İnsan kendisi kıble olmadan kıbleye dönemiyordu. İbre kendisi olmalıydı, o olunca da kıble kalkıyordu zaten. Yoksa her budala doğru insan, doğru iş, doğru eş, doğru yer arıyordu, buna da arayış diyordu. Doğru olmadan doğru, bulunmuyordu.
Sevmek, asıl sevdiklerin ve tercihe şayan bulduklarından yiyeceğini yedikten sonra gelip dinlendiğin ve teselli bulmaya çalıştığın şu bahçe midir? Yabanî kekik ve mercanköşk kokusunda Hafız Sami'nin delirme pahasına çıkan sesi senin mayonezle bozulmuş cildinin, dimağının, ahlakının ve dönmeze gitmiş edebinin eskiden ekilmiş maydanozu mudur? O şair sen almak istediklerinden hevesini alamayıp geri düşünce okuyasın ve tam da beni aksettirmiş diyesin diye mi yazdı o şiirleri, kendi ölümünü güzel ve kutlu ve bereketli kılmak için mi? Artık bu devirde kitabın satılması değil toplatılması mübahdır.
İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp "Bu herhalde benim," der. Bu dert de ona yeter.