• Hepimiz mutluluğun peşinden koşuyoruz. Peki, mutlu olmak için neler yapıyoruz ve mutlak bir mutluluk söz konusu mu? Hadi gelin, birlikte yanıtlayalım. Bunca karışıklığın içinde zihninize hücum eden sıkıntıları nasıl olacak da bertaraf edecek ve kendiniz için en doğru kararı vereceksiniz? Sizin için 15 maddede belirlediğim soruları kendinize sorarken, ne hissettiğinizi gözlemleyip fark etmediğimiz ayrıntıları görebilirsiniz.
    Sevgilinizin en yakın arkadaşlarının sizin hakkınızdaki düşünceleri olumsuz mu?
    Sevgiliniz, eski sevgilisi ile ayrılmadan mı sizinle tanıştı?
    Birlikte olduğunuz kişinin manipülasyonuna maruz kalıyor musunuz?
    Sevgiliniz, arkadaşlarınızla vakit geçirmek istemiyor mu?
    başladığında ona güveniyorken son zamanlarda güvenmiyor musunuz?
    Sevgiliniz, yanınızda yokken sizi düşündüğünü size hissettirmiyor mu?
    Son zamanlarda işiniz ve planlarınız ile ilgili fikirlerinizi abarttığınızı düşünüyor mu?
    İlk tanıştığınız dönemlerdeki insanlarla görüşmediğiniz için sizi suçluyor mu?
    Sevgiliniz, tanıştığınız günden bugüne size maddi durumu ile ilgili yalan söyledi mi?
    Sık sık 'Beni seviyor musun?' diye soruyor musunuz?
    Ondan ayrıldığınızda hemen arkasını dönüp gidiyor mu?
    Sevgiliniz, tanıştığınız dönemlerdeki gibi sizi anlamak için sorular sormuyor mu?
    Sahiplenildiğinizi hissetmiyor musunuz?
    Kavgalarınız genelde sizin eleştirileriniz, beklentileriniz üzerinden mi çıkıyor?
    Ayrılık acısı çekmekten korkuyor musunuz?
    İlişkiniz
    Eğer bu soruların çoğuna verdiğiniz cevap evet ise son soruya hayır deyin!
    Hem de bağıra bağıra… Çünkü kaybedecek çok şeyiniz var. Kendi değerinizi, sevme kabiliyetinizi, harika özelliklerinizi hak eden birine verin.
    Hepimiz mutluluğun peşinden koşuyoruz. Peki, mutlu olmak için neler yapıyoruz ve mutlak bir mutluluk söz konusu mu? Hadi gelin, birlikte yanıtlayalım. Bunca karışıklığın içinde zihninize hücum eden sıkıntıları nasıl olacak da bertaraf edecek ve kendiniz için en doğru kararı vereceksiniz? Sizin için 15 maddede belirlediğim soruları kendinize sorarken, ne hissettiğinizi gözlemleyip fark etmediğimiz ayrıntıları görebilirsiniz.
    Sevgilinizin en yakın arkadaşlarının sizin hakkınızdaki düşünceleri olumsuz mu?
    Sevgiliniz, eski sevgilisi ile ayrılmadan mı sizinle tanıştı?
    Birlikte olduğunuz kişinin manipülasyonuna maruz kalıyor musunuz?
    Sevgiliniz, arkadaşlarınızla vakit geçirmek istemiyor mu?
    başladığında ona güveniyorken son zamanlarda güvenmiyor musunuz?
    Sevgiliniz, yanınızda yokken sizi düşündüğünü size hissettirmiyor mu?
    Son zamanlarda işiniz ve planlarınız ile ilgili fikirlerinizi abarttığınızı düşünüyor mu?
    İlk tanıştığınız dönemlerdeki insanlarla görüşmediĞİiniz için sizi suçluyor mu?
    Sevgiliniz, tanıştığınız günden bugüne size maddi durumu ile ilgili yalan söyledi mi?
    Sık sık 'Beni seviyor musun?' diye soruyor musunuz?
    Ondan ayrıldığınızda hemen arkasını dönüp gidiyor mu?
    Sevgiliniz, tanıştığınız dönemlerdeki gibi sizi anlamak için sorular sormuyor mu?
    Sahiplenildiğinizi hissetmiyor musunuz?
    Kavgalarınız genelde sizin eleştirileriniz, beklentileriniz üzerinden mi çıkıyor?
    Ayrılık acısı çekmekten korkuyor musunuz?
    İlişkiniz
    Eğer bu soruların çoğuna verdiğiniz cevap evet ise son soruya hayır deyin!
    Hem de bağıra bağıra… Çünkü kaybedecek çok şeyiniz var. Kendi değerinizi, sevme kabiliyetinizi, harika özelliklerinizi hak eden birine verin.
  • Eski sevgilileriniz ya da kocalarınız dünyadaki hiçbir erkeğin ilgisini çekmez. Dünya tersine döner ve sevgiliniz size eski sevgilileriniz hakkında bir şeyler sorarsa ona hafifçe dokunup konuyu değiştirin.
  • Sadece ben değilim diye düşünüyorum, başkalarında da vardır herhalde. Son günlerde yaşamla aramızda belli bir soğukluk oluştu. Aslında tam olarak son günlerde denemez, belki de kendimi bildim bileli olan bir şey. Sadece hayatımın belirli dönemlerinde saklanmayı yeğliyordu. İşte bu aralar iyice açığa çıkmış durumda. Beraber geçiriyoruz günleri artık- nereye gidersem arkamdan geliyor. Kurtulmayı istiyor muyum bilmiyorum.  Sonuçta benim bir parçam o da , Quasiomodo'nun kamburu gibi ya da ne bileyim İskender'in gölgesi. Ben ve yaşamama arzum. Alışığım anlaşılacağı üzere, tiksinti filan duymuyorum- ama o istiyor diye de bitiremiyorum yaşamımı. Sonuçta herkesin olması gerektiği gibi korkağım da biraz. Kendimi tatmin ediyorum ama, tek ben değil hepimiz korkağız. Öyle olmasa kimse kalamazdı dünyada. Yapılacak ne var ki yoksa hayatta? Otomatonlar gibi Syberia'daki, yapılması gerekenleri yapıyoruz hepimiz. Ne eksik ne fazla. O her yerde geçen ve duygu denilen tepkimeler totale vurulduğunda bir sineğin etkisini veremiyor yaşamamıza. Neyi sırf kendimiz istiyoruz diye yapıyoruz ki? Ya da neden vaz geçiyoruz canımız çekmediği için?  Bakın ölemiyor bile çok istemesine rağmen insanlar zamanından önce. Bir kaç üretim hatasını saymıyorum. Yani kim Kurt Cobain'in normal birisi olduğunu iddia edebilir ki? Benim yaşam soğukluğum da aynı fikirde, sevmiyor Nirvana'yı. Bu olumsuz düşünceler/duygular eski kafalı şeyler, Yaşama isteksizliğim de daha çok geleneksel müziği tercih ediyor. Türk Halk Müziği değil tabi, geleneksel caz. Hiç kendinize sordunuz mu, yaşamdan soğuyunca ne yapar insan diye? Sormamışsınızdır tabi, böyle geri zekalı sorulara ayıracak vaktinizin olmadığını tahmin edebiliyorum her otomaton gibi. İnsan başta kendisine bir yaşamama sebebi bulmaya çalışıyor. Onun için de önce kendisine bir yaşama amacı bulup, bunu yok etmesi gerekiyor. Öyle her aklı başında insanın başarabileceği bir şey değil. Anlayabileceği bir şey de değil. Nereden bakılırsa bakılsın, aşırı saçma bir şey. Sonunda sonsuz umutsuzluğa kapılmak için, ilk önce "Sensiz hiçbir şeyim" diyebileceğiniz bir sevgiliniz olmalı mesela. En baştan beri sevgiliniz olmazsa zaten siz yaşamak kadar ölmeyi de hak etmiyorsunuzdur. Hem niye ölmek isteyesiniz ki,bu otomatonların dünyası tam size göre değil mi? Pardon, haddimi biraz aştım; vasıfsız ve korkak bir yaşam isteksizi olarak. Tabi ki sevgili dışında başka bir yaşam amacı da olabilir. Her şey iki insanın bir araya gelmesiyle bitmiyor tabi ki. Sonuçta dünyada ayrı ve birlikte yaşayan milyarlarca insan var. Mutsuz milyarlarca insan da var. Mantık okumuş birisi olarak; buradan çıkarabileceğim tek sonuç, dünyada milyarlarca insan olduğu. Bu kadar insan varken neden yalnız kalıyorsunuz ki sevgili ölmeye/yaşamaya hakkı olmayan kişi?  Evet birliktelik tek amaç değil ama. Belki tüm servetimi kaybettiğim için, ya da ailemden birisini kaybettiğim için, ya da hayat arkadaşım olan leoparımı kaybettiğim için de, hayata küsmüş  olabilirdim. Ama hep kaybetmek var işin işinde. Kaybetmek için de bir şeyleri kazanmam gerekiyor. Bu soğuklukla konuşuyoruz ara sıra, sonuçta dediğim gibi benim bir parçam olduğu için, yaşamıma yabancı değil. Sadece biraz soğuk. Zaten esas en soğuk olanlar değil midir bizi yaşama bağlayan? Değil, evet. Neyse; kendisine, "Keşke o eski teypler gibi hayatımızın da bir geri alma tuşu olsa, o kendi kendine geri alınırken biz de beklesek, acaba düzgün bir şekilde geri alınacak mı diye merak etsek, sonra da tekrar başlasak hayata. Ama bu kez üzerimize farklı şeyler kaydederek. Bize sunulmuş olanlardan değil, değişik tatlardan faydalanarak" gibi bir şeyler dediğimi hatırlıyorum. Dinlememiş beni yaşama karşı olan soğukluğum. Ondan da soğudum artık, ama işte insan kurtulamıyor bir anda hiç bir şeyden. Hayatımı bir kere daha yaşayabilseydim, tekrar yaşamayı ister miydim bilmiyorum açıkçası. Daha bu hayatı düzgün yaşayamıyorum ki, yenisini ne yapacağım ben. Sonra yaşamama isteğim bir laf etti," Ben niye buradayım düşündün mü hiç "dedi. Düşünmemiştim ama düşünmek de istemiyordum. Konuyu değiştirdim. Hep tatminsiz olduğunu, belki de ölmemi istediğini söyledim. Kavga ettik sonunda. Sonuçta bir şey olacaksa tek başıma kalmayacağım, kalbi kırık sadece ben olmayacağım. Hayatım boyunca kendimle beraber etrafımda olanların da kalplerini kırdım hep. Bu konuda oldukça başarılıyım, ölmeyi beceremesem de. Soğumuştum zaten, onun da kalbini kırmamda bir sakınca yok diye düşündüm ve kovdum fevri bir anımda yanımdan. Üzüldü tabi, sonuçta insanın ölüme olan isteğinden kurtulması kötü bir şey. Birlikte yaşadığımız o kadar mutlu an, o kadar "Ölüme Yakın Deneyim" varken. Ama bana da yaşatmamıştı zaten onları, en heyecanlı yerlerini hep kendisi yaşıyordu, soğuk nevale. Daha kötüsü de olabilirdi belki, ama ben daha iyisini bile anlayamazken daha kötüsü niye gelsindi ki benim için? Sonra bir şiir yazayım dedim. Yazdım, sonuna maviyi koydum. Niye koyduğumu bilmiyorum. Peygamber olsam vahiy gelmiş olabilirdi. Şair olsam istedim koydum diyebilirdim. Berber olsam bir şey demez sadece traş ederdim mavi saçlı insanları. Ama ben ve artık en sevdiğim olmayan parçam, yaşamama azmim öyle koymak istedik. İyi de oldu. İsmini sürekli değiştirdiğim bu ölüm aşkım da olmasa kimse anlamayacak beni. Ben de anlamıyorum zaten kendimi, onu ve şiirlerinin sonlarına gereksiz şeyleri koyan güruhu. Olsun ama mavi iyi oldu. Mavi her şeyin altına gidiyor nasılsa. Bir şarkım olsaydı mavi olmasını isterdim. Tıpkı İskenderin gölgesi gibi ya da Quasimodo'nun kamburu. Bitti mi? Gitmedin mi daha? Daha kaç gece burada kalacağız biz Mavi?
  • 275 syf.
    ·6 günde·9/10
    Sevgi.. Öncelikle sevgi kelimesinin size neler çağrıştırdığını düşünmenizi istiyorum. Aileniz, mesleğiniz, çok sevdiğiniz eşiniz veya sevgiliniz ya da dinlemekten bir türlü bıkmadığınız bir şarkı, hayranı olduğunuz bir oyuncu ve başucu kitabınız mı? Hadi biraz daha basite inelim yediğiniz çikolata? Bunlar çoğumuzun sevgi deyince kafasında belirecek şeyler… Peki hayatımızda kötü giden şeyleri yoluna sokmak için sevgi ne kadar yeterli olur dersiniz? Bu sevgimizin boyutuna göre değişebilecek bir cevaba sahip bir soru aslında. Bütün bu söylediklerimden aslında varmak istediğim yer Linda’nın yaşamı. Linda kim mi? Aldatmak kitabının başrolü.. Şöyle bir yaşamına bakalım;

    Linda’nın hayatında her şey deyimi yerindeyse kusursuz ilerlemekte.
    Harika bir işi, iyi bir kocası ve iki tane oğlu, herkesin yaşamak istediği bir evi ve sahip olmak istediği bir mal varlığı var.
    Bizim için oldukça güzel bir hayat gibi gözükse de Linda için yeterli değil.
    Kendini oldukça hissiz ve robotlaşmış hisseden Linda hayatında heyecan aramaktadır.
    Uçurum olarak tabir ettiği yalnızlığından birinin onu kurtarmasını her söylediği “iyiyim.” yalanına kimsenin kanmamasını sorgulamasını istemektedir.

    Hatta kitapta şöyle bir serzenişi var :

    "Herkesin hayatın bir döneminde kendini müthiş yalnız hissettiğini bilmemize rağmen, "Ben yalnızım, arkadaşa ihtiyacım var, herkesin masallardaki ejderhalar gibi hayalden ibaret sandığı ama öyle olmayan bu canavarı öldürmem gerekiyor," demek bizi küçük düşürür. Ben görkemli bir biçimde ortaya çıkıp bu canavarı alt edecek ve onu ilelebet uçurumun dibine yollayacak şövalyeyi bekliyorum; ama bir türlü gelmiyor. "
    Syf 167

    Linda’nın bu hissizlik hali onu aşırı derecede saçma düşüncelere itiyor. Bir gün röportaj yapmak için gittiği ve lisedeki aşkı olan Jacob König ile bir kaçamak yaşar. Bu onun için hissizliğin bitişi gibi görünür fakat her şey öyle sandığı kadar basit değildir. Başlarda kocasını aldattığı gerçeğiyle yüz yüze gelmese de daha sonra bütün düşünceler beynine üşüşür ve vicdan muhakemesi başlar. Kocasının hiç görmediği yanlarını gördükçe pişmanlık yakasına daha şiddetli yapışır ve kocasının ona olan sevgisini gördükçe her şeyi yoluna koyma isteği ile yanıp tutuşur. Peki sevgi onu eski haline, mutlu günlerine döndürmeye yetecek mi yoksa aldatmaktan aldığı hazza kapılıp bu hataya devam mı edecek?


    Bunun cevabını elbette ki ben biliyorum fakat sizler bunu okuyup öğrenmelisiniz.
    Aslında kitabı çok ama çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bizim düşünce yapımıza oldukça ters şeyler konu alıyor çünkü. Açıkçası başlarda bırakmayı düşündüm sonra yazarın karakterlerin bilinçaltındaki düşüncelerini çok iyi yansıttığını düşündüğümden ötürü dişimi sıkıp bunları görmezden gelebilirim bence diyerek okumaya devam ettim. Yazar ile tanıştığım kitap aslında ALDATMAK . Yazarın yazım diline söyleyecek kötü sözüm yok. Oldukça etkileyici ve sürükleyici bir kalemi var. Öyle cümleleri vardı ki cümle beni kitaba bağladı. Karakteri ve işlenen konuyu pek sevmesem bile yazarın dili kesinlikle kitabı okumak için en büyük neden olabilir. Linda zaman zaman hepimizin aklından geçen pek çok şeyi düşünüyor. Hissizlik zaman zaman bizi de vuruyor, tabi biz gidip ay ben bunu aldatayım da aksiyon olsun demiyoruz :D Ufak değişiklikler arıyoruz hayatımızda en azından sabah kalktığımızda hayatımızı devam ettirmememiz için ufak bir sebep…

    Sevgimizi sürekli aynı şeylere odaklamak mı yoruyor orası bilinmez ama arada yeni şeyler keşfedip tabi büyük boyutlu olmayacak şekilde, kendimize heyecan katmalı ve sevgimizi katlamalıyız. Üstelik savunma mekanizması olarak saklandığımız maskelere değil de gerçekten iyi ki dediğimiz karakterlerimize sıkı sıkı tutunmalıyız. Sevginizin katlanarak arttığı ve her gün yeni bir yaşam sebebi bulduğunuz bir hayat dilerim.
    goncanindunyasindan.blogspot.com
  • SAMATYALI "KÖR KİTAPÇI" DEVRİM TARIM'IN ÖYKÜSÜ

    Kör bir kitapçı.
    Eskişehir’in ücra bir köyünde başlayan hayat, onu İstanbul’da Samatya’nın ortasındaki küçük kitapçıya kadar getirmiş.
    Kapısının önünde 5 dilde “kitapçı” yazıyor.
    Ermenice, Kürtçe, Rumca, İngilizce, Türkçe.
    İçinde gözleriyle hiç okumadığı ama ruhuyla ezberlediği 1500 kitap var.
    Hepsi kendi kitapları, hepsi eski...

    Nasıl geldi buraya?
    Neden bunca kitabı şehir şehir yanında taşıdı?
    Neden seviyordu onları?
    Kör olmak nasıl bir duyguydu?
    Görmemek mi daha zordu yoksa kendini beğenmiş insanların dünyasında onlar gibi olmamak mı?
    Hikayesini duyduğumdan beri kafamda ona sorular soruyor, cevaplarını tahmin etmeye çalışıyordum.
    Sonunda yanına gittim.

    Ufak bir kapı gıcırtısıyla içeri girdim.
    “Ben Işıl.”
    Bana bakmadığını biliyordum ama beni gördüğü hissine kapıldım.
    Yanındaki tabureye oturdum.
    Ruhu kilitli gibiydi.
    Açmak için arkeolog gibi çalışmam gerekecekti.

    “Acele etme” dedi.
    “Sorularını cevaplayacağım ama sakın saatine bakma.”
    Onun yanında aceleye yer yoktu.
    Bir süre sessiz kaldık; rahatsız edici değil, yumuşak bir sessizlik...
    Birbirimize alışıyorduk.
    Bilgisayarının sesli direktiflerini dinleyerek bir müzik açtı.
    İranlı kemancı Farid Farjad, Pari Kojaee’yi çalmaya başladı.

    Yavaş yavaş anlattı.
    6 çocuklu, taşralı bir ailenin tekne kazıntısıydı.
    Sırtını duvara dayar gibi güvenle dayanabileceği bir aile değildi onunki.
    Mesela görmediği için bahçede düşüp durduğu çukuru kapatmak yıllarca kimsenin aklına gelmemişti.
    Başında saçlarıyla kapattığı yara izlerine dokunarak; “İşte ailem” dedi.

    5 yaşına kadar kör olduğunu bilmiyordu çünkü kimse ona söylememişti.
    Görmek, kapalı gözlerinin ardındaki “transparan” boşluktan ve güneş ışınlarının verdiği acıdan ibaretti.
    Diğer çocukların gördüğünü bilmediği için, “Neden hep ben düşüyorum?” diye düşünüyordu.
    “Neden onlar yapabiliyor da ben yapamıyorum?”

    Sonra 5 yaşında, arkadaşları onu yakantop oyununa almadıkları zaman nedenini öğrendi.
    Çocuk acımasızlığı, çocuk kırılganlığını deldi.
    “Neden beni de almıyorsunuz?”
    “Körsün sen!”


    - Ne hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?

    Hatırladığım ilk duygu bu… Öfke ve kederle karışık tedirginlik ama büyük bir kavrayıştı hissettiğim.

    - Ailenize kızmadınız mı “benden neden sakladınız?” diye?

    Hayır. Bizimki öyle kızabileceğiniz bir aile değildi. Feodal, taşralı… Kadın, erkekten çok çalışır tarlada. Özel değilsindir, kendine ait bir odan yoktur, bir arada yatarsın. Her şey iç içedir. Kör olsan bile fazladan bir ilgi bekleyemezsin.

    KÖYDEKİ DEVRİM

    -Anlattığınız aileden Devrim isminde bir çocuğun çıkması şaşırtıcı değil mi?

    Dayım… Dayım 68 kuşağından, solcu, aydın bir öğretmendi. Babamları, “Ecevit” diyerek ikna etmiş. Köylü milleti sever Ecevit’i… Nüfusta yanlış yazmasınlar diye ismimle, doğum tarihimi de betona kazımış. Ailede doğum tarihi bilinen tek kişi benim. 30 Mayıs… Köylüler dayımı dışlardı, içki içerdi çünkü. Bense dayımdan çok şey öğrendim, okula gitmem için de o ön ayak oldu.

    - Kitaplarla ilgilenmeye de onun sayesinde mi başladınız?

    Hayır, bu muamma. Kendi kendine oldu. Anlama isteği, merak ve kavrama kabiliyeti mayamda var herhalde. Daha 4 yaşındayken sağdan solda dağıtılan, eve gelen dini kitapları ablam ve abim bana okusun diye onlara yalvarırdım. Bizim evde kimse kitap okumazdı.

    - Hiçbiri mi?

    Standart bir köylü ailesinde insanlar birbirine benzer. Farklı biri çok nadir çıkabilir.
    Babam için kitap boşa verilmiş para, boşa harcanan zaman demekti. Bense kitap sayfalarında ne yazdığını hep çok merak ettim. Daha kabartma yazıyı öğrenmeden kartondan harfler kestirir, dokunarak neye benzediklerini anlamaya çalışırdım. Aile ile olan ilişkim travmatikti ama küçükken ayrıldım yanlarından.

    - Nereye?

    6 yaşında ilkokulu okumak için Ankara’ya körler okuluna yatılı gittim. Ortaokulu da orada, yatılı okudum. Fakat evden daha iyi miydi? diye sorarsan, hayır. Oradaki şiddet ve anlayışsızlık da ayrı bir travmaydı. Ben muzır, disiplinsiz ama zeki bir çocuktum, o yüzden bana daha toleranslı davranırlardı.

    KÖR OLMAK NASIL BİR DUYGU?

    - Kör olmak nasıl bir duygu? Siyah mı?

    Benim için siyah ya da karanlık yok; renkler sizin için. Transparan, şeffaf bir şey var. Sonradan kör olanlar için de böyledir. Görsel hafıza sürekli tekrar ister; yenilenmediği zaman unutulur. Bazen zorluyorum dokunduklarımı hayal etmeye, renkleri düşünmeye çalışıyorum ama ortaya çok flu bir şeyler çıkıyor. Sizin gördüğünüzle aynısı değildir.

    - Rüya görüyor musunuz?

    Elbette.

    - Nasıl?

    Görüntüler yok ama ses ve his var. Sabah uyandığımda rüyanın bilgisi geliyor.

    - Yani "kaza yaptım ve hastanede doktora aşık oldum" gibi mi?

    O kadar fantastik değil ama evet hahaha.

    - Türk filmlerindeki gibi bir gün gözleriniz görmeye başlasa, neyi görmek isterdiniz?

    Gökyüzünü. Aralıksız 24 saatini izlemek isterdim gökyüzünün…Tüm o renklerin değişimini görmek isterdim. Ve sonra her şeyi… Bakışları… Hoşlandığın birine nasıl baktığını, kızdığında gözünde çaktığı söylenen o şimşeği görmek isterdim. Dünyayı sizin gördüğünüz kadar doğal görünceye kadar, yani her görüntü sıradanlaşıncaya kadar her şeyi görmek ne kadar heyecan verici olurdu.

    - Peki buradaki hangi kitabı gözlerinizle okumak isterdiniz?

    Çok, çok eski bir kitabı… İçine eski zamanlarının tortusu sinmiş, yaşanmışlığı taşıyan, belki el yazısıyla yazılmış bir kitabı. Diğerlerini okuyorum zaten. Sayfalarını scan ettirip, bilgisayarın mekanik sesiyle de olsa biliyorum. İçindekileri biliyorum…

    KARANLIK CEHALET, AYDINLIK BİLGELİK Mİ?

    - Geceyi mi yoksa gündüzü mü seviyorsunuz? Fark var mı sizin için?

    Geceyi severim. Küçükken, göz sinirlerim henüz tamamen ölmemişken ışığa karşı bir hassasiyetim vardı. Gündüz bile perdeleri çekili olan odada kalırdım çünkü ışık gözlerimi çok ağrıtırdı. Hala güneş bana o eski ağrıları hatırlatır.
    Karanlığın cehalet, aydınlığın bilgelikle özdeşleştirilmesi aslında ne kadar da saçma…

    Böyle düşünmenize sevindim. Bu metaforların kaynakları nerden geliyor? Tamamen görmek üzerine bir dil kurulmuş, bunlar binlerce yıllık hegemonik ön kabuller… Homeros kördü ama karanlıkta mıydı? Anlattığı mitler bilgelikle dolu değil mi?

    GÖREN ÇOCUKLARLA AYNI SINIFTA TEK BAŞINA

    - Hiç gören çocuklarla aynı okula gittiniz mi?

    Lisede… Çünkü körler okulunun ortaokuldan sonrası yoktu. Parasız yatılı sınavını kazandım ve gören çocuklarla aynı sınıfta tek başımaydım. Onlar benimle konuşamadı, ben onlarla… Sanırım birbirimize nasıl yaklaşacağımızı bulmayı beceremedik. Bir kere bile “Bizimle teneffüse bahçeye gelsene” demediler, ben de “Gelebilir miyim?” diyemedim. Rehber öğretmenler de iletişim kurmamız için pek yardımcı olmadı. Sonra bana gıcık olmaya ve beni gıcık etmeye başladılar.

    - Neden?

    Çünkü insanlar, özellikle o yaşlarda, onların size acımasına izin vermezseniz size sinir oluyorlar! Çok tuhaf ama böyle. Ben pek çoğundan daha donanımlı, bilgiliydim. Bilgime duydukları bir hayranlık vardı ama bana acımalarına izin vermediğim ve mağdur gibi davranmadığım için gaddarlaştılar.

    “KİTAPLARI ALFABETİK SIRAYLA OKURDUM”

    - Nasıl başa çıktınız?

    Sanırım içimdeki ve merak ve anlama kabiliyeti sayesinde. Körler okulunda başladığım okuma serüveni lisede devam etti. Kütüphaneye giderdim, günde 1 cilt kitap okurdum. Bir kılavuz rehber olmadığı için de kütüphanedeki kitapları katolog sırasıyla, alfabetik okurdum. Ve radyo…

    - Müzik mi yani?

    Hayır. Özel radyolar kurulmaya başlamıştı. Hafta sonları radyo programı yapmaya başladım. İki programım vardı: Birisi hayatta başarılı olmuş engelli insanları anlatıyordu. Diğeri de bir rock müzik programıydı.

    SONUÇ: ODTÜ

    - Peki geceleri yurtta kalırken aynı dışlanma devam ediyor muydu?

    Evet, lise 2’ye geçtiğimde artık dayanamadım. “Üniversite sınavlarına hazırlanacağım” dedim ve aileme gecekondu tarzında bir ev tutturdum. Bir dershanenin sınavlarını tam bursla kazandım ve sınavlara hazırlandım.

    - Sonuç?

    ODTÜ, Uluslararası İlişkiler.

    - Tebrik ederim! Aileniz sizinle gurur duydu mu?

    Hayır, bununla gurur duymaları için ODTÜ’nün ne anlama geldiğini bilmeleri gerekirdi. Fakat bir üniversiteye girmiş olmama sevindiler.

    “HAYALİM DİPLOMAT OLMAKTI”

    - Hayaliniz neydi?

    Diplomat olmak! Dünyanın farklı ülkelerini gezmek, kültürlerini tanımak istiyordum ve diplomat olabileceğime inanıyordum. Çocukça değil mi? Sonra sistemin bazı gerçeklerini anladım ve diplomat olamayacağımı kabul ettim. ODTÜ, 8 yıl sürdü.
    Lisedeki gaddarlardan sonra iyi gelmiştir size eminim…

    Güzeldi, çok güzeldi. Çok arkadaşım oldu orada, nitelikli insanlardı. Okulun sağladığı politik kültürün ve sanatsal ortamın tüm olanaklarından yararlandım. Paneller, konserler, gösterimler hepsine katılırdım.

    İLK AŞK!

    - Sevgiliniz oldu mu hiç?

    İlk sevgilimle ODTÜ’de tanıştık. Görmeyenlere kitap okuyan gönüllü okuyuculardandı. İzmirli’ydi, Psikoloji okuyordu.

    - Neden ayrıldınız?

    Dört ay sürdü. Ben çok depresiftim, varoluşsal bunalımdaydım. “Birlikte intihar etmeliyiz!” dediğim için ayrılmış olabilir mi? Hahahaha.

    VE İSTANBUL…

    - İyi bir neden! 8 yılın sonunda ne oldu?

    Bir iş dolayısıyla İstanbul’a geldim. İş, bahanesi oldu biraz, gelmek istiyordum. 2006’da… Vay vay 8 yıl olmuş. Samatya’ya taşındım.

    - Ya bu kitapçı?

    Evin içine sığmıyordu kitaplar. Ucuz bir yer bulayım, kitaplarım orada sabit kalsın, ufak tefek satış da olur belki diye düşündüm. Burayı kurunca çok hoşuma gitti. Elime para geçtikçe içeriyi düzenledim ve 1 yıldır Samatya sahafıyım.

    - Seviyor musunuz Samatya’yı?

    Çok. Burası Türklerin, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Romanların, Gürcülerin yaşadığı çok renkli bir yer, hem de denize yakın. Ben farklılıkları zenginlik olarak görüyorum. Hepimiz farklı olabiliriz ama önemli olan eşit olmamız… Samatya, bilinçli bir tercihti. Dedim ki, “Ben bu işi yapacaksam çok dilli olmalı, çok dilli kitapçılık yapmalıyım.”

    BİR GELEN TEKRAR GELİYOR

    - Gün içinde kaç müşteri geliyor?

    Bazen hiç. Ayın 15-20 günü siftah yapmadığım oluyor. Buranın kitapçı olduğu zor fark ediliyor dışarıdan zaten… O yüzden bilenler geliyor ama bir gelen bir daha geliyor. Görmeyenler, benden fiziki bir kitap aldıklarında, onun taranmış halini de hediye ediyorum. Eski kabartma kitaplar bana geliyor; ben de onları o kitabı merak eden başka birine gönderiyorum.

    - Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

    5 yıllık kalkınma planım yok ama kısa vadeli bir planım var. Para bulur bulmaz üzerinde Türkiye’de konuşulan tüm dillerde “anadilinde oku” yazan 10 bin ayraç bastırmak istiyorum. Ondan sonra ise… Sıkılana kadar devam! Belki ileride kitaplarımı da alıp bir sahil kasabasına yerleşirim. Kim bilir!
  • Ferit - Evet, haklısın. O zaman... (Telefondan cevap gelir.) Ah Lan şerefsiz Şeref! Kalk çabuk! Açmıyor pezevenk! Dur ben onun yanına gidip geliyorum hemen Afet.
    Afet – Ferit gitme lütfen!
    Ferit – Tamam ( Asansör çalışır. Büyük bir heyecanla kapıyı Ferit açıp girer ve Afet’e sarılır. Asansör kapısı kapandığı için otomatikman çalışır. Çalıştığında fark ederler durumu. ) Hasiktir! Çok özür dilerim ağzımdan kaçtı.
    Afet – Ya ne bana gelip sarılıyorsun ki sen? ( Asansör durur. ) Al işte! Sapıksın sen, sapık!
    Ferit – Çok üstüme geliyorsunuz, önce ki sevgiliniz neden sizden ayrıldığını şimdi gayet iyi anlıyorum.
    Afet – Ne dedin sen?
    Ferit – Evet! Baya baya özür dilerim ama cadalozun tekisiniz! İyilik yaramıyor size!
    Afet – ( Dayanamaz asansörün içinde Ferit’i dövmeye başlar. ) Demek cadalozum! Demek iyilikten anlamıyorum! Asıl sen pisliğin tekisin be!
    Ferit – Tamam tamam dur bir sakin ol lütfen, teslim oldum tamam.
    Afet - ( Vurmayı bırakarak ) Sen var ya! Hayatım da görmüş olduğum en pislik herifsin! En aşağılık, ciğeri beş para etmez herifin tekisin! Senin dilini koparıp asfalta yalatmak lazım!
    Ferit – Ne? O ne iğrenç bir küfürdür ya!
    Afet – Dur daha bitmedi! Artık buraya kadar Ferit Bey! Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz acaba?
    Ferit – ( Kendinden emin bir şekilde ) Afet…
    Afet – Evet… Afet… Bir zamanlar çirkin ama şimdi senin tabirinle ismiyle özdeşen Afet! Tebrik ederim seni asalak herif, seni uçkuruna meraklı pislik!
    Ferit – Ne diyorsun ya? Hiçbir şey anlamadım.
    Afet – Bak, gözlerime bak! Tanımadın değil mi bu gözleri?
    Ferit – Ne? Ne diyorsun ya?
    Afet – Ben eski karın canım, hatırladın mı beni ( Eski tonlamasıyla ) tatlım?
    Ferit – ( Tutamaz kendisini gülmeye başlar. ) Ya saçmalama ya, daha neler… Asansör dur kalk yaptıkça beynin de ki sinirler mi bozuldu Berna hanım ha, pardon Afet’cim?
    Afet – Ferit, ( Oldukça akıcı bir şekilde ) 10 Haziran da İzmir’de doğdun, ilkokulu Şehit Muzaffer Erdönmez de daha sonra Müdafaa-i Hukuk İlköğretim okulunda bitirdin. Güzelyalı Ortaokulunda eğitimini tamamladıktan sonra, İnönü Lisesi’nde liseyi tamamlayamadığın için Özel Hedef Akşam Lisesinde bitirdin daha sonra üniversite, kalabalık bir aile de doğdun ve ailenin en küçük bireyisin, büyük takıntılarından biri kendini kaşıdıktan sonra parmaklarını koklarsın, en sevdiğin çorba mercimek, limonsuz gitmez değil mi Ferit’cim? Her gün binlerce çay tüketmeye bayılırsın, sevdiğinin sana uyumlu olmasını istersin tamamen sana kendisini adamasını değil mi canım?
    Ferit – Kimsin lan sen?
    Afet – Afet! Eski karın olacaktım ama maalesef olamadık, evleneceğimiz sırada ortadan kaybolmuştun!
    Ferit – ( Gülümser. ) Afet…
    Afet - Evet, ne oldu? Yüzleşmek koydu mu canım? Beni bırakıp gidince, sırf senin için estetik yaptırdım, her şeyimi bunun için adadım, resmen her şeyimle değiştim ve beni yanıltmadın. Tebrik ederim! Beni gözlerimden tanıyamayacak kadar ruhsuz herifin tekisin değil mi?
    Ferit – Bir saniye… Bir saniye! Sakin olur musun lütfen?
    Afet – Neden sakin olayım ki? Hayatımın içine ettin! Hayallerimi yıktın, bir de sakin mi olmamı bekliyorsun?!
    Ferit – Afet… Sen beni çok küçümsüyorsun…
    Afet – Evet Ferit! Gözümde bir kum tanesi gibisin hatta ondan daha küçük, üzerine basıp seni ezmek istiyorum!
    Ferit – Yeter be! Kes sesini artık! Sen kimsin ki beni küçümsüyorsun, kimsin ki beni eleştiriyorsun, dünya da beni eleştirecek en son kişisin sen?! Kızım bir sen mi zekisin bu hayatta? Asıl sen maskelere aşıksın, gerçek öze değil! Ben ne diye dayanamadım gittim sanıyorsun? Senin yaptığın çok mu zekice sanıyorsun? Sen benim bir taklitçimsin o kadar!
    Afet – Ne diyorsun be?
    Ferit – Asıl sen bak bu gözlere, bak bakalım kimi göreceksin?
    Afet – Ya kıvırma Ferit! Kıvırma…
    Ferit – Ne Ferit’i lan! ( Kimliğini çıkartır. ) Caner ben! Caner! Sümüklü çocuk hatırladın mı?
    Afet – Caner?
    Ferit – Ne oldu canım? Hatırladın mı ilkokul hayranını! Ortaokuldan, Lise, Üniversite’den beri peşini bırakmayan, takıntılı manyağını! Kim kimin ağzına sıçmış, üniversiteden sonra üç sene boyunca, ölen kuzenimin kimliğiyle yaşadım lan senin yanında, asıl benim girmediğim kılık kalmadı, ailem bile beni dışladı sana olan aşkım yüzünden, hala senin için çektiğim kredilerin borçlarını ödüyorum, ne güzeldi değil mi arabalar? Varlık için de yüzmeler!
    Afet – Ciddi olamazsın! Caner sen misin?
    Caner – ( Eski itici tonuyla konuşur. ) Sana aşığım Afet! ( Gülümser. ) Biz ruhları sevmiyoruz maalesef, maskelere aşığız bunu sen bana kanıtladın. Tebrik ederim seni, göt edeyim derken göt oldun. ( Cebinden telefonu çıkartır. ) Gülümse Selfie!
    Afet – Caner…
    Caner – Efendim?
    Afet – Kıvıramadın.
    Caner – Fark ettim de, hayatım konu niye buralara kadar geldi onu anlamadım?
    Afet – Ben de ama çok tatlıyız, çok seksi gözüküyorsun biliyor musun, ben de dayanamayıp böyle alengirleştirmek istedim herhalde.
    Caner – Hayır çok enteresan film çeksek anlayacağım alt tarafı fantezi yapalım diye asansöre bindik, sevişip çıkacağız ilk başta birbirini tanımayan iki insan güzeldi, sen niye dramatikleştirdin ki muhabbeti.
    Afet – Ne biliyim, benim döşü kıllı erkeğim!
    Caner – Wuuu! Ateşli hatunum işte bu!
    Afet – Yiğidim! Eminsin değil mi apartman ahalisinin kalkmayacağından!
    Caner – Kızım kalkacak olsa, çoktan kalkarlardı, bunların huyunu bilirim ben.
    Afet – Asansör de görürlerse ne diyeceğiz.
    Caner – Aşkta Kaldık deriz! Sanki bir fantezi biz yapıyoruz!
    Afet – Erkeğim ( Caner üstünü yırtar içinde deri kıyafetler vardır Afet çantasından kırbacı çıkartır ve ışıklar söner )

    SON