• Üstüme arapça, kürtçe, süryanice, ermenice ve türkçe konuşan saçlar dökülüyor. İlan ettim hiçbiri ve hiç kimse değilim. Dilsizim!
    Umay Umay
  • "Örnek" kelimesinin Ermenice "orinag"dan Türkçeleştiği meydana çıkarıldığı zaman çok şaşıran uydurmacılar, bu kelimeyi önce Türkçe "görenek"den değişmiş diye göstermeye kalktılar.
  • Osmanlı İmparatorluğu'nda esaslı biçimde faaliyete geçen ilk matbaa, yani Türkçe basım yapan kurum, Mısır'da, Kahire yakınlarında Bulak kasabasında 1822'de kurulmuştur. Burada Mehmed Ali Paşa, Arapça eserler yanında Türkçelerinin de basılmasını sağlamıştır. Nitekim, 18. asrın vekayinâmelerinden olan Vasıf Tarihi'nin iki cilt halinde burada basılmış olması buna bir örnektir. Ayrıca Rıfat el-Tahtavî'nin Fransa Seyahatnâmesi 1834'te Arapça ve 1839'da da Türkçe olarak gene burada basılmıştı.[368] Gazete ise, Osmanlı Türkiyesi'nde hayata İzmir'de girdi. 1824'te Le Smyrnéen, sonra Spectateur Oriental, le Courrier de Smyrne ve nihayet Journal de Smyrne bu gazetelerdir. Nihayet Mehmed Ali Paşa, imparatorluğun ilk resmî gazetesi diyebileceğimiz Vakâ-i Mısriyye'yi 1828'de Mısır'da yayına çıkardı. Kuşkusuz, bu gazete İstanbul'un iradesi dışında ve ona karşı polemik için yayına başlamıştır. Mehmed Ali Paşa'nın bunun gibi bir yayını da Girit valiliğinde çıkarttığı Vakâ-i Giridiyye'dir (1831'de). Vakâ-i Mısriyye, Arapça-Türkçe, ikincisi ise Rumca-Türkçe çıkıyordu.Takvîm-i Vekâyî belki bu yüzden çabukça çıkartıldı. Aslında Osmanlı idaresinin bilinen ilk vilâyet gazetesi, Midhat Paşa'nın Tuna valiliği sırasında çıkarttığı Tuna-Duna imiş gibi görünüyor. Ancak ondan çok önce muhtar bir idaresi olan Sisam adasında (Sisam emareti) bir vilâyet gazetesi çıkartılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Sisam emaretinde "Rumiyu'l-ibâre bir gazete çıkarılması" için 26 Şubat 1852'de bir irade çıkarılmıştı. Bu gazetenin nüshalarını bulamadık. Gayri-Türk imparatorluk tebaası için özel gazetelerin çıkarılması da planlanmış gibi görünüyor. Böyle bir güdümlü gazetenin Araplar için çıkarılması gerekli görülmüş olmalı ki, Ceride-i Havadis sahibi Çörçil Efendi'ye, gazetesinin Arapçaya çevrilerek basılması için ruhsat itâsı emredilmişti. Çok daha erken bir tarihte 1840'ta hükümet Ermenice bir gazete çıkarmak teşebbüsündeydi Nihayet 29 B 1268/19 Mayıs 1852 tarihinde Sahhak Ebro ve Krikon Beyler Ermenice bir gazete çıkarmak için izin aldılar. Sahhak Ebro Bey, Tercüme Odası memurlarındandı ve Takvîm-i Vekâyî'nin Fransızcasını çıkarmakla görevliydi. Kendisine bu görevinden dolayı maaş bağlandığı, bir yıl öncesine ait bir Meclis-i Vâlâ kararından anlaşılıyor. Sahhak Ebro, Tanzimat dönemi Osmanlı-Ermeni aydınlarının önde gelen isimlerindendi; tarih, iktisat gibi dallarda öncü sayılacak derleme ve tercüme yazıları vardır. Gene bu yıllarda Fransa tebaasından Kapol (?) isimli biri, Ermenice bir gazete neşri için ruhsat almıştı. Nitekim aynı yıl içinde (1267/1850-51) bu zat ile Uncu Halil Ağa'ya litografya destgâhı ve kitap tab'ı için müsaade ve ruhsat verilmiştir.
  • Türkçede Kürtçeden alıntı olan sözcükler, buyur, bu kadardır:

    Berdel, biji, cacık, dalavere, dengbej, gundi, halay, ya herru ya merru, heval, hızma, keko, keleş, kıro, kirve, koçer, kötek, lavuk, peşmerge, pirpirim, şıh, tırsmak.

    Hırçın, kelepir ve ova’dan emin değilim. Torun meselesi kafamı kurcalıyor. Tulum anlamına gelen meşk Farsça veya Kürtçe olabilir. Ağıl ve mezra anlamına gelen kom Kürtçe veya Ermenice olabilir. Koçer’in aslı Türkçedir, ama Türkçeye bu özel anlamda Kürtçeden gelmiştir. İsot Türkçedir. Hepsi bu kadar. Daha üç beş tane çıkar belki, ama mesela kırk tane çıkmaz. Mümkün değil.

    *
    Madem Kürtlerle Türkler bin seneden beri kimin eli kimin cebinde yaşamışlar, neden sözcük alışverişi bu kadar zayıf ve bu kadar marjinal kalmış, bir kez daha arzedeyim.

    BİR, dünyanın her yerinde kural gereği, yanyana yaşayan dillerden statü ve itibarı aşağı olan, yukarı olandan sözcük alır, tersi olmaz. Tersi ancak şöyle olur: a) argo kelimeler alınır: keko, kötek, lavuk, tırsmak… b) öteki kültüre ait “yabancı” kurum ve simgelerin adı alınır: berdel, dengbej, halay, kirve, peşmerge, şıh… c) öteki kültürden ithal edilen nesnelerin, özellikle yiyecek ve giysilerin adı alınır: cacık, hızma, belki pirpirim… d) öteki kültürün uzmanlaştığı bir faaliyet alanı varsa o alanın terimleri alınır: Türkçedeki Rumca tarım ve balıkçılık terimleri gibi. Hepsi bu kadardır. Bütün dillerde böyledir.

    İKİ, bir dilden diğerine etkileşim osmoz yoluyla olmaz, havadan bulaşmaz, her iki dili bilen ve rutin olarak kullanan insanlar aracılığıyla olur. Türklerin seçkin sayılan zümresinin tamamı, aşağı yukarı 1000 yılından 1900 yılına dek az veya çok Farsça bilirdi. Bilmekle kalmaz, bildiğini göstermekle itibar ve avantaj kazanırdı. Aynı dönemde Türklerin dil modalarına öncülük edebilecek olan kesiminde Kürtçe bilenlerin oranı, ben size söyleyeyim, bugünkünden farklı değildi. Bilenler de Kürtçe bildiklerini teşhir ederek değil, aksine SAKLAYARAK toplumda basamak yükselirlerdi.

    Kardaş yerine birader dersen seçkinlik puanın artar; bıra dersen azalır. Bu kadar basittir bu iş. Bu yüzden birader Türkçeye girmiş, bıra girmemiş.
    Sevan Nişanyan
    http://archive.is/E5A4D
  • Kelimelerin köklerini öğrenmek bile bir sürü boş inancı , yanlış anlamayı ortadan kaldırabilir. Bütün batılılara ' gavur ' diyoruz ; halbuki Farsça'dan aldığımız bu kelime ' ateşe tapan ' demektir. Şu Avrupalılara , haklı da olsa , ne kadar kızılırsa kızılsın , onların ateşe taptıklarını ileri sürebilir miyiz? Musevice'den , Ermenice'den , Yunanca'dan ne kadar çok kelime aldığımızı bilsek , azınlıklara bu kadar kızabilir miydik?
  • “Niye okumadın?” dedi. “Ermenice okuyamadım,” dedim. ‘Bir Ermenice öğrenmek çok mu zor?’ dedi... Kolaymış gibi...
    Cansu Canan Özgen
    Sayfa 93 - Halil İnalcık ve İlber Ortaylı arasında geçen bir tatlı an:)))