• üstüme varma bulutları tutamam
    böyle paldır küldür gideceklerdir
    gelmezsen farketmez kimseyi aramam
    asıl sevdiklerim en içimdekilerdir
    onlarla yaşarım eğer yaşarsam

    olur mu gecemi yeşile çalmak
    yıldız çivilemek parmak uçlanma
    ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak
    hiç doğmamayı isterdim ama
    bir kere doğmuşum ölmek yasak
  • ANA SAYFA
    EVRAD-I ŞERİF
    ANAHTAR KAVRAMLAR
    TEDBİRÂT-I İLÂHİYYE
    FUSÛSU’L-HİKEM
    Muhyiddin ibnül Arabi Hayatı, Eserleri, Kavramları, Kaynak Bilgiler

    Anasayfa Anahtar Kavramlar Rüya ve Gerçek
    Anahtar Kavramlar
    Rüya ve Gerçek
    Tarafından Erhan KILIÇ - 30 Ağustos 2015 1493 0


    Bizi çevreleyen ve bizim de kendisine gerçek gözüyle bakmağa alışkın olduğumuz hissî âlemden ibâret bu: “gerçek” denen nesne İbn Arabî için, aslında, hayâlden başka bir şey değildir. Bizler hislerimizin aracılığıyla çok sayıda eşyâyı idrâk etmekte, bunları biribirlerinden tefrik etmekte, aklımızla bunlara bir çekidüzen vermekte ve böylece sonuçta, etrafımızda muhkem bir şey te’sîs etmiş olmaktayız. Bu kurduğumuz nesneye de “gerçek” demekte ve bunun da gerçek ve doğru olduğundan kuşku duymamaktayız.

    Hâlbuki İbn Arabî’ye göre bu kabil “gerçek”, kelimenin tam anlamıyla gerçek değildir. Başka bir deyimle böyle bir şey, gerçeği itibâriyle Varlık (Vücûd) değildir. Uyumakta olup da eşyâyı rüyâsında gören bir kimse için gördüğü eşyâ nasılsa bu hissî âlemde, gerçekliği açısından, Varlık da bize o nisbettedir.

    “Bütün insânlar (bu âlemde) uykudadırlar; ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar” meâlindeki meşhûr bir hadîsden yararlanan İbn Arabî şu mütâlâada bulunmaktadır:

    Âlem bir vehim’den ibârettir; onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise “hayâl” ile kastedilen şeydir. Yâni sen hayâlinde zannetin ki bu âlem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir; mutlak Gerçek’den (Hakk’dan) hâriç bir varlıktır. Hâlbuki hiç de böyle değildir13… Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk ettiğin her bir şey ve “bu ben değilim” dediğin her bir nesne de bir hayâldir. Şu hâlde bütün varlık âlemi de hayâl içinde hayâldir14.

    Şu hâlde eğer bizim “gerçek” diye kabûl ettiğimiz, bir rüyâdan başka bir şey değilse yâni Varlık’ın gerçek şekli değil de vehm ettiğimiz bir şey ise, bu takdirde ne yapmamız gerekir?

    Vehmimizde yaşattığımız bu (mevhum) âlemi kesinlikle terk edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi, yâni gerçekten de gerçek olan bir âlemi mi aramamız gerekir? İbn Arabî böyle bir tavır takınmamaktadır; çünkü onun görüşüne göre rüyâ, vehim ve hayâl değersiz ya da yanlış şeylere değil fakat birer “remiz (sembol) oluş”a delâlet etmektedirler. “Gerçek” denilen şey hiç kuşkusuz hakikî Gerçek değildir; fakat bunun boş ve dayanıksız bir şey olduğu kanısına da kapılmamalıdır. “Gerçek” denilen şey, hakikî Gerçek’in bizzat kendisi olmamakla birlikte onun, hayâl düzeyinde, müphem ve belirsiz bir yansıması yâni başka bir deyimle Gerçek’in bir remiz, bir sembol aracılığıyla sembolik bir temsilidir. Rüyâlardaki sembollerin ardındaki gerçek durumu ö renebilmek için nasıl bu sembolleri yorumluyorsak, gerekli olan da: Gerçek’in hayâl düzeyindeki bir yansıması olan “gerçek” dediğimiz nesneyi de benzer şekilde yorumlamamız, daha doğrusu te’vil ederek aslına rücû’ ettirmemizdir. Yukarıda geçen: “Bütün insânlar (bu âlemde) uykudadırlar; ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar” meâlindeki hadîse dayanarak İbn Arabî: “Peygamber bu sözlerle bir kimsenin bu âlemdeki bütün gördüklerinin rüyâ gören bir kimsenin rüyâsı mesâbesinde olduğuna ve te’vîl edilmeleri lâzım geldiğine işâret etmiştir”15 demektedir.

    Rüyâda görülen bizzat Gerçek değil fakat onun var olduğu sanılan bir şeklidir. Bütün yapacağımız iş de bunu, orijinal ve hakikî durumuna rücû’ ettirmektir. Ve te’vîl de işte budur.

    Hadîsdeki “ölmek ve uyanmak” ibâreleri de, İbn Arabî’nin anlayışına göre, böyle bir te’vîl icrâ etmekten başka bir şey değildir. Bu hâlde buradaki “ölüm” biyolojik bir ölüm anlamında değildir. Bu, bir insânın hislerin ve aklın kösteklerini fırlatıp atması, doğal olayların ördükleri ince remizler perdesinin ardını görmesi gibi mânevî bir olaya; yâni, kısacası, fenâ denilen mistik deneyime delâlet etmektedir. Bir insân uykusundan uyanıp da gerçek gözlerini açarak etrâfına baktığında ne görür?

    Bu takdirde ne gibi bir senaryo seyreder? İşte bu hârikulâde sahneyi tasvir etmek ve bunun mâhiyetini açıklamak İbn Arabî’nin başlıca çabasıdır. Uyanık iken gördüğü âlemin tasviri onun dünyâ görüşünü oluşturmakta, bu âlemin yapısının ve tabîatının teorik açıklaması da onun felsefesini meydana getirmektedir.

    Şu hâlde, olayların oluşturdukları perdenin ardında kendini gizleyen ve “Gerçek” denilen şeyi kendine büyük ölçekli bir sembol kılarak var olduğunu îmâ ettiren Nesne nedir?

    Üstâd buna derhâl cevap vermektedir. Bu Mutlak’dır, gerçek olan Gerçek ya da Mutlak Gerçek’dir ki İbn Arabî buna Hakk demektedir. Buna göre “gerçek” denilen şey yalnızca bir rüyâdan ibâret olmakla birlikte büsbütün de vehim değildir. Bu ise, Mutlak Gerçek’in yâni Hakk’ın özel bir görünüşü, kendi zuhûrunun özel bir biçimi: bir tecellî’sidir. Bu, “fizik ötesi (metafizik) bir temele dayanan bir rüyâ’dır. İbn Arabî: “Varlık ve Oluş (Vücûd ve Kevn) âlemi bir hayâl olup gerçekte bu, Hakk’ın bizzat kendisi’dir”16 demektedir.

    Böylelikle, kendisine “gerçeklik” yakıştırılan ve çeşitli biçim, özellik ve hâllerden ibâret olan varlık ve oluş âlemi bizâtihi çok renkli bir kuruntu ve hayâl imâlâthânesidir; fakat aynı zamanda da, eğer bu farklı biçimler ve özellikler ayrı ayrı bağımsız birer varlık olarak değil de ancak Hakk’ın çeşitli tecellîleri olarak göz önüne alınırlarsa, bu, gene de Gerçek’den başka bir şey değildir. Bunu böyle idrâk eden ise, aslında, Tarîkat’ın (Allah Teâlâ’ya giden yolların) en derin sırlarına erişmiş bir kimse olur. Peygamberler keşif ehli kimselerdir. Tabîatlarının gereği olarak, alelâde bir beşerin yeteneği dışında kalan acâyip keşif ve ilhâmlara mazhar olurlar. Bu olağandışı keşifler sâdık rüyâ diye bilinmekte olup bunların sembolik bir mâhiyeti vardır. Genellikle bir peygamber kendi keşiflerinin aracılığıyla ve bunların ardında lâfla ifâdesi mümkün olmayan bir şeyi, Hakk’ın gerçek vechinden (neşet eden) bir şeyi idrâk eder. Bununla birlikte, gerçekten de, bir peygamber için sembollerle (rümûz’la) dolu “rüyâlar” yalnızca bu olağandışı keşiflerden ibâret değildir. Peygambere göre, gördüğü her şey ve hattâ günlük hayatta dahî temasta bulunduğu her şey bir remze delâlet etmeğe yâni sembolik bir mâhiyeti haiz olmağa müsaittir.

    “Her ne kadar (uyku ile uyanıklık) hâller(i) biribirlerinden hiç kuşkusuz farklı iseler de, Peygamberin uyanık iken idrâk ettiği her şeyin böyle bir mâhiyeti vardır”17. Peygamberin (eşyâyı hayâl kudreti ile gördüğü) uyku hâli ile (eşyâyı hisleriyle idrâk ettiği) uyanıklık hâli arasındaki biçimsel fark korunmakla birlikte her iki hâlde de idrâk olunan eşyâ gene de (O’nun indinde) yalnızca sembollerden ibârettir18.

    Şu hâlde hayatını böylesine olağandışı mânevî bir hâl içinde yaşamakta olan bir peygamberin, aslında bütün ömrü boyunca, bir rüyâ içinde rüyâda olduğu söylenebilir: “Bütün hayatı bir rüyâ içinde rüyâdan başka bir şey değildir”19. İbn Arabî’nin bununla kastettiği şudur:

    (her ne kadar avâm bu kevnî âlemin bir rüyâ olduğunun bilincine sâhip değilse de) mâdem ki bu kevnî âlemin kendisi gerçekte bir rüyâdır20, bu genel rüyâ ortamı içinde olağandışı sembolleri idrâk eden peygamber de bir rüyâ içinde rüyâ görmekte olan bir kimseye benzetilebilir.

    Fakat aslında bu, durumun en derin anlamda kavranması demektir. Ve yazıktır ki pekçok kimse bu idrâke erişemez; zîrâ onlar bu olaylar âlemini genellikle maddî olarak gerçek sanmakta ve bunun sembolik mâhiyetinin farkına da varamamaktadırlar. Hattâ peygamberlerin bir bölümü dahî bu konuda berrâk bir fehâmet sâhibi değildirler. Bu ancak Hazret-i Muhammed gibi kâmil bir peygambere âşikâr kılınmış olan derin bir Varlık sırrıdır. İbn Arabî bu noktayı, her birine mahsus fehâmet farkı açısından, Hazret-i Yûsuf ile Hazret-i Muhammed arasındaki tezâdı örnek alarak açıklamaktadır. Kur’ân’da Hazret-i Yûsuf’un, küçük bir çocuk iken, rüyâsında onbir yıldız ile Güneş ve Ay’ın kendisine secde ettiklerini gördüğü anlatılmaktadır (XII/4). İbn Arabî’nin düşüncesine göre bu olay yalnızca Hazret-i Yûsuf’un hayâlinde vuku bulmuştur. Hazret-i Yûsuf birâderlerini yıldızlar, babasını Güneş ve annesini de Ay şeklinde görmüştür. Bundan çok sene sonra Hazret-i Yûsuf Mısır’da artık kudretli bir vezir iken birâderleri önünde secde ettikleri anda kendi kendine: “Bu benim çok önceden görmüş olduğum rüyânın te’vîlidir. Onu Rab’bim gerçek kıldı” (XII/100) demiştir.

    İbn Arabî’ye göre işin buradaki can alacak noktası son cümlede bulunmaktadır:

    “Rab’bim onu gerçek kıldı”21, yâni “hayâl sûretinde gösterdikten sonra onu his âleminde de açıkladı”22. Hazret-i Yûsuf’un anlayışına göre bu, rüyâsında görmüş olduğu şeyin hislere hitâb eden bir sûrette tecessüm etmesi veyâ gerçekleşmesinin en son gerçekleşme olmasını gerektirmektedir. Hazret-i Yûsuf böylece eşyânın “rüyâ” bölgesini terk ederek “gerçeklik” düzeyine çıktığını düşünmektedir.

    Buna karşı İbn Arabî hissî varlıklar bakımından “rüyâ” ile “gerçek” arasında esaslı bir fark bulunmadığı düşüncesini ileri sürmektedir; Hazret-i Yûsuf’un rüyâsında görmüş olduğu daha başından itibâren hislere hitâb eden bir şeydi, zîra “hayâlin vazifesi hissedilen şeylerden (mahsûsat’dan) başka hiç bir şey üretmemekdir”23. Hazret-i Muhammed’in tutumu ise bundan çok daha derindir. Hazret-i Muhammed’in görüş açısından bakıldığında, rüyâsıyla ilgili olarak, Hazret-i Yûsuf’un başına gelmiş olanların doğru te’vîli şöyledir. Bir kere işe hayatın kendisinin dahî bir rüyâ olduğunu bilmekle başlamak gerekir. Kendisinin bile aslında büyük bir rüyâdan ibâret olduğunu bilmediği hayatında, Hazret-i Yûsuf özel bir rüyâ görmektedir (onbir yıldız, v.s..). Ve sonra bu özel rüyâdan uyanmaktadır.

    Yâni o büyük rüyâsında bu özel rüyâsından uyandığını görmektedir. Sonra da kendi kendine bu özel rüyâsını te’vîl etmektedir (yıldızlar = birâderleri, v.s…). Aslında bu (te’vîli dahî) o büyük rüyâsının devâmından başka bir şey değildir! O yalnızca büyük rüyâsında kendi özel rüyâsını te’vîl ettiğini görmektedir. Dolayısıyla böylece te’vîl ettiği olay da hisse hitâb eden bir keyfiyet olarak gerçekleşmektedir. Buna binâen Hazret-i Yûsuf da te’vîlinin doğru çıktığını ve rüyâsının da kesin bir sonuca erişmiş olduğunun zehâbına varmaktadır. Böylece artık kendisinin de rüyâsının tümüyle dışında bulunduğunu zannetmektedir.

    Oysa ki gerçekte hâlâ rüyâsı devâm etmekte ve kendisi de hâlâ rüyâ görmeğe devâm ettiğinin bilincine mâlik bulunmamaktadır24.

    Hazret-i Muhammed ile Hazret-i Yûsuf arasındaki tezâd Kaşânî tarafından, iknâ edici bir şekilde, şöylece özetlenmektedir:

    Anlayış derinliği bakımından Muhammed ile Yûsuf arasındaki fark şundan ibârettir.

    Yûsuf dış âlemdeki hislere hitâb eden sûretlere “gerçek” gözüyle bakmıştır. Oysa ki, gerçekte, hayâlen mevcûd olan bütün sûretler de istisnâsız hisler aracılığıyla kavranırlar; zîrâ hayâl zâten bir mahsûsat (hislere hitâb eden şeyler) hazinesidir. Hayâlen mevcûd olan her şey, her ne kadar bilfiil hislerle idrâk edilmese bile, gene de, hisse hitâb eden bir sûrettir. Muhammed’e gelince O, dış âlemdeki mevcûd hissî sûretlere de hayâl ürünleri ve bundan başka hayâl içinde hayâl gözüyle bakmaktadır. Zîrâ ona göre, kelimenin tam anlamıyla, yegâne “Gerçek”, tecellîlerin mihrak noktalarından başka bir şey olmayan hissî sûretlerde kendini zâhir kılan Hakk’dır. Bu nükte de ancak Allah’ta fânî olmak sûretiyle bu âleme ölündükten sonra (aslında unutkanlık uykusundan başka bir şey olmayan) bu hayattan uyanıldığında anlaşılır.

    Şu hâlde, İbn Arabî’nin felsefesinin hareket noktasını oluşturan ve “gerçek” denen şeyin yalnızca bir rüyâ olduğunu ifâde eden hükmü bir yandan normal şartlar altında tâbî olduğumuz bu âlemin bizâtihî Gerçek değil de bir vehim, bir hayâl, bir “adem-i hakîkat” olduğunu telkin etmektedir. Fakat diğer yandan bu, aslı, hislerimiz aracılığıyla idrâk ettiğimiz âlemin büsbütün de kuruntudan, tümüyle sübjektif (enfüsî) bir yapıdan, insân zihninin dışa doğru projeksiyonundan başka bir şey olmadığı anlamına da gelmemektedir. İbn Arabî’nin görüşüne göre, eğer, “gerçek” bir vehim ise bu sübjektif bir vehim değil, fakat objektif bir vehim yâni sağlam bir ontolojik temele dayanan bir ademi hakîkattır. Bu da bunun, kelimenin hiç değilse olağan anlamıyla, tümüyle bir vehimden ibâret olmadığını ifâde etmeğe denktir.

    Bu noktanın açıklığa kavuşması için İbn Arabî ile onu izleyenlere özgü temel bir kavram olan “Varlığın beş mertebesi” (Hazerât-ı Hamse)25 kavramına müracaat etmek gerekir. Bu mertebelerin yapısını Kaşânî kısaca şöyle açıklamaktadır26. Mutasavvıfların dünyâ görüşüne göre Hakk’ın kendinden kendine tecellîlerinde bir Huzûr’unu (hazır bulunuşunu) ya da “varlık bilgisi bakımından” (ontolojik) bir mertebesini temsil eden beş “âlem” veyâ “Varlığın beş mertebesi” tefrik edilmektedir:

    1. Zât mertebesi veyâ “mutlak adem-i tecellî mertebesi” ki buna Gayb-ı Mutlak ya da Sırrü-s Sır da denir27.

    2. Sıfatlar ve Esmâ (İsimler) mertebesi ki buna Ulûhiyyet makamı da denir28.

    3. Ef’al mertebesi ki buna Rubûbiyyet makamı da denir.

    4. Emsâl ve Hayâl mertebesi ki29 buna Âlem-i Misâl de denir.

    5. Hisler ve Müşâhede (ya da Şuhûd) mertebesi ki buna Âlem-i Şuhûd da denir.

    Alt mertebelerde bulunan nesnelerin daha üst mertebelerdekiler için semboller ya da sûretler mesâbesinde olmaları bakımından Varlığın bu beş mertebesi kendi aralarında organik bir bütün oluştururlar. Kaşânî’ye göre, böylece, (bütün bu ilâhî Hazerât’ın en alt mertebesi olan) Hisler ve Müşâhede kademesinde mevcûd ne varsa bunlar Emsâl ve Hayâl mertebesinde mevcûd olanların sembolleri; Emsâl ve Hayâl mertebesinde ne varsa bunlar da İlâhî Sıfatlar ve İsimler mertebesindeki şeyleri aksettiren birer sûret; ve her İlâhî Sıfat da İlâhî Zât’ın kendi kendine tecellîsindeki bir vechesi olmaktadır.

    Bu beş mertebe hakkındaki ayrıntılar ilerideki bölümlerde takdîm edilecektir. Burada yalnızca İbn Arabî’nin görüşüne göre bütün Varlık âleminin esas itibâriyle bu beş ilâhî tecellî mertebesinden ibâret olduğunu ve üst ve alt tecellî mertebeleri arasında ise, burada tasvir edildiği gibi, organik bir baş bulunduğunu bilmek yeterlidir. Bu hususu akılda tutarak şimdi meselemize dönelim.

    Varlığın en alt kademesi olan Hisler Âlemi’nde bulunan her şey ya da burada vuku bulan her olay, biraz önce sözü edilen sebepten ötürü, “zuhûrat”tır; bu öyle bir sûrettir ki bu sûretin içinde daha yüksekte bulunan Misâl Âlemi’ndeki bir hâl kendisini doğrudan doğruya ve, eninde sonunda dolaylı olarak da, Mutlak Sır kendini ifşâ etmektedir. Etrâfımızdaki Hisler Âlemi’nde bulunan eşyâya bakıp da onlara takılıp kalmamayı, aksine bütün Varlığın bu eşyânın ardındaki nihaî temelini görmeyi İbn Arabî keşif ya da mistik sezgi diye isimlendirmektedir30.

    Kısaca ifâde etmek gerekirse, “keşif” hislere hitâb eden eşyâyı haiz oldukları sembolik değerleri bakımından ele almak, idrâk etmek demektir. Bunu böyle yapan bir kimse bu âlemde ne görüp ne duysa her yerde Gerçek’in zahirî bir görünüşü ile karşılaşmış olur. Bu türden kimseler için bütün görüp geçirdikleri, İlâhî Varlığı izhâr eden bir sûret ve İlâhî Hakikat’ın bir vechesine özgü bir semboldür…

    Buna göre bir Resûl uyanık olduğu saatlerde yakaza hâlinde ne türlü bir keşfe mazhar olursa olsun bunun mâhiyeti uyuduğu zaman gördükleriyle aynıdır. Hiç kuşkusuz bu iki hâl, biri hislere hitâb etmek, diğeri ise hayâlde vuku bulmak hasebiyle biribirlerinden farklıdırlar. Fakat Resûlün gördüğünün, bunların arkasında bulunan Hakk’ın bir remzi (sembolü) ve bir sûreti olması hasebiyle, her ikisi de aynıdır31.

    Böyle bir ruh yapısına sâhip birisinin gözünde bütün “gerçeklik” âlemi kendi kendine yeten bir şey olmaktan çıkar ve çok esrarlı bir rümûz (semboller) ormanına, bir ontolojik yakıştırmalar sistemine dönüşür. Ve alelâde gerçeğinkinden bir üst kademede ortaya çıkan rüyâların da, hislere hitâb eden keyfiyetler olmak ama esas itibâriyle bir de sembolik bir mâhiyeti bulunmak hasebiyle, bu gerçeğin eşyâ ve olaylarıyla aynı mâhiyette oldukları ortaya çıkmaktadır. Bu görüş açısından, hislere hitâb eden nesneler âlemi ile rüyâlar âleminin her ikisi de sembollerin aynı bölgesidir. Bu bizim âlemimizdeki her şey Allah’ın bir zuhûrudur; O’nu ifşâ eder. Kaşânî’nin dediği gibi: “Gayb Âlemi’nden hareketle Şuhûd Âlemi’nde kendini izhâr eden her şey (kendisini ister hayâl anlamında, isterse de bir misâl hâlinde izhâr etmiş olsun) Allah’dan gelen bir ilhâm, bir tâlimat ya da bir bildiridir32.

    Bununla beraber, âlemin burada çizilmiş olan sembolik yapısına ancak pek kısıtlı sayıda kimsenin bilinci nüfuz edebilmektedir. Avâm (yâni halkın çoğunluğu) Varlığın en alt mertebesine yâni Hisler Âlemi’ne bağlı ve onunla sınırlı olarak yaşar. Bu, onların karanlık bilinçlerindeki yegâne varlık âlemidir. Onlar için yalnızca bu en alt Varlık mertebesi elle tutulur, kavranabilir bir mâhiyete sâhiptir. Ve bu kademede dahî, onları, etraflarındaki eşyânın sûretlerini “ta’bir” ettikleri vâki değildir. Onlar gerçekten de uykudadırlar.

    Fakat diğer yandan avâm da muhayyele kudretiyle donanmış olduğundan zihinlerde, çok nâdir hâllerde, bazı olağanüstü haller de vuku bulabilir. En az beklenilen bir ânda bunlara yukarıdan bir dâvet vâki olur ve bir şimşek gibi bilinçlerini bir baştan bir başa aydınlatır. Bu, onların yakaza hâli yaşamalarında ve rüyâlarında vuku bulur.

    Çoğu kere muhayyele, dış âlemde o ânda mevcûd olmayan ya da tümüyle hiç mevcûd olmayan bir şeyin zihinde hâzır olmasını temin eden melekeye delâlet eder. İbn Arabî’ye göre bunun farklı bir anlamı vardır. Tabiî, onun görüşüne göre de, muhayyele zâhiren mevcûd olmayan şeyleri zihnen mevcûd kılma kudretidir. Fakat bu, zihni, hiç bir yerde mevcûd olmayan Şeyleri görmeğe zorlayan çılgın bir hülyâ ve vehim değildir. Bu, hayâl kudretinin oluoturduğu temelsiz bir hülyâ da değildir. Gerçi karanlık ve perdeli bir biçimde bile olsa gene de Varlığın yüksek kademesindeki bir durumu görünür kılmaktadır. Bunu daha somut bir biçimde ifâde etmek üzere, bunun, “Misâl Âlemi”ne ait bir keyfiyeti hisse hitâb eden bir şekil ve sûrette takdîm ettiğini söyleyebiliriz.

    Misâl Âlemi, ontolojik açıdan, sırf his âlemi ile sırf ruh âleminin yâni maddî olmayan âlemin ortasında bir ara temas bölgesidir. Bu, Prof. Afîfî’nin tanımına göre33, gerçek olarak var olan bir âlem olup bunda eşyânın sûretleri “letâfet” ile “cismâniyet” arasında, yâni sırf mânevîlik ile sırf maddîlik arasında bir tavırda bulunurlar.

    Varlığın bu kademesinde var olan her şeyin, bir taraftan, his âleminde zâhiren mevcûd olan şeylerle ortak bir yanı bulunur; ama, diğer taraftan da, bunlar sırf idrâk âleminde mevcûd olan soyut bir biçimde “idrâk olunabilir” nesnelere benzerler. Bunlar yarı hissedilebilen, yarı da idrâk olunabilen özel nesnelerdir. Bunlar hissedilebilirler ama bunların hislere hitâbı olağanüstü zayıftır. Bunlar akılla da idrâk olunabilirler; ama bu kabib bir idrâk, nitelikleri Eflâtun’un “İdea”larının idrâki gibi saf bir idrâk değildir.

    Çoğu kere hayâl diye isimlendirilen nesne, kendine has sûretleri haiz olarak değil de eğri, dumanlı ve bütün bütün deforme olmuş bir biçimde insânın bilincinde zâhir olduğu şekliyle, bu âlemden başka bir şey değildir. Bu türlü elde edilen hayâller, tabiîdır ki, ontolojik bir temelden mahrum olup haklı olarak vehimler sınıfına girer.

    Bununla beraber bazen “Misâl Âlemi”, hiç bir deformasyona uğramaksızın, alelâde bir insânın bile bilincinde, gerçek olarak var olduğu oranda zâhir olabilir. Bunun en âşikâr hâli sâdık rüyâlarda görülür. “Misâl Âlemi” ezelî olarak mevcûddur ve her ân insânın bilincine tesir icrâ etmektedir. Fakat kendi yönünden insân da uyanık iken çoğu kere buna vâkıf değildir; zîrâ uyanık iken insânın zihni dış âlemin maddî kuvvetleri tarafından engellenmiş ve şaşırtılmış bulunmaktadır. Zihninin fiziksel melekeleri uykuda iken muattal kaldığından, hayâl melekesi de ancak bu hâlde kendine has tarzda faaliyette bulunabilir. Ve sâdık rüyâlar böylece husûle gelir.

    Bununla beraber, bir kimse uykusunda sâdık bir rüyâ görse bile bu daima hisse hitâb eden bir takım hayâller silsilesi olarak ortaya çıkar; ve ta’bîr edilinceye kadar da anlamsız kalır. İbn Arabî bunun tipik bir örneğini Kur’ân ve Tevrâd’da naklolunduğu vechile oğlunu kurban eden İbrâhim kıssasında görmektedir.

    İbrâhim bir gün rüyâsında oğlu İshâk sûretinde görünen kurbanlık bir koç görür. Gerçekte bu bir semboldü. Bu, önemli bir dinî ibâdetin yâni bir kurbanın Allh’a kurban edilmesinin ilk defa tesisi için bir semboldü. Ve bu ibâdetin de eninde sonunda insânın kendi nefsini kurban olarak takdîm etmesinin bir sembolü olması hasebiyle, İbrâhim’in de, rüyâsında görmüş olduğunu bu mânevî olayın hislere hitâb eden hadsî bir sûreti olarak ta’bîr etmesi gerekirdi.

    Fakat İbrâhim bunu “ta’bîr” etmedi. Ve az kalsın oğlunu kurban edecekti. Şimdi bu olayın İbn Arabî tarafından verilen açıklamasını izleyelim34:

    Halîlü-r Rahmân İbrâhim oğluna dedi ki: “Yavrucuğum; ben rüyâda kendimi seni boğazlarken gördüm” (XXXVII/102). Rüyâ ise, gerçekte, Hayâl kademesine ait bir şeydir35.
  • Ümmehat'ul mü'mininden rivayet edilen hadisler:

    Ümmü Seleme ........ 378
    Meymüne ................ 76
    Ümmü Habibe ......... 65
    Hafsa ....................... 60
    Zeyneb ..................... 11
    Safiyye ..................... 10
    Cüveyriye ................ 7


    Peygamber aleyhisselamın kızı
    Fatıma .................... 18

    Diğer hanım sahabiler
    Esma binti Ebi Bekr ........... 56
    Zeyneb b. Ümmü Seleme ... 7
    Esma binti Yezid .................. 2

    Hulefa sahabiler
    Ebubekir .................. 142
    Ömer ....................... 537
    Osman .................... 146
    Ali ............................ 586
    Muaviye .................. 130

    Ve
    Aişe .............. 2210
  • Ahmed Kalkan
    Kur’an Kavram Tefsiri
    Konulu Siyer
    Makaleler
    Müslümanın Akaidi
    Müslümanın Müslümanlaşması
    Müslümanın Güzeleşmesi
    Müslümanın Evlenmesi
    Sanat Bilinci

    Ali Şeriati
    Aydın
    Dine Karşı Din
    Dinler Tarihi
    Hicret Bir İnkılaptır
    İslamı Anlamak
    Muhammed (sav) Kimdir

    Ebubekir Sifil
    İslam ve Modern Çağ 1-2-3
    Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler
    Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi 1-2-3
    Çağdaş Dünyada İslamî Duruş
    Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar
    Ebubekir Sifil makaleleri, şiirleri, gazete yazıları,dergi yazıları

    Fahrettin Yıldız
    Allah
    Rabb
    Hamd
    İstiaze
    Din Günü
    İbadet
    Şeytan (İblis-Tağut)
    Kuran Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak

    Ferit Aydın
    Al-Azminah Fil-Lugah Al-Arabiyya
    Al-Lugahwa Ahammİyyatuha
    Arapçanın Önemi
    Arapça Öğreniyorum
    İslam’da İnanç Sistemi
    Kendimi Oynadım (Anılar)
    Mawaqif İbn Abideen Min Al Sufiyya wa’t,Tasavvuf
    Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik
    Tekfir Sorunu
    En-Naqshabandiyya
    Ferit Aydın Makaleleri

    Feyzullah Birışık
    Allah (cc) ile Dostluk Nasıl Kurulur?
    Allah (cc) ile Dostluk
    Allah (cc) İnsana Ne Demişti?
    Cep Mesaj Kitabı
    Niçin Yaratıldın
    Esma’ul Hüsna
    Yüzde Kaç Müslümanım
    Ölüm
    Şeytan Bu Kitaba Çok Kızacak

    Hayrettin Karaman
    Soru-Cevap Makaleler
    2006-07 Makaleleri
    Dert Söyletir
    Dört Risale
    Helaller ve Haramlar
    Hayatımızdaki İslam
    İslam Düşüncesinde Ekonomi, Banka ve Sigorta
    İslam Hukuk Tarihi
    İslam Hukuku
    İslam Işığında Günün Meseleleri
    Laik Düzende Dini Yaşamak
    Türkiye ve İslamiyet
    Yolların Ayrılış Noktasında İslam

    Halit Ertuğrul
    Kendini Arayan Adam
    Düzceli Mehmed
    Canan
    Ailede ve Okulda Çocuk Eğitimi
    Anne-Baba Eğitiminde Yeni Teknikler
    Öğretmenlikte Yeni Teknikler
    Öğretmenin Başarı Kılavuzu
    Aşk Böyle Yaşanır

    Hekimoğlu İsmail
    Çığ
    Güneşi Arayan Adam
    Hayata Düşen Dipnotlar
    Maznun
    Menan Cinleri
    Mum
    Tanrıların Arabaları Ne Demek
    İyiliğin Kaynağı

    İbni Kayyim
    el-Fevaid
    Kalbin İlacı
    Medaricus-Salikin
    Tariku’l-Hicreteyn
    Sabredenler ve Şükredenler
    Taklit Risalesi

    İbni Teymiyye
    Ashab-ı Kiram
    Dua ve Tevhid
    Dualar ve Zikirler
    el-Munteka
    Fark
    Hapishane Mektupları
    Hisbe
    İçtihad Risalesi
    İhlas ve Tevhid
    İman
    Kalb Amelleri
    Kıyas
    Kulluk Risalesi
    Kulun Allah’a Yaklaşması
    Müslümanların Kafirlerle İlişkileri
    Müşkil Ayetlerin Tefsiri
    Raful Melam
    Sarih Akılla Sahih Naklin Uyusması
    Sıratı Mustekim
    Takva Risalesi
    Tefsir Usulü
    Tevhid Risalesi
    Vasitiyye Akidesi

    İbrahim Tekneci (makaleleri)

    İmam Gazali
    İhya-ı Ulumid-din
    Kalplerin Keşfi
    Kimya-yı Saadet
    İslam Hukuku
    Hak Yolun Esasları
    Ölüm-Kabir-Kıyamet
    Gençliğe Öğütler
    Aldananlar Abidlerin Yolu
    Yöneticilere Altın Öğütler
    Esma-i Hüsna Şerhi
    Hakikate Giden Yol
    Kudsi Hadisler
    Ledün Risalesi
    Tevhid Risalesi
    Mürşidü’l-Emîn
    İlcamlul-Avam an İlm’il-Kelâm
    El-munkizu Min-ad-dalâl

    Kul Sadi Yüksel
    Kurtuluş Adımları
    Çağ ve Ulema
    İnsanı İhya
    İslam Milleti Olmak
    Onlar Gibi
    Mü’minlerin Yolu
    Cennet Yolcusunun El-kitabı
    Tevhidi Bakış Açısı
    Muvahhid Şahsiyet
    Yeryüzünün Varisleri
    Şehadet ve Metin Yüksel
    Kelime-i Tevhid Davası
    Kırk Emir
    Muvahhid Aileyi Kurmak
    Muvahhidlerin Akidesi
    Selefin İzinde
    Tevhid Rasullerin Ortak Çağrısı
    Yitirilmiş Emniyet

    Mahmut Toptaş
    Ahmed Yesevi
    El Esma ül Hüsna
    Fatiha Suresi
    Fatih’in Fetihnamesi
    Kanunnamesi
    Hz Havva’nın Kızları
    İbn-i Haldun
    İnsan Enerjisi
    İstiklal Marşı
    Köleliğin Alfabesi
    Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
    Makaleleri

    Mahmud Esad Coşan
    Allah’ın Gazabı ve Rızası
    Başarının Prensipleri
    Çocuklarla Başbaşa
    Doğru İnanç ve Güzel Kulluk
    Gayemiz
    Güncel Meseleler 1-2
    Haccın Faziletleri İncelikleri
    Hacı Bektaşı Veli
    Haydi Hizmete
    Hz Ali (ra.) Efendimizden Vecizeler
    İslam’da Eğitimin İncelikleri
    İman’ın ve İslam’ın Korunması
    İslam Çağrısı
    İslam Tasavvuf ve Hayat
    Mi’rac
    Ramazan ve Takva Eğitimi
    Ramazane ve Güzel Ameller
    Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı
    Yunus Emre ve Tasavvuf
    Zaferin Yolu ve Şartları

    Mehmed Alagaş
    Rabbani Yol ve Sünnetullah
    Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları
    Şafak Mektupları
    Mezar Notları
    Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış
    Aynalar ve İnsanlar
    İşaret Yazıları
    Din Gerçeği ve İslam
    Tevhid ve Şirk
    Kişiye Özel
    Kur’an’a Yönelirken
    Kadının Onuru
    Cumaya 5 Kala
    İki Fecr Arasında
    Tartışılan Sorular
    Kimlik Tercihi
    Yoldaki Musibetler
    Taş
    Alnımdakı Işık
    Vahdete Yedi Adım
    Rahmete Yolculuk
    Cumali
    Yaşama Fırsatı
    Tapusuz Süleyman
    Tutsak
    Divane
    Beklenen Müslümanlar
    Yaratılış ve İnsanlık Tarihi 1-2-3

    Mevdudi
    Tevhid Mücadelesi
    Tefhimu’l-Kuran
    4 Terim
    İşte Davetimiz
    Doğum Kontrolü Hareketi ve İslam
    Faiz
    Günümüzde İslam
    Hicap
    İslam Davetçilerine
    İslami Hareketin ahlaki Esasları
    İslami Kavramlar
    İslam’ın Anlaşılmasına Doğru
    İslam’ın İstikbalinde Talebeler
    İslam’ın Temelleri
    Kadıyanilik
    Modern Çağda İslam’i Meseleler
    Cebir ve Kader
    Meseleler ve Çözümleri
    İslam’da Hükümet

    Muhammed Esed
    Kur-an Mesajı (Meal)
    Tefsiru’l-Mesaj
    Yolların Ayrılış Noktasında İslam

    Muhammed Hamidullah
    İslam Tarihine Giriş
    Kur’an-ı Kerim Tarihi
    Hz Peygamberin (sav.) Savaşları
    Hz Peygamber (sav.) Döneminin Siyasî-İdarî Belgeleri
    İslam Hukuku Etütleri
    İslam Peygamberi Hayati ve Eseri (3 Bölüm)
    İslam’da Devlet İdâresi (3 Bölüm)
    İslama Giriş (3 Bölüm)
    Kur’an-ı Kerim ile Diğer Semavi Kitapların Karşılaştırmalı Kısa Tarihi

    Necip Fazıl Kısakürek
    Aynadaki Yalan
    Babıali
    Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu
    Bir Adam Yaratmak
    Çile
    Çöle İnen Nur
    Doğru Yolun Sapık Kolları
    Dünya Bir İnkılap Bekliyor
    Esselam
    İbrahim Ethem
    İdeolocya Örgüsü
    İhtilal
    Moskof
    O ve Ben
    Peygamber Halkası
    Rapor Cilt 1-2
    Reis Bey ve Parmaksız Salih
    Reşahat Şeyh Safi
    Son Devrin Din Mazlumları
    Tanrı Kulundan Dinlediklerim
    Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar
    Tasavvuf Bahçeleri
    Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Vahiduddin
    Vecdimin Penceresinden
    Yeniçeri

    Salih Özbey
    40 Ayet 40 Hadis (Kırk Ayet Kırk Hadis)
    Acıların Hikmeti
    Ahlak
    Akaid
    Alemin ve Ademin Sırları
    Çocuk Eğitimi
    Din Nasihattır
    Esmaü’l-Hüsna
    Fıkıh
    Her Adem Bir Alemdir
    Kelime Meali
    Namazın Dili
    Peygamberimizin Hayatı
    Peygamberler Tarihi
    Tefsir 1-2

    Seyyid Kutub
    Fi Zilali’l-Kur’an
    Cihad
    İşte İslam
    Yahudi ile Savaşımız
    Yegane Dünya Düzeni İslam

    Takiyyuddin en-Nebhani
    İslam Devleti
    İslam Şahsiyeti 1-2
    İslam’da İktisat Nizamı
    İslam’da Yönetim Nizamı
    İslami İçtihatler
    Tefekkür
    İslamda İçtimai Nizam (Bu kitap maalesef açılmıyor)

    Ahmet TOMOR Hoca
    Kur’andan Bir Nur Fatiha Suresi
    Şiirlerle Ölüm ve Ötesi
    Melek ve İnsan
    Yedi Açıdan Namaz
    Angel and Man (İngilizce)

    Zeki Soyak
    İslam Akaidi
    Kırk Hadis
    Kuran ve Hadiste Kıssalar Hisseler
    Mefkure
    Ölçüler ve Dengeler

    Yusuf el-Kardavi
    Çağdaş Meselelere Fetvalar
    Sünneti Anlamada Yöntem
    Tevhid Hakikati
    Allah’ın Varlığı ve Tevhid
    İman ve Hayat
    Tekfirde Aşırılık

    http://www.mediafire.com/...g3/DarulKitap+v2.rar
  • Amma Kur'anın cadde-i nuraniyesi ise: Bütün ehl-i dalaletin çektiği yaraları, hakaik-i imaniye ile tedavi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümatı dağıtır. Bütün dalalet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
    İnsanın zaaf ve aczini ve fakr u ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîm'e tevekkül ile tedavi eder. Hayat ve vücudun yükünü, Onun kudretine, rahmetine teslim edip; kendine yüklemeyip belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin "nâtık bir hayvan" değil, belki hakikî bir insan ve makbul bir misafir-i Rahman olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misafirhane-i Rahman olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcudat ise, esma-i İlahiyenin âyineleri olduklarını ve masnuatı ise, her vakit tazelenen mektubat-ı Samedaniye olduklarını bildirmekle, insanın fena-i dünyadan ve zeval-i eşyadan ve hubb-u fâniyattan gelen yaralarını güzelce tedavi eder ve evhamın zulümatından kurtarır. Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekada olan ahbablara visal ve mülâkat mukaddemesi olarak gösterir. Ehl-i dalaletin nazarında bütün ahbabından bir firak-ı ebedî telakki ettiği ölüm yaralarını böylece tedavi eder. Ve o firak, ayn-ı lika olduğunu isbat eder. Hem kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bağistan-ı cinana ve nuristan-ı Rahman'a açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izale edip, en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
    Hem mü'mine der: "İhtiyarın cüz'î ise; kendi mâlikinin irade-i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlak'ın kudretine itimad et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise; Kur'anın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillü sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevab ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa, onları düşünüp muztarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de başkadır."
    Hem der: "Ey insan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelal'in memluküsün. Öyle ise sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; Çünki hayatı veren odur, idare eden de odur. Hem dünya sahibsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek ehvalini düşünüp merak etme; Çünki onun sahibi Hakîm'dir, Alîm'dir. Sen de misafirsin; fuzulî olarak karışma, karıştırma. Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcudat, başı boş değiller; belki vazifedar memurdurlar. Bir Hakîm-i Rahîm'in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, ruhuna elem çektirme. Ve onların Hâlık-ı Rahîm'inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaziyetini alan mikroptan tâ taun ve tufan ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, o Rahîm-i Hakîm'in elindedirler. O Hakîm'dir, abes iş yapmaz. Rahîm'dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var."
    Hem der: "Şu âlem çendan fânidir, fakat ebedî bir âlemin levazımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâki meyveler veriyor, bâki bir zâtın bâki esmasının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat Rahman-ı Rahîm'in iltifatatı, zevalsiz hakikî lezzetlerdir. Elemler ise sevab cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Madem meşru daire; ruh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safalarına, keyiflerine kâfidir. Gayr-ı meşru daireye girme. Çünki o dairedeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakikî ve daimî lezzet olan iltifatat-ı Rahmaniyeyi kaybetmeğe sebebdir."
    Hem dalaletin yolunda sâbıkan beyan edildiği gibi esfel-i safilîne insanı öyle bir sukut ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve o derin zulümat kuyusundan hiçbir terakkiyat-ı beşeriye, hiçbir kemalât-ı fenniye insanı çıkaramadığı halde, Kur'an-ı Hakîm iman ve amel-i sâlih ile o esfel-i safilîne sukuttan insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır ve delail-i kat'iyye ile çıkarmasını isbat ediyor ve o derin kuyuyu terakkiyat-ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât-ı ruhiyenin cihazatıyla dolduruyor.
    Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshil eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesafeyi bir günde kestirecek vesaiti gösterir.
    Hem Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelal'i tanıttırmakla, insanı ona bir memur abd ve bir vazifedar misafir vaziyetini verir. Hem dünya misafirhanesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemal-i rahatla seyahatini temin eder. Nasılki bir padişahın müstakim bir memuru, onun daire-i memleketinde, hem her vilayetin hududlarından suhuletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vasıta-i seyahatle gezer, geçer. Öyle de: Sultan-ı Ezelî'ye iman ile intisab eden ve amel-i sâlih ile itaat eden bir insan, şu misafirhane-i dünya menzillerinden ve âlem-i berzah ve âlem-i mahşer dairelerinden ve hâkeza kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burak sür'atinde geçer. Tâ saadet-i ebediyeyi bulur. Ve şu hakikatı kat'î isbat eder ve asfiya ve evliyaya gösterir.
    Hem de Kur'anın hakikatı der ki: "Ey mü'min! Sendeki nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i emmarene verme. Onu mahbub ve onun hevasını kendine mabud ittihaz etme. Belki sendeki o nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, nihayetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihayetsiz sana ihsan edebilen, hem istikbalde seni nihayetsiz mes'ud eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saadetleriyle mes'ud olduğun bütün zâtları, ihsanatıyla mes'ud eden, hem nihayetsiz kemalâtı bulunan ve nihayetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevalsiz cemal sahibi olan ve bütün esması, nihayet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr-ı hüsün ve cemal bulunan ve cennet bütün güzellikleriyle ve nimetleriyle, onun cemal-i rahmetini ve rahmet-i cemalini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinattaki bütün hüsün ve cemal ve mehasin ve kemalât, onun cemaline ve kemaline işaret eden ve delalet eden ve emare olan bir zâtı, mahbub ve mabud ittihaz et..."
    Hem der: "Ey insan! Onun esma ve sıfâtına ait istidad-ı muhabbetini, sair bekasız mevcudata verme; faidesiz mahlukata dağıtma. Çünki âsâr ve mahlukat fânidirler. Fakat o âsârda ve o masnuatta nakışları, cilveleri görünen esma-i hüsna bâkidirler, daimîdirler. Ve esma ve sıfâtın herbirisinde binler meratib-i ihsan ve cemal ve binler tabakat-ı kemal ve muhabbet var. Sen yalnız Rahman ismine bak ki: Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızk ve nimet, bir katresidir."
    Sözler - 637
  • "...Sebebden müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki; en büyük bir sebebin eli, en edna bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esma-i İlahiye birer yıldız gibi tulû' eder. Matla'ları, o mesafe-i maneviyedir. (...)esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i maneviye var ki, imanın dürbünüyle, Kur'anın nuruyla görünür..."