• Her dilde sevebilirim seni,
    Ama bugün olmaz...
    Bugün sadece ermenice...
    "Yes kez ge sirem.."
    Hırant Dink #Ahparig Anısına 💙
  • Wambery, eski Türklerde "alufte ve piç" sözlerine rastlamadığını yazmaktadır. Gerek kadınlar gerekse erkekler için olsun, ahlâksızlık ifadesi olan zina, veled-i zina, fuhuş, fahişe, orospu, ibne, puştluk, pezevenk, aşifte, müstefreşe, şıllık, şırfıntı, kahpe, metres, kulampara vs. gibi kelimelerin hiçbiri milliyet itibarı ile Türk değildir. Bu kelimeler, Türk diline daha sonraki çağlarda Farsçadan, Fransızca, Ermenice ve Arapçadan geçmiştir. Bunun böyle oluşu, dillerin oluşumu çağında bile, Türk milletinin İslâm anlayışına uygun bir ahlâk telâkkisine sahip olduğunun mükemmel bir ifadesidir.
  • "Kadriye Neneme Ermenice ne deniyor, biliyor musun Anne?” diye sordum. Güzelim gözlerine bir ışık, yüzüne temiz bir gülümseyiş yayıldı annemin. Bir parolayı söyler gibi, usulca, dikkatli ve kendinden emin bir sesle “Garine” dedi, “O senin Garine Yayan”. “Garine” diye tekrarladım, ruhu uzaklarda, bedeni yanı başımızda olan bu kadına bakıp. Annemin sesi bir kez daha duyuldu. “Garine Ermenice’de Erzurum demek."
  • Silbûs (Ermenice) aydınlığı, Tarî (Kürtçe) karanlığı temsil etmektedir. Aydınlık ve Karanlık iki büyük kardeş dağlardır Silbûs ile Tarî.. Bingöl, Elazığ, Dersim üçgeninde yer almaktadırlar. Biri kayalık, biri yeşil, biri karanlık, biri aydınlık, biri dumanlı, biri güneşli...

    Silbûs ve Tarî dağlari ikiz kardeş gibi yanyana göklere uzanırlar. Yöre insanları onları birbirine kızgın iki kardeşe benzetirler. Bir rivayete göre, bölgenin yabancı işgalciler tarafınden ele geçirilmek istendiği bir savaşta,
    Silbûs’tan düşman güçlerine ateş eden topların sesleri duyulmuştur. Silbûs düşmana direnirken, Tarî kardeşinin yardımına gelmez ve kendisini yalnız bıraktığı için Silbûs’un bedduasına uğrar. Bu beddua nedeniyle Tarî'nin zirvesi günün birinde darmadağın olur. Gerçekten de Tarî’nin tepesi zirveden ziyade bir düzlüğü andırır.
    Silbûs’un tepesi birçok farklı dinden insanın ziyaret yeridir.
    https://youtu.be/0QZ9ov6bY9Q
  • Daha önce Gavur Mahallesini okumuştum ve beğenmiştim, bu kitabı daha da çok beğendim dersem yalan olmaz galiba.

    Kitap ilk olarak, Margosyan'ın ustam diye hitap ettiği Hagop Mıntzuri'ye cevap niteliğindeki yazısı ile başlıyor.

    "Margosyan'ın Diyarbakır yöresini anlattığı ilk öykülerinden "Halil İbrahim"i okuyan Erzincanlı Ermeni yazar Hagop Mıntzuri, Marmara Gazetesi'nin 18 Mart 1976 tarihli sayısında bir açık mektup kaleme alır ve Margosyan'a övgüler düzer. Ardından da "Edebiyatı unutma, sabahından çal, gecenden çal, eser ver bize" diye çağrıda bulunur."

    O kadar içten o kadar keyifli ki bu mektuba verdiği cevap, çocukluktan, istanbul'a gönderilme serüvenine kadar, bir konudan bir konuya, çocuk gibi heyecanla atlaya atlaya anlatıyor her şeyi.
    Daha sonra ki öykülerde de tek tek her öyküde denk geldiğiniz kişilerle karşılaşıyorsunuz.

    Ben bazı yazarları okurken, sanki okumuyor da bir yerlerde oturmuş onları dinliyor gibi hissediyorum kendimi. Nefes almayı unutmuş ve ağzı açık kalmış bir durumdayım sanki.
    O kadar sıcak, o kadar içten ve samimi ki yazar.

    Gazeteci Ragıp Duran'ın bir makalesinde dediği gibi :

    [ Margosyan'ın diline bir dengbej gelip yerleşmiş sanki. Geçenlerde bir yabancı gazetede Kahire'deki kahvelerde öykü-masal anlatan amcalardan birinin fotoğrafını görmüştüm. Biletimiz'i okurken o fotoğraf çekildi yeniden. Margos amca, bir masanın üstüne konmuş iskemleye oturmuş, elinde bir kitap, arada sırada gözlüklerini çıkarıp nargile ya da kahve içen dinleyicilerine bakıyor. Ulu Cami'nin önündeki kürsülere tünemiş Ermeniler, Kürtler, Museviler, Süryani ve Keldaniler usul usul dinliyorlar kendi öykülerini. Arada bir, Ermeni'nin biri ya da bir Hıristiyan "Ape Margos, o kadının adı Mari değil Hayganuş" diye tekzip iddiasında bulunuyor." ]

    ***
    Bazı yazarlarımız yurtdışında yaşar ve yabancı dil yayınlar kitaplarını, sonra da kalkar bunu türkçeye çevirttirir. ( Türk değil de başka bir ülkenin vatandaşı gibidirler)

    Böyle yazarlar da, yabancı dil olan kitaplarını tekrardan türkçe olarak yazar.

    Buyrun size yazar var, bir de yazar var farkı.
    Margosyan'ın 2000 yılında sabah gazetesi yazarı Refik Durbaş ile yaptığı söyleşiden bir kesit :

    Yazma serüvenin ne zaman başladı?
    "1953 yılında Diyarbakır'dan ayrıldıktan sonra, lise tahsilimi burada, İstanbul'da yaptım. Lise son sınıfta artık yavaş yavaş bir şeyler karalamaya başlamıştım. Diyarbakır'da yaşarken Ermenice bilmiyordum. İstanbul'da öğrendim. Ermenice hocam, 'Senin elin kalem tutar, yazdığın kompozisyonlar fena değil, gel sen Diyarbakır'ı anlat' diyerek teşvik etti beni. Ben de doğrusu, onun tavsiyelerine uydum, işte ufak ufak Diyarbakır'ı, oradaki insanların yaşamını anlatmaya çalıştım."
    Kaç yıllarıydı o yıllar?
    "İşte 1957–58… Sonra, işte yazdığım bu hikâyeler genellikle İstanbul'da çıkan yerel gazetelerde, mesela Marmara'da yayımlandı. Ardından bir kitap haline dönüştürdüm bunları."
    Ermenice?
    "Evet, Ermenice... Ve 1988'de 'Ermenice yazan yazarlara verilen bir ödül var Fransa'da... "
    Eliz Kavukçuyan Ödülü…
    "Evet, o ödülü aldım. Sonra bir: arkadaş, tesadüfen bunu duymuş, geldi bana teklif etti, 'bunu Türkçe yayımlamayı düşünür müsün' dedi. Doğrusu ben o güne kadar bunu hiç düşünmemiştim. Olur dedim. Ve ben oturdum bütün hikâyeleri yeniden Türkçe yazmaya başladım, hiçbir zaman Ermeniceden tercüme etmedim yani...
  • Karapetê Xaço ya da Karabêtê Xaço ya da Gerabêtê Xaço (Ermenice: Կարապետ Խաչո) (3 Eylül, 1900 - 15 Ocak, 2005), Ermeni dengbej. Çocukluğundan itibaren Kurmanci dilinde Kürt halk şarkıları söylemeye başladı ve bu geleneğin sonraki kuşaklara aktarılmasında büyük rol oynadı.

    Xaço Batman'ın Bileyder köyünde (günümüzde Binatlı) doğdu. 1915'te Ermeni Kırımı sırasında köyünün imha edilmesine tanık oldu. Kardeşleri Abraham, Manuşak ve Xezal ile birlikte bir asker sayesinde hayatta kaldılar.

    Fransız Yabancı Lejyonu'nda 15 yıl paralı asker olarak görev yaptı. 1936 yılında Suriye'de lejyonda çalışırken, Kamışlı şehrinden Aizizyan ailesinin kızı Yeva ile evlendi. Bu evlilikten dört kızı ve bir oğlu oldu. 1946'da ailesiyle birlikte Ermenistan'a göçetti ve Erivan'a yerleşti.

    Xaço, Yerevan radyosu'nun Kürtçe servisinde çalışarak Dengbej müziğinin en önemli yorumcularından biri oldu. "Ay lo mîro", "Adullê", "Çume Cizîre", "Xim ximê" ve "Lê dayikê" gibi geleneksel şarkıları yorumladı.15 Ocak 2005'te öldü.

    Kaynakça

    ^ a b Salihe Kevirbiri, Bir Çığlığın Yüzyılı: Karapetê Xaço, Si Yayınları, İstanbul, 2002, ISBN 975-6560-13-4, p. 66. (Türkçe)
    ^ Abidin Parıltı, Dengbêjler: Sözün Yazgısı, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006, ISBN 975-273-279-8, p. 128. (Türkçe)
    ^ Christopher de Bellaigue, Rebel Land: Among Turkey's Forgotten Peoples, Bloomsbury Publishing, 2010, ISBN 978-0-7475-9676-9, p. 171.
    ^ a b c Salihê Kevirbirî, The Armenian Origin Master Dengbêj in pen-kurd.org
    ^ Kevirbiri, Bir Çığlığın Yüzyılı: Karapetê Xaço, p. 61. (Türkçe)
    Belgesel

    Mehmet Aktaş, Dengekî Zemanê Bere: Karapêtê Xaço: Voice from the Past (Belgium: Medya TV, 2000).
  • Hani bazı şarkılar vardır, ne dediğini anlamazsın ama bilirsin, hissedersin. İşte onlardan birini bırakıyorum hemen buracığa. Üç gün kadar dinledikten sonra bakmak geldi aklıma hangi dilmiş diye (merak edenler için Ermenice)
    https://www.youtube.com/watch?v=qNHbB24Nvdg
    Küçücücücük not/rica: bildiğiniz böyle melodiler/şarkılar varsa yorum kısmı aşağıda c: