• Büyük Larausse’un 14.cildinde Esat Adil şöyle tanıtılıyor;
    ‘’Müstecaplıoğlu (Esat Adil), Türk hukuk ve siyaset adamı(Balya, Balıkesir,1904- İstanbul 1958). Kurtuluş savaşında Balıkesir lisesinde öğrenciyken, Vasıf Çınar’ın çıkarmakta olduğu İzmir’e doğru gazetesinde yazılar yazdı... Kurtuluştan sonra Yükseköğrenimini Ankara Hukuk Mektebinde tamamladı,doktorasını Belçika’da yaptı.

    Yurda dönüşünde Balıkesir’e yerleşip Savaş adlı günlük gazeteyi yayımladı. Halkevi Başkanlığı yaptı. Adalet Bakanlığında görev alarak Yargıtay başsavcı yardımcılığı ,Türkiye’nin ilk açık cezaevi olan İmralı cezaevi kuruculuğu ve müdürlüğü(1942) , Cezaevleri müfettişliği görevlerinde bulundu. Tan gazetesine Adiloğlu takma adıyla yazdığı yazılarda sosyalizmi savundu. Bu yazıları yüzünden görevine son verileceğini anlayınca, istifa ederek devlet memurluğundan ayrıldı ve İstanbul’da avukatlığa başladı(1944). Yeni Dünya, Görüşler adlı gazete ve dergilerde yazılar yazdı.

    Türkiye Sosyalist Partisi’ni(TSP) kurdu(1946). Bu parti Türkiye’de çok partili yaşama geçtikten sonra kurulan ilk sol parti oldu. Ancak parti, kuruluşundan dört ay sonra İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ‘’komünizm propagandası yaptığı’’ gerekçesiyle faaliyetten alıkonunca tutuklandı(1946)

    Uzun süren yargılanma sonucunda parti ve yöneticiler aklandı.(1950)

    Esat Adil genel başkan olarak, partisinin hükmi şahsiyet kazandığını belirterek aynı Program ve tüzükle çalışma izni istedi ve aldı(1950). Genel merkezi İstanbul’da olan Ve şubeleri bulunmayan TSP, 1951 ara seçimlerine katıldı, sonuç alamadı.

    Parti 1952’de tekrar kapatılınca yeniden tutuklandı, yargılandı ve aklandı.

    Esat Adil, partisinin ikinci kez kapatılmasından sonra siyasal faaliyetlerden uzak durdu’’.

    Esat Adil’in bir de 1946 ve 1950 yıllarında günlük ‘’Gerçek’’ gazetesi ile haftalık ‘’Gün’’ dergisini çıkarmış; sosyalizm üzerine yazılmış kitapları ve çevirileri vardır...
  • Gençliğimin ilk acı ve kederli günleri babamın hal'i ile başlar. Şiddetli top sesleri sarayın duvarlarına aksedip camları sarsarken kalbimde duyduğum ızdırapla gözlerimden yaşlar boşandı. İlk sözlerim, Cenab-ı Hakk'a yalvararak, "Allah'ım babama acı, hayatını bağışla!" diye dua etmek oldu. Taht, taç, bunlar hep boş şeylerdi. Şimdi bize yalnız onun hayatını korumak, ölümden, ecel-i kazadan muhafaza olunması için dua etmek, Rabbimizden yardım beklemek kalıyordu.
    ....
    Saray büyük bir korku ve hakiki bir karanlık içindeydi. Elektriklerle havagazları sönmüş, sular bile kesilmişti. Gece bekçileri, sadık zannettiğimiz Arnavut kapıcılar, hademe ağalar, bahçıvanlar, tablakarlar, hatta harem ağaları bile çoktan çıkıp gitmişlerdi. Koca sarayda kadınlardan başka kimseler kalmamıştı. Sinir buhranları geçiren, korku ve dehşetten bayılan kadınlar görülüyordu. Etrafımızda abluka içindeydi. Arada silahlar atılıyor, sarayın bahçesine kurşunlar düşüyordu. Bu sesler bizi iliklerimize kadar titretiyordu.
    ...
    Bir aralık babam anneme, " Kadınım! Çoluk çocuk kaç gündür ne yiyorlar?" diye sordu. Annem, "Efendiciğim! Hiç merak etmeyiniz. Aç kalmıyolar. Ne buluyorlarsa yiyorlar. Bisküvi falan da vardır. Sizin sağlığınızdan başka istedikleri yoktur." dedi. Babam; "Kadınım bu kadar saray halkı bu azıcık şeyle yaşayabilir mi? Bu zavallı kadınların günahları ne ki açlığa mahkum olsunlar? Bu nasıl devam eder? Bir çaresine bakmalı"dedi. Kapıda bekleyen İkinci Muhasip Gevher Ağa'ya seslendi. Başkatibi çağırttı. Beş dakika geçmeden Cevat bey geldi. Babam, "Başkatip! Bir haftadan beri çoluk çocuk, genci, ihtiyarı bütün kadınlar adeta aç yaşıyorlar. Bu masum kadınların günahı nedir? Biraz ekmek lazım değil mi? Bir çaresine niçin bakmıyorsunuz?" diye sordu. Cevat bey laubali bir tavırla: "Ne yapalım ?Bunları düşünecek halde değiliz. Ne bulurlarsa yesinler. Yemeği nereden bulayım?Aşçılar gitmiş. Sarayda kimse kalmamış. Biraz ekmek getirtirim. Suya banıp yesinler." cevabını verdi.
    Hiç beklemediği bu cevap üzerine babam pek mahsun olmuş hayretler içinde kalmıştı. Babamda kara günde herkes tarafından terk olunan insanların kırgınlığı vardı.
    ...
    Artık cülus topları atılmaya başlamıştı. Beklenilen müthiş gün ve saat gelip çatmıştı. Yukarıda yazdığım gibi cümlemiz korku içindeydik. Ağlaşıyor, dua ediyorduk. Bütün haremleri ve evlatları Büyük Salona toplanmış tık. Kendisi metin ve mütevekkil aramızda dolaşıyordu. Bizlere hitaben, "Takdir-i ilahi yerini buldu. El-hükmü lillah" diyordu. Biz kendimizi tutamayarak ağlıyorduk. O ise bilakis bize metanet tavsiye ederek tesellimize çalışıyordu. Bu sırada Cevher Ağa kapıdan gözüktü, "Başkatip Cevat Bey, Efendimizi görmek istiyor." dedi. Babam, "Gelsin." diyerek bizleri Küçük Salon'a geçirdi. Kapı ardına kadar açıktı. Hepimiz kapının önünde duruyorduk. Cevat bey içeri girerek Milli Meclis'ten heyet geldiğini haber verdi. Babam "Buyursunlar." dedi. Başkatip önde olarak gelen heyet içeri girdi.

    Dört kişi idiler. Babamın karşısında sıra ile durup kısa birer selam verdiler. Babam mukabele etti. Gelenler arnavut esat toptani, laz arif hikmet paşa, ermeni aram efendi ve yahudi karasu efendi idi.
    Başta duran Esat toptani yekten, "Millet seni azletti." dedi.
    Babamı metin ve gür bir sesle, "Zannedersem hal etti demek istiyorsunuz. Pek ala! Buna gösterilen sebeb nedir?" diye cevap verdi.

    O zaman ikinci askeri şahıs ki bunun da Arif Hikmet Paşa olduğunu sonradan öğrendik. Fetva suretini okumaya başladı. Fetva söyle başlıyordu: "İmam-Müslimin olan Zeyd bazı mesail-i mühimme-i şer'iyyeyi kütüp-i şer'iyyeden tayy u ihtac ve kütüb-i mezkureyi men'ü hark ü ihrak..."

    Bu " kütüp-i şer'iyyeyi hark ü ihrak" yani "şer'i kitapları yırtıp yakma" sözleri geçince babam yüksek sesle, " Ben hangi kütüp-i şer'iyyeyi yakmışım. Hasbinallah derim." dedi ve fetvayı sonuna kadar dinledi. Fetva okunması bitince, " Bu kararı hangi makam verdi?" diye Arif Hikmet Paşa'ya sordu. Arif Hikmet, "Meclis-i Milli" diye cevap verdi. Bunun üzerine babam, "Bu meclise riyaset eden kimdir? dedi. Ve Ayan Reisi Sait Paşa olduğu cevabını alınca hayret eden bir ses ile, "Sait Paşa öyle mi?" dedikten sonra şu sözleri söyledi,
    "Otuz üç sene millet ve devletim için,memleketimin selameti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah'tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenabı Hakk'ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetime kara çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular."

    Bu arada babam sağ ayağını öne atarak, "Allah düşmanlarımı kahretsin!" dedi. O zaman hepimiz birden "Amin" dedik. Salonun içinde bu seda yükseliyor, bu amine erkek sesleri de iştirak ediyordu. Acaba bendegan mı yoksa babamın karşısında bulunan heyet azaları mı amin demişlerdi, bunu anlayamadık.

    Babam tekraı Arif Hikmet Paşa'ya hitap etti, "Sizden bir ricada bulunacağım. Lazım gelenlere ve biraderime bildiriniz. Bana Çırağan Sarayı'nı tahsis etmelerini istiyorum. Buradan oraya kolaylıkla geçmek mümkündür. Ahir ömrümüzü biz de orada ibadetle geçiririz. Başka bir arzum yoktur." dedi. Bir selam verdi. Vakur ve metin adımlarla bulunduğumuz Küçük Salon'a doğru yürüdü. Heyet de çıkmıştı.
    ...
    Babamın bayılacağını tahmin ederek dışarıdan bir şişe kordiyal göndermişlerdi. Onlar göndermiş olacaklardır. Her nedense babamı öyle sanan düşmanları çoktu. Halbuki babam çok metin adamdı. Şişeyi kendisine gösterdik. "Oraya bırakınız, olduğu gibi kalsın" dedi.

    Sonra bize heyet azasını anlatmaya başladı,
    "Baştaki çok iyiliğimi görmüş olan Esat Toptani'dir. İkincisi Arif Hikmet'tir ki bizim Kızlarağası Abdülgani'nin yetiştirdiği ve o yüzden himayeme aldığım, ferikliğe kadar yükselttiğim bir nankördür. Öbür ikisi de yahudi Karasu ile ermeni Aramdır. Milletim namına otuz üç senelik hizmetimin mükafatı memlekete ve milletime düşman olduklarına şüphe etmediğim bu adamlar tarafından hal'imin tebliği oldu. Zarar yok. Milletim masumdur. Bunları tertip edenler şahsi düşmanlarımdır. Fakat Allah Adil'dir. Bir gün elbet hakikat tecelli eder. Her ne ise takdir bu imiş." dedi. Sonra bize döndü, "Haydi çocuklarım, çok üzüldünüz. Odalarınıza gidip biraz dinleniniz. Benim gibi metanetli olmaya gayret ediniz. Olabilir ki yarın ya da öbür gün bizi buradan çıkarırlar. Yüzleriniz çok solgun. Haydi, ağlamayınız. Allah Kerim'dir." diye ilave etti. Hemen babamızın elini öperek odadan çıktık ağlıyorduk.."
    *ilk bölümü
    (Sayfa 144-150 arası)