Meryem Ana’ya mum yakan ne kadar çok insan vardır, hem de muma hiç de ihtiyaç duyulmayan öğle saatlerinde! Halbuki cennete girmelerini sağlayacak saflık, alçakgönüllülük ve uhrevi konulara merak gibi asıl ibadetler söz konusu olduğunda Meryem Ana’yı örnek alan çok az kişi vardır.
Mutluluk için kişi büyük bir çaba sarf etmeliymiş gibi görünse de aslında buna hiç gerek yoktur. Çünkü mutlu olduğunu düşünmek daha kolaydır ve bu gerçekten de mutluluk getirir. Diyelim ki biri çürük balık yiyor ama başkası olsa pis kokudan boğulacakken bu kişi tanrılara layık bir yemek yedigine inanıyor, işte bu mutluluk değil de nedir? Tam tersine başka birinin midesi mersin balığı yiyince bulanıyorsa sizce bu kişi diğerinden daha mı mutlu-dur? Bir adamın eciş bücüş, çirkin mi çirkin bir karısı varsa ama kendi gözünde Venüsle rekabet edecek güzellikteyse bu kadın gerçekten güzel olsa ne fark eder?
Kendini beğenmişlik her köşede aynı etkiyi yaratarak pek çok insanı fazlasıyla mutlu kılmıyor mu zaten? Mesela bir şebekten daha çirkin bir adam kendini Homeros’un anlattığı Nereus’tan bile daha yakışıklı bulur. Bir başkası pergelle iki üç çizer çizmez kendini Öklid sanmaya başlar. Müzik hakkında bir at kadar bile fikri olmayan biri, sesi karga gibi olsa da kendisini Hermonegenes’in bir benzeri olarak görür. Tüm bu deliliğin içinde en hoş olan şey ise bir insanın, her konuda daha üstün olan birini gördüğünde sanki aynı özelliklere sahipmiş gibi kendi adına böbürlenmesidir.
Bir şeyi öğrenmenin önünde iki ana engel vardır, biri aklın üstüne perde çeken utangaçlık, diğeriyse olası tehlikeleri öne sürerek bizi denemekten alıkoyan korkudur. Oysa delilik bizi bu engellerden kurtarır.