• Söz uşaklığı, düşünce mertebesinde bir gönle vakfedilmenin ölçüsü.
    Yaralarıma neşter vuran; dudaklarıma kilit, canıma yonga olan, ağır uykularından terki reva gören ve bir de aklını kalbiyle devşiren eller vefalı! Çıra, harlanan yalım, kükreyen şimşek, gözlerimi esir alan gül bahçeleri... Hep, hepsi daha vefalı sizlerden! Hakkını teslim etmekten kaçındığınız sözlerinizden daha vefalı! Elem, daha onurlu sahteliklerden! Ve yürek, birtakım sitemlerin çekinceler bestelediği akıl üstüne... Bilcümle yar ile yaren yerini belli etsin diye. Anlayan anlayanı, dağ dağı bulsun; ışk aşkta serpilsin, boylansın, yürüsün diye.
  • 564 syf.
    ·13 günde·9/10
    "Yüreğini yitirmiş insanlar hareket eden hayallerden farksızdır." İçinde yaşadığımız dışarıdaki dünya ile içimizde yaşattığımız iç dünyamız birbirinden o kadar farklı ki. Bilinçaltında adeta rüya gibi bir kusursuz bir hayat kuran insan dış dünyada bir yabancı gibi kalabiliyor. "Dünyanın sonu insanın yüreğinin içinde gelir." mantığından hareketle sonunda birleşen, aslında tercih edilen demek daha doğru olur, iki ayrı dünyayı gözler önüne seriyor kendine has üslubuyla bu romanında Murakami.

    Tekboynuzlular, gölgelerinden koparılan insanlar, her şeyin yolunda gittiği kusursuz bir hayat, surlar, korkuyla kaplanmış bir ırmak... Okuyan herkesin kendine göre farklı anlamlar çıkarabileceği gerçeklikten kopuk gibi gözüken ancak imgeler yoluyla gerçeği gözümüzün içine sokan bir eser.

    Kitapta belli bir olay örgüsü olsa da yazarın odaklandığı asıl nokta: "YÜREK". Zaten kitaba adını bilmediğimiz kahramanın yüreği son noktayı koyuyor. İlk başlarda anlaşılması zor gelen bir kitap gibi görünse de okudukça olayların ayırdımına varılabiliyor.

    Kahramanımız kendisini bilinçaltında kurduğu mükemmel dünyaya hapsetmiş. Orada her şey yerli yerinde ve kusursuz işliyor. Ancak gerek o dünyaya girmek için ayrılması gereken gölgesi, gerekse bizzat kendisi bilinçaltında kurduğu dünyanın doğal olmadığının, bir şeylerin mantığa ters olduğunun, bu denli kusursuzluğun mümkün olmadığının gayet bilincindeler.
    Bilinçaltında kurulan dünya gerçek olmadığından bu dünyaya girmek için insanın önce gerçek dünyaya ait olan gölgesinden kopması gerekiyor. Bu dünyada kalmak için bir diğer şart yüreğin yitirilmesi. İnsan bu kusursuz dünyaya girince ilk başta gerçek dünyadan kopamayarak bocalıyor, gölgesinden ayrılsa da hala kendinde bir yürek olduğunu hissedebiliyor. Adeta bir kusur gibi görülen gölgenin ait olmadığı dünyadaki kısa ömrü ne zaman sona ererse yürek de o zaman yitiriliyor ve kusursuz dünyanın anahtarları sonsuza kadar sizin elinize geçiyor. Ancak insan bu kusursuz dünyada yüreksiz yaşamak zorunda olduğundan, ki işin esprisi de burada, yalnızca yaşıyor. Hiçbir şeyin ayrımına varmadan yaşamış olmak için yaşıyor. Yüreğin olmadığı bir dünyada ne iyiye ne kötüye ne sevgiye ne nefrete hiçbir şeye yer yok çünkü. Bunlar olmayınca da haliyle yaşam salt yaşamaktan ibaret kalıyor ve her şey kusursuz bir şekilde işliyor.

    Murakami sanki okuyucuya kusursuz bir hayat istiyorsan yüreğinin olmaması gerekir, çünkü yaşamın asıl kaynağı iyi de ile kötü de yürektedir, demek istemiş.

    Gerçek dünyaya ait olan gölgemiz gayet rasyonel düşünüyor ve bize vazifesi gereği gerçekleri söylüyor. Diyor ki: Kusursuz bir dünya mümkün değil, bunu sen de gayet iyi biliyorsun. Uyan ve kendine gel. Etrafına bir bak, bu kadar mükemmel bir düzenin olması sana mantıklı geliyor mu? Gün geçtikçe doğal yapay ayrımını ayırt edemez hale geliyorsun. Yanlışların arasında bir doğru olarak kaldıkça kendinin yanlış olabileceği fikrine kapılıyorsun. Gerçek dünyada iyi de vardır kötü de. Her şeyin mükemmel olduğu bir dünyanın hiç bir esprisi ve mantığı yoktur. Yaşam yüreğinle vardır ve gerçek dünyadır. Bilinçaltına hapsolduğun ve beni de hapsettiğin şu kusursuz dünyadan gel beraber çıkalım diyor adeta.

    Hiçbirimiz bilinçaltımızda yaşattığımız yahut hayalini kurduğumuz o muhteşem dünyaya ait değiliz. Gerçek dünya sevsek de sevmesek de tüm çıplaklığıyla dışarıda. Sonsuza kadar bilinçaltı dünyamızda kalmak istiyorsak gerçeklik duygumuzu, (gölge) doğru ile yanlışı ayırıp her şeyi içinde barındıran yüreğimizi bırakmamız gerekiyor. Kafası karışık kahramanımız dış dünyaya o kadar yabancı ki yüreğini bırakmayı göze alabiliyor.

    Romanda dikkat çeken bir diğer husus yüreklerinden tamamen kopamayan insanların ormana hapsolup şehre gelememesi. Yüreğinden kopamayan insanın sonsuza kadar yüreğindeki duygulara esir olarak yaşadığını ifade etmek isteyen yazar yüreğinden kopamayan insanları da ormana hapsetmiş.

    Romanda Murakami insanın asla kendine ait bir dünyasının olmayacağını söylüyor. "İnsan ister dahi, ister aptal olsun, yalnızca kendine ait saf bir dünya asla mümkün olmaz. Yerin ne kadar derinine inerse insin, çevresine ne kadar yüksek duvarla örerse örsün fark etmez. Bir an gelir, birileri o dünyayı yıkıverir." diyen yazar insanın adeta çepeçevre kuşatıldığını da söylemek istiyor.

    Romanda geçen şu söz kahramanın en sonunda neye karar vereceği ipucunu içeriyor: "Belleğini yitirmiş bile olsan yürek gitmesi gereken yöne doğru ilerler. Yüreğin kendisinin de hareket prensipleri vardır. İşte bu insanın kendiliğidir." Kendiliğinin gereğini yerine getiren kahramanımız gerçek dünyaya ait gölgesinden ayrılırken son kez yüreğini kullanıyor ve yabancı olduğu, uyum sağlayamadığı gerçek dünyayı bir kenara bırakarak yüreğinden ayrılma pahasına da olsa bilinçaltında yarattığı o kusursuz dünyaya dönüyor.
  • Yürek geçmişte esir...
  • Zaten yaralanan yürek, düşkün, esir bir yürektir.
  • 335 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    #kitapyorumu
    #sarahjio
    #paristençiçeklerle

    İyilik kalbe yerleşmiş bir tohumdur. Ve bu tohumun filizlerini insanların gözlerinde görebiliriz. Kimi soğuk bir duvar örsede gözlerine bize uzanan dalların varlığını hissederiz. Kimileri dallarım var çiçekler açtım dese de karanlık görürüz orada saf kötülük...

    Sanırım tesadüf eseri de olsa gene bir ikinci dünya savaşı ve gene bir nazi almanyası hikayesinin derinliklerine çekilmiş buldum kendimi.

    Sarah jio’nun yeni kitabı da eski kitaplarıyla aynı orantıda nefes kesici ve sürükleyici kah 1940 yıllarına gidip ağladım, kah 2009 yılına gidip ağladım sonsuz bir zaman diliminde kayboldum adeta.

    Farklı zaman dilimlerinde farklı acılar cekmiş iki kadının yıllar sonra yollarının kesişmesinin hikayesi. Biri bir Alman subaya esirken diğeri hafızasına esir. Kitap genel anlamda çok güzel ve akıcıydı. Ama ne tam ağlattı beni nede mutlu etti bir şeyler eksikti sanki.
    Keyifli huzur dolu günler mutlu okumalar

    ALINTI;

    Nilüfer çiçekleri yürek parçalayıcı yolculuklardan geçer. Tohumları toprakla, artıklarla ve birbirine giren köklerle kaplı bulanık bataklık suyunda filizlenir. Nilüferlerin çiçek açması için bu korkunç karanlıkta yolunu bulması gerekir. Balık ve böcekler tarafından yenmekten kaçınmalı, sürekli yoluna devam etmeli, eğer ortaya çıkacak gücü olursa, suyun üstünde bir yerde güneş ışığının olduğunu içten içe bilmeli ya da en azından bunu umut etmesi gerekir. Böyle yaptığında da, bu yolculuktan zarar görmeden çıkar ve zafer kazanmış bir şekilde çiçek açar.
  • Tam Ankara’ya gitmek üzere yola çıkacaktı...
    Karsisina bir kadin dikildi.
    Esmerdi.Kara kasli kara gözlûydü.

    Simsiyah elbise giymisti.Simsiyah pantolon giymisti.Çizmeleri simsiyahti.
    Kemerinde simsiyah kama vardi.Kamçisi simsayhti.
    34 yasindaydı Erzurumlu’ydu Binbasi esini Sarikamis’ta kaybetmisti.

    Erzurum Kongresi’nde denk getirememis üç gün at sürerek Sivas Kongresi’ne gelmis, yolunu gözleyip Mustafa Kemal’in karsisina dikilmisti.
    “At binerim, silah atarin, bana is ver” demisti.

    Fatma Seher’di
    Tarihi Sifatini Mustafa Kemal takti. “ Keske bütün kadinlar senin gibi olsa Kara Fatma” dedi!

    Elinin hamuruyla erkek isine karismasin filan gibi
    Cinsiyetçi yakkasimlar, Mustafa Kemal’in ciddiye bile almadigi kavramlardi. Kadinin insandan bile sayilmadigi dönemlerdi ama, Mustafa Kemal için kadin veya erkek ayrimi yoktu. Yürek var mi, ona bakiyordu.

    Kendi elyazisiyls görev pusulasi yazdi, imzaladi
    “Īstanbul’a git, Üsküdarki Kuvvaci albay Neset beyi bul, bu pusulayi ona ver” dedi

    Gitti buldu...Pusulayi okuyan Neset beyin yönlendirmesiyle Îzmit bölgesine görevlendirildi.
    Aralarinda kendi kizinin oldugu 15 kadinla milis müfrezesi kurdu. iki ay geçti emrindekilerin sayisi 700’e yaklaşmıştı. 43 Kadın, 600 kūsur erkeğin komutanıydı.

    Sadace kara gözlü değildi.
    Gözükara’ydı.

    İnönü’de Sakarya’da çarpıştı.
    Yanındaki kadınların 28’i şehit düştü.
    Kızı elinden vuruldu, İki parmağı koptu.
    Kendisi de sağ kolundan yaralandı.
    Bir ara cephane sandıklarını naklederken yaralandı, esir düştü 19 gün işkence gördü kaçmayı bsşardı.
    Büyük Taaruz’a katıldı.
    9 Eylül İzmir’e giren süvarilerin arasındaydı.

    Milis çavuşu rütbesiyle başladı.
    Üsteğmen olarak emekliye ayrıldı.
    İstiklal Madalyası aldı.

    Maaş bağlanmasını kabut etmedi.
    Emekli maaşını Kızılay’a bağışladı.
    Herhangi bir kişisel menfaat peşinde koşmadı,köşesine çekildi, izi kayboldu. Yıllar içinde dara düştüğü, kimseye haber vermediği, evsizlere yardım eden Rus manastırına sığındığı ortaya çıktı. Yalvar yakar zorla ikna edildi, Darülaceze’ye alındı.

    ( Bu kahraman kadın Amerikalı veya İngiliz olsaydı, eminim Hollywood’da yüz tane filmi çekilirdi, bütün dünya tanırdı. Türkiye’de bu yönde çaba harcayan kişi veya kurum olmadığı için, maalasef, uğruna hayatını ortaya koyduğu kendi milleti bile tanımadı.)

    1955 yılında vefat etti.
    Bir küçücük mendil bohçasından Başka eşyası yoktu.
    Açtılar...
    İstiklal Madalyası ve Mustafa Kemal’in hediye ettiği gümüş sigara tabakası çıktı. Sadace onları saklamıştı.
  • Kimi annaya ,bellaya ,kimi mariaya
    Kimide kızıl saçlı nataşaya yazdı
    Oysa ben bir Türk yiğidiyim
    Türk' e sevdalı olduğum için
    Ayşem sana yazıyorum...
    Ben seni kongoda ölen sevgilisini
    İstanbul'da arayan teksaslı bir dişi gibi değil
    Aşk eşittir burjuva güzellerini
    Diskoteklerde arayan zübbeler gibi değil
    Hele kafalarındaki kirli duyguları
    Nataşa adlı rus kızında sembolleştiririp
    Kızıl ruble arayanlar gibi aramıyorum Ayşem...
    Ben seni; belki bir ana ceylanın
    Vurulmuş yavrusuna su aradığı gibi...
    Belki bir Anadolu delikanlısının
    Kaçırmak için güzel Zeynep'ini
    Gecenin alaca karanlığında aradığı gibi seni arıyorum Ayşem...
    Ama muhakkak bütün iyilikleri bütün güzellikleri
    Bütün özlemlerimi sende bulacağımı bilerek
    Engin denizin kudurmuş dalgaları gibi
    Önümdeki engelleri teker teker aşarak
    Yüce ALLAH'IN izniyle seni arıyorum Ayşem...
    Seni kaybettiğim dünyalarda bulmak istiyorum.
    O dünya;
    HZ.FATİH' in kılıcının altın kapması
    Estergon dönüşünün gönülleri yakması
    Veyahut Tuna'nın bir Itri bestesinde
    Musiki gibi çağlayıp akması olabilir
    Geçtiğim yıllardaki parlak aynalar
    Geleceğimi aydınlatır benim
    Bir elim geleceğin MİLLİYETÇİ TÜRKİYE'sinde ise
    YAVUZ 'un beyaz atının yelesindedir öbür elim...
    Seni kaybettiğim ve şimdi aramaya çıktığım dünyalarda Ayşem; ne meyhane tezgahları ardında mum gibi
    Yanıp sönen kızlarımın gözlerinin karası
    Ne yoksulluktan ve fakirlikten
    Ölen yiğitlerimin verdiği yürek yarası
    Nede başı kabak; yalın ayak dolaşan insanımın ciğerlerini Hilton gecelerin de içkilerine meze yapıp yiyen kahpelerin ağız kavgası var...
    Seni kaybettiğim ve şimdi aramaya çıktığım dünyalarda;
    Bir KURAN,bir KILIÇ ve bir BOZKURT
    Üçünün ördüğü koca bir dünya koskoca bir tarih var Ayşem...
    Tut ki seni karanlığın ta ötesinde bir yere hapsetsinler Ömründe güneşi hiç görmeyeceksin;
    Ama ben o güneşi yanıma aldım
    Seni kurtarmaya geliyorum Ayşem...
    Ne sezar, ne hitler, ne posbıyıklı stalin
    Nede fare suratlı mao; çözemez, çözemez,
    Çözemez senin derdini Ayşem...
    Senin derdini; batılılık delisi sömürge aydınları
    Robert koleji mezunu özgürlük budalaları
    Ve kafalarını çirkin kapitalistlere satmış
    Deve kuşlarıda çözemez...
    Senin derdini Ayşem;
    Senin gibi konuşan
    Senin gibi düşünen
    Senin gibi yaşayan
    Velhasıl kelam bizler
    ÜLKÜCÜLER çözeriz senin derdini...
    Anamın anlattığına göre
    Koca Türk Dünyası'nın küçük bir köyünde doğmuşum
    Senin için doktor yada ilaç
    Ekmek yada su ne ise benim için
    MİLLİ DEVLET, KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ odur...
    Sen benim için; Kırım' lı Bike
    Azerbaycan' lı Aybala, Yerköy' lü Fadime
    Hepiniz bizim için birsiniz.
    Çünkü
    Bizim kanunumuzda akvaryumlu meyhanelerde
    Sevgilinin kömür karası gözlerine şiir yazmak yok
    Biz çoktan erittik ÜLKÜ denen nazlı gelinin duvağında
    Sülün gibi kızların göz bebeğini Ayşem...
    Bizim kanunumuzda geri bıraktırılmış insanımızı
    Esir milyonlarca soydaşımızı
    Tutsaklıktan kurtarmak için
    Bu geri kalmışlığa son vermek için
    Birlikte mücadele etmek var...
    Bu; ne benim sana ağlayarak
    Nede dizlerine kapanarak bir yalvarışımdır...
    Bu; parmakları çelikten
    Yürekleri Estergon demirinden
    Yüz binlerce, milyonlarca MÜSLÜMAN TÜRK ÜLKÜCÜSÜ 'NÜN
    Sana durdurulmaz emridir...
    Kendine dön, kendine dön Ayşem...

    Aşık Sefai