Geri Bildirim
  • Urartuca
    Urartular’ı Hurriler’in devamından çok hayatta kalan komşusu,
    akrabası olarak görmek gerek. Ermeniler ataları olarak kabul
    ediyorlar. Aynı iştahla olmasa da kimi Kürtler de ataları olarak
    Urartuları görüyorlar. Dilleri kesinlikle Hint-Avrupa dil
    ailesine mensup değildir (Ermenice ve Kürtçe Hint-
    Avrupalı’dır). İzole bir dil olarak kabul edilir fakat Kuzey
    Kafkas dilleri -bilhassa Çeçence- ile yakınlık gösterir. Yeni Asur
    çivi yazısıyla yazılmış 180 kadar yazıt bırakmışlar geride.
    Friedrich Eduard Schulz’un tanıttığı çift dilli Keleşin steli çözüldü
    fakat dili tamamen anlamaya yetmiyor. Bir başka çift dilli stel
    Topzava halen tam olarak çözülemedi. Margaret R.Payne -
    Urartu Çivi Yazılı Belgeler Kataloğu’nu tavsiye ederim.
  • Kimi güney ve güneydoğu illerimizde yaşayan yurttaşlarımızın önemli bir bölümü Kürt. Anadilleri Kürtçe. Tıpkı kimi yurttaşlarımızın Arapça, kiminin Rumca, kiminin Ermenice, kiminin İbranice, kiminin Gürcüce, kiminin de Çerkezce, Lazca veya Abazaca olduğu gibi... Kasım 1956 tarihli Aylık İstatistik Bülteni 118. sayfasında yurttaşlarımızın anadillerine göre dökümü yapılmış. Anadili Kürtçe olan yurttaşlarımız, Anadili Türkçe olanlardan hemen sonra ikinci sırayı işgal ediyor. Yani otuz yıl önce olaya daha gerçekçi ve uygar bir açıdan bakılıyormuş. Ne var ki o günlerde Kürtler, Ermeniler gibi, Yahudiler gibi azınlık haklarından yararlamıyorlardı: Örneğin ne kendi okulları vardı ne de gazeteleri. Ama hiç değilse anadillerinin Kürtçe olduğu resmen tanınıyordu. Sonra hükümetlerin konuya yaklaşımı değişti; asimilasyon yanlıları herhalde ağır bastı. Doğulu yurttaşlarımız; resmi literatür dışında ise Kürt Memet nöbete. Doğunun yoksulluğu, ihmali de sürüp gitti. Nihayet geldik bölücü eşkiya hikayesine. Eşkiya diye, kırsal kesimlerde adam soyan, köy basan silahlı soygunculara denir. TDK'nın Sözlüğü'nde "eşkıya" maddesi, bizim açıkladığımız anlamda tanımlanıyor: 1- Haydutlar, kır uğruları 2- Haydut, kır uğrusu. "Haydut" sözcüğü da kır hırsızı, yol kesici diye açıklanıyor. Gelelim bölücüye. Elimdeki sözlükte "bölücü" sözcüğü yok. Ama bölmek sözcüğü var: 1- Özel maksat gözetilerek bütünü iki ya da daha çok eşit parçaya ayırmak... 2- Mat. Bir inceliği iki veya daha çok parçaya ayırmak... Bölücü eşkıya terimi haydutları soygun sonrasında para ve malları bölüştükleri anlamına gelebilir. Oysa resmi çevreler bölücü eşkıya terimini yurdu bölmeyi amaçlayan kişiler anlamında kullanıyorlar. Öyle ise onlara eşkıya denmez. Zaten onlar da kendilerini Kürdistan davasının silahlı militanları olarak tanıtıyorlar. Dünya da onları öyle tanıyor. Nitekim Le Monde gazetesi Güneydoğu olaylarıyla ilgili başyazısında Kürdistan Katliam başlığını atmıştır. (23.06.1987) Sorun budur. Kelime oyunları ile gerçek değiştirilmez. Türkiye'yi yönetenler Türkiye'nin karşısında böylesi ciddi bir sorun olduğu idrak içinde konuyu ele almak zorundadırlar. Bunlar alalede eşkıya ise zaten dünyayı ilgilendirmez. Ama bizim iç sorunumuzdur. Oysa köy ve mezar baskınları, masum insanların öldürülmesi, resmi çevrelerce uluslararası platformlara götürülüyor. Bunlara eşkıya demekle sorun çözülmez. Kaldı ki onlar, olayları savaş olarak nitelendiriyorlar ve " savaşta siviller de öldürülür" diyorlar. Ve baskınları sürdürüyorlar. Her gün köy, bir mezarının basıldığını; şu kadar kişinin öldürüldüğünü, şu kadarının da kaçırıldığını öğreniyoruz. Ve sayın Başbakan "3.496 kişi idiler, 1.526 kişi kaldılar, yakında kökleri kazınacaktır," diyor. Böylece koca devletin 1.500 kişiyle baş edemediğiniz itiraf etmekle kalmayıp, bölgedeki 12 ilde Olağanüstü Hal Yasası uygulayacak süper bir vali atıyor... Yılların yanlış politikaları ve ihmalleri ile büyüyen çok ciddi bir sorun var Türkiye'nin karşısında. Bu yarın daha ciddi, daha büyük sorun halini alacaktır...
    Mehmet Ali Aybar
    Sayfa 165 - İletişim yayınları
  • Çok ama çok istediğim incelememi yazmaya başlayalımmm :D
    Öncelikle bu kitabı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Neden diye soran olursa insanlar toplumlar, devletler ve sınırlar içerisinde yaşıyor. Burada ben apolitik kafa yapısına sahibim gibi bir cümle kurmak saçma olur. Ki hayatımın 19 yılı boyunca ben bu cümleyi kurmuştum :D Yani gerçekten de bazı şeyleri öğrenmek lazım...

    Kitabı alacak olanlara sesleniyorum: İthaki Yayınlarından alınız,mükemmel!!
    Kitap içerisinde ilk basımın ön sözünden tutun,Fransızca basımda İtalyan basıma kadar birçok basım için yapılan öz sözlere yer verilmiş. Bunun yanında Almanca ve İngilizce asıllarına da yer vermişler. Eğer bu dillerden birisini bile biliyorsanız karşılaştırarak okumanız efsaneviii olur :)

    Hadi şimdi Komünist Manifesto neymiş bi' kitaptan dinleyelim:
    "...bütün toplumcu yazının kuşkusuz en yaygın, en uluslararası ürünü, Sibirya'dan Kaliforniya'ya dek bütün ülkelerdeki milyonlarca işçinin ortak izlencesidir."
    (İthaki Yayınları 1. Baskı,43. sayfa)

    Yani Komünist Manifesto işçilerin haykırmasıdır bir nevi.
    Tabi burada tuhaf bir düşünce de kafamı karıştırmıyor değil...
    İşçilerin ayaklanmasını söyleyen bir kitabı işçilere nasıl ulaştırılsın?

    Bizim ülkemizde meşhurdur.İnsanlar ya da daha çok gençler hava olsun diye(!) "Ben Komünistim yaa!" ayağında takılırlar.
    Burada da değinmek istediğim nokta şu. Hiçbir zaman belli bir kalıba koyulmayı sevmem ve "izm"lerden bu yüzden nefret ederim. Yine de kalkıp Komünistim diyecek olursa biri lütfen önce ne olduğunu öğrenmek için kitap okusun. Bu zamanında Marx'ın dilinden de şu şekilde aktarılmış:
    "İşçi sınıfının, salt siyasal devrimlerin yetersizliğine inanmış, tepeden tırnağa bir toplumsal değişimin zorunluluğunu ileri süren hangi kesim varsa, o sıralar kendisine komünist diyordu."
    (İthaki Yayınları 1. Baskı,55. sayfa)

    Hadi şimdi de ülkemize geri dönelim. Bizim ülkemizi bilen bilir.Zamanında matbaa her yana giderken bizimkiler önünü kesmiştir. Sonrada ülkemiz neden gelişmiyor...
    Peki bu Komünist Manifesto için nasıl olmuştur?
    "Bir tuhaflık örneği olarak şunu da anayım:1887'de bir Ermenice çevirinin elyazması İstanbul'da bir yayıncıya sunulmuş; gelgelim adamcağızda üzerinde Marx'ın adı bulunan bir şeyi basacak yüreği yokmuş..."
    (İthaki Yayınları 1. Baskı,39. sayfa)

    1887 ne demek biliyor musunuz???
    Komünist Manifesto 1848'de yayınlandı ya!!
    39 yıl bu ülke Komünist Manifestoyu bilmemiş!!!
    Ve her taraf Manifesto ile çalkalanırken.
    Peki bu neden bu kadar önemli?

    Söyleyelim: ... her ülkede... büyük sanayinin gelişmişlik ölçüsü de o ülkenin dilinde dağıtılan Manifesto nüshalarının sayısına göre oldukça kesin bir biçimde ölçülebilir.
    (İthaki Yayınları 1. Baskı,63. sayfa)
    #30501786

    Hadi şimdi bizim ülkenin gelişmişliğini ölçün...

    Bu kitabı kesinlikle HERKES OKUMALI!
    Dediğim gibi çok akıcı ve sade bir dil ile çevrilmiş,gerçekten tebrik ederim Levent Kavas'ı.

    Okuyacak olan herkese iyi okumalar dilerim :)
  • “... İstanbul’da; İtalyanca, Rumca, Arapça, Ermenice, İspanyolca, İbranice, Frankça (İtalyanca, Fransızca ve İspanyolca’nın karışımı bir dil) ve Osmanlıca ve (veya) Türkçe konuşulmaktadır.”
  • Yalnızlar.

    Ermeni Edebiyatının başarılı romancılarından Zaven Biberyan'ın gayet başarılı bir kitabıdır. Bu yıl içerisinde Ermeni Edebiyatında biraz yol almak istediğim için, Zaven Biberyan'ın dili oldukça sade olan, okuyucularını hiç zorlamayan bu kitabıyla başlamak istedim. Kitabı bitirdiğimde ise doğru bir karar olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Bana, diğer kitaplarını da okutmayı başaracaktır.

    Biraz yazardan söz etmek istiyorum. Zira yazar, ülkemizin hiçte yabancı olmadığı bir simadır. Zaven Biberyan, 1921'de İstanbul Kadıköy'de dünyaya gelmiştir. Yaşamı süresince, birçok Ermenice gazete ve dergide yazıları yayımlanmıştır. Gazete ve dergilerde yayımladığı sol görüşlü yazılarından ve tepkilerden dolayı bir süre ara vermek zorunda kaldı. Yayımlanan bazı yazılarından dolayı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Lübnan'da bir süre yaşadı. Orada yine Ermenice gazete ve dergilerde yer aldı. Daha sonra ülkesine dönerek, Türkiye İşçi Partisinde siyasi faaliyet gösterdi. Biberyan 4 Ekim 1984'te İstanbul'da vefat etti. Kitabına gelecek olursak;

    Ermeni Tehciri sonrası yurdun dört bir yanından, malından, toprağından, akrabadan, anadan/babadan uzak kalan bir kısım Ermeni'nin, yine yurdun farklı yerlerinde yeni bir yaşam inşaası sürecinde çektiği zorlukları, ruhsal bunalımları kaleme almıştır. İnsanın haleti ruhiyesini gayet başarılı bir biçimde okuyucusuna aktarmıştır Zaven Biberyan.

    Kendi ulusunun içinde bulunduğu durumu, keskin bir gözlem gücüyle analiz ederek kitabına aktarmayı başarmıştır. Örneğin; tehcir öncesi evlilik arifesinde olan birinin, aniden patlak veren bir iç sorundan dolayı hızla ve hastalıkla gelişen bir ruh halini alıp ve bunu en yakınındakinin canını sıkarak ilerletmesi. Ve tehcir sonrası müthiş bir ruhsal bunalım çekmesi. Bir başka örnek ise; zengin bir ailenin, tehcir sonrası anlamlandıramadığı bir sınıfsal farklılık içinde olması. Yemeye dahi ekmek bulamaması. Şüphe yok ki, yazar bu iki basit örneği mükemmel analiz edip, bizi de o ruh hali içerisine koymayı başarabilmiştir.

    Kitapta sadece yetişkinlerin çektiği sıkıntılara yer vermemiştir. Tehcir sonrası, Müslüman ailelerin yanına evlatlık ya da hizmetçi olarak verilen çocuklarında içinde bulunduğu durumlardan da söz etmiştir. Çocukların, yeni bir hayat düzenine tam olarak alışamadığı, yeni bir düzene alışmak isterken tamamen iç dünyalarında kayboldukları, benliklerini yitirme noktasında oldukları noktalara da değinmiştir. Kısacası; yeni bir edebi kimlik kazanmak isteyenlerin başlangıç seviyesi için oldukça uygun bir kitap. Farklılık isteyen okurlara tavsiye edilir.

    Zaven Biberyan'nın bu yapıtını bir an önce okumalı, kitaplığınıza mutlaka kazandırmalısınız. Yeni bir tad, yeni bir soluk olacaktır siz okuyucular için. Ayrıca kitaplığınıza da yeni bir renk.
  • Yıl 1964....
    Bitlisli bir Ermeni , Yaşar Kemal , Ara Güler ve Fikret Otyamla ,
    Bitlis' teki Ermenileri bulmak için yola düşer....
    Amerika' nın Kaliforniya eyaletinden gelmiştir....
    Niyeti ,
    Ailesinin yaşadığı evi onarıp orada yaşamak ve ölmektir....
    Fakat , hayalindeki şehirden çok faklıdır burası....
    Bir tek Ermeni kalmamıştır bu şehirde....
    Eğilip toprağı öper....
    Yolda rastladığı herkese '' Memleketlim...'' der...
    Şaşırmış bir çocuk gibi sağa sola koşturur...
    Ağaca, taşa , toprağa, hayvanlara sarılır....
    Ara Güler' in şöyle bir sözü vardır...
    ''Hayat , küçük insanların hikayesidir...
    İngiltere Kraliçesinin hayatı bi halt değildir....'''
    Bitlis' in sokaklarında koşturan,
    Edebiyatta Yalınlığın Dehası Koca Bıyıklı Ermeni' nin adı ,
    William Saroyan' dır....
    Saroyanlar kuşaklar boyu Bitlis' te yaşamışlardır....
    Ancak , 20.yüzyılın başında büyükbaba Minas , Anadolu' daki durumu ve olacakları sezerek genç eşi Lusintak' a çocukları da alıp Amerika' ya göç etmelerini söyler....
    Saroyan , Amerika' da bir yetimhaneye bırakılır ....Üç yıl boyunca burada kalır....
    Sekiz yaşında tekrar ailesine kavuştuğunda Bitlis kültürüyle büyütülür....
    Aile terketmek zorunda kaldıkları memleket hikayelerinden yana acılıdır...
    Yemeğinden türküsüne , ağacından dalına kadar koparıldığı toprakların herşeyini bilmektedir....Ermenicesine karışan Kürtçe Türkçe kelimeler , onun nereye ait olduğunu ispatlama kaygısı taşımaktadır....
    Anneannesi sürekli olarak ,
    Kürtçe' nin kalbin dili olduğunu ifade etmektedir....
    Türkçe' nin müzik olduğunu....Bir şarap deresi gibi aktığını....
    Ama , 
    Ermenice ya Ermenice ,
    Ermenice , Acı' nın dilidir....
    Ölümü tatmış insanların dili....
    O yüzden Ermenice ' de nefretin ve acının yükü vardır....
    Nefretsiz ama yüklü acılarla ve özlemlerle geldi Bitlis' e William Saroyan....
    Aradıklarını bulamadı....
    Eski , kesilmiş taşlardan evler yoktu mesela....
    Tepesi çanlı kuleleriyle kiliseler....
    Kentteki dört Ermeni Mezarlığı....
    Hiçbiri yoktu....
    Babasının olduğunu tahmin ettiği evi bulduğunda, evin yıkılmış duvarları arasında diz çöktü....Sessiz sessiz ağladı....
    Kin duymadı....
    Öfke beslemedi....
    The Time of Your Life oyunuyla hem Politzer hem de sinema uyarlamasıyla Oscar kazanmış Koca bıyıklı Bitlisli Ermeni ,
    Vasiyetinde Bitlis' te gömülmeyi istedi....
    Ama , 1980 'in cunta koşullarında bu mümkün değildi....
    Yaşamı boyunca ,
    Rüyalarının denizi olan Van Gölü kıyısında eğilip su içmeyi hayal eden Saroyan ölmeden önce bu dileğini gerçekleştirdi....
    Bir de büyükannelerinin anlattiklarıyla efsaneleşen Bitlis yakınındaki Sapkor Çeşmesi' nde dakikalarca o suyun başında kaldı....
    Evet Dostlar ,
    Öykülerimizde kimsenin katledilmesine gerek yok....
    Böyle derin özlemler duymak için....
    Bir ömrü , bir toprağın kokusuyla geçirebilmek için....
    Katışıksız öz bir sevgi yeterlidir...
    Bazen belleğiniz gider görünse de ,
    Hayatı geriye sarıp yaşamaya mecbur edilir....
    Çünkü ,
    Yüreğiniz koparıldığınız topraklarda kalmıştır.... 

    Özgül Üstüner COŞKUN
  • Yıl 1964....
    Bitlisli bir Ermeni , Yaşar Kemal , Ara Güler ve Fikret Otyamla ,
    Bitlis' teki Ermenileri bulmak için yola düşer....
    Amerika' nın Kaliforniya eyaletinden gelmiştir....
    Niyeti ,
    Ailesinin yaşadığı evi onarıp orada yaşamak ve ölmektir....
    Fakat , hayalindeki şehirden çok faklıdır burası....
    Bir tek Ermeni kalmamıştır bu şehirde....
    Eğilip toprağı öper....
    Yolda rastladığı herkese '' Memleketlim...'' der...
    Şaşırmış bir çocuk gibi sağa sola koşturur...
    Ağaca, taşa , toprağa, hayvanlara sarılır....
    Ara Güler' in şöyle bir sözü vardır...
    ''Hayat , küçük insanların hikayesidir...
    İngiltere Kraliçesinin hayatı bi halt değildir....'''
    Bitlis' in sokaklarında koşturan,
    Edebiyatta Yalınlığın Dehası Koca Bıyıklı Ermeni' nin adı ,
    William Saroyan' dır....
    Saroyanlar kuşaklar boyu Bitlis' te yaşamışlardır....
    Ancak , 20.yüzyılın başında büyükbaba Minas , Anadolu' daki durumu ve olacakları sezerek genç eşi Lusintak' a çocukları da alıp Amerika' ya göç etmelerini söyler....
    Saroyan , Amerika' da bir yetimhaneye bırakılır ....Üç yıl boyunca burada kalır....
    Sekiz yaşında tekrar ailesine kavuştuğunda Bitlis kültürüyle büyütülür....
    Aile terketmek zorunda kaldıkları memleket hikayelerinden yana acılıdır...
    Yemeğinden türküsüne , ağacından dalına kadar koparıldığı toprakların herşeyini bilmektedir....Ermenicesine karışan Kürtçe Türkçe kelimeler , onun nereye ait olduğunu ispatlama kaygısı taşımaktadır....
    Anneannesi sürekli olarak ,
    Kürtçe' nin kalbin dili olduğunu ifade etmektedir....
    Türkçe' nin müzik olduğunu....Bir şarap deresi gibi aktığını....
    Ama ,
    Ermenice ya Ermenice ,
    Ermenice , Acı' nın dilidir....
    Ölümü tatmış insanların dili....
    O yüzden Ermenice ' de nefretin ve acının yükü vardır....
    Nefretsiz ama yüklü acılarla ve özlemlerle geldi Bitlis' e William Saroyan....
    Aradıklarını bulamadı....
    Eski , kesilmiş taşlardan evler yoktu mesela....
    Tepesi çanlı kuleleriyle kiliseler....
    Kentteki dört Ermeni Mezarlığı....
    Hiçbiri yoktu....
    Babasının olduğunu tahmin ettiği evi bulduğunda, evin yıkılmış duvarları arasında diz çöktü....Sessiz sessiz ağladı....
    Kin duymadı....
    Öfke beslemedi....
    The Time of Your Life oyunuyla hem Politzer hem de sinema uyarlamasıyla Oscar kazanmış Koca bıyıklı Bitlisli Ermeni ,
    Vasiyetinde Bitlis' te gömülmeyi istedi....
    Ama , 1980 'in cunta koşullarında bu mümkün değildi....
    Yaşamı boyunca ,
    Rüyalarının denizi olan Van Gölü kıyısında eğilip su içmeyi hayal eden Saroyan ölmeden önce bu dileğini gerçekleştirdi....
    Bir de büyükannelerinin anlattiklarıyla efsaneleşen Bitlis yakınındaki Sapkor Çeşmesi' nde dakikalarca o suyun başında kaldı....
    Evet Dostlar ,
    Öykülerimizde kimsenin katledilmesine gerek yok....
    Böyle derin özlemler duymak için....
    Bir ömrü , bir toprağın kokusuyla geçirebilmek için....
    Katışıksız öz bir sevgi yeterlidir...
    Bazen belleğiniz gider görünse de ,
    Hayatı geriye sarıp yaşamaya mecbur edilir....
    Çünkü ,
    Yüreğiniz koparıldığınız topraklarda kalmıştır....

    Alıntı