• 608 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba arkadaşlar. Diğer iki kitaba oranla nispeten daha düzgün hazırlanmış, daha ateşli geçen bir kitapla karşınızdayız. Bu kitabın önemi Anadolu’nun her yerinde şehir şehir öne çıkan bir kişinin özellikle halkın sözünü dinlediği hocalar aracılığıyla fetvalar vermesi ve bir uyanışı konu edinmesi. Misalen Topal Osman bile Ata’nın anısından yola çıkarak kendisi hakkında idam fermanı vermiş bir hocayı öldürmüyor, yanında tutuyor.

    Yine böyle bir dönemde Halide Edip gibi bir ismi görüyoruz. Onu neden ayırıyorum sizce? Halide Edip bu ülkede Batı Okulu terbiyesi almış ve onların içinde büyümüş biridir o ve de o yüzden onu ayırıyorum. Ayrıca Hasan Tahsin sonrası Ege’de ikinci ve daha büyük bir kurşun atılıyor. Bu daha büyük bir atılım gerçekleştiriyor. Ödemiş’te halkın oluşturduğu ordu düşmana ilk kurşunu atacak ve buraya İlk Kurşun adı verilmişti. İzmir Saat Kulesi yakınlarında da giderseniz göreceğiniz bir anıtı mevcuttur. Gerçi artık gitmeye de gerek yok reklam olması diye adını veremeyeceğim bir harita mevcut bu görseller.

    Burada Anadolu halkının yaptıkları kitabın ilk 3’te 1lik kısmına konu ediniliyor. Buralar gerçekten çok samimi anlatılmış, yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Akabinde 12 Haziran 1919’da Amasya’ya ulaşan Mustafa Kemal’in 13 Haziran’da gene bir vaaz vermesi ve gene bir hocanın konuşma yapması 14 Haziran’da da Müdafaayı Hukuk Cemiyetini kurması tarihi açıdan mühimdir. Ayrıca şuna dikkat çekmek istiyorum. Milli Mücadele döneminde dikkat ederseniz hep hocaların vaaz verdiğini ve halkı yüreklendirdiğini görürsünüz. Mustafa Kemal konuşma yapmaz. Vaazı veren hocalara bakıldığında da şunu söylemek istiyorum. Eğer ki bu büyük adam, hocalara anlatıldığı gibi düşman olsa neden VATAN söz konusu olduğunda bunlara güvensin? Onun derdi saçma sapan konuşan, analarımıza, kız kardeşlerimize tecavüz edip öldüren, babalarımıza dedelerimize kan kusturanları DESTEKLEYEN, HOCA kılıklı İT SÜRÜSÜNE gereken cevabı vermektir. Vermiştir de, ellerine sağlık. Bakınız bugün nasıl kendisine HOCA diyenler bir yaz gecesi canımıza kast ettiyse o dönemde de böyle olmuştur. Çünkü bu milleti iki şey ayakta tutar. VATAN ve DİN aşkı. Bunu bozmaya çalıştıklarını sürekli görmek ama aynı zamanda bozulmadığını da görmek bana büyük haz veriyor. Zamanında Paşa da bundan oldukça haz almıştır eminim.

    Ardından yavaş yavaş kongre dönemlerine ve yapılacak toplantılara geçiyoruz. Burada sanırım en önemli atılım İstanbul tarafından görevden alınan Paşamızın artık bağımsız olarak göreve devam etmesi. Kendisi de zaten istifa ediyor. Böylelikle hem yapacağı toplantılara daha rahat katılıyor hem de sırf onun orduda olmasından faydalanmak isteyenlerin henüz yolun başında geri çekilmeleri sağlanıyor. Zor şartlara ya da zorlu yollara girdiklerine önceden çekilmeleri daha hayırlıdır kanımca. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten resmi olarak çekildiği tarih: 9 Temmuz 1919.

    Sonlara doğru oldukça hız rekoru kıran bir kitaptı. Heyecan dozu güzel ayarlanmıştı. Şimdi dördüncü kitaba geçeceğiz ve bu kitabı Erzurum toplantısı öncesi bitirdik. Kongresi demiyorum, bilerek. Önce bir toplantı yapılacak, karar alınacak ondan sonra tarih belirlenecek ve bir kongre yapılacak. Nasipse bu hafta sonuna kadar bu güzel serinin taramasını yapmış olacağım. Arzu edenlere duyurulur. İyi akşamlar dilerim, esen kalın..
  • Kemalizm ile Kürt meselesinin karşılaştırılması, ikisinin de ne olduğu malűm farzedilerek, yâni iki malűmun karşılaştırılması şeklinde olur ki, bugün için böyle bir anlayış ortalamasından bahsedilemez... Farklı bakış içinde, ortada bir sürü uydurma tasvir var... Evvelâ, bir dünya görüşü ve sistem olarak Kemâlizm nedir?.. Hemen söyleyeyim ki, insan ve toplum meselelerinin hâlline dair bir Kâinat muhasebesi ve "yaşanmaya değer hayat hangisi?" ıstırabının mahsulü bir dünya görüşü ve sistem haysiyeti yok ortada; eğrisi-doğrusu bir yana, böyle bir sistem yok ortada... Necip Fazıl'ın dediği gibi, 6 ok diye sıralanmış bir pusulacık... Kemâlizm'i ancak, neye taraftar olduğuyla değil de, neye karşı olduğuyla malűm bir anlayış çerçevesinde mütalâa edebiliriz: Meşhur "lâiklik" ilkesi, yâni İslâm düşmanlığı... "Lâiklik din düşmanlığı değildir!" cinsinden tekerlemelere gelince; bunlar ne lâikliğin ne olduğunu biliyorlar, ne de İslâm'ı tanıyorlar... Nedir lâiklik?.. Beylik tarifiyle, "din ve vicdan hürriyeti"... Demek ki lâiklik, "hürriyet" bahsi içinde bir kategori... Mesele konuşalım: Hak ve hürriyetler, mükellefiyet ve zorunluluğun olduğu yerde sözkonusudur... Mükellefiyet ve zorunluluk da, hakikati belirttiği yerde, kendisine uyulduğu nisbette hürriyetin ifâdesi olur; çünkü bu mânâda "zorunluluk", angarya değil, insan varlığının "oluş" şartı ve imkânıdır... Necip Fazıl'ın ifâdesiyle, "hürriyet, hakikate esaretten sonra hürriyettir!"... Demek ki, bir dünya görüşü, hürriyetin hem gayesi ve hem de neticesidir... Şimdi sormak lâzım: Güneş olmadan ışığından bahsedilemeyeceğine göre, olmayan dünya görüşüne ve sisteme nisbetle lâiklik neyin nesi?.. Batı'da lâiklik, "Yunan aklı, Roma nizâmı ve Hıristiyan ahlâkı" diye formüle edilen bir hayat tarzının tarihî seyri içinde ortaya çıkmış bir dava... Herşeyden önce Hıristiyanlık, dünya nizâmı vazetmeyen bir ahlâkî prensipler manzumesi; dünya nizâmı vazetmedikten sonra, zaten "inanç ve vicdana" hükmedilemeyeceğine göre?.. Bu şartlar altında "din ve vicdan hürriyeti", sadece Hıristiyanlığı aslî yerine oturtma mânâsı taşır; ve zaten kilisenin dünyalık iktidar hırsı, cemiyete tasallutu, ilme tahakkümü ve vicdana hükmetmeye yeltenme garabeti yüzünden doğmuştur lâiklik... Bizde ise, işi biraz daha süslemek için, "ibadete karışan mı var?" tekerlemesi eklenir... Bilmek lâzımdır ki, İslâm aynı zamanda bir dünya nizâmıdır ve bütün mükellefiyetleri ve zorunlulukları ibadetler cümlesindendir... İslâmî düzen kurulur, bu düzenin statükosu içinde de, "dinde zorlama olmaz" ölçüsü çerçevesinde, ister müslüman olursun-ister kâfir... Bütün mesele, kâfir düzen içinde müslümana yer gösterme ile, müslüman bir düzende kâfire yer gösterme davasıdır... Lâfın kısası: Lâiklik, İslâm karşıtlığıdır... "Kürt meselesi" davasına gelince: Kürt meselesini bir keyfiyet davası olarak gördüğümü belitmeme nazaran, Kemâlizm ile Kürt meselesinin alâkası, baskın nüfusuyla müslüman olan Kürt milletinin, Türk milletiyle aynı akıbeti paylaşması sürecindedir... Tarihî açıdan, kısa kısa birkaç tarihî hâdiseyi nakletmek istiyorum: 1938 senesinde, ölümünden bir ay önce Mustafa Kemâl'in İngilizlere yazdığı bir mektub var... 1977-1978 senesinde, Milliyet gazetesindeki 5-10 sayı devam eden bir yazı dizisinde, hasta yatağından yazdığı bu mektubun fotokopisi yayınlanmıştı; "beraberce kurduğumuz Cumhuriyeti, beraberce yaşatacağız!" diyor... Lâik Cumhuriyeti... Bir başka sahne: Mutki'li Hacı Musa Bey, Erzurum Kongresine davetli... İsmi murahhaslar arasında geçer... Kongreye gitmeden önce Muş valisini değiştiriyor... Şark âdetleri uyarınca, yanında Kürt aşiretlerinden 500-600 atlı var; ve toplanan aşiret mensuplarının kâtibliğini Şeyh Selâhaddin (Kâmuran İnan'ın babası) yapıyor... Varto'nun Kaymakamı, Erzurum Kongresine şöyle bir telgraf çekiyor: "Musa Bey, sizi tedibe, bertaraf etmeye geliyor!"... Ve Musa Bey Varto'ya vardığı zaman, Kongrenin dağıldığı duyuluyor; bunun üzerine geri dönüyor... Mustafa Kemâl'in, Erzurum Kongresi başlamadan önce Musa Bey'e, "Anadolu harekâtı başarısız olursa, yanınızda yerimiz var mı?" tarzında bir telgrafı sözkonusu; bu telgrafın 1960'a kadar, oğlu Medenî Bey'de olduğu biliniyordu, fakat ondan sonra kimde olduğunu bulamadım... Başka bir dava: Hoybin Cemiyeti, Musa Bey'in tesbit ettiği isim listesine göre kurulmuştur... Mustafa Kemâl ile bu cemiyetin ilişkileri, demokratik(!) rejimin kanun duvarlarına çarpmadan belirtilemez... Şu işaretlediğim birkaç çizgi, meseleye yeni değerlendirmeler getirecek niteliktedir... Umumi hüküm şudur: Kemâlizm ve Kürt meselesi, meselenin kendine mahsus şartları gözönünde tutulmak üzere, Kemâlizm ve Türk meselesinden ayrı değildir... Kemâlizm'in İslâm düşmanlığı, Kürt ve Türk halkının müştereken yaşadığı bir hâdisedir!.. Şunu bilhassa gözönünde tutmak lâzımdır: Batı dünyası için aslolan, hilâfetin tasfiyesi ve İslâm dünyası içinde İslâmî bir dirilişin engellenmesiydi... Nedir hilâfet?.. İslâm Birleşmiş Milletlerini temsil eden bir müessese... Türkiye'nin bugünkü durumuna ışık tutucu, tarih mevzuunu da içine alan bir parantez açarak 1979'da altını çizdiğim bir mevzuu hatırlatayım: Sakarya'da Yunanları yendikten sonra -ki, yenilişlerinde asıl sebeb, çizmeyi aşan Yunanistan'a müttefiklerin yardımı kesmesi ve iç olaylarıdır-, İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetlerinin niçin çıkıp gittiğini, açık açık tarihî gerçek olarak ortaya koymaksızın kazanılmış bir bağımsızlıktan bahsetmek... Aşağılık bir devrin propogandasına göre ayarlanmış bir tarih yerine, gerçek bir tarih ilmi ve tarih felsefesi ortaya konulmadıkça, günün ruhî ve sosyal meselelerine gerçekçi bir yaklaşım mümkün değildir... Bu çerçeve içinde, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan düzenin kademe kademe İslâm düşmanlığı çehresini göstermesine nazaran; şayet Türkiye Cumhuriyeti şu veya bu sebeble kurulmasaydı, Anadolu harekâtı öncesi sözkonusu olan Kürt devleti kurulması gündeme gelecek, bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin Ortadoğu'da yüklendiği rolün düzeni, kademe kademe Kürdistan'da gerçekleştirilecekti... Antiemperyalist mücadeleden bahseden bazı ilerici(!) çevrelerin, bugün hâlâ İslâm düşmanlığı sözkonusu olurolmaz düzenin gönüllü maşası rolüne bürünmeleri, ibrete değer ayrı bir mevzudur!..
    1992
  • II. Meşrutiyet devrinde gençleştirilen ordudaki genç kumandanların içinde bildiği lisanlar, tarih, coğrafya bilgisi, musikideki ustalığı ile en göze batan, aydın bir subaydır.

    Erzurum Kongresi öncesi tutuklanması emri gelen ve artık müstafi bir asker olan Mustafa Kemal Paşa'ya bizzat giderek,
    "Paşam, ben ve kolordum emrinizdeyiz" demesi Türk tarihinin dönüm noktalarından birisi olduğu gibi, çok etkileyici bir sahnedir.
  • Bir de söz konusu görev, resmi makam ve üniformaya sığınarak, el altından yürütülebilecek türden değildir. Bu tarz bir dereceye kadar sürdürülebilir. Fakat artık o devir geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusu bu sese katmak gerekir.
  • Ulusa öncü olacakların, her ne olursa olsun amaçtan dönmemeleri, ülkede barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye kadar, bu amaç uğrunda fedakârlığa devam edeceklerine daha işin başında karar vermeleri gerekir. Kalplerinde bu gücü hissetmeyenlerin girişimde bulunmamaları elbette daha isabetli olur. Çünkü aksi durumda hem kendilerini ve hem de ulusu aldatmış olurlar.
  • Kongre sırasında kendisine, “Yoksa cumhuriyete doğru mu gidiyoru.?” diye soran bir arkadaşına, “Hâla şüphen mi var?” diye cevap verdi.