• On dokuzuncu ve yirminci yüzyılda getirilen yasal düzen­lemeler MERİTOKRASİ ilkesinin daha da yaygınlaşmasına öna­yak oldu. Batılı ülkelerin hükümetleri çeşitli hızlarda ve derecelerde FIRSAT EŞİTLİĞİ İLKESİNİ toplum yönetiminin bir parçası haline getirdi. Zaman içinde gelir durumu gözetmeksizin herkesin iyi bir lise eğitimi, birçok durumda da iyi bir üniversite eğitimi alma hakkı olduğu herkes tarafından kabul edilir oldu. Amerika, 1824 yılında ilk kamu destekli lise eğitimi fır­satını başlatarak bunun öncülüğünü yaptı. Amerikan İç Sava­şı' na kadar bu gibi liselerin sayısı üç yüz iken 1890 yılına ge­lindiğinde bu sayı iki bin beş yüzü buldu. 1920'lerde geliştiri­len SAT (Scholastic Assesment Test) sınav sistemiyle birlikte Amerika' daki üniversite eğitimi iyice meritokratik bir yapı kazanmış oluyordu. SAT'in fikir babaları olan Harvard Uni­versitesi başkanı James Conant ve Amerikan hükümetine bağlı Eğitim Sınav Servisi başkanı Henry Chauncey, öğrenci­lerin zekasını adilce ve tarafsız bir biçimde ölçen, bilimsel ola­rak doğrulanmış meritokratik bir sınav yaratmayı amaçla­mışlardı. Böylece eskinin önyargıları, okullardaki ırkçılık ve üniversite yönetimlerindeki snopluk son bulmuş olacaktı. ESKİDEN KILIK KIYAFETLERİNE ve BABALARININ KİM OLDUĞUNA GÖRE DEĞERLENDİRİLEN AMERİKAN ÖĞRENCİLERİ, ARTIK TARAFSIZ BİR SINAVA TABİ OLACAK, böylece gerçek değerleri ortaya çıkarılacaktı.
  • FAULKNER OKUMAYA GİRİŞ

    1-BİYOGRAFİ

    “Savaş. Ensest. Irkçılık. Nekrofili. Zihinsel hastalık. İntihar.

    Romanlarından, kısa öykülerinden ve şiirlerinden oluşan kitaplarında William Faulkner, sıradandan sansasyonelliğe kadar, Amerika'nın güneyindeki yaşamın neredeyse her yönünü ele aldı. Yirminci yüzyılın en saygın romancılarından biri olan Faulkner, viskiye düşkünlüğü ve parçalı anlatılarıyla tanınan (Faulkner on yedi yaşında yoğun bir şekilde içmeye başladı) parlak, yenilikçi ve dikkat çekici ilginç bir adamdı. Hayatı boyunca, Faulkner, küstahlığı ve kendisiyle ilgili hikayeler icat etme eğilimi nedeniyle ün yapan bir uyumsuzluk yaşadı.

    Bununla birlikte, yazarlık kariyerinde Faulkner'ın tuhaflığı büyük başarılara imza attı: biçim ve tarzdaki yeni tekniklere öncülük ederek, Faulkner "anlatı" nosyonunda devrim yarattı ve bu sırada Amerikan edebiyatının en büyük eserlerinden bazılarını üretti. Hikâyesi, liseden hiç mezun olmadığı düşünülürse daha da çekici bir hâle gelen Faulkner birçok ödül aldı, ancak hayatının çoğunu belirsizlik içinde yaşadı; Neredeyse elli yaşına gelene kadar gerçek önemi olan bir yazar olarak görülmedi. Buna ek olarak, kişisel hayatı karmakarışıktı - sürekli alkolizm, borç ve aldatma nöbetleri ile mücadele etti. William Faulkner'ın hayatının öyküsü, sebat, başarısızlık, yaratıcılık ve başarı öyküsüdür.

    Yapıtlarında, William Faulkner, Amerika'nın güneyindeki yaşamın en kalıcı ve ayrıntılı portrelerini yarattı. Aile dinamiklerini, ırkları, cinsiyetleri ve sosyal sınıfları araştıran romanları, altmış yıldan uzun süredir okurlarını ikonik karakterleri, karmaşık komplo çizgileri ve sayısız zaman kaymasıyla perçinledi. Gabriel Garcia Marquez, Joyce Carol Oates, Albert Camus, Jose Luis Borges, Toni Morrison ve Cormac McCarthy de dahil olmak üzere yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından bazıları, Faulkner'ı çalışmalarında önemli bir etki olarak nitelendirdi. A noktasından B noktasına hareket etmeyen, A noktasından Z noktasına T noktasına gidip yeniden A noktasına dönen bir kitap okuduysanız okumaya devam etmelisiniz. Faulkner işte bunu ilk yapanlardan biridir.

    William Faulkner dünyaya, 60 yıl sonra dünyadan ayrılacağı yerden yaklaşık 40 mil uzaklıktaki New Albany, Mississippi'de girdi. 25 Eylül 1897'de doğan William Cuthbert Falkner (eksik olan "u" harfine biraz sonra geliriz) hiçbir zaman güney köklerinden uzak kalmaz. New York City ve New Orleans'taki geçirdiği kısa süreler hariç, Faulkner hayatının büyük çoğunluğunu Mississippi topraklarında geçirerek, Mississippi havasını soluyarak ve Mississippi halkı hakkında yazarak yaşadı. Faulkner'ın Manolya Eyaleti ile olan bağları derindir: büyük büyükbabası William Clark Falkner (yerel olarak "Eski Albay" olarak bilinir), Mississippi'de ünlü bir avukat, demiryolu finansmanı, köle sahibi ve İç Savaş gazisi idi. Yazar William Faulkner ismini aldığı selefle hiç tanışmadı - Eski Albay 1889'da bir iş rakibi tarafından öldürüldü - yaşlı Falkner büyük torununun hayal gücünde, yazısını ve Güney vizyonunu biçimlendiren büyük bir etkendi.

    Ailesinin demiryolu sektöründeki payının bir sonucu olarak, William Faulkner maddi olarak rahat, ancak her zaman mutlu olmayan bir evde büyüdü. Babası Murry, çok içiyordu (alkolizm Faulkner'ın hayatında bir değişmezdi) ve aileye, zalim bir biçimde hükmediyordu, ve bazen günlerce eve uğramıyordu. Bağımsız, dik kafalı bir kadın olan anne Maud ve babası sık sık kavga ediyordu. Genç Billy beş yaşındayken, büyükbabası – ("Genç Albay" ) aniden aile demiryolu şirketini sattı ve Murry'i başka yerde iş aramaya zorladı.

    Falkner ailesi Oxford, Mississippi'ye taşındı ve burada Murry bir ahırda istikrarlı bir iş buldu (at arabası arabası 1902'de patlıyordu!). Oxford'da Falknerlar, Billy'yi ve üç küçük erkek kardeşini yetiştirmeye yardım etmesi için Afrika kökenli Amerikalı bir dadı olan Caroline Barr'ı tuttu. Çocuklara "Annecik Callie" olarak bilinen Barr, köle olarak doğdu ve Faulkner'a kendi kişisel deneyimleri hakkında sayısız hikaye anlattı, şüphesiz bunlar daha sonra yazarın yaratacağı kurgusal dünyayı şekillendirmeye yardımcı oldu. Billy, Annecik Callie'ye karşı büyük bir yakınlık hissetti. Faulkner, 1942 tarihli romanının Kurtar Halkımı Musa’yı Barr’a ithaf etmiştir. Yazarın romanlarındaki ırk temasını işleyişi kadar insan hakları konusundaki görece ilericiliğinin kökünde muhtemelen Barr’a duyduğu bu yakınlık yatmaktadır.

    Faulkner, küçük yaşlardan itibaren hikâye anlatmayı seven birisiydi. Kuzenlerinden biri, “Billy sana bir şey söylediğinde, gerçeği mi yoksa uydurduğu bir şeyi mi anlatıyor asla bilemezdiniz” demiştir. Gençliği boyunca Faulkner, doymak bilmez bir klasik edebiyat ve şiir okuru oldu. Evde algısal, yaratıcı bir çocuk olmasına rağmen, Billy okulda ilgisiz, vasat bir öğrenciydi. Futbol ve silahlar yerine sanat ve yazı tutkusu , minyon yapısı ve korsesi (annesinin duruşunu düzeltmek için giymeye zorluyordu), onu tarafından sık sık alay konusu yaptı. Faulkner'in en iyi arkadaşı, ergenliğinin çoğunu beraber geçirdiği bir kızdı (Estelle Oldham). Billy ve Estelle, uzun yıllar boyunca çok yakındı; aslında Estelle, dadısına bir gün Billy ile evleneceğini söylemişti.

    Lise ikide Faulkner dikkat çekici bir şair ve Ole Miss (Mississippi Üniversitesinin halk arasındaki adı) mezunu olan Phil Stone ile tanıştı. Stone, Billy'ye şiirin temellerini öğretti. Billy, Stone ile buluşmayı ve Romantik şairlerden İç Savaş tarihine, Mississippi politikalarına kadar her şeyi tartışmayı severdi ve bu gayri resmi eğitimin hayatta gerçekten ihtiyacı olan her şey olduğunu hissediyordu. On birinci sınıftan sonra, Billy - ebeveynlerinin isteklerine karşı - liseden ayrıldı ve dedesinin sahip olduğu bir bankada muhasebeci olarak işe başladı. Bankadaki görev süresi boyunca Faulkner alkol denemeye başladı ve yaşamı boyunca devam eden bir alkol zevki geliştirdi. Faulkner bu dönemde daha ciddi şekilde şiir yazmaya başlasa da, hayatında çok az yeri vardı şiirin. Bankada değilken, Billy, Oxford'daki sokak lambalarına idrar yapmasıyla tanınan bir sarhoştu.

    Bu nedenle, on sekiz yaşına gelindiğinde, genç Billy Falkner (sosyal uyumsuz, okulu bırakmış ve alkolik olmaya giden yolda adımlar atan birisi olarak) hayata iyi bir başlangıç yapamamıştı.

    2-HAVA KUVVETLERİ VE MISS OLE

    Liseden ayrıldıktan sonra, Billy Oxford'daki yaşamından memnun görünüyordu. Zamanını bankada çalışarak, şiir yazarak ve Ole Miss'de ders alan Estelle'le takılarak geçirdi. Ancak, Faulkner'ın dünyası, Estelle'in ailesinin müdahalesiyle 1918 kışında altüst oldu. Cornell Franklin, yakışıklı bir Ole Miss mezunu ve Ulusal Muhafızda Binbaşıydı. Faulkner uzun zamandır onun ve Estelle'nin bir gün evleneceğini varsayıyordu ve haberler onu bir depresyon ve ağır içki sarmalına yolladu. Estelle de mutlu değildi; düğününden önce bütün gece ağladı, "Cornell'i sevip sevmediğimi ya da onunla evlenmek istediğimi bilmiyorum" diyordu.

    Nisan ayında, Estelle nişanlandıktan sonra Billy Oxford'dan ayrılmaya ve Yale'de hukuk okuyan arkadaşı ve akıl hocası Phil Stone ile kalmaya karar verdi. Amaçsız ve kederli olan Faulkner, I. Dünya Savaşı'nda hizmet etme ümidiyle İngiliz Ordusu'na katılmak için bir plan yaptı. Haziran 1918'de, Stone ile İngiliz aksanıyla çalıştığı aylar sonra, William Faulkner, soyadına bir "u" ekledi- daha otantik ve İngiliz görünmek için - New York City'deki İngiliz konsolosluğuna gitti ve Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde (RAF) göreve hazır bir İngiliz olarak başarıyla denemeleri geçti. Toronto'da uçak eğitimi için üç hafta içinde teslim olması istendi!

    Toronto’da iken, Faulkner, bir Doğu Yakası yatılı okulu öğrencisi ve Yale’in yeraltı öğrencisi olarak askerlik hayatı hakkında hikayeler uydurmaya devam etti. Bir uçağın içine hiç girmese bile, annesine yolladığı mektuplarda ( bunlardan çok vardı - Faulkner sık sık annesine yazıyordu), hava kuvvetleri eğitimi aldığını iddia etti. 1918 Kasım'ında ateşkes ilan edildiğinde, savaş sona erdi, Faulkner gerçek askeri bir harekat görmeyi umuyordu. Bununla birlikte, genç "usta" evine sahte sakatlık ve savaş yaralarıyla geri döndü.

    1919'da, RAF'tan taburcu olduktan kısa bir süre sonra Faulkner, günlerini yazı yazıp ve gecelerini içerek ve parti yaparak geçirdiği New Orleans'a gitti. Zor yaşamına rağmen, Faulkner'ın edebi çabaları, 6 Ağustos 1919'da, Yeni Cumhuriyet'in şiirlerinden birini yayınlamayı kabul ettiği 6 Ağustos 1919'da, "L'Après-midi d'un Faun" ilk ürününü verdi (şiirin konusu Estelle'ye olan sevgisinden ilham alıyordu). Faulkner'e çalışmaları için sadece 15 $ ödenmesine rağmen, Faulkner büyük gurur duyuyordu ve bir arkadaşına, "Sana ünlü olduğumda şüphesiz oldukça değerli olacak bir resim gönderiyorum" şeklinde bir not yazarak övünmüştü.

    Ole Miss, 1919 yazında, önceki eğitim deneyimlerinden ayrı olarak gazileri lisans öğrencileri olarak kabul edeceğini açıkladığında, Faulkner, üniversiteden ders almak için Oxford'a dönmeye karar verdi (büyük ölçüde annesinin isteklerini yerine getirmek içindi bu). Okuldayken, Faulkner ilk düzyazı eseri - "Şansa İniş" adlı kısa bir hikayeyi yazdı, Faulkner'ın bir yazar olarak güvenini güçlendiren bir başarı olan eser Mississippian'da yayınlandı. Ancak Faulkner'ın güveni kısa sürede kibire dönüştü; Bu sahte İngiliz aksanı ve giyimdeki pahalı tadıyla birleştiğinde, onu Ole Miss'te alay konusu yaptı. Öğrenciler Faulkner’ın kibirli havasıyla dalga geçiyor, okul gazetesinde çıkan yazılarda Faulkner’ın yazdığı şeyler küçümseniyordu. Okuldan bezen ve örgün eğitimin anlamsız olduğuna ikna olan Faulkner, Kasım 1920'de Ole Miss'den ayrıldı.

    Yine de Faulkner, Oxford'da yazmaya devam etti. Zamanının çoğunu Estelle için kaleme alınan “Spring in Vision” adlı bir aşk şiirleri koleksiyonuna adadı. 1921 yazında Faulkner, kayıp aşkına, "kalbim, kırılan eski kalbim" olduğunu ilan ettiği şiirlerin bir kopyasını verdi. Faulkner, 1921 sonbaharında New York City'e taşındı ve burada bir kitapçıda işe başladı. Büyük Elma’da (New York City sembolü) kaldığı süre boyunca, Faulkner diğer sanatçılarla bağlantı kurdu ve yoğun bir şekilde içti, çoğu gecesini Greenwich Village odasında sızarak geçird. Evden ayrıldıktan sadece birkaç ay sonra, Faulkner'ın bohem yaşam tarzı işten kovulduğunda aniden sona erdi. Annesi ve Phil Stone'un çağrısı üzerine, hevesli yazar bir kez daha Oxford'a geri döndü (Faulkner, memleketinin çekiciliğinden asla kaçamadı).

    Oxford'da Faulkner, Ole Miss'in posta müdürü olarak yeniden işe girdi. Maalesef kampüsteki posta göndermek veya almak isteyen herkes için, Faulkner işinde kesinlikle berbattı. İki yıl süren başarısızlık sonunda, posta müfettişi Faulkner'e Amerika Birleşik Devletleri Posta Servisi ile geçirdiği zamanın sona erdiğini bildirdi: "alışılmış bir kitap ve dergi okuyucusu olduğunuzu; ve müşterileri bekletecek kadar uzun süre okumayı bırakmakta isteksiz gözüküyor, şu anda basılmış bir kitabınız var, büyük kısmı da posta iadresinde görevdeyken yazılmış, bazı müşterilerimiz size güvenmeyeceği şeklinde postalar iletiyorlar.” Faulkner gerçekten işinden tiksindiği için ve görevlerini aktif bir şekilde yerine getirmediğinde şikâyet edemedi. Kovulduktan sonra, Faulkner şöyle demiştir: “Sanırım hayatım boyunca hep başkasının parasının emrinde olacağımve Allaha şükürler olsun ki bir daha asla pul almak için iki kuruşu olan bir orospu çocuğuna hizmet etmeyeceğim”.

    3- FAULKNER VE EVLİLİK

    Faulkner tembel bir posta çalışanı olmasına rağmen, çok çalışkan bir yazardı. 1922'de ilk güneyli yazarların eserlerini içeren bir edebiyat dergisi olan The Double Dealer'da ilk şiirini yayımlandı. Sadece iki yıl sonra, Faulkner ayrıca (Phil Stone'un maddi desteğiyle) The Marble Faun adlı bir şiir koleksiyonu yayınladı. Ancak kısa sürede gerçek gücünün şiir değil, düzyazıolduğunu keşfetti. 27 yaşında, New Orleans'a taşındı ve burada Winesburg, Ohio'lu saygın yazar Sherwood Anderson ile tanıştı. İki adam hemen anlaştı - Faulkner kısa bir süre Anderson ve karısıyla birlikte kaldı - ve ilişki yaratıcı bir atılım yarattı. Anderson’un danışmanlığında, Faulkner’ın yazısı çiçek açmıştı. 1924'te savaştan eve dönen bir gazi hakkında bir roman olan “Aşk ve Ölüm” (Soldier’s Pay) üzerine çalışmaya başladı.

    New Orleans’ta yoğun bir şekilde içmeye devam etmesine rağmen, Faulkner özenle yazdı ve roman üzerinde çalışmaya başlamak için her sabah saat yedide uyandı. Aslında, Faulkner yazılarından o kadar emindi ki, eski arkadaşı ve akıl hocası Phil Stone ile teması kesildi. 1925 baharında, Stone ona bir telgraf gönderdi: "NE OLDU? METRESİN Mİ VAR?", Faulkner cevap verdi: "EVET VE 3.000 KELİME KADAR." New York'ta bir yayın şirketine kitabı teslim eden Faulkner cebinde 70 $ 'la Avrupa gezisine çıktı. Sonunda Paris'e yerleşti, burada bir oda kiraladı ve bir sonraki kitabının ilk birkaç bölümünü yazmaya başladı. Bununla birlikte, 1925 sonbaharında Faulkner, Soldiers 'Pay'in yayınlanacağına dair bir haber aldı (Sherwood Anderson bunu güvenceye almada büyük rol oynadı) ve kendisine 200 $' lık bir avans verildi. Eve dönme zamanı gelmişti.

    Soldiers 'Pay, pozitif yorumla (The New York Times da dahil olmak üzere) kazandı ve Faulkner, ikinci çalışması Mosquitoes'un (Sivrisinekler) taslağını bitirmek için bu durumdan ilham aldı. New Orleans’ta geçen roman 1927’de basıldı, ancak eleştirmenlerden ve okuyuculardan genelgeçer bir tepki gördü. Faulkner, kurgusal Sartoris ailesinin dünyasına açılan “Flags in the Dust” adlı başka bir roman üzerinde çalışmaya başladı . “Flags in The Dust” sırasında, Faulkner'ın kariyerinde, birçok eserde ortaya çıkacak karakterleri yaratmaya başlaması anlamında önemli bir değişiklik meydana geldi. 1927 sonbaharında Faulkner, romanda bugüne kadarki en büyük eser olduğuna inanarak “Flags in The Dust”ı yayın şirketine bıraktı. Ancak yayıncısı aynı fikirde değildi; kitabın “olay örgüsü ya da karakter geliştirme anlamında dağınık ve birbiriyle bütünleşemeyen bir çalışma olduğunu " söylüyordu. Faulkner nihayetinde bir anlaşması yapmayı başardı. daha kısa bir roman haline getirilmiş olması şartıyla kitap kısaltıldı ve Sartoris adını aldı.. Bu noktada, Faulkner'ın yazma kariyeri hâlâ para getirmiyordu; yazar iki yakasını bir araya getirmek için bir golf sahasında serinletici içecekler sattı, boyalı tahta evler ve tabelalar sattı.

    Bu profesyonel başarısızlıkların ortasında, Faulkner'ın yaşam boyu kişisel hedeflerinden biri - Estelle Oldham'la evlenmek - nihayet meyve verdi. 1929 baharında, Estelle kocasını boşadı ve Faulkner'la tekrar bağlantı kurduğu Oxford'a geri döndü. İki sevgili, 20 Haziran 1929'da evlendikten sonra Mississippi sahilinde bir plaj "balayına" yöneldi. Fakat Faulkner ve Estelle'nin hayalini kurmuş olduğu efsanevi romantizm de bu değildi. Hem Faulkner hem de karısı bu zamana kadar yoğun şekilde içiyordu ve alkolizmleri öfkeli tartışmalara ve sorumsuz davranışlara yol açmaya başladı. Evlendikten kısa bir süre sonra Estelle, yalnızca bir komşusu tarafından kurtarılmak üzere, sarhoş bir şekilde okyanusa girerek intihar girişiminde bulundu. Faulkner, yaşamının ilerleyen zamanlarında Estelle ile evlenmesinin öncelikle bir görev ve suçluluk duygusuyla onu harekete geçirmiş bir eylem olduğunu söyledi. Hala Franklin'le evliyken Faulkner Estelle'i hamile bıraktığını ve kürtaj yaptırdığını söyler. (Kendi biyografisindeki olayları uydurmaya düşkün olan yazarın gerçekten bunun yapıp yapmadığını bilmek zor.) Faulkner, Ole Miss enerji santralinde amir olarak görev yapmak üzere Oxford'a geri döndü. Haziran 1930'da Faulkner, "Rowan Oak" adını verdiği büyük, Sivil Savaş öncesine ait bir ev satın aldı. Arazi karmakarışık olmasına rağmen (elektrik veya su tesisatı yoktu ) Faulkner, evi önceki görkemine geri getirmek için istekliydi.

    5- FAULKNER VE YOKNAPATAWPHA İLÇESİ

    Yenilenmiş Rowan Oak'ın odalarında, Faulkner, yedi yıl boyunca - 1929 - 1936 yılları arasında - en ünlü ve saygın romanlarından dördünü yazdı: “Ağustos Işığı” , “Ses ve Öfke”, “Döşeğimde Ölürken” ve “Abşalom, Abşalom!”. Bu kitapların yazılma hızı, anlatıların karmaşıklığı ve dilin zenginliği göz önüne alındığında şaşırtıcıdır. Dört eser de, Mississippi'deki Faulkner'ın yerli Lafayette ilçesi halkına ve yerlerine yakın, kurgusal bir dünya olan Yoknapatawpha İlçesi'nde tamamlandı. Faulkner'ın tasarladığı gibi, Yoknapatawpha ilçesi gerçek bir evrendi, kendi coğrafyası, tarihi ve birbiriyle ilişkili anlatılarla doluydu. Faulkne,r kitapları için özel bir araştırma yapmadı. Bunun yerine kendi deneyimlerini, onun yanında çocukken dinlediği ve yaşadığı hikâyeleri edebi hayal gücünün yakıtı olarak kullandı. Faulkner çocukluk döneminden beri güney tarihine - özellikle Falkner klanının tarihine - hayran kalmıştı, bu yüzden bu korkunç romanların dördünün de İç Savaş sonrası kimlik, aile, ırk ve cinsiyet konularıyla ilgilenmesi şaşırtıcı bir olgu değildir. Derin güneyin diğer yazar Robert Penn Warren'ın Faulkner için söylediği gibi, “O; tarihe, kendisine ve etrafındaki insanlara emanet edildi. Tarih içinde yaşadı ve tarih o oldu.”

    Daha önce, Nisan 1928'de Faulkner, ilk "büyük" romanı olarak kabul edilen “Ses ve Öfke” ile sonuçlanan kısa bir hikâye üzerinde çalışmaya başladı. Faulkner yayıncıya sahip olmadığı için (Sartoris'in piyasaya sürülmesinden sonra yayın şirketi yazarı bırakmıştı), yazısı organik olarak akıyordu, karakterleri hayâl gücünden özgürce çıktı. “Ses ve Öfke” – bu isim Macbeth'in bir dizesine referanstır - Faulkner'ın ayırt edici özelliklerinden biri haline gelen ve genç yazarı büyük bir edebi yenilikçi olarak belirleyen, geleneksel olmayan, doğrusal olmayan bir yapıya sahipti. “Ses ve Öfke” iyi karşılandı, ancak ekonomik bakımından Faulkner'ın zamanlaması daha kötü olamazdı; Kitap, 1929’da tarihi Wall Street çöküşünün ortasında yayımlandı, Amerikalıların iki yakasını bir araya getirmek için mücadele ettiği Amerikalıların garip, deneysel bir roman satın almaları pek mümkün değildi.


    “Ses ve Öfke”nin piyasaya sürülmesinden sonra, Faulkner sadece 47 günde tamamladığı “Döşeğimde Ölürken” adlı kitabı için yazmaya başladı. “Ses ve Öfke” gibi, “Döşeğimde Ölürken”de birden fazla anlatıcı (onbeş ), elli dokuz bölüm ve doğrusal olmayan bir grafik çizgisi vardır. Faulkner, Ağustos ayında 1932’de “Ağustos Işığı” ile sınırları zorlamaya devam etti. Romanın ana karakteri Joe Christmas, belirsiz (ve nihayetinde bilinmeyen) ırksal mirasıyla mücadele ediyordu. Faulkner'ın burada ırksal kimliğin bulanık sularına dalma girişimi romanı en kalıcı eserlerinden biri yaptı. Bu romanların üçü de Faulkner'ın yetenekli bir sanatçı olarak kendini ortaya koymasına yardım ederken, ancak 1936'da “Abşalom, Abşalom”un yayımlanmasından sonra Faulkner, yirminci yüzyılın gerçekten büyük yazarlarından biri olarak statüsünü kabul ettirdi (dünya bunu on yıl boyunca tam olarak kabul etmedi). Bir cinayet gizemi olarak kurulan roman, yoğun ve bazen de maceracı yapısıyla Yoknapatawpha İlçesinden birkaç farklı aileyi ve onların gerçeği araştırması üzerine ilerliyordu.

    Bu yedi yıllık verimlilik döneminde Faulkner, Yoknapatawpha İlçesinde yer almayan iki roman üretti: “Tapınak” ve “Pylon”. “Pylon “ çok az başarı getirirken, “Tapınak”, hem mali hem de profesyonel anlamda Faulkner için önemli bir romandı. Gerçekten para kazandıracak bir kitap yazma baskısı altında, borçlu bir insan olarak Faulkner, genç bir üniversite öğrencisinin iktidarsız bir psikopat tarafından kaçırıldığı ve bir mısır koçanı ile tecavüze uğradığı bu sansasyonel romanı kaleme aldı. Dikkat çekici bir şekilde, ırklarla ilgili konusuyla “Tapınak”, “Ses ve Öfke” ve “Döşeğimde Ölürken”den sadece üç haftada daha fazla kopya sattı. Bununla birlikte, kitap, Faulkner'ın memleketi Oxford'da öfkeye yol açtı ve genç yazar için çok fazla olumsuz sonuçlara yol açtı . Bir eleştirmen, “Tapınak”ın "-kitabın- şehvetli zulmünden bedensel bir şekilde kustuğu izlenimini bırakan, yıkıcı, insanlık dışı bir canavarlık" olduğunu söyledi. Kırıcı eleştiriler bir yana, roman en çok satan Faulkner kitabı ve yazara kitabın film hakları sayesinde ihtiyacı olan paraya ulaşma şansı da sağlamış oldu.

    6- FAULKNER: OXFORD’DA BAZI SORUNLAR

    Yaratıcı ürünlerine ve “Tapınak”ın ticari başarısına rağmen, Faulkner'in kişisel hayatı sürekli kargaşa içindeydi. 1920'lerin sonunda alkol meselesi kontrolden çıktı. 1929'da “Ses ve Öfke” ile ilgili revizyonlarını bitirdikten sonra, Faulkner bir gün kapıyı kilitledi ve kendinden geçip bayılana dek içti. Faulkner'ın periyodik olarak içme oranı azalsa bile, bir çoğu sanatoryuma yatırılmasıyla sona eren aşırı alkol kullanımı bitmek bilmedi. — bu durum otuz yıl sürdü. Faulkner, alkol kullanımını uç noktalara taşımasına sebep olan iki trajedi yaşadı: erken doğumla doğmuş olan kızı Alabama'nın ölümü (muhtemelen Estelle'nin hamilelik sırasında içmesi nedeniyle) ve erkek kardeşi Dean 1935’te uçak kazasında ölümü. Dean’in ölümü Faulkner’ı çok sert bir şekilde etkiledi; Küçük erkek kardeşini havacılığa tanıtan Faulkner, kaza için kendisini suçladı ve yıllar sonra bile kaza konusunda kâbuslar görüyordu.

    Faulkner'ın aşırı alkol kullanımın ikinci kurbanı 1933'te dünyaya gelen ikinci kızı Jill'dir. Jill on iki yaşındayken, babasından kızını düşünmesini ve içkiyi bırakması için söz vermesini istedi; Faulkner’ın cevabı “Kimse Shakespeare'in çocuklarını hatırlamıyor” demek oldu.

    Faulkner'ın içki problemi zamanla ciddi anlamda arttı. 1952'de Faulkner kendini hezeyan ve idrar kaçırma noktasına getirmiş ve editörü "bir insanın kendini hakiki anlamıyla yok ettiğine" tanık olduğunu söylemiştir.

    Faulkner'in Estelle ile evlenmesi sadece yazarın yaşadığı zorlukları arttırdı. İlişkileri değişkendi (büyük ölçüde alkol bağımlılığı nedeniyle) ve gittikçe artan bir şekilde sevgisizlik yaşanıyordu. Aralık 1935'te Hollywood'da çalışırken, Faulkner Meta Carpenter adında genç ve çekici bir kadınla tanıştı; ikisi kısa bir süre sonra tutkulu bir ilişki yaşadılar. Yeni mutluluğuna rağmen, Faulkner Estelle'den ayrılmayı reddetti. Meta, 1937'de başka bir erkekle evlendiğinde, Faulkner yaşadığı acıyla o kadar içti ki New York City otel odasındaki bir buhar borusundan dolayı haşlandı. Üçüncü derece yanıklarını tedavi eden doktor ona neden bu kadar içtiğini sorduğunda, Faulkner, "Çünkü içmeyi seviyorum" demek olmuştu. Faulkner’ın Meta ile ilişkisi on yıldan fazla devam etti.

    1950'de Faulkner, başka bir genç kadınla bir ilişki daha başlattı; bu sefer yazarın sevgilisi Bard College öğrencisi ve gelecek vaat eden bir yazar olan Joan Williams'dı. Faulkner Joan Williams’ın hem sevgilisi hem akıl hocasıydı. Artık ellili yaşlarında olan Faulkner kendisinden otuz yaş küçük olan Williams’a kapılmıştı, ikili New York'ta sık sık (ve gizlice) buluştu. Estelle onların aşk mektuplarından birini yakaladığında çok sinirlendi ve Williams'ın ailesine haber verdi. Estelle'nin çabaları ilişkiye son vermediyse de, Faulkner'ın zaten kaotik kişisel yaşamını kesinlikle daha karmaşık hale soktu.

    Yetişkin yaşamının çoğu boyunca Faulkner maddi sıkıntılar yaşadı. Durum o kadar kötüydü ki, Ocak 1941'de, tüm zamanların en iyi Amerikan romanlarından bazılarını yazıp yayınladıktan sonra Faulkner, 15 dolarlık elektrik faturasını bile ödeyemeyecek durumdaydı. Rowan Oak'ı korumak, Estelle ve Jill’i geçindirebilmek için Faulkner, film senaryosu yazmak zorunda kaldı. 1932'de Faulkner, film senaryoları üzerinde çalışmak için MGM ile ilk sözleşmesini imzaladı (haftada 500 dolar alacaktı). Önümüzdeki on beş yıl boyunca Faulkner, popüler “Ya Hep Ya Hiç” (Faulkner'ın edebi rakibi Ernest Hemingway’in romanı) ve “Büyük Uyku” gibi birçok senaryoyu yazdı. Ancak Faulkner, işten nefret ediyordu ve 1940'ların ortalarında Warner Brothers'ın durumu bozulduktan sonra Hollywood için çalışmayı bıraktı.

    7- NOBEL ÖDÜLLERİ VE ÖLÜM

    1945'te William Faulkner, halen basılmış olan on yedi romanından sadece bir tanesi piyasada bulunan yarı zamanlı bir senaryo yazarı ve tam zamanlı bir alkolikti. “Abşalom Abşalom!”u yayınladıktan sonra, roman yazmaya devam etti, ancak The Saturday Evening Post gibi gazetelerde ("Emily'ye Gül", "Kırmızı Yapraklar") gibi öyküler yazarak mali açıdan ayakta kaldı. Faulkner'ın dehasının yurtdışında bilinmesine rağmen - Jean-Paul Sartre, “Fransa'nın gençleri için Faulkner bir tanrıdır” derken, kendi ülkesinde görece belirsiz bir romancı olarak kaldı. Ancak, 1945'te, önde gelen edebiyat eleştirmeni ve The New Republic'in editörlerinden Malcolm Cowley, Faulkner'ın çalışmasını desteklemeye başladığında, her şey değişti. Cowley, kendisi ve Faulkner'ın, yazarın romanlarından alıntılar, Yoknapatawpha İlçesi'nin aileleriyle ilgili bilgileri ve bazı kısa kurgularını içeren bir Faulkner antolojisi üzerinde çalışmasını önerdi. Cowley, 1946 yılında yayımlanan “The Portable Faulkner” adlı kitabın editörü oldu. “The Portable Faulkner”ın yayımlanması, eskiden gözden kaçan yazarın tanınmaya başlamasını sağladı. Antoloji olumlu eleştiriler aldı ve birçok Amerikalıyı Faulkner'ın usta hikâye anlatımı ve devrimci tekniklerle tanıştırdı. “Portable Faulkner”ın başarısından sonra, Cowley, “Ses ve Öfke” ve ”Döşeğimde Ölürken” in yeniden yayımlanması için girişimlerde bulundu. Bu durum büyük bir ilgi yarattı. 1949'da Faulkner, kendisine zor kazanılmış bir ün ve çok ihtiyaç duyduğu paraya ulaşmasını mümkün kılan (30.000 $ 'a kadar) Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1950’deki kabûl konuşmasında Faulkner, “Bu ödülün bana bir insan olarak verilmediğini, benim çalışmalarına verildiğini hissediyorum - insan ruhunun ıstırabı ve teriyle elde edilen bir yaşamın çalışmasına verildiğini hissediyorum: şöhret için değil, kâr için değil, ama insan ruhunun materyallerinden daha önce var olmayan bir şey yaratmak için. ” Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra Faulkner yazmaya devam etti, ancak asla “Ses ve Öfke” veya “Abşalom, Abşalom!”a rakip bir şey üretemedi . Bununla birlikte, çalışmaları eleştirel beğeni topladı ve “A Fable” (1955) ve “The Reivers” (1963) ile Pulitzer ödülünü kazandı. Haziran 1962'de, Faulkner, Rowan Oak'da ata binerken düştü ve sırtını fena halde yaraladı. Ağrısı neredeyse dayanılmazdı; kendisini yatalak bırakan acısını hafifletmek için çok miktarda alkol, ağrı kesici ve sakinleştirici aldı. Faulkner haftalar sonra zihni karışmış ve konuşmaları anlaşılmaz bir şekilde uyandığında geçmişte alkol krizlerinden kurtulmak için yattığı Wright Sanatoryumuna götürüldü. 6 Temmuz'da, hastaneye kabul edildikten sekiz saat sonra William Faulkner kalp krizi geçirdi ve öldü. Faulkner'ın vefatı neredeyse herkes için bir şok oldu; Sonuçta Faulkner sadece 64 yaşındaydı. Ölümü edebiyat topluluğu için büyük bir kayıp teşkil etmesine rağmen, Faulkner yenilikçi, üretken bir yazar olarak edebiyata damgasını vurdu ve dünya üzerinde silinmez bir iz bıraktı. Faulkner, hak ettiği şöhreti elde etmek için yıllarca beklemek zorunda kalsa ve birçok zorlukla başa çıkmak zorunda kalsa bile sanatsal mirasının gerçekleştiğini görecek kadar yaşadı. İtalyan romancı Alberto Moravian artık bir efsane olan güneyli yazardan şöyle söz eder: "Faulkner'ın parmak izlerini her yerde görebilirsiniz: bu izler bazen görünür ve bazense görünmezler”.

    ***
    Yazının tamamı shmoop sitesinden çeviridir.
  • Haftada yirmi saat felsefe okuyorduk
  • 378 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Sinema veya televizyona uyarlanan eserlerini saymazsak, Orhan Kemal ile gerçek anlamda bir tanışma oldu bu kitap... Genelde bunu dedikten sonra 'Orhan Kemal'le geç kalmış bir tanışmaydı' şeklinde bir mahcubiyet cümlesi kurmam beklenebilir ama ben iyi ki de bu kitaplar bu yaşlarıma denk gelmiş diye büyük bir memnuniyet duyuyorum açıkçası.

    Zaten Klasik Türk Edebiyatı ile ilgili kitaplar genelde ortaokul, lise yıllarında Türkçe öğretmenleri tarafından zorla okutulur ve o yıllarda bir defa okununca sanki bu kitaplar gençlik kitaplarıymış gibi bir daha el sürülmez... Pek çoğumuz düşüyoruz bu yanlışa... Ne zaman Orhan Kemal, Reşat Nuri, Peyami Safa gibi büyük yazarlardan bir bahis açılsa hemen arkasından 'ben onu lisede okumuştum ama aklımda hiçbir şey kalmamış' gibi cümlelerle karşılaşıyorum. Bu yazarlar lisede okunmasın gibi bir anlam çıksın istemem ama Klasik Türk Edebiyatı'nın lise yıllarına sıkıştırılmasını da doğru bulmuyorum kendi adıma... Neyse ki, Kürk Mantolu Madonna sayesinde kendi edebiyatımızı, kendi yazarlarımızı yeniden keşfetmeye başladık ki, bu durum zamanla edebiyatımızın her yaşta, her dönemde daha geniş bir kitle tarafından sahiplenileceği yönünde iyimser bir tablo ortaya koyuyor.

    Eskici ve Oğulları, İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin yavaş yavaş silinip de Amerikan kapitalizminin dünyaya iyiden iyiye el atmaya başladığı dönemi ve bu dönemin ülkemizdeki ekonomik etkilerini, bir ayakkabı tamircisi ve ailesinin yaşadıkları üzerinden, toplumsal gerçekçi bir bakış altında başarılı bir şekilde ortaya koyan bir kitap...

    Koca bir ömrü ayakkabı tamirciliği ile geçiren, rızkını bu zanaat üzerinden kazanan Topal Eskici'nin işleri, 'MAKİNELEŞME'nin etkisiyle sekteye uğrar ve kazancı günden güne erimeye başlar. Tabii bu ekmek teknesinden beslenenler sadece kendisi ve karısı değildir. Aile genişlemiş, çocuklar ve torunlar da eklenmiştir... Daralan gelir tüm aileyi geçindirmeye yetmez. Ekonomik sorunlar, aile içi sorunları da beraberinde getirir. Herkes daha öfkeli, daha tahammülsüz olmuştur. Kalpler daha kolay kırılmaya, ağza alınmayacak laflar da yavaş yavaş ağza alınmaya başlamıştır... Ailenin önünde artık çok fazla seçenek kalmaz. Eldeki seçenekler de açıkçası çok cezbedici seçenekler değildir... Yine de ortak bir karar alınır ve zor bir yola çıkılır...

    Kitabı kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Bundan sonrasını kitabı okumak isteyenlere bırakıyor ve ufak ufak sözü günümüze, kendi dünyamızın eskicilerine getirmek istiyorum...

    ******************************
    Bugün televizyon karşısında kahvemizi yudumlarken nostaljik bir nazar ile seyrettiğimiz 'nesli tükenen meslekler, yok olan zanaatler' temalı belgesellerin, yakın bir zaman içinde baş rolünde oynayabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

    Açıkçası böyle bir durum olursa benim için çok şaşırtıcı olmaz. Bunun için de geçerli sebeplerim var kendime göre... Sizinle de dilim döndüğünce paylaşmak isterim bu sebepleri... Buyrun o halde...

    Makineleşmenin bugünkü karşılığı DİJİTALLEŞMEDİR. Dijital dönüşüm adını verdiğimiz süreç günden güne pek çok sektör üzerinde etkisini göstermeye başladı bile... Buna yeni bir sanayi devrimi de diyebiliriz. Bu dönemde üretim anlayışı sil baştan değişiyor. Robotlar ve 3D yazıcılar sahneye çıktıkça insana olan ihtiyaç da aynı ölçüde azalıyor. Çünkü 3 boyutlu baskı teknolojisi kullanan yazıcılar, katmanlı bir yapı oluşturarak birçok hammadde katmanını üst üste koyabiliyor ve bunları birbirine ekleyerek dijital tasarımları fiziksel ürünlere dönüştürmeyi sağlıyor. Bu üretim modeli şimdiden milyarlarca dolarlık pazarların %20'sini ele geçirmiş durumda... Bu teknoloji, beraberinde 'mikro fabrikaları' getirecek. Yani, tasarım artık direkt olarak yazıcıda ürüne dönüştüğü için devasa üretim bantlarına ve tonla makineye ihtiyaç duyulmayacak...

    Şu an bu ve buna benzer gelişmeler bizim için biraz karmaşık görünse de artık hepsinin hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmek durumundayız... Konuyla bir dönem yakından ilgilendiğim için buna benzer sayısız örnek gösterebilirim. Ancak bu incelemeyi bir teknoloji makalesine çevirmek de istemem.

    Sadece şunu söyleyebilirim ki, gelecekte sınırlı sayıdaki 'geçerli meslekler', bilgisayar teknolojileri, yazılım ve programlama dilleri, tasarım ve benzeri alanlarda eğitim alabilen insanların meslekleri olacak. Buradan hareketle, son yıllarda uluslararası şirketler başta olmak üzere pek çok finans kuruluşu (Türkiye'de Garanti Bankası ve Finansbank'ı biliyorum) inanılmaz bütçeler ile 5-6 yaşındaki çocuklara ücretsiz kodlama eğitimi vermeye başladı. Eskiden özel kolejler 'çok iyi İngilizce eğitimi veriyoruz' diye rekabet ederken şimdi hepsi müfredatına kodlama dersleri koymaya başladı. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin en tepede bu kodlama derslerinden bahsedildiğini göreceksiniz.

    Hadi son bir örnek de tıp sektöründen verelim. Çünkü 'çocuğum inşallah doktor olsun' diye her gün el açıp dua eden anne-babaların sayısı az değil... General Electric (GE) başta olmak üzere pek çok teknoloji şirketi, bu alanda da inanılmaz yenilikler getirmeye hazırlanıyorlar. GE'nin geliştirdiği ameliyat yapan robotun videosunu kendi gözlerimle seyrettim:) Bir kadavra üzerinde yapılan ameliyatta robot, baya kadavranın ameliyat edilecek bölgesini kesti, yapılması gereken işlemi yaptı ve sonra bir güzel dikti o bölgeyi. Ve tüm bu operasyonu SIFIR HATA ile tamamladı. Bu robotların test süreci devam ediyor. Ancak hastanelerde görev almaya başlayacakları gün, çok uzak bir gelecekte olmasa gerek.

    Belki bundan on yıl sonra doktorlar da ameliyat masasında değil, ameliyatı yapacak robotu kontrol edecekleri bilgisayarın başında olacaklar... Kısacası kodlama dili, yakın bir zamanda tüm dünyanın, hayatın ortak dili haline gelecek...

    Örnekleri elimden geldiğince büyük sektörlerden vermeye gayret ettim ki, hal böyleyse, küçük sektörleri konuşmaya bile değmez deyip işin içinden rahatça çıkabileyim:) Yani artık kağıt gazetelerin yerini dijital gazetelerin, televizyon kanallarının yerini Netflix benzeri dijital kanalların alacağını, o kanallarda yayınlanacak dizilerde oynayacak oyuncuların da %70'nin gerçek değil, sanal oyuncular olacağını falan uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım...

    ******************************
    Kısacası hayat böylesine baş döndürücü bir hızla akmaya devam ettiği sürece, bizler de topal eskicinin nefesini ensemizde hissetmeye devam edeceğiz.

    Teknolojik gelişmelere her zaman olumlu bir gözle yaklaştık, bu gelişmelerin her zaman hayatımızı daha da kolaylaştırmak için olduğuna kolayca ikna olduk. Buna karşın teknolojinin, üretimde insana olan ihtiyacı neredeyse sıfıra indirmekte olduğunu görmezden gelmeye devam ediyoruz. Bir makinenin ayakkabı tezgahını yıkabileceğine inanıyor ama başka bir makinenin de gelip bizi oturduğumuz Bürosit koltuktan yıkabileceğine nedense inanmak istemiyoruz. Belki de bu bizim başımıza gelene kadar bizim çoktan emeklilik yaşımızın geleceğini falan düşünüyoruz... Oysa topal eskici de dükkana kepenk vurup yollara düştüğünde 65 yaşındaydı... Belki de bir Ege kasabasına yerleşip bahçesinde domates yetiştirmeyi düşünüyordu o da herkes gibi... Ancak evdeki hesap maalesef çarşıya uymadı.

    Siz siz olun hesabınızı iyi yapın... Yok olan zenaatler belgeselini seyrederken de acı kahvenizi ve soğuk suyunuzu sehpanızdan eksik etmeyin...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...