Bilimsel olarak kendisine ulaşamayacağınız bilinçaltınızla arkadaş olmaya bakın. Onunla içten bir muhabbet kurulmalı. Ve fakat siz ne söylerseniz söyleyin, herhangi bir yanıt vermiyor, iblis bilinçaltı. O zaman da siz, dışardan bakıldığında, kendi kendine konuşan bir tip, özetle bir deli izlenimi veriyorsunuz. Derhal götürülüp Bakırköy'e yatırılabilirsiniz. Ondan sonrası rahat, kendinizi sabahları Napolyon, ikindi suları Fatih Sultan Mehmet sanma özgürlüğüne kavuşuyorsunuz.
Ya da alacaksınız bilinçaltınızı karşınıza, bak lan, diyeceksiniz, sen ben varolduğum için varsın ve öldüğüm an yoksun. Bunun bilincine ve altına er, ikidebir aklıma olur olmaz şeyler getirip, başımı belaya sokma.
Bir el işareti, kahvesinin önüne konmasına yetti. Şekersiz, koyu bir kahve. Bu aralar hayatında tatlı bir şeyler yoktu zaten. Brás, ruhunun da en az kahvesi kadar kara ama soğuk olduğunu düşündü. Soğuk ve yalnız. Bir kahve daha istedi-- Sonsuza kadar orada kalmak isterdi, hayatının ne kadar boş olduğunu hatırlatan o bomboş eve dönmek istemiyordu. Fakat kahve mucizeler yaratmazdı ki.
Bir yaşamın varolduğunu, hepimizin gözleri önünde gerçekleştiğini hissetmeyi be onu yaşamayı istiyorduk.
Ve yaşadık.
Ve bazen, yaşadığımızı ispatlayabilmek için öldük.
İnsanlar mucizelere her zaman inanmıştır. Gizemli bir şekilde işlerin yoluna gireceğini düşünmek doğalarında var. Eğer hiçbir şeyin yardımı olmazsa, tepedeki güçler devreye girer ve yardım ederdi. İnsanların böyle düşünmesinin sebebi, hayatın özünü kavramış olmaları aslında. En başından beri bilirler ki... Hayatın herhangi bir anında..."...bir şeyler ters gidebilir."
Bir insanı yaşarken kaybetmek, onu toprağa vermekten daha zordu. Ölü bir adamın mezarı belliydi. Yaşarken öleni bulamazdınız. Sevdiğin birini artık sadece rüyalarda görebilmek insanın yüreğini buz gibi yapardı. Sevdiğin birine artık yabancı olmaksa yüreğini küle çevirirdi.