1000Kitap Logosu

Eşit olmak

Derviş Bey
Orta Asya’da Arap Fetihleri'ni inceledi.
144 syf.
Türklerle Araplar neden birbirlerini sev(e)mezler?
Bildiğiniz gibi Türklerin İslamiyeti kabulü çok tartışmalı konudur. Bunun sebebi tarihimizin sansürlü olmasıdır. Tüm dünyada en sansürlü kitaplar tarih kitaplarıdır. Türkler tarafından yazılan tarih kitapları da böyledir. O yüzdendir ki Lev Nikolayeviç Gumilev emmim "Bir halkın tarihini biraz da onların düşmanlarının yazdıklarına bakarak okumak gerekir" demiştir ki, Tanrı için çerçevelenerek duvara asılacak bir sözdür. Hamilton Gibb bir doğu bilimci. Başta yüksek lisans tezi olarak yazdığı, sonra üzerine eklemeler yaparak son halini alan bu kitapta başta Taberi, Belazuri, Dineveri gibi dönemin tarihçilerinin yazmış olduğu kaynaklardan yararlanarak Arap fetihleri hakkında çıkarımda bulunuyor. Yazar özellikle iki konu üzerinde duruyor. Birincisi yapılan fetihlerin İslamiyet'i yaymaktan çok, önceliğin ekonomik kazanım elde etmek amacıyla yapıldığını söylüyor. İkinci konu ise Orta Asya üzerine düzenlenen seferlerde sadece Türkler'in olmadığını, yani Soğdlu, İranlı gibi bölgedeki diğer halklarında etkilendiğini ekliyor. Yani Gibb aslında bu kitapta Arapların yaptığı katliamlar üzerinde durmamış, akademik bir şekilde Arapların Orta Asya'ya ne amaçla geldiğini ve bu dönemin kaynakçalarında geçen savaş ve kuşatmaların tahlilini yaparak doğru sonuca ulaşmaya çalışmış. Gelelim asıl konuya. Bazılarının sandığı gibi, İslamiyet'in kabulü, onun üstün ve mükemmel bir din olması nedeniyle Türklerce toptan ve kendi istekleriyle Müslümanlığa geçmeleri şeklinde olmamıştır. Hiçbir millet dinini güle oynaya hemen ve topluca değiştirmez. Aynı şey sizin başınıza gelse, eminim ki çoğu kişi mensup olduğu dini korumaya çalışacaktır. O yüzden okul kitaplarındaki romantik söylemleri bir kenara bırakarak bu yazıyı okumanızda fayda var. Söz konusu Araplar olunca bizim toplumda büyük bir sempati uyanır ve akla “Kavm-i Necip gelir.” Ancak Araplar gerçekten dostumuz mudur? Bu inceleme birilerini çok rahatsız edecek ama gerçekleri yazacağız. İlk İlişkimiz Arapların (Türk katliamları) Asya içlerine gelmeleriyle başlar. E tabi devamında bozkırdan gelen "bela"lar onların kültürlerini benimseyecektir ancak kendilerini tarih sahnesinde asırlar boyunca silecektir. Ben burada tarihin o kısmıyla değil, Arapların Türklere yaptıkları ve Türk tarihinin konuşulmayan karanlık kısmını yazacağım. Türk tarih kitaplarında ve arşivlerinde yer almayan diğer milletlerin yazılı tarihinde yer alan iki büyük Türk katliamından biri. Ermeniler "katledildik" diyebiliyor. Rumlar "sürüldük" diyebiliyor. Ancak Türk gururu "Araplar bizi katletti, zorla kültürlerini dayattı" diyemez. Talekan ve Curcan katliamları... Resmi tarihte şöyle bir üfürme var. Türkler Çin ile savaşırken Araplar yardıma gelmiş, bu sırada birbirlerine sempati beslemişler, Türk savaşçılar Arap okçuların yanaklarından makas almış ve İslam'a geçmişler :D Yok öyle bir dünya. Karşılıklı milletlerin hem fikir olduğu tüm savaşlar gerçek, bir tek Türklerin katledildiği yalan öyle mi? Talekan Katliamı'nda 100.000 Türk katledilmiştir, bunun yanında 50.000 'den fazla Türk köle ve cariye olarak pazarlarda satılmıştır. Devamında da bizimkiler binlerce yıllık dinlerinden severek dönmüş ve Arap dinini, yazısını, kültürünü benimsemiştir. Tabi yersen. Hz.Muhammed'in ölümüyle birlikte insanlığın iktidar hırsı İslam Devleti'nde ortaya çıktı. Mezhep ayrımcılığını kesinlikle reddeden İslam dinindeki iktidar çatışmaları sebeple mezheplere ayrılması tamamen Arapların eseridir. Eflak Voyvodası Vlad'ın yaptıklarına kin duymayan insan olamaz değil mi? İşte Vlad, Curcan ve Talkanda yaşanan acımasızlığı hayal dahi edemezdi. Ancak gel gör ki İslami en doğru yaşayan, koruyan ve öğreten millet yine Türklerdir. Eğer Türkler Müslüman olmasaydı, İslamiyet bugün Arapların etnik dini olmaktan öteye gidemez, olsa olsa en fazla Hindistan'a kadar gidebilirdi. Buhara’da yaşananlar diğer Türk Beyliklerinde de tesirini hissettirir. Sogd Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yok olmaması için Kuteybe ile anlaşma yapar. Anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır. Ancak bu tarafsızlık ve Türklerin bir araya gelememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istila edip talan etmişlerdir. İlk saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler de aynı kırımı yaşadı. Türkler bir olamadığı için Arapların işleri kolaylaştı. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptığı anlaşmada yanlış yaptığını ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir teminat getirmeyeceğini gördü. Üstelik diğer Türk Beylerine de aldattığını anladı. İlk pozitif cevap Talekan meliki Sehrek’den gelir. Tarhan’ın düşüncelerini öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir silahlı güç ile Talekan şehrine doğru yürür. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talekan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terk eder. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Bu kırım o vakte kadar yapılanların en büyüğüdür. Kuteybe bu kırımı diğer beyliklere ibret olması için yapar. Kuteybe yakalanan her Türk'ü öldürtür, geri kalanları da, Talekan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar. Bu yolun 24 km mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur. Talekan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Tüm bunlar hep din adına fetih için yapılmıştır. Kuteybe sonra Suman’da erkeklerin çoğunu öldürterek Türk kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alır. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar. Askerlerin yorgunluk eğlencesi olurlar. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri kavga ederek can verirler. Tüm şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir manasında Muhtereka derler. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i abluka eder. 2 ay müddetle devamlı olarak buraya saldırır lakin bir netice alamaz. Aynı zamanda kış yaklaşır. Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim ismindeki adamını gönderir. Selim, Tarhan’ın teslim olması vaziyetinde kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin önerilerini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur. Komutanları ile görüşüp önerisini kabul ederler. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, çevresi hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur. Kuteybe aynı zamanda Tarhan’ı hemen öldürmez. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, “O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der. Kuteybe önce Tarhan’ın iki erkek çocuğunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir. Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht dövüşü vardır. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar. Önce Havarizat ile çevresindekileri öldürtür. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında tutsak alırlar. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin buyruğu üzerine öldürülürler. Bu olay, Zekeriya Kitapçı”nın, Araplar'ın Türkistana Girişi isimli kitabında şöyle anlatılır ; "Bu harblerden birinde, et-Taberi”nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir alana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesini de önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını buyurmuştur. Cebbar, zorba, vicdansız Arap komutanının çevresinin bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır." Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Bu vahşetten sanki gururlanan Arap şair el-Aşkari şöyle haykırmıştır, "Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış perişan Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir anımsayınız. Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Yalnızca ata bile binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.” Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli tanınmış Türk bilgini, Biruni Harzem’deki muasırlığın yok edilişini şu şekilde anlatır; “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, ananelerini savunanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylelikle her şey karanlıklara gömüldü." İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi ile ilgili bilinenleri artık öğrenme imkanı bırakmadı. Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, ama gelen birlikler yolda Kuteybe’nin tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, abluka edilir. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, -Semerkant Araplara her yıl 2.200.000 altın ödeyecektir. -Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir. -Şehirde Cami yapılacaktır. -Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır. -Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır. Kuteybe bu sefer Kaşgar’a doğru yola çıkar. Tam Kaşgar’ı abluka edecekken Halife Velid can verir, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe, Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile beraber 716 yılında kafası kesilerek öldürülür. Zira Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir. Bu 70 sene süren Türk-Arap savaşlarının sonucunda; -100.000’in üstünde Türk katledilmiştir. -50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır. -Şehirler yağmalanmış, ganimet diye halkın her şeyi talan edilmiştir. -Tüm zenginlikler, tarihi yapıtlar yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır. -Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talekan Katliamında” 40.000 Türk kesilerek 24 kilometre yol süresince ağaçlarda sallandırılmıştır. (Tarihte örneği çok azdır.) -Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları kesilmiş, nehrin suyu kıpkızıl olmuş, cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır. -“Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş, kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir. -Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet ele geçirmişlerdir. Türkler böyle bir vahşet ve zulmü Çinlilerden bile görmemişlerdir. Bu tarihi gerçekler “Din kardeşliği etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte, söz edilmemektedir. Talekan-Curcan katliamları Türklerin Müslüman olmasına vesile olmadığı gibi, bilakis Türkleri İslam'dan uzaklaştırmıştı. Haliyle İslam'ı Arap istilalarıyla tanıyan Türkler için bu kötü bir tecrübe olmuştu. Sosyolojik olarak ele alırsak Türklerin İslam'a toplu geçişi için kötü hatıraların silinmesi en az 3 asır gerektiriyordu, Arapların Orta Asya'daki nüfuzlarının da ortadan kalkmış olması gerekiyordu diyebiliriz. Bu katliamlar Arapların Türklerin gerçek kardeşi ve dostu olduğunu kanıtlamıştır sanırım. İngilizler, Fransızlar, İspanyollar Afrika'dan kaçırdıkları zencileri Hristiyan yaptılar ama hiçbir zaman kendilerine eşit görmediler, zencileri köle pazarlarında uşak olarak sattılar. İslam'ı yayma adına Araplar önce İran'ı talan ettiler sonra Türkleri hedef aldılar. İslam'ı yayma adı altında Türk Yurtlarını 70-75 yıl süreyle yağmaladılar. Zenginliklerini Arabistan'a taşıdılar. Türk gençlerini esir pazarında sattılar, Türk kızlarını cariye olarak kullandılar. Kuteybe adlı Emevilerin Horasan Valisi "Türk kafası getirene 100 dirhem altın" veriyordu. Araplar obaları basıyor, çoluk-çocuk demeden Türklerin kafasını kesiyor ve Kuteybe'ye taşıyordu. Katledilen Türk sayısının yüz binleri aştığı kayıtlarda vardır. İşte bu yüzden Arap tarihçiler "Türkler İslamiyet'i gönüllü olarak seçmedi, kılıç zoruyla onları Müslüman ettik" diye yazarlar. Ne Osmanlı döneminde, ne Cumhuriyet döneminde Türk-Arap ilişkileri doğru bir şekilde ele alınmamıştır hatta hiç yazılmamıştır. Milli Eğitimin ders kitaplarında yukarıda kısaca özetlediğim bilgileri bulamazsınız. Ders kitaplarından vazgeçtim de Ülkücü gençlerin kitaplarını okuduğu milliyetçi yazarlar da "Türk-İslam Ülküsü'ne ters düşerim, dışlanırım korkusu ile bu konuları yazamamışlardır. Diğer taraftan K. Mısıroğlu'nun, Necip Fazıl'ın kitapları Ülkü Ocaklarında kamyonlar dolusu satılmış ve okutturulmuştur. Amerika'da Hristiyan İngilizler'in Hristiyan zenci kölelere bakışı ile Müslüman Arapların Müslüman Türklere bakışı arasında hiç fark yoktur. Zaten bu yüzden Araplar Türklere "mevali" demiştir. Mevali yani sonradan Müslüman olmuş köle, bildiğiniz köle yani. İletişim çağında Arap dünyasının Suriye'ye yaptığımız askeri harekâtlarda, Kıbrıs konusunda, Yunanlılarla Ege anlaşmazlığımızda, hatta Karabağ Savaşı'nda hep Türk milletinin karşısında yer almaları Tanrı’nın Türklere bir yardımıdır. Bu yardıma rağmen siyasal İslamcıların ve ülkücülerin bir yarısının Araplar için "ümmet kardeş" davulu çalması akıl tutulmasıdır. Bu inceleme İslam dinine karşı değil, Arap seviciliğine karşı. Bugün İslam dinini Araplar gibi yaşamıyorsak, insan gibi insansak bunu atalarımıza borçluyuz. Selçuklu ve Osmanlı'da hiçbir zaman Arap şeriatı olmadı. Başında Türk olan hiçbir devletimizde olmadığı gibi. Bu gerçekleri de yazmakta fayda var. Tüm bu beyler Oğuz Yabgululuğu, Selçuk Bey, Tuğrul Bey, Alp Arslan, Süleyman Şah, Fatih Sultan Mehmed ve Mustafa Kemal Atatürk bizi Arap yozlaşmasından alıkoymuş kimselerdir ve onlar dışında Türgiş Devleti Kağanı Sulu hayatını Orta Asya'nın Arap tebası olmaması için adadı ve defalarca at sırtında Araplarla savaşarak geçirdi. Buhara Melikesi Kibac Hatun da öyle. Onları da anmamak olmaz. Mesudi, cahiliye döneminde yolculuğa çıkan iki kardeşle ilgili ilginç bir hikaye anlatır. Bu iki kardeş bir kayanın altındaki ağacın gölgesinde konaklamışlar. Tam kalkıp gideceklerken kayanın altından ağzında altın bulunan bir yılan çıkıp altını önlerine atmış. “Bu, mutlaka bir hazineden geliyor!” demişler. Üç gün orada beklemişler. Yılan her gün çıkıp onlara bir altın getiriyormuş. Kardeşlerden biri diğerine, “Ne zamana kadar bu yılanı bekleyeceğiz? Onu öldürüp, burayı kazalım ve hazineyi alalım, ne dersin?” demiş. Kardeşi buna karşı çıkmış, “Belki de onu yok edecek, hazineyi de bulamayacaksın!” demiş. Ama kardeşi itiraz etmiş ve eline bir balta alarak yılanın çıkmasını beklemiş. Yılan çıkınca baltayı savurmuş, hayvanı başından yaralamış ama öldürememiş. Fakat yılan da ondan intikamını almış ve onu öldürüp deliğine çekilmiş. Kardeşi ayağa kalkıp onu gömmüş. Ertesi gün yılan başı sarılı olarak dışarı çıkmış, ama ağzında bir şey yokmuş. Adam ona, “Bak, yemin ederim ki sana bu yapılanı ben tasvip etmedim. Kardeşimi bu işten vazgeçirmeye çalıştım. Allah aramızda hakem olsun. Sen bana zarar verme, ben de sana zarar vermeyeyim ve yine eski şekilde devam edelim, ne dersin?” Yılan, “Olmaz!” demiş. Adam “Neden ama?” deyince de şu cevabı vermiş: “Biliyorum ki, kardeşinin mezarına baktıkça beni hiçbir zaman sevmeyeceksin ve ben de yarayı hatırladıkça seni asla sevmeyeceğim.” Biz Semerkand'da, Talekan'da, Curcan'da, Harezm'de Araplar tarafından hunharca katledilen Türklerin mezarlarına baktıkça Araba olan öfkemiz daha bir artacak, onlar da yaladıkları Türk çizmelerini gördükçe kinleri yenilenecek. Bu sebeple biz Araplarla asla dost olamayız. Ama unutmamak gerekir ki, bizim topraklarımıza ilk saldırıyı onlar başlatmıştır. Yoksa bizim Araplarla bir işimiz yoktu. Toprağa ihtiyacımız da yoktu. Elbette daha sonra bu sebepsiz saldırının faturasını ağır bir biçimde ödeyeceklerdi ve ödediler de. Yıllarca Türk'ün çizmesini yalayarak ödediler. Başlatmayacak ve kaşınmayacaktınız! -Tripoli'de Yeşil Meydan'da "Osmanlı'nın torunlarını ayaklarınızı öpmeye getirdim" diyen Kaddafi'ydi. PKK'ları desteklediğini açıklayan Kaddafi'ydi. -Meclisteki her konuşmasına "Allah'ım Osmanlı hanedanının evini başına yık!" diyerek başlayan sabık Mısır devlet başkanı Nasır'dı. -Ermenistan ziyareti sırasında Ermeni katliam anıtı önünde hüngür hüngür ağlayıp göz yaşı döken Lübnan devlet başkanı Hariri idi. -Türkler artık bizim çizmemizdir diyen BAE eski devlet başkanı Şeyh Zayid en-Nahayan'dı. -Türk kanı dökmek büyük sevaptır diyen İbni Suud'du. -Türk'ü desteklemektense Yunan'ı desteklemeyi tercih ederim diyen Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas'tı. -Türkler bize kan ve gözyaşından başka ne getirdi diyen Yasir Arafat'tı. Bazıları ise hâlâ Araplar için kendini yırtmaya devam etsin! "Arap genci ile benim İslam'ı anlayışımızda çok fark var. Ben İslam'ı umumi bir din diye anlıyorum. Arap; İslam'la birlikte Araplık da yayılsın diyor, Müslüman olan her kişi Arap olsun, bütün Müslüman dünyası bir Arap padişahlığına dönüşsün diyor." Yusuf Akçura
Orta Asya’da Arap Fetihleri
Okuyacaklarıma Ekle
2
9
ebrarsertcelik
Mülksüzler'i inceledi.
348 syf.
·
219 günde
·
Puan vermedi
Mülksüzler
Spoiler içerir. Kendimce cok gec kaldıgım bır ozet, aslında bıraz da cesaret edemedıgım ıcın, hakkını verıp verememek konusunda. Kıtap o kadar guzel o kadar yogun kı, ıkıncı ucuncu okuma yapılması gerekıyor dıye dusunuyorum. 1984 ve Cesur Yeni Dunya'dan sonra bır kez daha, 1900lerde yazılmıs olmalarına ragmen, ınsanların ya da kurulan sıstemlerın aslında degısmedıgını ve hep de kotuye evrıldıgını gozler onune serıyor, bahsı gecen hıcbır sey bıze yabancı degıl ve aslında hep boyleymıs dedırtıyor ınsana. Salt kendı dusuncelerımı belırtecegım tabı becerebılırsem, yorum yazarken bıle toplumsal yapıyı dusunuyoruz, cekınıyoruz, rezıl olmak ıstemıyoruz ya da tepkı cekmek ıstemıyoruz ve suan kendıme, okudugum kıtaplardan hatıra bır yorum bırakırken bıle kıramadıgım kalıpları, cevremdekı duvarları gorebılıyorum. Anares ve Urras, ıkı dunya. Ikı farklı dunya dıyemeyecegım cunku her ıkısı ıcınde bazı noktalarda benzer durumlar barındırıyor. Urras tam olarak sımdıkı kapıtalıst dunya, sınıfsal farklılıklar, yoksul mahalleler, ıktıdarın ya da bır kesımın elınde tuttugu ıpler, dusunce ozgurlugu var gıbı gozuken ama asla olmayan bır yapı, her sey cıkar uzerıne kurulu. Anares, anarsık ve sosyalıst bır toplum, yoklugu bıle paylasan, gercek anlamda esıt ama ınsanın oldugu yerde her zaman hak yıyen ya da onune setler koyan bır dunya. Insan her yerde ınsan, bazı seyler degısmıyor, olaylara baglı ıcımızdekı kotululukler ortaya cıkıyor, bırbırımıze yapabıleceklerımızın bır sonu yok, ıyı anlamda da kotu anlamda da. Kıtap ozetınde cevırmenın de belırttıgı gıbı, aslında bır yolculuk, gıdıs ve donus. Her ıkı sıstemınde eksıklıklerı cok. Sosyalıst duzen, suan da dunyada hala bazı ulkelerın benımsedıgı ama sahsı gorusum olarak, basarılı olmamamıs bır yapı. Kapıtalıst duzen, suan ıcıne hapsoldugumuz ve cıkısı zor, tuketım merkezlı bır yapı. Her ıkı sıstemınde elestırısı zaten profesyoneller tarafından yapılıyor, ıkısının dısında baska nasıl bır duzen kurulabılırdı bılemıyorum cunku o kadar cok ıcınde bulunduğumuz sıstemın bır cıktısıyız kı, toplum ya da sıstem ılla kı dusuncelere de ket vurabılıyor bır noktada. Evet sosyalist duzen bıze cok asına olmayabılır ama zaten suankı cın ya da kubanın yapısını, tarıhten sscb nın yapısını, toplumunu ve olanaklarını az cok bılıyoruz. Insanlar sıstemlerı olusturuyor ama yonetıcıler dısındakıler hep bu sıstemler altında ezılıyor, hatta gun sonunda baktıgımızda yonetıcıler bıle. Mevcut duzenımızde mulksuz, aıle yapısı ya da gelenek gorenekler olmadan yasamak ımkansız gıbı gozukuyor. Tamam kültürel boyutu goz ardı edebılırım, bazı kesımler harıc kulturde yozlasma, dunyanın global bır koye evrılmesı soz konusu, ama mulkıyet hala onemını koruyor. Insanlar dunyada sonsuza kadar kalacakmıs gıbı konut alıyor ya da asla ısteklerı bıtmek bılmeyıp, mal mulk sahıbı olmak ıcın calısıyorlar. Isteklerımızın sonu yok, yarınımızı bılmeden kac yıllık borcların altına gırıyoruz. Zamanımızı para ıle satıyoruz ve o parayı da kolayca harcayabılıyoruz, bızden neler gıttıgınden habersız gunluk telaslarla hayatlarımızı surduruyoruz. Urras hakkında daha cok yorum yapabılecegımı ya da bana daha yakın geldıgını soyleyebılırım cunku kıtapta bır ay ve bır dunya var, hangısının ay ya da hangısının dunya oldugundan net bır sekılde bahsedılmıyor fakat toz toprak ve kaynak kıtlığından, anares ın ay, mavı gokyuzu ve yesıllıkten de urras ın dunya oldugunu anlıyoruz. Kıtapta anarsık sosyalıst yapı aslında bırazda utopık cunku ınsanlar ac kaldıkları ya da yeterınde beslenemeyıp, her yerde gorev alıp, toplum yapısına zarar vermeyerek, bırlık beraberlıgı temsıl edıyorlar, bunun realitede mumkunluk kısmını olumlu olarak degerlendıremeyecegım sanırım. Urras ıse adaletsız bır toplum yapısı, uygarlık adı altında sömürü, otonomlasmıs hareketler, tek tıp ınsan yapısı, boyun eğen bireylerı temsıl edıyor. Yonetıcıler ıse gercekten toplum mühendisliği gorevını ustlenıyor. Su aralar herhalde en cok sınırımı bozan dusunce ozgurlugu dıyebılırım, urras zaten bu kavramın cok gerısınde, anareste ıse asırı dusunceler cezalandırılıyor ya da sıddetle karsı cıkılıyor, aslına baktıgımızda her ıkı modelde de ıdeal toplum duzenı kurulamıyor, her sey ya sıyah ya beyaz, ortası yok. Sanırım hakkı ıle yorum yapabılmek ıcın bır ıkı kere daha okuma yapmam gerekıyor cunku asla sıg yorumlar ıle degerlendırılebılecek bır kıtap degıl.
Mülksüzler
8.6/10
· 8,2bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
Fatıma
Hayvan Çiftliği'ni inceledi.
152 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
7/10 puan
Hayvan Çiftliği (6)
Roman kalabalık bir hayvan çiftliğinde geçmektedir. Çiftlik sahibi Mr. Jones çiftlikteki hayvanları gece gündüz çalıştırmakta bu yoğun ve ağır çalışmanın karşılığında onları doğru dürüst beslememektedir. Yine çiftlikte yoğun geçen bir günün akşamı, diğer hayvanlardan yaşça daha büyük ve saygın olan Koca Reis adındaki bir domuz tüm hayvanları ahırda toplar. Koca Reis daha önce görülmemiş bir başlangıca sebep olacaktır. “Bütün insanlar düşmandır. Bütün hayvanlar yoldaştır.” Koca Reis tüm hayvanlara özgür olmak için bir devrim çağrısı yapar. Tüm emek ve ürünler onlarındır, kendilerini sömürenlerden kurtulmaları gerektiğini ve bunun sonucunda da herkesin mutlu ve özgür bir dünyada yaşamaya hakkı olduğunu, özgürlükleri için sonuna kadar savaşmaları gerektiğini söyler. Onları örgütlenmeye davet eder ve birkaç gün sonra ölür. Bunun ardından hayvanlar bir gün çiftlikte isyan başlatır ve işte o zaman her şey değişir. “İnsanoğlu kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez.” Birtakım yeniliklere başlanır, çiftliğin “Beylik Çiftliği” olan adını değiştirip “Hayvan Çiftliği” koyarlar, Bay Jones’a ait ev dışında, insanları hatırlatan her şeyi yakarlar. Evin ise, müze olarak korunmasına karar verirler. Tüm hayvanların en zekisi olarak bilinen ve diğer domuzlardan daha çok dikkat çeken Snowball ve Napoleon adındaki iki domuz, liderlik vasfını hemen üzerlerine alır ve çiftlik için yedi emir ve temel ilke oluşturulur. Buna göre bütün hayvanlar; 1- İki ayaküstünde yürüyen herkesi düşman olarak bilecek. 2- Dört ayaküstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost olarak bilecek. 3- Hiçbir hayvan giysi giymeyecek. 4- Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak. 5- Hiçbir hayvan içki içmeyecek. 6- Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek. 7- Bütün hayvanlar eşit sayılacaktır. Bu yedi emri hiç öğrenemeyen koyunlara ise, Snowball tüm emirleri kısaca “dört ayak iyi, iki ayak kötü” olarak öğretmiştir. Koyunlar bu sloganı beğendiklerinden, neredeyse her toplantıda hep bir ağızdan söylemektedir. Çiftlikte artık işler yolunda gitmektedir. Tüm hayvanlar hep birlikte çalışıp, o yılın hasadını yapıyor. Herkes gücü ve yeteneğine göre çalışıyor, Pazar günleri ise kimse çalışmıyordu. Pazarları sadece bayrağın göklere çekilmesinin ardından toplantı yapılarak gelecek haftaki işler veya kararlar konuşulup karara bağlanıyordu Hayvan Çiftliği oldukça akıcı ve bir solukta yorulmadan, sıkılmadan okunabilen bir kitap. Roman masalsı anlatımla yazılmış ancak oldukça çarpıcı siyasi bir hiciv örneği niteliğinde. Orwell, bu romanında Sovyet devriminden sonraki yönetime ve Stalin’in diktatör rejimine eleştirilerde bulunuyor. Kitapta dönemin ezilen halkından tutun, siyasi gücün zehriyle hırslanıp, kutsal olarak görülen değerleri bile kendi lehine çeviren politikacılara, medya propagandasına ve daha bir sürü gerçeğe rastlamak mümkün. Orwell’ın kitapta kendi dönemini eleştirdiği görülse de hem geçmişe hem günümüze yönelik farklı çıkarımlar yapılabilir. Rejimler değişse bile yerine geçen baskıcı yönetimler, halka sözleriyle güzel vaatlerde bulunarak onların salt bu söze inanmalarını ister. Arka planda ise halkı eğitimsiz, cahil bırakma ve sorgulamayan bir kitle oluşturma politikası yürütür. Kendi özgürlüğü ve zenginliği tüm toplum problemlerinden ve toplumdan daha önemlidir çünkü eline geçirdiği gücün büyüsü baş döndürücü ve zehirlidir. Gayet güzel bir kitaptı, tavsiye edermisiniz derseniz?? -Evet gayet okunası...
Hayvan Çiftliği
7.9/10
· 300,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
21
Erdal
bir alıntı ekledi.
Ataerkil toplumun oluşum süreçleri
En azından Tarım Devrimi’nden beri, çoğu insan topluluğu erkeklere ka­dınlardan daha fazla değer veren ataerkil toplumlardır. Bir toplum “ka­dın” ve “erkek”i nasıl tanımlarsa tanımlasın, erkek olmak hep daha ayrı­calıklı olmuştur. Ataerkil toplumlar, erkekleri erkeksi düşünmek ve dav­ranmak, kadınları da kadınsı düşünmek ve davranmak üzere eğitir ve bu sınırların dışına çıkanlar cezalandırılır. Öte yandan, bu kurallara uyan­lar eşit şekillerde ödüllendirilmezler. Eskiden beri erkeksi kabul edilen özellikler, kadınsı kabul edilenlerden daha fazla ödüllendirilirdi ve toplumun kadınsı ideallerini gerçekleştirenler, erkeksi idealini gerçekleştirenlerden daha azıyla yetinirdi. Kadınların sağlığı ve eğitimi için daha az kaynak ayrılır, kadınların daha az ekonomik fırsatı, daha az politik gücü ve daha az hareket özgürlüğü olurdu. Toplumsal cinsiyet, bazılarının sa­dece bronz madalya için mücadele edebileceği bir yarıştı. Tarih boyunca bazı kadınlar alfa noktalara gelebildiler: Mısır’da Kle- opatra, Çin’de İmparatoriçe Wu Zetian (MS 700), İngiltere’de I. Elizabeth ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Kösem Sultan (1590-1651). Kösem Sultan 1623’ten 1632’ye kadar oğlu IV. Murat’ın ve sonrasında da 1648- 1651 arasında torunu IV. Mehmet’in çocukluğunda padişahın naipliğini yaptı. Naip olarak, İmparatorluğun pratikteki yöneticisiydi ve Divan’a bir perdenin arkasında oturarak katılırdı. Yine de böyle istisnalar, aslın­da sadece genel eğilimin ne olduğunu kanıtlıyor. Kösem Sultan’ın naipli­ği süresince bile İmparatorluk Divam’nın tüm üyeleri, tüm generaller ve donanma kaptanları, kadılar, ulema ve neredeyse tüm yazarlar, mimar­ lar, şairler, filozoflar, ressamlar ve bilim adamları erkekti. Neredeyse tüm tarım ve sanayi toplumlarında norm olan ataerkillik, pek çok siyasi kargaşayı, toplumsal devrimi ve ekonomik dönüşümü at­lattı. Örneğin Mısır, yüzyıllar boyunca defalarca fethedildi: Asurlular, İranlılar, MakedonyalIlar, Romalılar, Araplar, Memlukler, Türkler ve İngilizler; fakat toplum hep ataerkildi. Firavun, Yunan, Roma, Osmanlı ve İngiliz yasalarıyla yönetilen Mısır’daki yasaların hepsi, “gerçek erkek” olmayan kişilere karşı hep ayrımcıydı. Evrenselliği su götürmez olan ataerkillik, tesadüfi durumlardan do­ğan kısırdöngülerin sonucu olamaz. Amerika ve Afrika-Asya’daki çoğu toplumun, bölgeler arasındaki iletişimin binlerce yıl kopuk olmasına rağmen, 1492’den önce de ataerkil olması özellikle dikkat çekicidir. Eğer ataerkillik Afrika-Asya’da bir tarihsel tesadüfle oluştuysa, Aztekler ve İnkalar neden ataerkildi? Her ne kadar “adam” ve “kadın” tanımları kültürlere göre farklılık gösterse de, tüm kültürlerin tamamının erkekliği kadınlıktan üstün tutmasının, evrensel biyolojik bir sebebi olması yük­sek ihtimaldir. Bu sebebin ne olduğunu bilmiyoruz. Pek çok teori söz ko­nusu, ancak hiçbiri inandırıcı değil.
14