• 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Japon anime ve filmlerimde gördüğüm o yaşantının biraz daha derinlerine inmek için İkigai'yi aldığımı söylemeliyim.

    Kitap "Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı" diye geçiyor.

    Kitabı okurken aklıma aslında bunun bizim eskiden köylerde olan yaşamımızdan pek farklı olmadığını fark ettim.

    Ben kendim köyde yaşamadım ama rahmetli babaannem anlatırdı hep.
    Sabah gün doğmadan kalkıp namaz kılmak,ahırda ki hayvanları beslemek,sonra kahvaltı yapıp bahçeyle ilgilenmek...

    Babaannem 93 yaşında vefat etti ve ele ayağa düşmedi. Hala kendi öz bakımını kendi yapardı, bizlere minnoş patikler örerdi.

    Bilirsiniz bizde bir söz vardır. "Eski toprak."

    Bu sözü genelde ninelerimize,dedelerimize söyleriz. Onların ne kadar dayanıklı olduğunu dile getirmek için.
    Evet,eski topraklar dayanıklılar çünkü onların zamanında her şey bu kadar kolay değildi. Örneğin en basitinden: Günümüzde acıktığınız zaman telefondan bir pizza söylüyorsunuz ve ta da kısa sürede elinizde.Ama eskiden böyle miydi? Tabi ki değildi!

    Babaannem evlere su geldiği zaman,musluklardan akan suyu gördüğünde ne kadar şaşırdığını anlatmıştı. Oysa bizim çağımıza göre bu hiçte şaşılacak bir şey değil.

    Yani toparlayacak olursam eskiler pek oturmazdı,az ve sağlıklı yerlerdi. O yüzden de sağlıklıydılar.

    İşte bu kitapta bunları anlatıyor tabi ki Japonların yaşamlarından. Ama Japonlar bizden farklı olarak bu işleyişi hala devam ettirmeye çalışıyorlar. İşte bizden farkları da bu!
  • Ne kadar değişmişsin ben görmiyeli,
    Ellerin güzelliğini kaybetmiş nasırdan,
    Hüzün rengi almış saçlarının her teli
    Gözlerine gölgeler düşmüş kahırdan,
    Gözlerin ki, gördüğüm gözlerin en güzeli
    Ne kadar değişmişsin ben görmiyeliBöyle mahsun kederli değildin eskiden
    Fıkır fıkır gülerdi gözlerinin içi
    Dudakların nemliydi sevgiden, arzudan
    Yapraklarına çiğ düşmüş karanfiller gibi
    Baygın kokusuna anılarla beraber giden
    Böyle mahsun kederli değildin eskidenSevdiklerin vefasız mıydı bu kadar
    Ağlamaktan mı karadı gözlerin
    Bir zamanlar göz yaşını sevmezdin
    Şimdi neden yaşardı gözlerin
    Hasta mısın, yorgun musun nen var
    Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadarArzular vardır bilirsin anlatılamaz
    Eskisi gibi kalsaydın ne olurdu
    Taptaze, ıpılık kar gibi beyaz
    Keder sana yakışmıyor gül biraz
    Arzular vardır bilirsin anlatılamaz.
  • 160 syf.
    ·1 günde·8/10
    Kitabı okurken şimdiki aşkların ne kadar yavanlaştığı geldi aklıma. Tabiki de aşk çok farklı bir duygu ve onu yaşayan bilir ama sevgilerin ifade ediş biçimlerinin içi boşaltıldı. Demek istediğim artık kelimeler koflaşmaya başladı içerideki duyguları dışarıya dökmek için kullanılan o güzel sözler havada kalıyor artık.

    Tek bir satırında bile düşünmeden edemedim. Bir günümüze baktım, WhatsApp'taki yazışmalarımıza, bir de Sabahattin Ali'nin mektuplarına baktım ve bakakaldım. Demek ki eskiden insanlar birbirleriyle mektuplaşırken aynı zamanda bir sanatı da icra ediyorlarmış. Yazarken zaten düşünmeleri gerekiyordu, çünkü düşünmeden yazmanın cezası mürekkep ve kağıtdı. Mürekkebe batırılan bir kalem, yazıları yazdığı kağıt, kağıtta mürekkepte kısıtlı, dolayısıyla kısa ama öz cümleler yazılması gerekiyordu, üstelik mektubun iletilmesi en az bir hafta sürüyor, alıcının mektubu hemen yazıp postaladığını varsayarsak, gönderilen bir mektubun cevabı iki haftadan uzun bir sürede gelecektir.

    Günümüzde halbuki, mürekkep ve kalem derdi yok. Çünkü dijital ortamdan iletiyoruz mesajlarımızı ve süre derdi de yok, artık saniyeler bile bizim için fazla.

    Sabahattin Ali bunları görseydi ne kadar mutlu olurdu . Acaba bu zamanları görseydi sanatsal cümlelerle bezenmiş mesajlar gönderecek miydi Aliye'ye ve Filiz'e ?
    Bence hayır neden mi?

    Edebiyattaki önemli isimlerin ortak özelliklerinden biri de çok sıkıntılar çekmiş olmalarıdır, eğer Sabahattin Ali, Aliye'den uzakta, çalışmak zorunda kalmasaydı ve saniye başı onunla mesajlaşma şansı olsaydı, yazışmaları günümüzdeki yazışmalar gibi yavan olabilirdi. Neyse ki öyle olmamış ve ben de böyle buram buram sevgi kokan ve safi duygularla yoğrulmuş mektupları okuma şansı yakalamış oldum.

    Kesinlikle Sabahattin Ali'yi ve onun eserlerini anlamak için okunması gereken ilk eser olduğunu düşünüyorum çünkü onu ve onun kitaplarını anlayabilmek için hayatındaki bazı dönüm noktalarını görmek lazım böylece "İçimizdeki Şeytan"daki Ömer kimmiş ve dahasını daha iyi tahmin edilebileceğimize inanıyorum.
  • 113.
    Takdir Edilme Çabası. — Takdir edilme çabası, hep başkalarına dikkat eder ve onun iç dünyasının nasıl olduğunu bilmek ister. Ne var ki, bu dürtünün tatmini için gerekli olan ortak duyarlılık ve ortak bilgi, zararsız, merhametli ya da sevecen olmaktan çok uzaktır. İnsan daha çok başkasının bizim yüzümüzden nasıl ruhsal veya fiziksel ıstırap çektiğini, kendi hakimiyetini kaybedip, elimizin ya da sadece bakışlarımızın onun üzerinde yaptığı baskıya nasıl boyun eğdiğini anlamak ya da tahmin etmek ister. Ve eğer bizzat takdir edilmek için çabalayan kimse, sevindirici, heyecan verici ya da neşelendirici bir etki yapıyor ve yapmak istiyorsa, başarının tadını, insanlığı sevindirmek, heyecanlandırmak, neşelendirmekle değil, yabancı ruhta kendi etkisini bırakıp, ruhun şeklini değiştirerek kendi isteğine göre onu idare ettiği ölçüde çıkarır. Takdir edilme çabası başkaları üzerinde aşırı derecede üstünlük kurma çabasıdır, isterse bu çok dolaylı, sadece hissedilmiş ve hatta tamamen hayal edilmiş bir çaba olsun. Bu gizlice istenilen üstünlüğün uzun bir dizi derecesi var ve bunun tam bir katalogu neredeyse kültür tarihine denk düşer: ta ilk garip barbarlıktan tutun da aşırı uygarlaşmanın çirkinliğine ve hastalıklı idealleşmeye kadar uzanır. Takdir edilme çabası başkaları için beraberinde getirdiği — bu uzun merdivenin basamaklarının sadece bazılarının adlarını söylersek—: işkence, sonra dayak, sonra dehşet, sonra korku dolu hayret, sonra şaşkınlık, sonra kıskançlık, sonra hayranlık, sonra isyan, sonra sevinç, sonra neşe, sonra gülmek, sonra gülünç olmak, sonra alay etmek, sonra dalga geçmek, sonra darbeler indirmek, sonra işkence etmek: — Burada, bu merdivenin sonunda asket* ve şehit durur. Merdivenin en alt basamağında kendisinin karşıtı olan ve karşısında üstünlük sağlamak istediği kimseye ıstırap çektiren barbar bulunuyor. Bu arada asket, onun ıstırap çektirmesinden takdir edilme güdüsünün sonucu olarak aşırı derecede zevk almaktadır. Asketin kendi üzerindeki utkusu, onun aynı zamanda, insanı acı çeken ve seyreden parçalara bölünmüş olarak gören içe çevrilmiş gözü ve bundan sonra dış dünyaya sadece ondan adeta kendi yakacağı odun yığınıiçin odun toplamak maksadıyla bakması, dürtünün takdir edilmek için oynadığı, içinde artık kendi kendine kömürleşmiş tek bir kişinin arta kaldığı bu son trajedi… bu, uygun başlangıcın değerli sonucudur: her ikisinde de işkence görünümünde ifade edilemez bir mutluluk! Gerçekte gücün en canlı duygusu olarak düşünülen mutluluk, belki de dünyada hiçbir yerde batıl inançlı asketin ruhundaki kadar büyük değildi. Bunu Brahmanlar bin yıllık bir kefaret ödeme uygulaması yaparak yeni bir cennet kurmaya başlayacak kadar güç toplayan Kral Viçvamitra’nın öyküsünde dile getirdiler. İnanıyorum ki, şu anda biz bütün bu tür iç yaşantılarda yetersiz acemiler ve el yordamı ile bilmece çözen kimseleriz; insan dört bin yıl önce, bu kendinden zevk alma duygusunun rezilce nazikleştirilmiş hali hakkında daha fazla bilgi sahibi idi. Dünyanın yaratılışı: Belki dünya eskiden bir Hintli hayalci tarafından bir tanrının kendisi için başladığı asketik işlemler olarak düşünülmüştür! Tanrının kendini doğaya bir işkence aletine bağlar gibi bağlamak isteyişi, belki de bu arada uhrevi mutluluğunu ve gücünü iki kat artmış olarak hissetmek içindi! Ve onun bir aşk tanrısı olduğunu farz edelim: Böyle bir tanrı için ıstırap çeken insanlar yaratmak, devam eden işkencelerin manzarasında onlara tanrısal ve insanüstü acı çektirmek ve böylece kendisine zulmetmek nasıl bir zevk! Ve onun sadece aşk değil, kutsallık ve günahsızlık tanrısı da olduğunu varsayalım. Eğer günahı ve günahlıyı, sonsuz laneti ve kendi yaratıp yönettiği dünya da sonsuz acıların iniltilerin ve ıstırapların korkunç mabetlerini kuruyorsa, tanrısal asketler nasıl hezeyanlar hayal etsinler! — Paulus’un, Dantenin, Calvinin ve onların benzerlerinin ruhlarının da bir kez gücün verdiği şehvetin korkunç gizemlerine girmiş olmaları tümden olanaksız değil— ve böyle ruhlar karşısında sorulabilir: evet, gerçekten takdir edilme çabasının devridaimi asketle son bulup, kendi içinde bitti mi? Bu döngü asketin belirlenmiş temel tavrına bağlı kalarak ve aynı zamanda tanrının merhametiyle bir kez daha baştan başlayarak tekrarlanamaz mıydı? Yani kendine acı vermek için başkasına acı vermek ve yine bununla kendine ve onun merhametine galip gelerek en aşırı güç içinde mest olmak! Kudret hevesi ile ilgili ruhsal bakımdan ölçüsüz zevklerde dünyada nelerin mümkün olmuş olabileceğine ilişkin düşündüğümüz her şeydeki aşırılıklardan dolayı bağışlayınız!
  • Bütün okul nefesini tutup bekledi. Sonra şapkanın kenarına yakın yerdeki yarık, bir ağız gibi açıldı ve Seçmen Şapka şarkısına başladı:
    "Eskiden ben henüz gençken
    Ve Hogwarts yepyeniyken
    Soylu okulumuzun kurucuları
    Hiç düşünmezdi ayrılmayı:
    Ortaktı çünkü özlemleri,
    Tek amaçta birleşmişlerdi:
    Dünyanın en iyi büyü okulunda
    Bilgilerini aktarmaktı emelleri.
    "Birlikte kurup öğreteceğiz!"
    Dört iyi dost bu kararı verdi.
    Gün gelip de ayrılabilecekleri
    Akıllarından bile geçmezdi.
    Slytherin'le Gryfindor gibi
    İyi dostu nerde bulursun?
    Velev ki aklına gelen örnek
    Hufflepuff'la Ravenclaw olsun...
    İşler nasıl kötü gidebilirdi?
    Böyle dostluklar çöker miydi?
    Eh, ben oradaydım, anlatayım size
    O hüzünlü, kederli hikayeyi.
    Dedi ki Slytherin, "Biz sadece
    Soyu en saf olanları eğitelim."
    Dedi ki Rawenclaw, "Zekası en
    Güçlü olanlara ders verelim."
    Dedi ki Gryfindor, "Öğrencilerimiz
    Kahramanlıkla ünlenmiş olmalı."
    Dedi ki Hufflepuff, "Hepsine öğretirim,
    Hiçbirini birbirinden ayırmamalı."
    Bu farklılıklar başlangıçta
    Pek anlaşmazlığa yol açmadı
    Neden derseniz, dört kurucunun da
    İstediğini alacağı bir binası vardı.
    Onun için Slytherin sadece safkan,
    Kendi gibi kurnaz büyücüleri seçti,
    Rawenclaw ince eledi sık dokudu,
    Bir tek en zekilere ders verdi.
    En cesurlar, en cüretkarlarsa
    Yiğit Gryfindor'A gitti.
    İyi kalpli Hufflpuf ötekileri aldı
    Ve onlara tüm bilgisini aktardı.
    Böylece binalarla kurucuları,
    Sürdürdü o sağlam, has dostluklarını.
    Ve Hogwarts uyum içinde geçirdi
    Nice mutlu yılları.
    Sonra aramıza anlaşmazlık girdi
    Hata ve korkularımızla beslendi.
    Vaktiyle dört direk misali
    Okulumuz ayakta tutan dört bina
    Birbirine cephe alıp bölündü
    Hepsi çalıştı hakim olmaya.
    Bir süre herkes bekledi
    Okul vakitsiz kapanacak dendi
    Düello ve savaş yüzünden,
    Dostun dostla çarpışmasından.
    Ve sonunda o sabah geldi
    İhtiyar Slytherin terk edip gitti.
    Doğru, gerçi bitmişti mücadele
    Ama keder yerleşti yüreğimize.
    Ve dört kurucunun sayısı
    Böylece üçe indi ineli
    Binalar hiç tam birleşmedi
    Eskiden amaçlandığı gibi.
    Şimdi Seçmen Şapka burada
    Bilinmedik bir şey yok ortada:
    Sizi binalara ayırıyorum
    Çünkü bunun için buradayım.
    Ama bu yıl daha ileri gideceğim
    Şarkımı can kulağıyla dinleyin:
    Sizi ayırmaya mahkum olsam da
    Bu hala yanlış geliyor bana,
    Olsun, yapmam gerek görevimi
    Her yıl dörde bölmeliyim sizleri
    Yine de merak ediyorum, acaba Seçme
    Korktuğum sona yol açmaz mı diye.
    Ah, tehlikeleri bilin, okuyun işaretleri
    Diye tarih uyarıyor bizi.
    Çünkü Hogwarts'ımız tehlikede
    Ölümcül dış düşmanların tehdidinde.
    İşte onun için birleşmeliyiz
    Yoksa içten ufalanır gideriz
    Size söyledim, uyardım sizi...
    Hadi, başlasın seçme şimdi."
  • 632 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

    İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
    "spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
    "çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
    Zeytinyağı Mode: on

    Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
    Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
    Ebru Ince ye selam #36376788
    Tuco Herrera ya selam #36517115
    Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
    Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
    Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

    "Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

    Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

    Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

    Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
    "Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

    Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
    Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
    Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
    "Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
    En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
    Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
    Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
    "-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

    ****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

    #37812299
    #37812280
    #37812072

    Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
    Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
    Önsözden:
    "Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
    Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

    Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

    Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

    ***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

    Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

    "Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

    Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
    Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

    "Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
    bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
    İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

    "Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
    Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
    Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

    Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
    -Gamze yine kitap almışsın.
    -Evet, bak
    -Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
    -İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
    -Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
    -??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

    ****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
    ####
    Sıradan bir hafta içi:
    Sabah alarm çalar… Ertele.
    5 dakika sonra…. Ertele.
    10 dakika sonra…. Ertele.
    30 dakika sonra… Ertele.
    1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

    ####
    Sıradan bir hafta sonu:
    Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
    -Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
    Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

    -Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
    …..
    -Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
    Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
    -Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
    -Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
    ….
    ….
    -A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
    -Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

    ####

    -Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
    -Şimdi mi acil mi?
    -A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
    -Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
    -A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
    -Tamam alırım bir ara..
    -A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


    "Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

    Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
    Oblomovkadan Sevgilerle…
  • Açıkçası bir öykü etkinliği için ilk defa eski bir hikayemi paylaşıyorum. Sebebi farklı ama; şehir hikayesi denen kavrama bir örnek vernek istedim. Ne kadar karşılıyor bilmiyorum, ama istediğim benzer bir şeyler. Okuyan hissetsin şehri. Fırsat bulursam yeni bir hikaye de yazarım. İyi okumalar.

    Boğazda bir pazar sabahı

    Soğuk, sert bir rüzgar esiyor. Burnumu dolduran deniz kokusu. Klasik Çanakkale kışı. Sabahki sis dağılıyor yavaş yavaş. Saçma bir gemi geçiyor boğazdan. Durup bakıyorum. Normalde gemilere bakıp hayal kurmak yaptığım şey değil. Bakıyorum bu kez ama. Standart sabah sıkkınlığı var; iş, güç, aile, saçma şeyler. O gemide düşünüyorum kendimi, hiç bir farkımın olmayacağına eminim ama. Yine aynı keyifsiz pazar sabahı. Sevmiyorum denizi normalde, işte bir sabahları. O da on buçuğa kadar. Saate bakıyorum sekiz buçuk daha. Ne mutlu eder denizcileri diyorum. Dememle iki yunus geminin sancağında zıplıyorlar bana cevap verir gibi. Koşullandırıldığımdan mı Pavlov tarafından bilmiyorum, ama ağzımın kenarında ve gözlerimde bir gülümseme beliriyor. Böyle bir kaç şey var çoğunluğa dahil olduğum. Atalarımız Afrikadan göçerken Kızıldeniz'de yunus görünce heyecanlanmışlar herhalde. Bu da o zamandan kalma bir refleks olabilir hepimizde olduğuna göre. Gökkuşağı, Yakamoz, Uğur böceği gibi. Bunlar da her şeye olur olmaz tepki vermişler. İnsanoğlunun dengesiz olmasına şaşmamalı. Rüzgarı severim diğer şeylerin aksine, huysuzluğun da bir sınırı olmasına inananlardanım. Aslında sevdiğim başka şeyler ve kişiler de vardır, ama kendimi o kadar açık edemem. Yürüyorum rüzgara karşı. Yazı yazmanın diğer şeylere göre avantajı insana hayal kurma şansı tanıması. Şimdi benim o iskelenin sonunda bekleyen pardösülü adamlardan birisi olduğumu düşünebilir bir çok kişi. O da Kızıldeniz kadar olmasa da eskiden kalma bir imge. İnsanları hayal kırıklığına uğratmayı sevmesem de bu yanlış düşünceyi gereksiz bir şekilde uzatmayı da istemiyorum. Değil, fazla standart bir kabanla klasik türk erkeği modunda yürüyorum rüzgarda. Gemi çoktan geçmiş, bana bir şey ifade etmemiş. Ben ne yapacağımı düşünüyorum o sırada. Fazla insan yok bu saatte. Pazar, sabah ve soğuk çünkü. Yürüyen bir kaç kişi var. Biri başörtülü orta yaşlı bir kadın. Garip geliyor, ama türkçesini henüz adlandıramadığım, politically correct, olma durumu yüzünden kendime kızıyorum,bu gayet normal bir durum diye. Sonra tekrar kızıyorum , neden yeterince rahat olamıyorum kafamın içinde bile. Kafamdaki bu kavga devam ederken kadın kayboluyor, başka insanlar geçiyor yanımdan. Tırsak tarafımın kavgayı kazanmasından bir an sonra bir gemi düdüğü sesi duyuyorum. Bakıyorum tabi, gemi düdüğü sesi duyan herkes gibi. Biraz önceki gemiden geliyor. Zor diyorum boğaz kenarında yaşamak kendi kendime. Sonra utanıyorum birden, sokaktaki adam olarak nitelendirilebilecek birinin söyleyeceği sözün aynısını kullandığım için. Rahat tarafım yine yüzsüz, belki de olması gerekendir bu, diyor, standart türk kişiliğine dönüşmen. Düşünmemeye çalışıyorum, yürüyorum. Kapalı hemen her yer, açmıyor artık insanlar dükkanları erkenden diyorum. Çocukluk günlerine dönüyorum, o sabahın köründe ekmek almak için kat ettiğim yolları. Kötü anlamda düşünmüyorum ama, mutluyum o zamanlar, her çocuğun olması gerektiği gibi. Değişik oyunlar oynuyorum kendi kendime, sonunda fırına ulaşınca seçiyorum ekmeği - tava ekmeği alıyorum genelde- fırıncı gülerek karşılıyor beni. O zamanki fırıncı ile şu anki aynı mı ki? Gerçekten hayat bilgisi kitaplarında geçen o güler yüzlü bakkal, kasap , manav bu adamlar mı? Bir tüccar ne kadar dürüst olabilir? Fazla düşünmemeye çalışıyorum, zaten ben ne kadar dürüstüm ki? Bebek gibi saf kavramı geliyor aklıma birden. Üşüyorum biraz, ne yapacaktım ben, boş veriyorum. Bir banka oturuyorum, boş hepsi. Ağlayarak istediğini yaptıran bebekler geliyor aklıma, daha 3-5 aylıkken yaşamayı öğreniyorlar. Belki de insan iyi doğmuyor diyorum.Büyüdükçe iyi olmayı seçebiliyor sadece, ya da sahtekar kalmayı. İnsan değil, tüm canlılar yaşamak için her şeyi yapabiliyor sonuçta. Bukalemun gözde bir hakaret günümüzde, ama bukalemunlar bunu biliyor mu k?. Onlar da hayatta kalmaya çalışıyor, yılbaşı dansözü de, yüzme öğrenmesi için denize atılan küçük çocuk da. Hepsi gerektiğinde hile yapıyor. Belki de, esas iyi insanların yaptıkları sahtekarlık aslında. Yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyler fazlasıyla karşılanmış onların. Tuzları kuru yani. En kolayı başka insanları seyredip eleştirmek ve kendinle övünmek. Benim şu gemide çalışan birini, ya da Ali Ağaoğlu'nu eleştirmeye hakkım var mı gerçekten? Hepsi yaşamaya çalışıyor, eskiden beri kendisine öğretilen şekilde. Gemidekiler de düdükle cevap veriyorlar bana. Kalkıyorum, hatırladım sonunda ne yapacağımı. Su kartını dolduracaktım. Yoksa çıkmam normalde bu saatlerde dışarı. Yürüyorum tekrar. Yavaş yavaş şehir canlanıyor. Açılmıştır herhalde diyorum, dokuz olmuş saat. Bir iki araba, bir de otobüs geçiyor yanımdan. Karşıya geçiyorum sonra. Rüzgar fazla değil buralarda. Yürüyorum biraz daha, Orhan Veli'yi hatırlıyorum. Fakirmiş o da. Sait Faik gibi. O İstanbul sokaklarında, Knut Hamsun Oslo'da, Dostoyevski St. Petersburg'da farklı zamanlarda benim yaptıklarımı yapıyorlardı. Gerçi hiç birinin benim gibi su almak için uğraştığını sanmıyorum. Su bedavadır gibi geliyor onların zamanında. Tahmin edebilirler miydi hiçbiri bugünü. Göreceli her şey. Ederlerdi herhalde. Artık deniz kokusunu, rüzgarı hissetmiyorum. Belediyeyi bulup içeri giriyorum . Kimse yok bekleyen. Kartı veriyorum. Dolduruyor adam. Hayatını yazsak roman olacak bir adam mı bu, bilmiyorum? O benim hakkımda ne düşünüyor. Bu kez önemsemiyorum, o da önemsemiyor zaten. Önemseyecek daha önemli şeyleri vardır herhalde. Teşekkür edip ayrılıyorum. Batının ahlaksızlığı yanında teşekkürü de almışız iyi ki. Konuşacak bir parça bir şey oluyor yabancılarla. Çıkıyorum, balık kokusu bu kez. Hazır gelmişken sardalye alayım diyorum. Daha gazap üzümlerine çok var. Zamanı geçiyor bunların diyor balıkçı sulu sulu, uskumru vereyim. Tamam diyorum ama rahatsız olduğumu da fark ettirerek. Adamın sululuğu kayboluyor, asıyor suratını. Balığı alıp gidiyorum. Uskumru sevmem ki ben. İki üç kedi görüyorum ilerde. Döküyorum önlerine. Kedileri de çok sevmem , ama imzalamışım toplum kontratını bir kere. İyi olacağım böyle zamanlarda. Otobüs görüyorum ilerde. Biraz önce yanımdan geçene benziyor. Biniyorum.