürülen, toplumu dışlanan, boyun eğdirilen ve manipüle edilen çöl insanlarının hikayesidir.

    Onların dini de dış etkilere maruz kalmış, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde evrimleşmiştir. Tüm zamanlarda ortaya çıkan bütün dinler, tarihin, coğrafyanın, ikliminin ve insanların gereklerine hitap edebileceği şekilde, ihtiyaçlarına uyacak belirli yollarla gelişmiştir. Şu anda Dune‘un gerekli bir okuma olduğu bir kursa öğretmenlik etmeye devam ediyorum. Herbert’ın orijinal serisi, oğlu tarafından yazılan birkaç eser ile devam etti. Dersim ve bu deneme için sadece orijinal eseri kullanıyorum. Elbette, bizi baya bir süre meşgul edecek zengin bir içeriğe sahip. Herbert sadece Din’i sorgulamakla kalmaz, ima yoluyla Dinsel Araştırmalar disiplini sorgular. Kısmen dini bir sistem olarak çekici bir eleştiri olmasının yanı sıra dinin sunduğu güçlü ve dönüştürücü güce ilişkin fikir verir. Bu içeriğin karmaşıklığı zorlu ve caziptir. En çarpıcı özelliği paradoksudur.


    Bir dünya yaratmak nasıl bir anlam taşır ve nitelikleri nasıl tanımlanır?

    Dune’u öğretirken benim pedagoji dersimin parçası olan metnin ortaya attığı soruların önerdiği ve çözümlemek için takip etmeyi seçtiğim temaların bazı örnekleri. Tutarlı bir dünya görüşü oluşturmak için gerekli unsurlar, gerekli dinamikler ve bunların oluşması için eklenmesi gerekenler nelerdir? Eğer din mevcutsa, din işe yarayan ne yapar? Dune dünyası gelecekte 20.000 yıl sonra geçiyor ve hüküm sürdüğü gezegenlerde yaşamın her yönünü kontrol eden hanedanların olduğu feodal bir yönetim mevcut.

    Dini sistem, dünya görüşünün merkezinde yer alır; ancak, kendisi, İmparatorluk altında var olan çok sayıda hanedanın ve gezegenlerin ekonomik ve siyasal refahı için zararlı olabilecek çatışmayı ortadan kaldırmak ve yasaklamak amacıyla kodlanmış ve açıklamalı eski ilk dünyanın inanç sistemlerinin bir derlemesidir.

    İnsan olmak ne demektir?

    Dune’de yanıtı açıkça verilmektedir: içgüdüyü aşmak için akıl ve zekayı kullanma yeteneğidir. Kitabın ana karakterinin insanlığını belirlemek için dini bir uzman tarafından uygulanan bir acı dayanıklılığı testi var. Bu test erkeklere nadiren yapılır. Bu soruyu karmaşıklaştıran ve Herbert’in hikaye yapısını ilerleten toplumsal cinsiyet sorunları ana tema ile ilişkilendirilmiştir. “İnsan”ın ayrıcalıklı statüsü aynı zamanda kitabın kendi tarihi öncesi dönemine bir cevaptır ve yapay zeka ile insan kabiliyetinin algılanabilir avantajları arasında derin bir gerginlik içerir. Geçmişte, teknolojiye aşırı bağımlılık acı çatışmalara (Bilimkurguda çok bilindik bir temadır) yol açtı.

    Dini uzmanların elinde ne tür araçlar var ve bunlar hangi amaca hizmet ediyor?

    Herbert’in kanaatine göre, dini uzmanın rolü kritiktir: dinin dogma, öğretme, evanjelistik ve misyonerlik işlevlerini başkanlık eder (ve çoğunlukla bu işlevi gören dişilerdir). Missionaria Protectiva’nın politik hedeflerini daha da ileri götürmek için tasarlanmış müthiş kontrol araçları ve son derece uzmanlaşmış zihinsel imkânlara sahiptir. Missionaria Protectiva’nın birincil hedefi, seçilmişin, Kwisatz Haderach’ın üretilmesi amacı doğrultusunda türlerin genetik manipülasyonunu sağlamaktır (Ve cinsiyetin erkek olduğuna dikkat edin), bunlar dönemin türetildiği Hasidizmde (Ortodoks Musevilik) bahsi geçen Kefitzat Haderech teriminden üretildiği gibi, evrensel süper varlık yolu kısaltandır. Bu dini uzmanlardan oluşan grup, siyasal çıkar, bilimsel emperyalizm ve mistisizmden şaşırtıcı birlikteliğinden oluşur.


    Peygamberliğin doğası nedir? Öngörü nedir?

    Dune’da evrensel süper varlık karakteri hem zaman ve mekanı, rüyalar ve vizyonlarda bir potansiyel akışı olarak görme kabiliyeti ile hem boğuluyor hem de bilgilendiriliyor. Ona dünyaları dönüştürme, nihai siyasi güç elde etme ve cihad (kutsal bir savaş) başlatma imkanı veren şey bu yetenektir. Aynı zamanda bu yetenek, üzerinde bulunduğu yolu tam olarak bilememek, kaderini sorgulamak ve direnmek, kontrol edemediğinden korkuttuğu için onun işkencecisi oluyor. Bu işkence gören bir peygamber, onun “korkunç amacı” olarak adlandırılan şeyleri yerine getirmek için onun için en önemli olan şeyi feda etmelidir.

    Herbert’in söylediği gibi, evrensel süper varlık sonuçları karşısında dehşete düşerken verdiği mücadelenin kendisine sempati duyuyor. Anlatıcısı Princess Irulan şöyle yazıyor:

    “Kehanet ve önsezi, cevapsız soru karşısında teste nasıl katılabilirler? Düşünelim: “Dalga formu”’nun gerçek tahmini ne kadar doğru? … ve Peygamber, geleceği kehanete uydurmak için ne kadar şekillendiriyor? Peygamber geleceği görüyor mu yoksa elmas kesicisinin mücevherini bıçak darbesiyle parçaladığını gibi kelimeleri ve düşünceleri yok edebildiği bir zayıflık, bir arıza veya bölünme hattı mı görüyor?”



    Din içinde fiziksel çevrenin rolü nedir?

    Herbert, 1965’te çevreci politik-toplumsal hareketlerin öneminin farkındaydı. Bu bilgiyi, yeterli dozlar halinde Arrakis gezegeninin çölleri hakkında tam bilgi ve anlayış içinde yaşayan yerli Fremenlerin çalışması olarak sunuyor. Gezegen ile olan manevi bağları çok eksiksiz ve kutsallığı o kadar tartışmasız ki, gezegenin sahip olduğu korkunç nitelikler, acımasız iklimi, suyun eksikliği devasa kum solucanları, gezegeni dönüştürmeye baş koydukları kutsal göreve sahip olsalar dahi o gezegen onların ibadet ettikleri entegre sistemi oluşturup anlamlaştırıyor.

    Herbert’ın objektifi sayesinde, dinin hemen her zaman algıladıklarından oluşuyor diyebiliriz. Din, umut ve umutsuzluğa, barış ve savaşa, sevgiye ve nefrete, gizem ve şeffaflığa ilham verme yeteneğine sahiptir. Kökünde paradoks yatıyor. Güç ve kontrol onun hisse senedi, kurtuluş ise onun fantezisi. Manipülasyon araç, ancak amacı üstünlüktür. Düşüncelerini oluşturan kişiler aracılığıyla biçimlendirir, yönlendirir ve kanalize eder; ancak hem kendi hem de onları sınırlar. Psikolojik dinamikte karmaşık olan incelikler vardır, gerçek nerde yatıyor? İnsan aklının dışında mı, yoksa içinde mi? Peygamber Paul Muad’Dib kesin bir şekilde, yetkilerinin önemli ve korkutucu ancak sınırlı olduğunu biliyor. Dune’da bir Tanrı var mı? Adı konmamış, tanımlanmamış, çağrılmış fakat eylemden tamamen kaldırılmış çok da kişisel olmayan tarihsel ilahi olgu. Her yerde bulunmama Bene Gesserit gündemini oluşturan ve somutlaştıran kadınlar ve peygamber için ayrılmıştır. Aynı zamanda çevre ve en zorlayıcı tezahürleri, çöl ve solucanlar için ayrılmıştır.
  • 256 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Kitap iki bölüm halinde ayrılmış ve bu bölümlerde bir çok alt başlıklara yer verilmiştir. Kitap hakkındaki değerlendirmemi sona bırakıp öncelikle seçtiğim bazı başlıklar çerçevesinde kitabı irdelemeye çalışayım.

    Birinci Bölüm: Film Eleştirisinin Kurumsal Çerçevesi
    -Film Eleştirisi Nedir?
    Çeşitli eleştiri tanımlamaları yapılmış olup, eleştirinin kısa bir tarihine yer verilmiş ve film eleştirmeni, film çözümleyici, sıradan izleyici arasındaki farklar anlatılmıştır.
    “Eleştirinin amacı, okuyucusunu eğitmektense, onunla ortak bir evreni paylaşmak ya da ona farklı bir bakış açısı sunmaktır. Eleştiri yazarının okuyucudan üstünlüğü, sorular sorabilmek, bu soruların yanıtlarını bulmanın peşinden gidebilmek, çoğu kişinin düşünebileceği fikirleri bir yöntem aracılığıyla özlü şekilde tartışabilmek ve yazıya dökebilmekten ileri gelir.”22

    -Popüler Film Okumaları- Eleştiri Ayrımı
    Bu ayrımlar şöyle özetlenebilir: Eleştiride yazar filmden aldığı hazza yer vermez; eleştiri bir tanıtım yazısı olmaz dolayısıyla filmin türü, oyuncuları gibi bilgileri vermesi gerekmez; dil temelinde ‘ben’ yaklaşımı olmamalı ‘izleyici’ temelli bir yaklaşım sunulmalı; eleştiri yazılarında muğlak, araştırmalarla desteklenmeyen genellemelerden kaçınılması gerektiği belirtilmektedir.
    “Eleştiride, “Müzikler de filmin gücünü artırıyor” gibi bir ifadeye yer verilmemelidir. Bu cümlede “filmin gücü”nden ne kastedildiği belli değildir. İzleyici üzerinde yaratılan etki kast ediliyorsa, bu durum bilişsel yaklaşımla ve alımlama araştırmalarıyla desteklenmeye ihtiyaç duyar, bu da analiz yapılmasını gerektirir. Unutulmamalıdır ki muğlak ifadeler, eleştirmenin kolay yolu seçtiğinin göstergesidir. Çünkü bu ifadeler kolayca yazılır. Eleştiri için asıl zor olan ise en yalın haliyle durumu tanımlayabilen, irdelemeye dayanan somut ifadeler kullanabilmektir.” 32

    -Eleştirmenin Sorumluluğu
    Film eleştirmenin öncelikle tarafsızlığı üzerinde durulan bölümde, eleştiri yazımında kullanılacak yöntemler kısaca anlatılıyor, eleştirmenin film yapım süreçleri hakkında bilgi sahibi olması gerektiği, yazacağı filmleri seçerken sadece beğenerek izlediği filmlerle sınırlı kalmaması gerektiği vurgulanıyor.
    “En başarılı eleştiri yazarlarının metinlerinde kendilerini gizlediğini, vurgulamalarının da en az dikkat çekecek şekilde düzenlendiğini unutmamak gerekir. “36

    -Kurguya Dair
    Film yapım sürecinde kurgunun önemine ve çeşitli kurgu teknikleri sayesinde filmin kattığı anlamın nasıl aktarılacağı anlatılmıştır.
    “Benzetmeli ve karşılaştırmalı kurgularda, çekimlerin taşıdığı kavram birbirleriyle karşılaştırılır. Benzetmeli kurguda bu karşılaştırma, iki kavram arasındaki benzetmeden yararlanarak gerçekleştirilir. Serpilen yemlerin üzerine yönelen tavukları gösteren çekimin ardından sofraya konan yiyeceğe doğru yönelen çocuklar, benzetmeli kurguya örnektir. Karşılaştırmalı kurguda ise, iki çekimde yer alan zıt iki kavramın çarpıştırılmasıyla aynı sonuç sağlanmaya çalışılır. Açlıkla mücadele eden insanları gösteren çekimin ardından, çöpe atılan yiyeceklerin verilmesi buna örnektir. Bağlantılı kurgu, çağrışıma yol açabilecek şekilde çekimlerin birleştirilmesiyle elde edilir. Bu çekimlerdeki kavramlar birbirini andırabilir ya da birbirinin karşıtı olabilir; burada önemli olan, çekimlerin yeni bir kavrama, üçüncü bir anlama ulaşması, çağrışım yoluyla yeni bir kavramı akla getirmesidir. Özellikle sansür nedeniyle perdeye yansıtılmayan durumlar bu şekilde anlatılır. Simgesel bir özellik taşıdığından buna simgesel kurgu da denilebilir. Örneğin öpüşmeye başlayan bir çiftin çekimin ardından, yükselen havai fişeklerin gösterilmesi bağlantılı kurguya işaret eder. “ 50

    -Filmin Gerçek Kültürel Niteliğini Ortaya Çıkarmak İçin Sosyolojik Yaklaşım.
    Sosyolojik çözümlemeler yapmak için filmin geçtiği ülkenin kültürel yapısının bilinmesinin önemini belirten yazar, eleştiri yazarken bu konuyla ilgili nelere dikkat edilmesi gerektiğini aktarıyor. Örneğin; genellikle bilinen (kültürel anlam içeren) simgelerin açıklanmasından kaçınılması gerektiği ancak pek bilinmeyen örf adetler için açıklamaların gerekli olduğunu dile getiriyor. Ayrıca dönem filmlerinde sosyolojik bir bakış açısıyla eleştiri yaptığımızda o dönemle ilgili bir çok araştırma yapmamız gerektiğini vurguluyor.
    “Sosyolojik yaklaşım, “Filmin kültürel ve ulusal niteliği nedir?” sorusuna yanıt arar. “ 54

    -Anlam Üretiminin Elemanlarını Saptamak İçin Göstergebilimsel Yaklaşım
    Bölümde göstergebilim içinde yer alan kavramlar açıklanmakta bunların sinema eleştirisi bağlamında nasıl ele alınacağı öz bir biçimde aktarılmaktadır. Bazı kavramlar: Gösterge, Anlam-Anlamlandırma, Temel Anlam-Düz Anlam, Yan Anlam, Düzgü-Kod, Temsil-Betimleme, Çıkarsama, Sapmaca, Düzdeğişmece, Eğritileme-Metafor, Söylem, Söylen-Mit, Simge, Dizisellik, Yapıbozum, İmge…
    “Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişkinin rastlantısal, nedensiz ve yapay oluşu yani bir kelime ile içeriği ya da gösteren ile gösterilen arasında mantıksal bir bağın olmayışı da, metinlerde anlamı bulmayı ilginç ve zor kılar. “ 67

    -Yönetmenden İzleyiciye Eylemin Gizli Nedenlerini Belirlemek İçin Psikanalitik Yaklaşım
    Psikanalizci yaklaşımın temelleri, psikanalizin sinema içerisinde ele alınışı kısa olmasına rağmen oldukça doyurucu bir şekilde anlatılmış. Freud’un ihtiyaç ,arzular, düşler kavramları eşliğinde Jung’un rüyalar hakkındaki açıklamalarına yer verilmiş özellikle ele alınan psikanalizci ise Lacan. Lacan’ın “kimliklendirme” ve “özne” tanımlamalarıyla beraber bireyin imgeselden semboliğe geçişin üç aşamasını(ayna evresi, dile geliş ve Oidipuskompleksi) ele alır. Bütün bu açıklamalar Zizek ve RobinWood’un Hitchcock çözümlemeleriyle örneklendirilerek,-psikanaliz yaklaşımı eşliğinde bir eleştiri yazısı nasıl olmalıyı- ortaya koyar.
    “…psikanalitik eleştiri, yönetmenin filmlerinde kurduğu anlamlar aracılığıyla, yönetmenin olduğu kadar toplumsal bilinçdışının korkularını ve eğilimlerini de açıklamaya hizmet etmektedir.” 85

    -Toplumsal Cinsiyetin Tüm Uygulamalarını Ortaya Koymak İçin Feminist Eleştiri
    Freud’un ÖidipusKomleksi konusunda fallusa sahip olup olmama üzerinden yaptığı kadın ve erkek ayrımı, Lacan’nın kadın ve erkeği simge olarak görerek kadının ‘öteki’ olarak konumlandırılması yaklaşımıyla açılan bölüm çeşitli feminist yaklaşımlarının açıklanmasıyla devam eder. Eleştiri yazımında feminist eleştirinin önemi gereği kadar incelenmiş olup, sinema ilişkisi örneklerle desteklenmiştir.
    “Özne olmanın kuralları kamera tarafından yapılandırılarak seyirciye sunulur. Böylelikle kamera ve sinema, kişiyi özne konumuna taşımayı önererek gerçek ve ulaşılması hedeflenecek bir dünya yaratır görünür ve ideolojik bir aygıta dönüşür. Egemen ideoloji tarafından bir ‘araç’ haline gelen sinema, çözümlenmediği sürece bilinçdışı şekilde işleyecektir. Bu nedenle eleştiriye ve özellikle feminist eleştiriye ihtiyaç duyulmaktadır. “ 97

    İkinci Bölüm: Örnek Çözümlemeler

    Birinci bölümde değinilen konulardan yararlanarak örnek eleştirilere ikinci bölümde yer veriliyor.

    <<5 Vakit-Yön:Reha Erdem>> filminin kültürleme, kimlik sorunu, taşra sıkışmışlığı, aynının tekrarı, çocuğun toplumsallaşması üzerine<<Çoğunluk-Yön:Seren Yüce>> filminin baba-oğul çatışması, toplumsal cinsiyetçilik, ideoloji ve hegemonya üzerine <<Tepenin Ardı:Emin Alper>> filmi RenaGirard’ın “Günah Keçisi” kavramı çerçevesinde <<Nokta-Yön:Derviş Zaim>> filminin düz-yan ve zıt anlamlar ile kurgu, çekim, renk ve metaforlar üzerine <<Musallat-Yön:Alper Mestçi>> filminin tür sineması ve psikanaliz eleştiri çerçevesinde <<Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak-Yön: Ahmet Uluçay>> filminin sosyolojik yaklaşım, sınıflar arası farklar üzerinden <<Adem’in Trenleri-Yön:BarışPirhasan>> filminin toplumsal cinsiyet olgusu üzerinden <<VavienYön:Yağmur/Durul Taylan>> filminin iletişimsizlik, iyi ve kötü kavramları üzerinden <<Yumurta Yön:Semih Kaplanoğlu>> filminin kent-taşra kavramları üzerinden<<Pandora’nın Kutusu Yön: Yeşim Ustaoğlu>> filminin sosyolojik ve feminist eleştiri üzerinden <<Gönül Yarası Yön: Yavuz Turgul>> filminin şiddet ve iletişimsizlik üzerinden <<Başka Dilde Aşk Yön: İlksen Başarır>> filminin kapitalizm ve psikanaliz üzerinden <<Fetih 1453 Yön: Faruk Aksoy>> filminin toplumsal hafıza üzerinden çözümlemeleri yapılmıştır.

    Değerlendirme
    Kitabın ilk bölümünde eleştiri yazımı üzerine verilen bilgilerin ne kadar faydalı olduğu ikinci bölümdeki film çözümlemeleriyle anlaşılıyor. Bu bilgileri bilen okuyucular için ilk bölüm sıkıcı bir hal alabilir. Kitap film eleştirisinin nasıl yazılaması gerektiği konusunda büyük bir boşluğu dolduruyor. Kitabı, filmleri izlerken farklı bakış açıları görmek isteyen izleyicilere ve filmler konusunda eleştiri, inceleme yazıları yazmak isteyen herkese tavsiye ederim. Bunun haricinde filmleri sadece vakit geçirecek bir araç olarak gören izleyici uzak durmalı.