• Ben öne sürdüğüm ana düşünceme inanıyorum. Bu ana düşüncenin özü şudur: İnsanlar doğa yasaları gereğince, genellikle iki bölüme ayrılırlar: Aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar. Doğaldır ki, bu arada sınırsız sayıda alt bölümleme yapılabilir. Ama bu iki ana bölümün ayırt edici çizgileri oldukça keskindir. Birinciler, yani kendileri gibi olanların çoğalmasına araç olanlar, doğaları gereği tutucudurlar, uysaldırlar, boyun eğerek yaşarlar ve boyun eğmeyi severler. Bence de bunlar uysal ve boyun eğici olmak zorundadırlar, çünkü bu onların görevleridir ve burada onlar için aşağılatıcı bir durum söz konusu değildir. İkinci bölümdekilerse, sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar ya da yeteneklerine bağlı olarak, yıkıcılığa yatkındırlar. Bunların işledikleri suçlar, doğaldır ki, son derece çeşitli ve görecelidir; ama büyük çoğunluğu, birbirinden apayrı nedenler ileri sürerek, daha iyi şeyler adına şimdinin yıkılmasını isterler. Bunların ülkülerini gerçekleştirmeleri için, cesetlerin, kan göllerinin üzerinden atlamaları gerekse, bence kendilerine bu izni, vicdan rahatlığıyla verebilirler; tabii bu söz konusu ülkünün ne olduğuna, boyutlarının ne olduğuna bağlı olan bir şeydir, bu noktaya dikkatinizi çekerim. Yazımdaki suç işleme hakkını ben bu bağlamda ele aldım. (Hatırlarsanız, hukuksal bir sorunun tartışması olarak girilmiştir konuya.) Aslında fazla telaş edecek bir durum yok ortada: İkinci bölümdekilerin kendilerine tanıdıkları hakkı, yığın hiçbir zaman onlara tanımamıştır. Onları en ağır biçimde cezalandırmış, boyunlarını vurmuştur (az ya da çok); bunu yaparken de tümüyle haklı olarak, kendi tutucu görevini yerine getirmiştir. Bununla birlikte, sonraki kuşaklarda aynı yığın, başları vurulan bu insanların heykellerini dikmiş ve onlara tapınmıştır (az ya da çok). Birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekilerse hep yarının efendileridir. Birinciler dünyayı korurlar ve onu sayıca çoğaltırlar; ikinciler dünyayı hareket ettirirler ve onu bir amaca doğru yöneltirler. Her iki bölümdekiler de tümüyle eşit yaşama hakkına sahiptirler. Tek kelimeyle her iki yanın da hakları birbirine eşittir…
  • Eşit bir yoğunlukta kavrarsak, var olmak ile olmamak arasında hiçbir fark yoktur.
  • 68.
    İlk Hıristiyan. — Bütün dünyaya hala “kutsal ruhun” yazarlığına inanıyor ya da bu inancın etkisi altındadır. İnsan incili açarsa, bunu kendine “yüksek duygular” edinmek, küçük büyük kişisel dertlerine teselli bulmak için yapar… kısaca: Kendini onun içine ve dışına doğru okur. Onun için de en hırslı ve usandırıcı ruhlardan birinin ve keza sinsi bir kafadan daha batıl inançlı bir adamın hikayesinin havari Paulus’un hikayesinin yazılı olması… birkaç bilim adamını bir yana bırakırsak, kim bilir bunu? Ama bu garip hikaye olmazdan, böyle bir kafanın, böyle bir ruhun şaşkınlıkları ve fırtınaları olmasaydı Hıristiyanlık olmazdı; ustaları çarmıhta ölmüş bir küçük Yahudi tarikatından zor bela haberimiz olurdu. Elbette, insan bu hikayeyi doğru zamanda kavramış olsaydı, Paulus’un notları “kutsal ruhun” vahyi olarak değil, samimi ve özgün tinle ve kendi kişisel sıkıntılarımızı işin içine karıştırmadan okusaydı, gerçekten okusaydı —bin beş yüz yıldan beri böyle bir okuyucu olmamıştır— o zaman Hıristiyanlık çoktan bitip tükenmiş olurdu. Yahudi Pascal’ın bu notları Hıristiyanlığın kökenini ne denli ortaya çıkarıyorsa, Fransız Pascal’ın notları Hıristiyanlığın kaderinin veonun hangi nedenle yok olacağını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Hıristiyanlık gemisi Yahudi safrasının büyük bir bölümünü denize boşaltmış olması, dinsizlerin arasında seyretmiş ve seyredebilmiş olması… bu çok acı çekmiş, çok acınacak, çok rahatsız ve kendinden rahatsızlık duyan tek bir insanın hikayesine bağlıdır. Sabit bir fikir ona acı çektiriyordu ya da daha açık ifade edersek: hep güncel, asla durulmayan sabit bir soru: Yahudi yasalarıyla ilişkisi nedir? Daha doğrusu yasa hükmünün yerine getirilmesiyle ne ilişkisi var? Gençliğinde yasayı kendisi memnun etmek istemiş, Yahudilerin düşünme becerisi gösterdikleri bu en kıymetli payenin peşine aç kurt gibi düşmüştü… bu halk, ahlaksal yücelik fantezisini başka herhangi bir halktan daha fazla yüceltmiş ve sadece kutsal bir tanrıyı, günah düşüncesinin bu kutsallığa karşı bir suç olmasıyla birlikte yaratmayı başarmış bir halktı. Paulus aynı zamanda bu tanrının ve onun koyduğu yasanın fanatik savunucusu ve namus bekçisi olmuştu ve onu çiğneyenlere ve ondan kuşkulananlara karşı sürekli pusuya yatmış, onlarla kavga halindeydi. Onlara karşı acımasız ve sertti, en ağır cezaları vermeye niyetliydi. Ve durum böyle iken kendi kendine — taşkın, duygusal, melankolik, nefrette acımasız bir kişi olarak — yasaya bizzat kendisinin uyamayacağını anladı. Evet; ona, taşkın tahakküm hırsının yasayı çiğnemesi için sürekli tahrik edilmesi ve bu tahrik unsuruna boyun eğmek zorunda kalması, çok garip geliyordu. Ona tekrar tekrar yasayı ihlal ettiren gerçekten “şehvet düşkünlüğü” müydü? Aslında sonradan kuşkulandığı gibi sürekli olarak yerine getirilemeyeceğini kanıtlamak zorunda olan yasanın kendisi, karşı konmaz bir büyü ile ihlale sürüklemiyor muydu? Ama o zaman bu karmaşıklıktan çıkış yolunu henüz bilmiyordu. Gönlünde çok şey yatıyordu — düşmanlığı, cinayeti, büyücülüğü, puta tapınmayı, fuhuşu, alkolikliği ve baştan çıkarıcı içki masalarından keyif almayı ima ediyordu— ve ne kadar çok vicdanına ve daha fazlasıyla tahakküm hırsına, yasaya saygı ve yasayı korumanın en aşırı fanatizmiyle hava aldırmayı denediyse de, kendisine: “Her şey boşuna! Hükmü yerine getirilemeyen yasanın verdiği işkence alt edilmez!” dedirten anlar geldi. Manastırında ruhani idealin kusursuz insanı olmak istediğinde, Luther de benzer şeyler duyumsamış olmalı. Ve günün birinde kendisine itiraf edemediği ölçüde gerçekten ölümcül bir nefretle ruhani idealden, papadan, azizlerden ve bütün ruhban sınıfından nefret etmeye başlayan Luther gibi… Paulus’a da öyle olmuştu. Kanun, onun için kendisini çakılmış hissettiği çarmıhtı. Ondan nasıl da nefret ediyordu! Ona ne büyük garez besliyordu! Onu yok edecek bir çare bulmak için nasıl da aranıyordu… artık onu şahsen uygulamak istemiyordu! Ve sonunda kafasında bu saralının nasıl dizginlenebileceği konusunda kurtarıcı bir fikirle birlikte ilahi görüntü parladı. O, manevi bakımdan çok yorgun olan yasanın öfkeli fanatiğine, yüzü tanrının nuru ile parlayan İsa ıssız caddede gözükmüştü ve Paulus’un kulaklarına şu sözler geliyordu: “Beni niçin takip ediyorsun? ” Ama burada esas olan şey şudur: Kafasının içinde birdenbire şimşek çakmıştı. Kendine: “Aslında bu İsa’yı takip etmek akılsızlıktır!’” demişti. “İşte çıkış yolu burada, işte kusursuz intikam burada. İşte, buradan başka hiçbir yerde yasa çiğneyicisini ele geçiremem!” Kibirliliğin en çok acı çekmiş hastası bir darbe yiyince tekrar iyileşti, ahlaksal umutsuzluk sanki uçup gitti, çünkü ahlak kayboldu, yok edildi… orada, yani çarmıhta yerine getirildi. Şimdiye dek o rezilce ölüm, yeni öğretinin taraftarlarının sözünü ettiği “Mesihliğe” karşı temel argüman olarak geçerli olmuştu. Ama nasıl, madem ki yasayı ortadan kaldırmak için gerekliydi! Bu buluşun, bu bulmacanın çözümünün korkunç sonuçları gözlerinin önünde fırıldak gibi dönüyordu, bir anda en mutlu insan olur..- ona, Yahudilerin, hayır, bütün insanların yazgısı bu buluşa, birdenbire aydınlanmasının saniyesine bağlıymış gibi gelir, düşüncelerin düşüncesine, anahtarların anahtarına, ışıkların ışığına sahiptir; bundan sonra tarih onun etrafında döner! Çünkü bu andan itibaren yasayı yok etmenin öğretmenidir o! Kötünün ölmesi… yani kanunun da ölmesi demek; bedende olmak… yani kanunun içinde de olmak demek! İsa ile bir olmak… yani onun sayesinde kanunun yok edicisi olmak demek; onunla ölmek… yani yasanın da ölmesi demek! Eğer günah işlemek hala mümkün olsaydı, artık kanuna karşı olmazdı, “ben onun dışındayım”. “Eğer şimdi yasayı yeniden kabul etmekve ona uymak istesem, o zaman İsa’yı günahın işbirlikçisi yapardım”, çünkü yasa günah işlensin diye vardır, keskin özsuyun hastalığı ortaya çıkardığı gibi, yasa da hep günahı ortaya çıkarır; ölüm olmaksızın yasanın uygulanması mümkün olsaydı, tanrı İsa’nın ölmesine asla karar veremezdi; şimdi sadece bütün günahlar ödenmedi, günahın kendisi de ortadan kaldırıldı; şimdi yasa öldü, şimdi içinde onun yaşadığı beden öldü… ya da en azından çürüyerek ölüm sürecine girmiştir. Kısa bir süre daha bu çürümenin içinde kalacak! — İsa ile bir olmadan, İsa ile yeniden dirilmeden, İsa’nın tanrısal muhteşemliğinden pay almadan ve İsa gibi “Tanrının Oğlu” olmadan önce, İsa ile eşit olmak Hıristiyanın yazgısıdır. — Böylece Paulus’un sarhoşluğu ve keza ruhunun ısrarcılığı doruğa ulaşmıştır… bir olma düşüncesiyle her utanma, her itaat etme ve her türlü engel, ruhtan çekip alınmış ve hükmetme arzusunun azgın istenci kendini tanrısal muhteşemlikte vakitsiz yapılmış bir sefa olarak ortaya koymaktadır.— İşte bu ilk Hıristiyan olup Hıristiyanlığın bulucusudur! O güne değin sadece birkaç Yahudi tarikatçı vardı.
  • Bazı insanlar çok rahat
    İddiası olmayan sınanmaz
    Kim kendini hangi özellikle nitelerse
    O özelliğe göre imtihana tabi olur
    İhya = Dirilmek
    Dirilmek ise hayat
    Hayatın zıddı, etkisizlik
    Munkız = Kurtaran
    Gazali nin
    “ el munkızi min ed dalal “ eseri,
    Açılımı , ihya
    Bizi ne kurtaracak ?
    Vahiy – Rasul – Akıl – İnsan tecrübeleri,
    Her meslek erbabı kişiye güven verir
    Talebe = Talep eden
    Zihinsel olarak talebeyiz
    Ey soru soran
    Ben senden iyi durumda değilim
    Sahicilik, en ileri eleştiri
    Sahicilik, İhlas tır
    İhlas,
    Kimseyi dikkate almadan Kendindekini konuşmak,
    Kimse yokmuş gibi hakikate bakmak
    Her birimizin zihninde tecrübeler var
    Futuhul ibare = Sözün açılmasıdır
    Her kelimenin gerçek manasına ulaşmalıyız
    Doğrular ayakta tutulmalı
    Bir ana fikirde toplanmalı
    Ve İHYA
    Bütünlük sağlanmalı
    Kemalât = Bilmek- yaşamak- Ahlaklı olmak
    Önce dert anlaşılacak
    Temel kavramlar netleşecek
    Dönüştürecek bilgi külli bilgidir
    Bilgi – Eylem arasında fark olmayacak
    Marifet, eylemin kendisinden çıkar
    Cömertlik dendiğinde,
    Cesaret dendiğinde,
    Alim dendiğinde,
    Adalet dendiğinde,
    Bilmemiz ile olmamız eşit olacak
    Kötülük ise bilgisizlik ve olmamaktır

    Yol notları,
  • Bundan yaklaşık 1600 yıl önce Mısır’ın İskenderiye kentinde korkunç bir cinayet işlenir; ‘iffetsiz’ ve ‘günahkâr’ olmakla suçlanan bir kadın toplumun gözleri önünde ‘öfkeli’ bir güruh tarafından linç edilir. Taşa tutulan, parçalara ayrılıp yakılan kadın, matematikçi, gökbilimci, filozof Hypatia’dır.
    Büyük İskender’in M.Ö. 332 yılında kurduğu İskenderiye, yüzyıllarca barış içinde yaşadı. M.Ö. 30’larda Roma’nın hâkimiyetine geçen kentte barış ortamı M.S. 300’lerde bitti. Limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi ve üniversitesiyle İskenderiye o dönem ticaretin ve aydınlanmanın merkeziydi. Başında ünlü matematikçi Theon’un bulunduğu okulda kızı Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi dersleri veriyor, Platon, Aristo ve Oklid’in fikirlerini tartışmaya açtığı bu dersler dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle dolup taşıyordu…
    Kentin dokusu Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından hızla değişti. İktidara egemen olan Hıristiyanlar, Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançlara sahip kim varsa hedef aldı.
    Kentte ardı ardına cinayetler işlenirken Hypatia çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Her gün bir çember çizerek; dünyanın, güneşin, gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar eşittir, kardeştir…” tavsiyesinde bulunuyordu.
    ***
    İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören Hıristiyanlar, Serapis tapınağı, müze ve dev kütüphanenin yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı, heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda yüzyılların bilimsel birikimi de yok edildi. En sevdiğini; babasını da kaybeden Hypatia, artık yapayalnızdı…
    Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan asla vazgeçmedi. Hypatia “Dünya hareket ederken daire mi çiziyor, elips mi, yoksa güneş dönüyor dünya yerinde mi duruyor” diye düşünürken kötülük yerinde durmuyor, örgütleniyordu…
    ***
    İskenderiye Patrikhanesi’nin ise o bilimsel çalışmalarını sürdürürken Hypatia’ya duyduğu kin her geçen gün artıyordu.
    Eski öğrencisi olan kent valisinin onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu düşünüyordu.
    Hypatia’nın öldürülmesi için tezgâh kuruldu. Başpiskopas Kril’in talimatıyla papaz pazar ayininde bir konuşma yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce, asla bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini, kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskederiye’de haddini aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu söyledi.
    Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
    Önce saçından sürüklediler. Haypatia’yı çırılçıplak soyup en acı şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım”, diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti. Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar…
    ***
    Tarihte bilinen ilk kadın matematikçi olan Hypatia’nın yazdığı kitaplar kütüphane saldırısında yok edildi. Feminist sanata da konu olan Hypatia hakkında çok sayıda roman, Oyun ve şiir yazıldı… Hypatia’yı “Bağnazlığın masum bir kurbanı” diye tarif eden Voltaire, öldürülmesini ise ‘sorgulama özgürlüğünün yok ediliş simgesi’ olarak görmüştür.
    ***
    Derler ki Hypatia’nın katli sadece bir bilim insanın ölümü değil daha fazlasıdır; aydınlıkla karanlığın savaşında bir dönemeç kabul edilir.
    Hypatia’nın; insanlığa büyük bir dersi daha vardır; tüm karanlığa inat ‘Göğe bakalım…’

    Alıntı
  • İnsanlar Tanrı' ın önünde eşit olabilirlerdi; ancak bu eşitlik,pratikte de eşitlik aranması gerektiği anlamına gelmiyordu.
    .
    .
    .
    Ortaçağ'daki egemen ideolojiye göre neden bazı insanların tarla sürdüğü ve diğerlerinin bu sırada ziyafet salonlarında süzülerek gezindiğini sorgulamak ,Tanrı'nın gücüne meydan okumak anlamına gelir .
    .
    .
    Bir çiftçini çıkıp da bir köşkte oturmak istemesi, ayak başparmağımızın göz olmak istemesi kadar saçma bir şeydir.
  • Ulaşılmak istenilen düzey, kadın ve erkeğin birbirine eşit olduğu ve evrensel bir burjuvazi diye adlandırılabilecek olan, herkese eşit ve ortalama bir yaşamın sağlanmasıydı. Eğer herkes bolluk ve konfor içinde yaşarsa, bireylerin sıkıntısız bir mutluluk duygusuna kapılacaklan sanılıyordu. Sınırsız üretim, mutlak özgürlük ve kısıtlanmamış mutluluk üçlemesi, yeni "ge­ lişme dini"nin temelini oluşturuyordu ve bu dinin dünyasal plânda yaşanması, eski dinlerdeki "Tanrı'nın Şehri"ne ulaşmak arzusunun yerini alıyordu.