• "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • Şimdi sizlere Sadık Koçak’ı zorla etkileyen 3 kitaplık ilki 36 bölümden oluşan ve “Al La Sen Seversin” yorumlarının dolu olduğu bir kitapla tanıştıracağım. Antik Çağlardan Günümüze diye Mısırdan başlayarak gelen bu eserin her bölümünü tek tek inceleyelim şimdi (Şaka şaka size böyle bir kötülük yapar mıyım hiç?). Spoiler vardır, muhtemelen de olmaya devam edecektir.
    Mısır Gizemleri, Babil Kardeşliği, Gurdjerf ve Sarmung (Sarman) Kardeşliği, Tevrat ve İncil Mitleri Eski Ahitteki Atalar ve Firavunlar, Essenliler veya Zadok’un Çocukları. Gnostikler, Haşişiler (İslamda Ezoterik Bir Örgüt Örneği) Nizari İsmaililerin Kökeni, Süleyman Tapınağının ve Hz. İsa’nın Fakir Askerleri Tarikatı: Tapınakçılar. Cizvit Tarikatı. Bahsedilen konularımızdan.
    Bununla beraber, Gül Haç Kardeşliği, Masonluk, Okültizm ve Gnostizm, Hür Masonluğun Kökenleri, Büyük Loca Dönemi, Alman Tapınakçıları ve Fransız İlluminizmi, Yahudi Kabalistler, Sabataycı – Frankist Elit, Rothschild’lerin Sabataycı Mesih J. Frank ile İlişkisi konu ediliyor.
    Bavyera Aydınlanmışları (İlluminati), İlluminizm’in Fransız İhtilali Üzerindeki Etkileri, Fransız İhtilalinin Finansörleri gibi giriş konularını işliyoruz. Ardından ABD’ye geçiyoruz. İlk Mason Cumhuriyeti. (ABD – Dünyanın İlk Mason Cumhuriyeti), İlluminati ve Kaos’tan Doğan Düzen Planları işlenen konular.
    Etniki Eterya (Ulusal Kardeşlik) başlığı ile birlikte artık ne zamandır beklenen “Türkler Ne Zaman Dahil Olacak Yazar Bey” sorularının cevabını alıyoruz. İlk dönem tarihi göz önüne alındığında bizden daha çok bahsetmesini isterdik ama Hristiyanlık – Yahudilik – Masonluk üçgeninden kurtulup yazarımızın yavaş yavaş Türk Milletine yönelmesi için tam 350 sayfa beklemek gerekiyormuş demek ki.
    Sonra Suikast’e kadar Türklere gene ara veriliyor ve Marx ve Engels’in Akıl Hocası; Haham Moses Hess, 1848 İhtilali – İlk Dalga, 1848-49 İhtilali | İkinci Dalga ile devam ediyoruz. 1870 Alman - Fransız Savaşı ve III. Napolyon’un Devrilmesi, Yahudi Masonluğu B’nai B’nai B’rith’in “İskoç Masonluğu” ile Birleşmesi ve son olarak da Anglo – İsrail veya İngiliz – Yahudi Medeniyeti, konusunu işleyerek asıl beklediğim konuya geliyoruz.
    Burada bizden (Türkler) bahsedilen 3 bölüm daha görüyoruz. II. Abdülhamid’e Karşı Düzenlenen İhtilaldeki Yabancı Parmağı, 1908 Jön Türk İhtilali ve Masonluk ile son olarak Yahudiler ile oluşan Kırmızı Tezkere olayında Abdülhamid’in bakış açısının mükemmeliyeti ve İttihatçıların tekrardan zorunlu olarak onun sistemine dönüş yaptığı kitabımızın son konusu Siyonistler ve Jön Türkler!
    Bunun yanında Siyonizm’in üzerinde durulan; Siyonizm’in İdeolojik Temelleri, Theodor Herzl ve Siyonizm, 19. Yüzyıl Sonunda Modern Okültizmin Öncü Akımları, Leon Troki ve 1905 Yılındaki Hükumet Darbesi Teşebbüsü.
    Peki, bu kitapta tam olarak neyi okuyoruz? Bir hayli fazla içerik olduğu gözümüze çarpıyor çünkü. Başta Yahudiler olmak üzere dünya üzerindeki örgütlerin sadece Osmanlı veya Türkler değil; Dünya üzerinde de ne kadar etkili olduğunun altını çizme planı aslında. Özellikle belgelerle ortaya koyduğu Albert Pike’nin (33 derece mason, 1809-1891) Dünya Savaşı planı ortaya koyduğu kısım beni çok etkiledi. 3 planın 2si tuttu, 1i de oldu olacak. Gerçekten oldukça şaşırtıcı bir sistem olduğunu görüyoruz. Bilgilenmek ve kültür adına, biraz sıkıcı tarih olarak gelse de okunmasının çok da zor olmadığı kanaatindeyim.
    Güzel bir hafta sonu sabahından günaydınlar ve keyifli okumalar dilerim..
  • 1940'lı yıllarda İstanbul'un Florya, Menekşe, Yeşilyurt semtlerinde azat kuşları satan çocukların hikayesi. Geçmişte yaygın olarak görülen bir meslektir azat kuşçuluğu. Peki nedir bu iş? Bilmeyenler için kısaca yazayım.

    1. Kuş avcıları, şehrin ormanlık bölgelerinde ağlarla kuş yakalar ve bunları kafeslere koyar.
     
    2. Daha sonra kafeslerle şehir merkezlerine, cami, kilise, sinagog gibi kamusal alanlara inerek bunları insanlara satmaya çalışır.
     
    3. Amaç, kuşlara acıyan insanların, sevap için aldıkları kuşları serbest bırakmasıdır.
     
    4. Yaygın inanış, serbest bırakılan kuşların, kendisini kafesten kurtaran kişiyi cennet kapısında bekleyeceği yönündedir.
     
    5. Bu nedenle, kuş serbest bırakılırken “Azat buzat beni cennet kapısında gözet” şeklinde bir “dua” okunur. Geleneğe adını veren de bu kısa dua cümlesidir.

    Yaşar Kemal'in ustaca kaleme aldığı bu romanda en beğendiğim taraflardan biri eski İstanbul'u anlatan betimlemeleri. Roman beni çocukluğuma götürdü ve sahip olduğum, bu sekilde yakalanmış Saka kuşumu hatırlattı. Kitabın verdiği mesaj çok açık. Aslında kafeslere konulan kuşlar değil, insanlardır. Ve kafese konulan insanlar olunca doğal olarak insanlık da ölmüştür.

    İstifade etmeniz dileğiyle...
  • Ayyy!! Otobüs de bu mu?!

    On sekiz saat! Gitmekle biter mi o yol?! Neyse, sıkı bir topuz yaptırdım, bozulmaz kolay kolay saçlarım. Molalarda da makyaj tazeledim mi, tamamdır. Çok sıcak olmasa bari, şahsen ben, parfüm kokusundan başka bir şey duymak istemiyorum.

    Annem de uzun bir nutuk çekti sabah sabah. Yok, vaktinde orada ol, otobüs beklemez seni. Yok, kimseye sataşma, sadece kendinle ilgilen. Sanki arıza benim, pamuk gibiyim ayol!!

    Bir de yüksek topuklu giyme demez mi?! Nereye giymiyorum ; boy 1.60!!! Hem oturacağım, yürüyecek miyim? Ne kadar zor olabilir ki?

    Neyse, bineyim artık otobüse, şöyle pencere kenarı, güzel bir yer olsa bari. Dur bakayım, kaç numaraymış. On sekiz. Bir değil, iki değil, üç değil, tam beşinci sıra. Şaka mı bu!!
    O değil de, neye göre rezerve bu koltuklar? Sorsan, onlar önce ayırttı, derler. Ben bunun kavgasını yaparım da, negatif enerji istemiyorum. Kaşlarımı çatıyorum sonra, alnım kırışıyor.

    Evet, on sekizinci koltuk bu. Aman Allah 'ım!! Bir adam, gelmiş yerleşmiş on yediye. Hem de pencere kenarına!! Hem de benim yanıma!!

    Bu kadarı da fazla, ben oturmam buraya. On sekiz saat yan yana gidelim de benden etkilenmesin, mümkün mü?! Durduk yere iş açamam başıma.

    "Pardon, beyefendi?"
    Ay dönüp bakmıyor bile.
    "Beyefendi!!!!"
    Bakmazsın tabi, nasıl da biliyor itiraz edeceğimi. Kucağında bir yığın kitap. Hepsini okuyor sanki. Karizmanı sevsinler!!
    Yok, böyle olmayacak.
    "Şoför Bey!"
    "Şoför Bey!!!!!"
    "Bu ne rezalet! Neden beni erkek yanına verdiniz? Hem sağır mı bu ayol? Sesleniyorum, sesleniyorum, cevap vermiyor! Olmaz, ben o kadar yolu bu adamla gidemem! Lütfen kaldırın onu buradan."
    "Sakin ol ablacım. Bayram dönüşü, yerimiz yok. Beğenirsen burası. Yapacak bir şey yok icabında!"
    "Ne ablası, nereden ablan oluyorum senin?! Sizi bana parayla mı verdiler!! Söyleyin kalksın, ne bileyim, bir bayanla yer değiştirsin!"
    "İşte olmuyor öyle. Herkes yerinden memnun, bir sen itiraz ediyorsun. Beş dakika sonra kalkıyoruz ablacım. Paşa gönlün bilir! "
    " Tamam beyefendi tamam! Kibarlık, nezaket hak getire. Zaten ne bekliyorsam artık?! Herkes benim gibi olamaz, öğrenemedim gitti. "

    Biz şoförle didişirken sesi çıkıyor mu hiç! Nerede o eski romanlardaki beyefendiler!! Ah.. Ah.. Yanlış zamanda doğmuşum ben..

    Neyse.. Oturayım şöyle. Derin nefes alayım. İşte böyle, rahatladım biraz. Ne yapayım, benden günah gitti.

    Aaaa!! Kulağında kulaklık varmış ya! Boşuna değil beni duymaması. Yani kendim olduğum için demiyorum, bülbül gibi sesim var. İnanmıyorum ; Rammstein dinliyor. Kulaklığın dışından anladım, beyni yanacak şimdi!!

    Ne okuyor, bakayım ; Vüs'at Bener. Kim ki o? Fransız mıdır nedir? Nereden buluyorlar böyle yazarları! Entel görünecek ya.
    Kitap okuyacaksan Wattpad oku, ne o öyle Vüs'at falan!!

    Ayyy sinirlenmemem lazım. Düşe düşe nasıl birinin yanına düştüm Allah 'ım!!

    Hayır, önümü de göremiyorum ki. Böyle giderse midem bulanır benim. Öndeki de hiç susmuyor, hiç susmuyor!! Cennette yer ayırtmış sanki, neşesine bak şunun. Koltuğu da hafif yatırmış, gel kucağıma yat bari!! Paratoner miyim, neyim?! Allah çirkin şansı versin demişler, kurşun döktürmem lazım, hep nazardan bunlar..

    "İyi günler, siz de mi Hatay 'a gidiyorsunuz?"
    Sonunda çıkardı kulaklığı, soruya bak soruya!
    "Yok, ben Van' a gidiyorum!"
    "Hahaha!! Yol boyunca güleceğiz anlaşılan!"
    "Neye gülüyorsun, kime gülüyorsun?! Dakika bir, gol bir. Hem yayılmışsın pencere kenarına. Siz geçmek ister misiniz, diye sorduğun bile yok. Yok, beyefendi yok!!! Öyle tonlarca kitap okumakla olmuyor bu iş. Yanınıza güvercin gibi ürkek bir genç kız oturmuş, siz yayıldıkça yayılıyorsunuz. Ama suç bende. Neyine senin otobüs yolculuğu!!! "

    Allah'ım bir şeyler oluyor bana!! Bir de gülüyor karşımda utanmadan. Önümü görmem lazım ama göremiyorum ki. Yok, bu öndekiyle de fena kapışırım ben.
    " Hanımefendi, lütfen biraz sessiz konuşsanız!!! Af buyurun ama benimki de kafa. Sürekli sizin kahkahalarınızı duymak zorunda mıyım ben?!!"

    Ayyy bana bir şeyler oluyor!! Soğuk soğuk terlemeye başladım. Elim kolum uyuştu, sebebim oldunuz. Olmaz ki. Böyle mi uzun yola gidilir!! Hayır, önümü de göremiyorum, midem çok kötü. Ölüyorum galiba!!

    " Şoför Bey!!! "
    " Şoför Beeeyyy!!! "
    " Buyur hanım ablacım?"
    "Bak ağzımı bozdurma benim, fena rencide ederim. Ne abla, abla!! Benden kaç yaş büyük adamsın. Çabuk bir ambulans çağırın, ölüyorum ben!!!"
    "On beş dakika kaldı, az sonra mola veririz. Temiz hava iyi gelir. Sık dişini ablacım."

    "Bak ya!!! Yine abla diyor. Ölüyorum diyorum, ne on beş dakikası!!! Yemin ediyorum, süründürürüm sizi. Çabuk bir ambulans çağır, bak şimdi Bolu emniyetini arıyorum. Biz oraya varmadan, hepsini oraya yığarım, haberin olsun!!! Ayyyy konuşturma beni. Soğuk soğuk terliyorum. Çabuuuuukkkk!!!! "
  • KÖR BAYKUŞ
    Yazar: SADIK HİDAYET
    Çeviri: BEHÇET NECATİGİL
    YKY YAYINLARI 17. BASKI

    Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme anında ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını ..... tarihinde Cumartesi günü okumaya başladığımda bu cümle çok dikkatimi çekti ve kitabı okumaya devam ettim bir kez sonuna kadar okumam aslında çok da uzun sürmedi. Kitabı bir kez daha okumaya karar verdim. Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabı (YKY YAYINLARI 17. BASKI sayfa 15- 85 arası) 70 sayfa. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını ..... tarihinde Pazar günü önce Atatürk havaalından başka bir şehre gideceğim gün uçağı kaçırıp sonra üstene tekrar otobüsle başka şehre geçtiğim gün tekrar baştan başlayıp okumaya devam ettim. Kitap için notlar aldığım 2 sayfalık faks kağıdının her sayfasını kalemle ikiye böldüm ve şimdiki zaman, geçmiş zaman, anılar(metafizik olgu), uyku ile uyanıklık hali olmak üzere başlıklar attım.
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabı; bana göre benimde not tutuğum kağıda yazdığım gibi şimdiki zaman, geçmiş zaman, uyku ile uykusuzluk hali arasındaki yansıma yanılma ve hatırlamalar ve anıların metafızik olguları ile devam ediyor. Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor.

    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabının özetini sayfa numaraları ile birlikte yazmaya karar verdim. Kitabı okumak isteyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.
    NEDEN KÖR BAYKUŞ?
    Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve BAYKUŞTUR.
    Kitap okumaya gittiğim yerdede en azından teyit etmek adına ya da BAYKUŞ sizce neyi ifade ediyor dediğimde ‘’Bilgelik ‘’ demişti bana. Yunan mitolojisinde Baykuş ‘’ Bilgelik ‘’ ve ‘’ Uğursuzluk ‘’ demektir.

    DÖNÜŞÜMLER
    Yazar: OVİDİUS
    Çeviri: İSMET ZEKİ EYUBOĞLU
    PAYEL YAYINLARI HAZİRAN 1994 BASIM
    Ovidius’un Dönüşümler ( Besinçi Kitap Sayfa 131 – 132 ; 535-550)

    Gezinirken Tartarus bahçelerinde, bir nar
    Koparmış dalları eğik ağaçtan, kırmış kabuğunu 535
    Yemiş yedi narı. Bu olayı gören yalnızca
    Ascalaphus oldu. Söylentilere göre Avernuslar
    Arasında Orphne denen, pek bilinmeyen,
    nympha doğurmuş onu, ormanda, bir mağarada 540
    Acheron’dan. İşte o. Görmüş Proserpina’yı
    İçi sızlamadan duyurmuş ortalığa, önlemiş
    Dönüşünü. İnledi Erebus, kraliçesi uğursuz
    Bir KUŞA döndürdü bu olayın tanığını. Başında
    Phlegethon sularıyla ıslanan bir gaga, tüy, 545
    Kocaman gözler yarattı. Değişti tüyle kaplandı
    Sarımsı gövdesi, büyüdü başı, kıvrıldı, uzadı
    Tırnakları, güçlükle titredi kımıldayan kolunda
    Tüyler. Yıkımların ulağı, UĞURSUZ sayılan, bütün
    Ölümlülerin kaçındığı BAYKUŞ derler buna 550

    Yunan Mitolojisinde Bilgelik ve Uğurszluk ifade eden Baykuş neden Sadık Hidayetin kitabında Kör diye düşündüğümde Cevabını bana göre ‘’ Bilgelik gözlerin gerçeklere açılmasıyla gelir’’ sözleriyle GEORGE SANTAYANA verdi.

    Gölgem çok çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurulmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir Baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet Baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünürdü. Duvardaki gölgem tıpkı bir Baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu. Anlıyordu besbelli; bir o anlayabilirdi. Göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum.
    SADIK HİDAYET – KÖR BAYKUŞ SAYFA-82

    Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor. ***Kitabın özetini sayfa numaraları ile yazıyorum. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.


    Annemle babam üzerine bazı şeyler duydum, ama yalnız dadımın anlattıkları doğru görünüyor bana. Dadım bana şunları anlatmıştı: Babamla amcam ikizlermiş, aynı yüz, aynı görünüş, aynıhuy aynı ahlak; hatta sesleride o kadar benzermişki onları ayırt etmek kolay olmazmış. Manevi bir bağ, bir duygu beraberliği varmış aralarında, birisi hastalansa ötekide hastalanırmış, hani derler ya, bir elmanın yarısı o, yarısı bu. Derken ikiside ticaretle uğraşmaya başlamışlar, yirmi yaşında hindistana giymişler,rey mallarını orada satmak için: türlü kumaşlar, çiçekli basmalar, pamuklu dokumalar, cübbe şal, iğne, canak çömlek, baş yıkamaya killi toprak, kalemdan. Babam, benares’e yerleşmiş, ticaret için öteki kentlere amcamı gönderiyormuş. Çok geçmemiş babam aşık olmuş. Sayfa 44.
    Ben doğduktan az sonra amcam Baneres’e dönmüş. Duyguları ikiz kardeşinin duygularına bağlı sanki, rakkaseye bu kez de çılgınca o vurulmuş. Babamla ortak oldukları dış ve iç benzerliklerinden yararlanarak, muradına da çabuk ermiş. Ama annem anlamış ve açığa vurmuş sırrı. Kararı kobra yılanı vermeliymiş, yoksa ikisinide bırakıp gidecekmiş annem. Hangisi sağ kalırsa onunla olacakmış annem. Sayfa45
    O gün bu gün ben boşuna ekmek diyorum, lüzumsuz bigane bir adamım ancak. Sonra Amcam ya da babam, rakkaseyi ve beni alıp takibe Rey’e gitmiş ve beni kız kardeşine, yani halama emanet etmiş. Sayfa 46
    Karımın annesi, biraz da benim annemdi, çünkü ben kendi annemi, babamı görmedim, bilmedim. Karımın annesi olan o boylu poslu, kır saçlı kadın büyüttü beni. Karımın annesini kendi annem gibi sevdim, onun kızıyla evlenişim de bu sevgi yüzünden oldu. Sayfa 44
    Çocukluğumda Nevruzun 13. günüydü (Sayfa 18 -22-56-65) ben buraya gelmiştim, karımın annesiyle ve o kahpeyle gelmiştim. Servilerin etrafında az mı koşuşmuş, oyunlar oynamıştık. Sonra başka çocuklar da katılmışlardı bize; fakat şimdi tam hatırlamıyorum. Körebe oynamıştık. Irmak kıyısında o kahpeyi kovalıyordum ki, birden ayağı kaymış suya düşmüştü. Sudan çıkarmışlar, üstünü değiştirmek için bir servinin arkasına götürmüşlerdi. Peşlerinde gitti. Önüne bir baş örtüsü tutmuşlardı. Ama ben ağacın arkasından gizlice, gördüm bütün vücudunu. Gülüyor, sol elinin işaret parmağını ısırıyordu. Beyaz bir atkıya sardılar onu ve ince siyah ipek entarisini güneşe serdiler. Sayfa 56
    Ben onunla annesine benzediği için evlendim, bana da benziyor az çok, diye evlendim. Sayfa 53
    Karı koca olamadık biz. Sayfa 53
    Sanki kendisini bir canavarla birlikte bir hücreye kapamışlardı. Kimse inanmaz, zaten inanılır gibi değil. Hiç değilse dudaklarından öpsem; ona bile bırakmadı. İkinci gece, ilk geceki gibi, aynı yerde kuru toprakla yattım. Ertesi geceler de öyle, elimden bir şey gelmedi. Hasılı, uzun süre, odanın bir ucunda kuru toprakla uyudum. Kim inanır? İki ay, hayır, iki ay dört gün, onun uzağında hep yerde uyudum, ona yaklaşmaya cesaret edemedim. Sayfa 48
    Hayatından pek memnundu anlaşılan ve farkında olmadan sol işaret parmağını ağzına götürüyordu hep. Bu latif kadın, Suren ırmağının kıyısında körebe oynadığımızi entarisi kırmalı ve siyah, kendisi ince, zarif o kızmıydı? Halleri çocuksu, özgür ve eteğinin altında bacakları gördükçe heyecanlandığım o kız mıydı? Şimdiye kadar farkına varmamıştım, şimdi gözlerimin önünden bir perde kalkmıştı sanki. Safya 75
    Çok geçmeden sağda solda aşıkları olduğunu anladım. Sayfa 48
    Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48
    Sonra ayaklarımın ucuna basa basa, karımın odasına doğru yürüdüm. Karanlıktı odası, kapıyı yavaşça açtım. Rüya görüyordu herhalde, yüksek sesle sayıkladı: ‘’Şalını Çıkar!’’ Yatağına yaklaştım, sicak yumuşak soluklarını yüzümde hissettim. İnsanı dirilten, tatlı bir alevdi bu! O havayı birkaç dakika teneffüs etseydim tekrar canlanırdım. Ah, ne kadar zamandır inanıyordum buna: herkes bu bendeki gibi ateşli soluklar olması gerekirdi. Odada bir başkası, aşıklarından biri olmasın diye sağa sola baktım, hayır kimse yoktu, yalnızdı. Hakkında söylenenlerin sırf yalan ve iftira olduğunu anladım. Kim bilir belki de bakireydi henüz? Ona yaklaştığımda hayallerden, suçlamalardan ötürü kendimden utandım. Fakat bir dakika bile sürmedi bu: Kapının arkasından bir aksırık sesi geldi, daha boğuk alaycı bir gülüş, insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha duydum, damarlarım çekildi ürperdim. O aksırmayı, o kahkahayı duymasaydım, onlar alıkoymasaydı beni, karar vermiştim, gövdesini parca parca edecek, satsın diye müsterilere, karşıdaki kasaba götürecektim. Budundan bir parçayı da adak olarak kuran okuyan ihtiyara verecek, ertesi gün de gidip soracaktım ona: Dün yediğin et ne etiydi, biliyor musun? Sayfa 79
    O, ben hariç, kendini herkese veriyordu, fakat ben, onun çocukluğunu belli belirsiz tekrar yaşayarak, kendimi teslim ediyordum. Sayfa 75
    Hani kötülemek gibi olmasın ya, karın dün gece bir çocuk düşürdü… Biliyoruz ki bu çocuk… Kendisi söyledi, sözde hamamda gebe kalmış. Sayfa 80
    Her an bana mezardan daha dar, karanlık olmaya başlamış bu odada vaktimi, karımı beklemekle geçiriyordum, ama o hiç gelmiyordu. Ben bu hallere onun yüzünden düşmemiş miydim? Şaka değil, üç yıl, hayır, iki yıl dört ay oldu; ( Burada neden YIL yazılmış çeviri hatasımı var bilmiyorum çünkü bir çok sayfasında iki ay dört gün özellikle belirtilmiş ve yazmaktadır. Sayfa 16-17-18-19-21-48-) ama nedir günler nedir aylar? Benim için bir önemi yok onların; mezardan olan için zaman, anlamı kaybeder. İki yıl dört aydır bu oda, benim hayatımın ve düşüncelerimin mezarı oldu. Sayfa 51
    Günden güne zayıflıyordum, aynada bakıyordum kendime: Yanakalrım kızarmıştı, kasap dükkanında asılı etlerinrengiydi bu. Çok ateşim vardı ve gözlerimde baygın sönül acılı bir ifade. Sayfa 49
    Çenesinde üç tel sakal, hekimbaşı geldi, afyon içmeme izin verdi. Çektiğim cefalara bundan değerli deva mı olurdu? Sayfa 60
    Hekim söylemiş, sen ölecekmişsin, senden kurtulacakmışız. Ölmek nasıl olur? Sayfa 81
    Süpürme bitince aşağı, odama indim ve bir karar verdim, korkunç bir karar: Bitişik odaya geçtim, kutumdaki kemik saplı bıçağı cıkardım, eteğime sildim, temizledim yüzümü yastığımın altına soktum. Sayfa 67
    Korkunç keyifli bir hava. Bense biliyorum niçin yere eğilmiştim; böyle havalarda hep ölümü düşünürüm. Ama ançak şimdi, ölümün bana kanlı yüzünü gösterdiği, kemikli ellerini boğazıma doladığı şu anda vermiştim kararımı: Ardımdan ‘’ Allah rahmet eylesin, rahata erdi! ‘’ dedirtmemek için, kahpeyide beraber götürecektim. Sayfa 67
    Delirdiğini sanıyordum. O keşmekeş içinde, elimi uzattım nasılsa ve elimdeki bıçağın vücudunun bir yerine saplandığını hissettim. Sicak bir sıvı, yüzüme fışkırdı. Bir cığlık kopardı o, ve beni bıraktı. Avucumda sicak bir şey vardı, ona dokunmadım, elimi yumruk yaptım. Bıçağı attım, bıçaksız elimi vücudunda gezdirdim, katılaşmıştı. Ölmüştü o. Sayfa 84
    Ama ben onlardan bir tanesini anlatmakla yetineceğim, başımdan geçti bu ve beni öyle sarstı ki asla unutamam. Sayfa 15
    Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Sayfa15
    Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum. Sayfa 38
    Beni yazmaya da o resim zorluyor. Sayfa 71 ( Bahsettiği resim Sayfa 17- 18-19-34-35-55-59-71)
    Üç aydan beri, hayır, iki ay dört gün var ki onun izini yitirdim, ama o büyülü gözlerinin, o gözlerdeki öldürücü parıltının anısı hayatımdan silinmedi; onu nasıl unutabilirim ki, hayatıma öylesine bağlanmış. Sayfa 16
    Vazgeçebilir miydim tamamen? Ama onu tekrar görmek, benim elimde olan bir şey değildi Azap çeken bir ruh gibi bekliyor, kolluyor, arıyordum, lakin boşuna! Evin çevresini dolaştım, araştırdım. Bir gün, iki gün değil, belki iki ay dört gün, cinayet yerlerinde dönen katiller gibi, döndüm dolandım evin çevresinde. Sayfa 21
    Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz pencere, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli hayatım ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Sayfa 22
    Onu kendi tenimin Sıçaklığı ile ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ( bu ifade Sayfa 25-57-76-83 teyit ederek geçmektedir.)ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlarımdaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, teninin ve ruhunu, ikisini de bana vermişti. Sayfa 25
    Ben bu ölüyü ne yapacaktım, cürümeye başlamış bu cesedi? Önce odamda gömmeyi düşündüm, sonra alıp götürmek geldi aklıma; götürüp bir kuyuya, etrafında mavi gündüzsefaları olan bir kuyuya atmak geldi. Ama bu işi kimse görmeden yapmak, az düşünce, az zahmet, az ustalık mı isterdi! Sayfa 28

    Bu kez teredüüt etmedim, küçük odadaki kemik saplı bıçağı aldım, (Sayfa 67-79-80) önce büyük bir dikkatle, vücudunu bir örümcek ağı gibi hapsetmiş ince, siyah entariyi, üstündeki tek giysiyi uzunlamasına kestim. Uzamıştı adeta, gözüme eskisinden daha boylu göründü. Sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim. Gövdeyi, kol bacakları düzgün ve tertipli bavula koydum. Sayfa 29
    Hamal arıyorsun ben varım işte! Ya! Dedi ihtiyar. Cenaze araba da var. Ben her gün ölü taşır, götürür, gömerim, ya! Tabut da yaparım, ölcüsü ölcüsüne, tam tamına. Şu anda hazırım ben, ya! Sayfa 29
    Gelirken kazma kürek de getirmişti, cevabımı beklemeden kazmaya başladı. Bavulu yere bıraktım, uyuşuk cansız duruyordum. Kamburihtiyar işinin eri gibi becerikli çalışıyordu. Sayfa 31
    Bavulu koyarak kaldırdım, çukura indirdim, tamamı tamamına sığdı çukura. Fakat son defa görmek istedim ölüyü, bavuldaki ölüyü. Çevreme bakındım, hiçbir canlı görünmüyordu. Cebimden anahtarı çıkardım, bavulun kilidini açtım. Fakat siyah entarisinin kenarlarını açıp da sızmış kanlar ve kaynaşan kurtçuklar arasında, onun bana anlamsız şaşkın bakan ve derinliklerinde bütün ömrünün boğulduğu o iri, kederli gözlerini görünce, hemen kapattım bavulu. Üzerine topraklar atım, toprağı çiğnedim, sımsıkı pekiştirdim. Gittim, o kokusuz, mavi gündüzsefalarından topladım, mezarının üstüne diktim. Sonra bütün izleri yok etmek, tanımasını imkansızlaştırmak için de kum çakıl serpiştirdim mezara. Bu işi öyle sağlam yaptım ki, artık neresiydi yeri, ben bile ayırt edemiyordum. Sayfa 32
    Uyandığım yeni dünyada çevreyi, durumları yakından tanıyor, kendimi onda, eski hayatımı oluşturan çevredekinden daha rahat hissediyordum. Bu benim asıl hayatımın bir yansımasıydı sanki. Bir başka dünya idi, ama aşınası olduğum için, kendimi hemen gene alışageldim eylemler içinde buldum.Ben bir başka, çok eski bir dünyaya doğmuştum, ama bu daha yakın, daha doğaldı bana. Sayfa 37

    Her kitap kurgusunda olduğu gibi Kör Baykuş kitabını Anlatıcı Mekan ve Zaman olarak incelemek gerekir.
    Anlatıcının mekanı ve romanın tamamındaki bakış acısı farkılıklar gösterebilir. Sadık Hidayet Kör Baykuş romanı Anlatıcı ve Roman kahramanı acısından bunların tamamını kapsamaktadır. Birinci şahis olarak anlattığı gibi üçüncü şahsın ağzında anlattığı bölümler ve paragraflar var olay kurgusunda hatta ve hatta Anne ve Babasının hikayesin de başka bir anlatıcının arkasına sığınıp hikayesine devam ederken bir taraftanda halasının ağzından hikayesine devam etmektedir. Gerçeklik düzeyinde ise roman kahramnalarının bağlantısı ve dönüşümleri ile ilgili kitabında şunu ( İnanmış inanmamış başkaları sayfa 15) yazmıştır. Bir çok yerde aynı tipler ama farklı karakterler olan Baba, amca mezarcı, hurdacı ve roman kahramanının birbirlerine dönüşümler. (Ben ihtiyar hurdacı olmuştum sayfa 84)
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünsede bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 )
    Olaylar, Anlatıcı ve roman kahramanlarının dönüşümleri mekan ve zamanla gidip gelmekte ve karışmaktadır.. Yazıldığı dönem ve İran Edebiyatı açısından baktığımda ise gözüme çarpan çümleler var.
    (Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Sayfa 15)
    (Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48)
    İnsanı duyguların ise bu örgüye yayılmasını ise gerçekten çok başarılı buldum ama bununla birlikte Kör Baykuş Kitabının anlaşılmaz olduğunu asla düşünmüyorum.


    Okuduğum kitapları düşündüğümde ve bu kitapların diğerlerine göre daha farklı bulduğumda bunu kendimce hep şuna bağlamışımdır. Ya kendi dönemlerinde yasaklanmış, ya da kendi ülkelerinde basılmamış, ya da revacta olmamış ve değerleri sonraki zamanlarda anlaşılmıştır. Bu tamamen kendi düşüncem olmakla birlite okuduğum bu kitaplarda gözlemlediğim kurgular ya da yazım şekli o zamana ait aykırı bir düşünceyi anlatıyor ya da kurgular ve düşüncelerde farklılıklar yaratıyorlar ya da döneme sosyolojik ve psikolojik bakış acısından farklılıklar içeriyor… Sadık Hidayet’de Kör Baykuş kitabı bana göre bu tarz bir kitap ve zaten ülkesinde o dönem yasaklanmış ve kendisi başka bir ülkede yaşamış ve Paris’de intihar etmiştir. Kör Baykuş konu ve tema olarak düz mantıkla körü körüne hayata, yaşama, anılara deneyimlere bağlı bir kitap değildir bunlar olsa bile kurmaca her açıdan olağan üstü taşarlanmış kitabın başlangıcında beklide duygular basit anlaşılır görünsede kitap vardığı noktada karmaşıktır. Kurmacayı, duyguları başa bir şeye dönüştürmek başka bir noktaya götürmekzaten bana göre büyük yazarların büyük kitapların işidir. Kör Baykuş bu acıdan uzun süre okunabilecek bir kitap olma özelliğini göstermektedir. Kitaplarda konular duygular basit olabilir ama yazım şekli tarzı isyankar ve kurmacası ile olan uyumu onu başka kitaplardan ayırır. Kar Baykuş Sadık Hidayet’in iç dünyasından çıktığını düşündüğümde (Kendisi bizzat kitabında belirtmiştir …Beni yazmaya o resim zorluyor. …Yazmak bir ihtiyactı.) hayal dünyasından üretilen içindeki duygu ve karamasarlığı kurguya çok iyi işleyip hepimizi kurgunun gerçekliğine inandırmıştır. Sonuçta roman kavramı kurmacaların, yalanların, hayalgücünün ürettiği kandırmacaların bize gerçekmiş gibi gösterilmesidir. Biz bu gerçekliğe inandığımızda işte bu noktada bu kitaplar sonsuzluğa doğru yola çıkarlar.
    Bunu yazmamın sebebi roman kahramanı, mekan, zaman kurgusuna cevap verebilmek için (yukarıda yazdıklarım benim adıma düşünce notları olmakla birlikte açıklama adına önemli.) için önemliydi. Her romanda bir anlatıcı vardır ve bu anlatıcı bu romanı yazan yazar olmak zorunda değildir. Her romanda olan bu anlatıcı romandaki kahramanların, karakterin işleyişini ve ruhunu ifade eder. Bu anlatıcı yazar olmamakla birlikte roman devam ettiği sürece kitabın tüm sözcüklerinde varlığını sürdürür ve kitabın son noktasında kitapdan ayrılır. Benim adıma ise en önemli karakterlerden bir tanesi bu anlatıcı karmaşıklığı olan bu tarz kitaplardır. Bu noktada zaten anlatıcı bir roman kahramanıdır. Bir anlatıcısı olmayan bir roman olmayacağı gibi bir kahramanı olmayan bir romanda bana göre yoktur. (Bir anlatıcısı olmayan bir roman varmıdır?) Roman kahramanının anlattığı romanlar, Mekanın dışında olan anlatıcı ya da belirsiz bir anlatıcı kitaplarda olabilir. Bu farklı durumları Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabında kullanmıştır. Bu anlatıcı bazen bulunduğu mekanda bazen mekanın dışında bazende tamamen dışarıda yani yukarıdan bakılan bir mekandan anlatabilir. Kör Baykuş bu noktada çoklu anlatıcı ile devam eder ve bu çoklu anlatıcılar kurguda farklılıklar ve zaman kayması yaratmakla birlikte Roman kahramanlarının birbirlerine ve iç içe olan döngü ve dönüşümleri Kurguyu sona gerçeklikle bağlar.(Ben ihtiyar Hurdacı olmuştum.) Anlatcının dönüşümü Kahramanın dönüşümü ve bunların bakış acısı saklanması Romanı Kahramansız yaparmı ?
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünse de bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 ) Anlatıcının olduğu farklı Mekanların olması ile birlikte bir Roman Nasıl Mekansız Olabilir ?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı zaman açısından da iç içe ve farklı bakış acısından ilerlemektedir. Anlatıcı aynı zaman diliminde olduğu gibi şimdiki zamandan bakarken geçmiş zamanda olan olayları şimdiden, geçmişte olan olaylarıda şimdiki ve gelecek zaman şeklinde ilerlerken rüya ve halisünasyonlarla da inci gibi işlemiştir. Rüya ya da gerçek olup olmadığıni bize şimdiki zamanda belirtir. Bu durumları bu şekilde anlatması bu Kör Baykuş kitabını zamandan mahrum etmek olabilir mi ?
  • Merhaba arkadaşlar. Bu incelememiz her zaman olduğu gibi Tarihsever arkadaşlara ayrılacak. Bir tarih kitabı olması ve İlber Hocamızın yazması nedeniyle de gene uzuuun (şaka şaka) bir inceleme olacağından heralde Spoiler-Tanıtım vs yazmama lüzum yoktur. Varsa da yazdık zaten. Her bölümün incelemesinin yanında elimde olsa başlık başlık da inceleme ekleyeceğim. Neyse, haydi Bismillah.
    Kitabımız aslında ta 1979 yılına uzanıyor ama 2007 yılında yoğun baskı ve şiddet (!) sonrası hocamız tekrar gözden geçirerek kitabı yayına hazırlıyor. Eh, ellerine sağlık demek lazım.
    --- 1. Bölüm ---
    Bu bölümde Sasaniler döneminde İran ve Bizans’ın yönetim yapısını inceliyoruz. Eyalet Yönetimleri, Hukuki Yapı, Toprak Rejimi, Kentsel ve Ticari Örgütler de bahsedilen alanlar. Neden İran ve Bizans derseniz, bahsedilen dönemde (3. yüzyıl) bu bölgede bulunan ve savaşan 2 devlet bunlar diyebiliriz.
    --- 2. Bölüm ---
    İslam Devtinde Yönetim başlığı altında Yönetim Örgütü, Görevliler ve Büroları, Hukuk Sistemi, Vergi ve Yargı Örgütü, Arazi Rejimi ve İslam Şehirleri sonrası bir de Sonuç kısmıyla toparlama görüyoruz. Peygamberimiz döneminde Arap bölgesi dışına çıkamayan Müslümanların, Ömer sonrası dönemde nasıl geliştiği ve bu gelişimin Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde yeni bir oluşum getirdiği üzerine açtık bahsimizi.
    Burada özellikle dikkatimi çeken bir noktadan bahsedeceğim. Bu dönemde İslam henüz yeni. Peygamber vefat etmiş lakin mirasçıları var. Kavgalar da ortaya çıkıyor ama bölgede bir Arap üstünlüğü söz konusu. Buna rağmen İslam toplumu Hukuk’u alacağı yer olarak Kuran yerine; Roma, Bizans ve Sasani sistemlerini tercih ediyor. Bunun çarpıklığı aklımı oldukça çeldi diyebilirim.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde “Ortaçağlarda Akdeniz ve İtalyan Denizci Devletleri” başlığını görüyoruz ancak dikkatimi çekti. Böyle bir kural var mı yoksa sırf gözümüze mi hoş geliyor bilmem ama başlıklarda bile bağlaçları yazarken hep küçük yazıyoruz. Nedenini de bilmiyorum.
    Tabi konumuza dönecek olursak bu devletleri; Amalfi, Pisa, Cenova, Floransa ve en önemlisi –yani bilineni- Venedik olarak sıralayabiliriz.
    --- 4. Bölüm ---
    Her ne kadar bu bölümde 12. YY ve 13. YY Anadolu üzerinde durulsa da Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve diğer Beylikler yanında 14. YY başında Doğu Avrupa ve İlber hocamızın asla vazgeçemediği Ortadoğu üzerine de değiniyoruz. Mesela aklımda en çok kalan Bulgarların yaşadığı ve geliştirdiği Avrupa’da bir anda nasıl çöktüğü ve Osmanlı’nın hakimiyetinin kolaylaşması hadisesi oldu.
    --- 5. Bölüm ---
    Osmanlı’nın Toprak Sistemi üzerine konuştuğumuz bu bölümde, Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkışını değerlendirmeden tabii ki olmaz, Tımar Sistemini ele arak başlayıp; Vergi ve Kırsal Hayattan, isyanlara, hatta yetmezmiş gibi bu sisteme ilişkin teorilere de yer tutuyoruz.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölüm, kitabımıza ait en uzun bölümlerden birisi. (110 sayfa) Osmanlı Devletinin Merkez ve Taşra Örgütü buraya konu ediniyor ama Osmanlı Padişahı ve Saray Yaşantısı, merak edilen Hilafet ve devletin Şeriat devleti olup olmadığı konularına değiniyoruz. Saray Teşkilatı, Divan-ı Hümayun, Sadrazamlık, oldukça merak ettiğim Bab-ı Ali konusu, Maliye, İlmiye, Ordu, Donanma… Bunların yanında Amerika’nın şuan kullandığı yapı olan Eyalet Sistemi ile bunun yapı ve idaresi konuları bizlere dolu dolu anlatılıyor.
    Bunların yanında üzerinde en çok durulan konular tabii ki yönetim sistemindeki o karışıklığı nasıl düzene oturttukları ve düzenin nasıl dağıldığı ile ilgili. Bununla beraber Kadı konusunda da öyle detaylı çalışma vermiş ki; bize 2 satır anlatılıp geçilen yerdeki bu sistemi böyle görünce insanın ağzı açık kalıyor desek yeridir. Şimdi hakimler bile bütün anayasayı bilmek zorunda değil. Avukatlar yasada bulunan maddeler ve boşlukları yakalamayı başarıyor. Bunu göz önüne alınca o dönemin kadılığı hususunda da çok şaşırdığımı belirtmeliyim. Zaten görevlerini tek alıntıda paylaştım. Görmüşsünüzdür.
    --- 7. Bölüm ---
    Çok detaylı bir konuya değindiğimizi söyleyebilirim. Konumuzun adı Osmanlı Şehirleri ve Ulaştırma. Konu böyle olunca uzunluğunu tahmin edebilirsiniz. Bölümü 2 başlık altında inceliyoruz. Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme ile Osmanlı Şehirlerinin Yapısı bu konu başlıklarımız.
    Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme bölümümüzde Endüstriden önce toplumdaki ulaşım sıkıntısına dikkat çekiliyor ki günümüzde bunu Doğu-Batı ayrımıyla da anlayabilirdik. Tabi Doğu bölgesinde gün geçmiyor ki yeni proje yapılmasın. Neyse bu bizim konumuz değil biz geçmişe bakıyoruz şimdi.
    Diğer konumuzda Osmanlı Şehirlerinin Yapısı ve Kurumsallaşması. Burada da şehrin mekânsal yapısı, yönetimi, modern şehir yönetimine neden geçildiği, yapısal özellikler, Avrupa şehirleriyle karşılaştırmalar yapılıyor. Üretim ve esnaf loncaları, narh işlemi, iaşe ve ibate (yiyip içme ve barınma), mahalle idaresi ve yapısı, altyapı ve hizmetler, en önemli konulardan ve gelir kaynaklarından biri olan Vakıflar, Yapılar ve Gayrimüslim denilen gruba dair yapılan şehir faaliyetleri bizim ana konularımızı oluşturuyor.
    --- 8. Bölüm ---
    Bölümümüz Siyasal ve Toplumsal Değişme Dönemini ele alsa da bunun temel kaynağı 2. Viyana Kuşatması olarak geçer. Viyana Kuşatmalarının başarısızlığı ve ardından gelen antlaşmalar ile Osmanlı’nın eski gücünde olmadığı, önceden vezirini başka bir ülkenin kralına eş tutan İmparatorluğun; halkının dahi padişahını umursamadığı bir döneme hızlı geçiş evresi olarak nitelendirebiliriz.
    Klasik Osmanlı düzenin birkaç yüzyıl daha kendini idare etmesi ama sonunda bozulması, Siyasal ve Sosyal değişmeler ve bunlara ayak uydurulamaması, Orta Anadolu’da gelenin gideni aratmaması ve yüksek enflasyon nedeniyle bunun acısını vergi veren köylünün çekmesi gibi olumsuz durumlar detaylı olarak ele alınıyor. Şunu da net söyleyebilirim ki, Halil İnalcık gerçekten de muazzam bir Osmanlı Tarihçisi ve eserlerini kaliteli baskı olarak yapan bir kurum maalesef YOK. Çünkü bizde tarihten sıkılmayan, seve seve okuyan kitle (bu işi yapan araştırmacı ve eğitimci zümre hariç) neredeyse yok gibi ve bu yokluk nedeniyle bu tarz işlere zaman harcanmıyor. Yazık.
    --- 9. Bölüm ---
    Tanzimat Dönemi – Yönetimin Modernleşmesi de sondan önceki bölümümüz. Tanzimat nedenlerinden başlayarak, Merkezi İdarede (Eğitim, Yargı, Hukuk vs) modernleşme, Taşra Yönetimi ve tabii Tanzimatın genel etki tepkileri işleniyor. Bir de son olarak ek bölüm ele alınmış ve Osmanlı Toplumunda Millet Sistemi olarak biraz derin bir bahsimiz var.
    Geç başlayan Türk Milliyetçiliği ile birlikte belediyecilik üzerinde de sıkça duruluyor. Bir Türk yurdunda nasıl olur da Türk Milliyetçiliği bu kadar geç başlar derseniz; aslında başlayan bir kavram hatta bir ülkü olan bu durum daha sonra unutulmuş, 4. Murad zamanında biraz hatırlansa da onun akabinde gene unutulmuş, modern tabir ‘Globallik’ adı altında gelişim yerine değişim yutturulmaya çalışılmış ve bunda da başarılı olunmuştur. Burada da dış devletlerin etkilerinin ne derece önemli olduğunu görüyoruz.
    Burada üzerinde durulan Millet konusundan bahsetmiştim. Bu konu aslında DİN odaklı bir merkez konusu ama dikkatimi çeken bu hak dinleri yaşayan her grubun kendi adetini yaşaması ve birbirine ne olursa olsun karışmaması geliyor ki bir İslam İmparatorluğunda bunu önceki devirde yalnızca dünyanın en büyük Hümanisti Fatih Sultan Mehmed Han yapmış olunca, gözüme hoş göründü. Ben Elhamdülillah Müslümanım lakin herkes benle aynı görüşü paylaşmak zorunda değil ve isteyen istediği inancı yaşamalıdır diye düşünürüm hep. Bunu burada da görebilmek; Osmanlıyı kötüleyenler adına bir kapak hatta logar kapağı mahiyetindedir. İyi olmuş bu çalışma. (Kaynak için s.454)
    --- 10. Bölüm ---
    Bu bölümde, Tanzimat olayına tam da başlıktaki gibi Genel Bir Bakışta bulunuyoruz. Burada dönemin bürokratları ve bürokrasisi incelenmiş, maliye üzerinde (saray özellikle) durulmuş, Taşra idaresi ve modern Osmanlı belediyelerinden bahsedilmiş. Bu idarenin nasıl kontrol edildiği, meşrutiyetin etkileri ve merkezi hükumetin yeniden yapılanması üzerinde durulmuş. Tabii en sonda da olaylı padişah –Ruhu Şad Olsun- 2. Abdülhamid dönemine bir vurgu yapılmış. Anayasal olarak.
    Tanzimat üzerinden aslında kaybolan ve geri getirilmeye çalışılan bir Türkçe üzerine duruluyor ki burada aslen Türk olmayıp da Türk’e ve Türklüğe hizmet eden birinden bahsedeceğim. Galatasaray Futbol Kulübü kurucusu Ali Sami Yen’in babası merhum Şemseddin Sami Bey’den bahsediyorum. İkisinin de ruhu şad olsun.
    Böylelikle güzel bir Tarih kitabının daha sonuna geldik. Aslında İlber Ortaylı hocama ait birkaç kitap daha var ama hepsini şimdiden tadarsam ilerde lezzetli bir şeyler bulamama ihtimalim yüksek diye neredeyse ayda bir Tarih okuyorum. Napayım elimde olsa 50 kitabını da alır hemen başlarım ama böyle değerli tarihçi hocalarımız o kadar az ki insan ne kadar uzatırsa o kadar faydalanıyor. Yani en azından bana öyle geliyor.
    Cümleten Allah’a emanet olun. Mutlu tatiller geçirin inşallah arkadaşlar. Bir de böyle güzel olduğunu düşündüğünüz, okumamı isteyebileceğiniz kitaplar varsa yorum yahut mesaj atarsanız sevinirim. Hazır hafta sonu gelmiş, fırsatım varken temin ederim. Kitaplı Günler..