Okuru alışıldık anlatı evrenlerinin dışına taşıyan, hem zihinsel hem de edebî anlamda yoğun bir deneyim sunan bir roman. Kitap son derece akıcı olmasına rağmen kolay tüketilen bir metin değil; aksine, okuru sürekli tetikte tutan, dikkat ve düşünme talep eden, bağlantı kurmaya zorlayan bir yapıya sahip. Anlatının geçtiği evren, içinde bulunmak isteyeceğim bir dünya olmasa da, dışarıdan izlemek, o puslu atmosferi güvenli bir mesafeden seyretmek isteyeceğim kadar çarpıcı ve özgün.
Roman boyunca kurulan dünya; karanlık, tekinsiz ve zaman zaman rahatsız edici unsurlar barındırsa da, tam da bu özellikleriyle kendine çekiyor. Gerçek ile hayal, akıl ile delilik, kader ile irade arasındaki sınırlar bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor. Bu pusluluk, yalnızca mekân ve olay örgüsünde değil, karakterlerin iç dünyasında da hissediliyor. Okur, olup biteni anlamaya çalışırken sürekli sorgulamaya, parçaları birleştirmeye ve metnin alt katmanlarına inmeye davet ediliyor.
Kitabın sonuna geldiğimde ise asıl hayranlık duygum metnin kendisinden çok, onu mümkün kılan zihne yöneldi. İhsan Oktay Anar’ın ustalığı; dil kullanımında, kurgunun matematiğinde ve felsefi derinliğin anlatıya yediriliş biçiminde açıkça hissediliyor. Zekâ, yaratıcılık ve edebî birikim gösterişsiz ama son derece etkileyici bir şekilde metne aktarılmış. Okur, romanı bitirdiğinde yalnızca bir hikâyeyi tamamlamış olmuyor; aynı zamanda yazarın düşünme biçimine, zihinsel oyunlarına ve cesaretine tanıklık etmiş oluyoruz.
Güçlü bir anlatı zekâsı arayan herkesin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm, iz bırakan bir kitap.