• Şire pazarından çıkmadı bu hikaye
    Kadınlar hamal değildi bizim oralarda
    Para konuşulmazdı evvel zamanda
    Önce adap, edep, haysiyet vardı.
    Köşe bucak kaçılmazdı yoksuldan, garipten
    Yoksulluk yoksunluk değildi çook önceden.
    Karşıdakine iyilik parası bitene kadar yapılmazdı.
    Misafir kim olursa olsun sofranın başına oturtulurdu.
    Türk filmlerinde işlendiği gibi değildi ağalar.
    Yüce gönüllüydü onlar.
    Garip babasıydı.
    Bu yüzden asırlarca isimleri yürüdü ardlarından.

    Başı önde gönlü gökte yürürdü insanlar .
    Çocuklar angarya, kadınlar meta değildi ..
    Hele adamlar adamdı, eşti, babaydı.
    Herkes haz ederdi herkesten.
    Komşun açsa yatılmazdı.
    Kimse mahallesinde fakir varken yeni elbise almazdı.

    Eskidendi çok eskiden.
    Özlediğimiz yerden.
    Aslımızdan
    Canımızdan
    Soyumuzdan ..

    Merhamet içimizde yüce bir dağdı
    Şimdi bir avuç toprak kaldı.

    Serpe serpe birşey kalmadı örfümüzden adetimizden.
    Ne kuşlara yuva yapar olduk, ne gönüllere..
    Ne dilimizi bağlar olduk, ne kapımızdaki köpeği .

    Eskidendi bu hikaye
    Biz yeniledik(!)
    Uyarladık(!)

    Beratı yanlış illerde aradık ;
    Felah sandık kötüyü pisliği ..
    Biz özümüzü 3 / 5 kuruşa sattık.
    Gayrı iflah olmayız.

    Olsak da anlaşılmayız.
    Kötü derler.
    Diyecek kaldıysa !

    Özü düz olan gelsin tanışalım.

    #eneskeskin 🔥
  • Karılar böyle naz edip erleri peşinden gezdirir.
  • Anne, dedim ben o sırada; sokaklarda çocuk mu kaldı artık? Eskidendi senin dediğin, çocuk kağnısı burada kırılmış sanki diye bir laf da vardı hani, her köşe başında on, on beş çocuk olurdu. Ellerinde kendi çakılarıyla yontup cam kırıklarıyla düzledikleri domalar, mumlanmış ipler, çelikler, çomaklar, rangarenk cinciler, uçurtmalar...
    Ee?
    Ee'si, sokaklarda çocuk falan kalmadı artık anne, in cin top oynuyor. Onlar ya televizyonların ya da bilgisayarların başındalar şimdi. Çarşıya kadar yürüsek, ancak dört beş çocukla karşılaşırız herhalde
    Hasan Ali Toptaş
    Sayfa 149 - Everest Yayınları
  • 118 syf.
    Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

    Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

    Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

    Anayasamızın verilen bu üç maddesi, devamındaki 4. madde ile koruma altına alınmıştı:

    Madde 4: Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

    ∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆

    Cumhuriyet'in nitelikleri...

    Madde 2'de tokezliyoruz, maalesef;Toplumun huzuru yok. Milli dayanışma, çoklu ayrışmaya bırakmış yerini. Adalet anlayışına hiç deginmicem, çünkü terazi bozuk.
    İnsan haklarına saygı yitik,cinayetler kısır döngüde.
    Atatürk milliyetçiliği yerini, ırkçı zihniyetin bölücü politikasına bırakmış durumda.
    Maddedeki son cümle ise "eskidendi o çok eskiden" dedirten nitelikte;
    "...DEMOKRATİK, LAİK VE SOSYAL HUKUK DEVLETİ"

    Ben sadece laik kısmına değinmek istiyorum, kısaca.
    Laiklik devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan bir prensiptir. Laik kelimesi Türkçeye Fransızcadan geçmiştir. Günümüzde laiklik terimi felsefi ve hukuki, siyasal bir anlamlarla yüklü devlet ve din ilişkilerine ait bir tarzı ifade etmektedir. Bu kavramiçin İngiliz ve Alman toplumunda seküler kelimesi kullanılmaktadır. Sekülerizm, din merkezli veyahut dinî öğeleri sosyal, hukukî ve siyasî anlamda tayin edici kılan bir yaklaşımın tersine, bunları sosyal, hukukî ve siyasî kümeden ayıran bir yaklaşımı tanımlar.

    HUKUKA GÖRE LAİKLİK

    "Hukuki tanımlara göreyse laikliğin en yaygın tanımı basitçe devlet ile din işlerinin ayrılmasıdır. Devlet nezdinde bir dine inanıp inanmama meselesi kişiyi ilgilendirir ve kendisi devlet olarak hiçbir dini taşımaz, hiçbir dini ayine iştirak etmez, fakat fertlerin her türlü dini serbestliklerini kabul eder. Buna bağlı olarak devlet, dini esaslara dayanan kanunlar yapamaz ve bütün dinlere eşit mesafede durur. Ayrıca laikliği benimsemiş bir devlet dinlerin ibadet hüküm ve kurallarına müdahale edemez. Bununla birlikte din adına devlet düzenini bozacak davranışları önlemekle yükümlüdür.

    TÜRKİYE’DE LAİKLİK

    Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması yolunda hukuk alanında atılan adımlar ve yapılan devrimler neticesinde Cumhuriyet döneminin en önemli çağdaşlaşma hamleleri ceza hukuku ve medeni hukuk düzenlemeleri olmuştur.

    Kadın veya erkek, kişisel kanaatlerine bağlı olmaksızın tüm vatandaşların eşit yasal haklara sahip olmaları ve hukuk birliğinin tesis edilmesi bu alanlardaki düzenlemeler ile gerçekleştirildi. Bir ulusal devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde ulus ne bir ırk, ne de bir ümmettir. Ulus, haklarını akla göre düzenleyen toplumdur. Bu bakımdan egemenliğin kayıtsız şartsız ulusun olması demek, devletin “lâik” olması demektir. Anayasanın 24. maddesi, lâikliği, rasyonalist felsefenin çözümlemesine göre bu şekilde tanımlamıştır." Kaynak: sözcü gazetesi


    "Türkiye Cumhuriyeti’nde ulus ne bir ırk, ne de bir ümmettir. Ulus, haklarını akla göre düzenleyen toplumdur." Bu cümleyi referans alıp şahit olduğum birkaç örnek vermek istiyorum.

    Türkiye'nin birkaç güzel ilini gezme fırsatım oldu. Bu gezilerim daha çok gözlem içindi, kendi çapımda.
    Tekke veya dergah dedikleri yerlere gidip, oranın misyon ve vizyonuna hakim kişilerden bilgi alırdım.
    Merakım assla art niyet içermiyordu. Sadece, ne yapılıyor yerinde görmek/duymak istiyordum.
    Genellikle kadınların yeri ayrı erkeklerin yeri ayrı oluyordu. Hiçbirinde kitapta anlatılan tarzda bir müstehcenliğe şahit olmadım. -ki olsa bile yansitmazlardı, sonuçta son derece bı yabanciydim-
    Ancak, hepsinde şirke şahit oldum, diyebilirim.
    Hasta kızı iyileşmiş bir kadın " şeyhimin kereminden" diyor. (Rabbim ıslah etsin)
    Boşanmanın eşiğinden dönen üç çocuk annesi benimle yaşıt bir kadın "şeyhin kerem ve kerameti sayesinde evime huzur geldi," diyor. Bunları söylerken yanında kaynanası da vardı tabi, o ayrı (:
    Sonra başka bir yerde, Gavs dedikleri kişi, kendi odasından mescide ineceği zaman kadınların onu izlemesi için bir saat önceden onun geçeceği avluda yer izdihamı yaptıklarına,ve gavs hazretleri geçerken kadınların attığı o korkunç çığlıklara şahit oldum. Sebebini öğrenmek için, agladiktan sonra biraz sakinlesmis bi kadına niçin agladiklarini sordum.
    Aldığım cevap ürkütücüydü: "O Peygamber torunu, onu gören Peygamberi görmüş gibi olur. Peygamberi gören de cennetliktir," demişti.
    Daha sonra birkaçına mesleklerini sordum. Çünkü entel görünümlü insanlardı. Aldığım cevaplarda yanılmadığımı görmüştüm. Öğretmen, hemşire vs meslek gruplarından insanlar vardı.
    İşte burada bilincin ne kadar büyük bir nimet olduğunu pekiştirmiş olmuştum.

    Bugün, bu tarihte kimse din devlet işlerinin birbirinden ayrı işlendiğini söyleyemez. Çünkü, bilinçten yoksun bu zihniyet, devletin en yetkili makamlarinda bulunup, mevzu din ile alakası olmayan ancak sadece o dini rant kapısı olarak kullanan Kuklacı'nin kuklası olmaktan başka birşey yapamaz. Öyle bir seçeneği de olmaz zaten. Evet, bu zihniyet, Allah'ın, akletmesi için vermiş olduğu o kafayı sadece sallayarak kullanmış (!) olur.
    Aldığı emirler doğrultusunda, yaptığı kayırmalarla, yolsuzluklarla Kuklacı'nin hedeflediği iki kuşu tek taşla vurmuş olur; insanların devlete, dine olan saygısını ve inancını zedeler.

    İşte tüm bu olumsuz örnek ve davranışların son bulması için insanlarımızın bilinçli olması gerekir.
    Çünkü insan nasılsa öyle yönetilir.
    Sorgulamadan, düşünmeden hareket etmemeli. (Bunu daha çok kendime söylüyorum, ama isteyen üstüne alınabilir (:

    Yazacaklarım daha bitmedi. Ama kelimeler çoğalınca düşüncelerim katalizör etkisi oluşturdu. Dolayısıyla kelimeler yerinde rahat duramıyor, ben de cümle kuramıyorum. (:

    Ha son olarak şuna da değinmek istiyorum ki, bahsetmiş olduğum tarikatlardaki şeyhlerin birçoğunu tanımıyorum. Dolayısıyla onlar hakkında net bir fikrim yok. Ancak muritlere dikkat etmek gerekiyor.
    Biliyorsunuz, şeyh uçmaz müridi ucucur. (;

    Kitapla kalın, keyifli okumalar
  • Sarı,mavi ve beyaz
    içim içim su çiçeği
    elimi değsen akacak
    o kadar ki narin bir şey işte…

    koy şu dizlerini yanıma
    gelirken ne getirdinse hepsini at…
    eskiden di o yadigarım
    onlar eskidendi…
    oturmuşluğun aglamisligin yalnızlığınla .

    O Annen’den hatıra kolyen,
    ve Baban’dan miras öğütler,
    evinin kapısına ve kendine olduğu gibi;
    hadi dokun şimdi mutluluğun bağına,
    yeşil’den dem vursun,yeşilde açsın
    bu defa yediverenlerin…
    Acı sofrası değil kurulan cancağızım.
    Biliyorum,
    tadı yok zamanların ve aşk’ların…
    anlamadım sanma!
    şeker sür,şeker al ağzına bir tane
    damağında yoğun lokum tadı
    bayram akşamlarından kalma…

    lodos yemiş bir gemi bu
    sancağımız aşıklar da emin eller de
    iskelemiz mutlu sonlara alabanda
    biz kendi kıyımız da mesut ve sakin…

    E işte arta kalan ne varsa
    yarısı insafına kalmış kaderin
    bir kese kağıdı hayat bu
    ya da sarıp sarmalanmış
    avuçlarına konulmuş bir aşk
    bir ucu yangın dibi ıslak…

    Bütün düşlerini çek mavilerden,
    gerdanına as,emanet kolyenin
    dökülen olursa dökülsün ziyan olmaz
    sızlanma olur oyle şeyler…

    kiminin gölgesi,kiminin varlığı
    hileli tartıyor
    ya da terazi ardın da kirli bir el
    darası yok şirazesi bozuk
    gramajı düşük ömrün ya da insanlarının…
    hiç de kolay olmuyor biliyorum
    o yüzden her iki kelime arası bize çizilmiş
    sen de biliyorsun sevmek zor
    sevilmek zor
    sen de biliyorsun
    her zorlukta bir kolaylık var…

    Kadirhan Türkoğlu.