Neyzen Tevfik, Ölü Canlar'ı inceledi.
16 May 17:46 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Hikayenin merkezinde bir beyefendi. Konuşmaları etkileyici, hitabı çekici. Öyle ki neredeyse herkesi rahatlıkla ikna edebiliyor. Amacı zengin olmak. Kullandığı yöntem bir hayli garip, hatta bir nebze yasa dışı. Şöyle ki tarlalarda çalışan köylülere (canlar) sahip olmak istiyor, teşvik alabilmek için. Fakat, işine sadık ve çalışkan bir köylü onun cebine uygun değil. Ne yapmalı? Ölü can almalı. Ölü can, gerçekte mezarda ama kağıt üstünde tarladadır. Kanundaki bu açık onun için sağlam bir ekmek teknesi olacak mıdır? İnsanlar, onun bu isteğini duyduğunda onu hoş karşılayacak mıdır? Yazarın karakter tasvirleri (fiziksel ve ruhsal) bize bu konuda müthiş yardımı dokunacak. Ayrıca, bu bireysel olay dışında, o bölgenin insanının içini senelerce komşuluk etmiş gibi tanıyabileceğiz. Bu yolculukta, kirli işler çeviren yozlaşmış insanlara olduğu kadar, onların enfes sofralarına konuk olup, eğlenceli konuşmalarına da şahitlik edeceğiz.

Gülümseten bazı alıntılar:
KÖPEKLER
+… Bu arada köpekler değişik seslerle bir şamata başlatmışlardı. Hele bir tanesi bu iş karşılığında aylık alıyormuşçasına, başını yukarı kaldırıp pek bir gayretle uzata uzata havlıyordu; onun ardından tekdüze, monoton bir ses geliyor, bu ikisinin arasındaysa herhalde küçük bir köpeğe ait, posta arabasının çıngırağını andıran şamatacı diskant partisi yükseliyordu; hepsinin üstünde de, herhalde yaşlı, irikıyım bir köpeğin bas sesi duyuluyordu. Kontrbasların konserin doruk anındaki partilerini andırıyordu bu köpeğin havlayışı: En yüksek notaya ulaşabilmek için koroda herkes başını dikmiş, tenorlar en üst perdelere çıkabilmek için parmak uçlarında yükselmişken, bir tek o tıraşsız çenesini kravatına gömüp, neredeyse çömelecek kadar yere eğilir ve camları titreten notasını oradan çıkartır. Sahip olduğu köpek korosundaki müzisyenlerin kalitesine bakılarak bir değerlendirmede bulunulacak olursa, yaban atılacak bir köy değildi burası.

HİNDİ
+… Giyinince aynaya gitti, burada bir kez daha hapşırdı, hem öyle şiddetle hapşırdı ki dışarıda, odanın yere çok yakın penceresi önünde gezinmekte olan hindi kendi tuhaf dilinde çabuk çabuk ve çok kısa bir şeyler söyledi ona, herhalde ‘’Çok yaşa!’’ demişti, Çiçikov’unsa buna yanıtı ‘’Aptal!’’ oldu.

BELEDİYE BAŞKANI
+Mezeleri asıl yemekler izledi. Ev sahibi de işte bu fasılda tam zorbalaştı. Kimin tabağında tek bir parça kaldığını görse, hemen yanına bir parça daha koyuyordu: ‘’Yanında bir eşi olmadan ne insan, ne kuş, dünyada hiçbir varlık yaşayamaz!’’ diyordu. Tabakta eğer iki parça görürse, ‘’Hoppala!’’ diyordu. ‘’İki de nereden çıktı? Tanrının hakkı üçtür!’’ Konuğun tabağında üç parça bir şey varsa: ‘’Etmeyin, eylemeyin… üç tekerlekli araba mı olur? Üç köşeli ev yapan gördünüz mü hiç?’’ diyor ve hemen dördüncü parçayı ekliyordu. Beş parça için de, altı parça için de deyişleri vardı. Tabağı on iki kez dolup boşalan Çiçikov, ‘’Herhalde artık bir şey vermez,’’ diye düşünüyordu. Ne gezer! Ev sahibi herhangi bir şey söyleme gereği bile duymadan, uzanıp Çiçikov’un tabağına nar gibi kızarmış kocaman bir dana biftekle birkaç da böbreği boca ediverdi. Ama dana da danaydı hani!
- İki yıl sütle besledim ben bu danayı. Oğlum gibi baktım ona.
- Kusura bakmayın ama yiyemeyeceğim! -dedi Çiçikov.
- Önce bir lokma alın, bakın, sonra ‘’yiyemeyeceğim’’ dersiniz!
- Mümkün değil! Hiç boş yer kalmadı!
- Canım olur mu?
Kilisede de artık doldu, iğne atsan yere düşmez derler, belediye başkanı gelir, hemen yer bulunur. Siz şu tabağınıza koyduğum parçanın tadına bir bakın: Kilisedeki herhangi biri değil, belediye başkanıdır kendisi!
Çiçikov bir lokma aldı etten: Gerçekten de belediye başkanı olduğu anlaşılıyordu, hiç yer yok dediği midede hemen yerini buldu.

Ö. Aydın Süer’in 19. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazıları’ndan Notlar:
+Puşkin, Gogol’un yeteneklerini fark ederek, onu hiciv yazarlığına yöneltmiş, Müfettiş ve Ölü Canlar’ın konusunu vermiştir.
+Ölü Canlar 1842’ye kadar sansür nedeniyle yayınlatılmaz, sonrasında büyük başarı kazanır. Bozulan sağlığı nedeniyle karamsarlığa kapılır ve kendini mistisizme kaptırır. Kendini Tanrı’nın bir havarisi olarak görmeye başlar. Sanatsal alanda da durum farklı değildir. Ölü Canlar’ın ikinci cildini yazmaya başlar fakat yarattığı tiplerin betimlemesinde başarılı olamaz. 1847’de dinci ve tutucu yönünü ortaya çıkaran Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler adlı yapıtını yayınlatır. Dinci kesimden son derecede olumsuz eleştiriler almasından dolayı günahkar olduğunu düşünüp 1848’de Kudüs’e hacca gider. Dönüşte Moskova’ya yerleşir ve Ölü Canlar’ın ikinci cildi üzerinde çalışmaya başlar. Geçirdiği bir kriz sırasında basıma hazır olan Ölü Canlar’ın ikinci cildinin notlarını yakar. Birkaç gün sonra, 21 Şubat 1852’de Moskova’da ölür.
+Turgenyev ve Dostoyevski’yi derinden etkilemiştir.
+Klasik Rus yazınında memur tipi, gerçekçi bir biçimde ilk kez Puşkin’le, Menzil Şefi öyküsünün başkahramanı ihtiyar memur Vırin’i anlatırken kullandığı tanımlamayla başlar. ‘’Küçük adam’’ tanımının da ilk kullanılışıdır. Anlamı: Yazgısını hiçbir biçimde değiştirebilme gücüne ve inancına sahip olmayan, kendisini toplumsal dalgalanmaların kucağına bırakmış sıradan insanlardır. Sonrasında, Gogol, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski gibi yazarlar tarafından da başarıyla işlenmiştir. Memur tiplemesi Gogol’un Palto’sunda Akakiy Akakiyeviç, Memurun Ölümü’nde Çervyakov ve Bir Delinin Hatıra Defteri’nde Poprişçin ve ayrıca Müfettiş’inde Hlestakov olarak, Çehov’un Bektaşi Üzümü’nde Nikolay İvanoviç olarak karşımıza çıkar.
+Gogol’un bu kadar başarılı bir şekilde memur tasviri yapabilmesinin nedeni ise uzun yıllar küçük bir memur olarak görev yapmış olmasıdır.
+Nikolay Gogol ilk döneminde demokratik ve insancıl olduğu kadar ikinci döneminde bundan tamamen farklı bir yol izlemiştir. Avrupa’da kaldığı süre zarfında tanık olduğu ayaklanma ve grevler, onun çarlık düzenini savunmaya itmiştir. Bu dönem eserlerine örnek olarak Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler ve Taras Bulba verilebilir. Hatta ilkinde köleliği ve monarşiyi savunmaya çalışır. Mutlakiyeti ve Ortodoks Kilisesi’ni toplumsal düzenin temelleri olarak görüyor ve ayrıca soylu sınıfı olumluyor, ilk döneminin aksine. Bunlara ek olarak, yergi sanatında doruğa erişmesine rağmen ikinci döneminde yerginin işe yaramaz olduğunu söylüyor ve o eserlerini yadsıyor. Fakat, bu sivri düşünceler, o dönemin büyük eleştirmeni Belinski’den nasibini almaktan kaçamıyor.
+Taras Bulba eserinde ise ırkçılığı ve şovenizmi rahatlıkla görebiliyoruz: ‘’Ona (Taras’a) göre üç durumda kılıca sarılmak gerekirdi; birincisi, Leh vergi memurları Kazak atamanlarını saymazlar, karşılarında kalpaklarını çıkartmazlarsa; ikincisi, Ortodoksluğa dil uzatır, töreleri çiğnerlerse; üçüncüsü de dinsizler (Müslümanlar) ve Türkler düşman olarak karşılarına çıkarlarsa.’’ Bununla kalmıyor, Musevileri de aşağılıyor:’’Kutsal çöreğe Yahudinin pis eli mi değermiş? Olacak şey mi bu?’’ Ayrıca, Rusları ve Slav ırkını göklere çıkaran düşünceleri de eserlerine yansımıştır.
+Aydın Süer’in bu kitapla Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü eseri arasında şu benzerliği kuruyor: Kazak savaşçıların Lehler karşısında ölümü, Kürşad ve silah arkadaşlarına benzer şekilde şiirselleştirilmiştir.
+Taras Bulba’daki bu gerçek olmayan tarihi bakış açısı Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ile karşılaştırıldığında rahatlıkla fark edilecektir.
+Ölü can ticareti, aslında o dönem için pek de ender bir olay değildi.
+Hikayemizdeki ilk toprak sahibi Manilov tembelliği ve ilgisizliğiyle Gonçarov’un Oblomov’unun bir önörneği sayılabilir.
+Yapıtta Gogol’un hicvi toprak sahiplerine ve memurlaradır; bu nedenle köy ve köylü yaşamı ayrıntılı bir biçimde yer almaz.
+Eserin içindeki Kopeykin’in öyküsü (yardım alamayan savaş gazisi ve sakat bir adam) kitabın yayımlanmasını geciktirmiş, Petersburg sansürü bu öyküyü tümüyle çıkartmak istemiş, sonunda ise birtakım değişiklikler yapılarak basılmıştır.
+Hatta sansür komitesinden Golohobastov şöyle bir açıklama yapmıştır: ‘’Buna asla izin vermem: can ölümsüzdür, ölü bir can olamaz, yazar ölümsüzlüğe karşı çıkıyor.’’
+Herzen ise yapıtı şu şekilde övmüştür: ‘’Böylesine bir suçlama, çağdaş Rusya için gerekliydi. Bu, usta bir el tarafından yazılan bir hastalık öyküsüdür. Gogol’un hayatı, bayağı bir yaşamın aşağıladığı bir kişinin, birden aynada hayvanlaşmış yüzünü fark ederek attığı dehşet ve utanç çığlığıdır.’’

gradesaver.com sitesinden alıntılar: (Çevirim oldukça baştan savma idi.)
SEMBOL, ALEGORİ VE MOTİFLER
+Yol: Çiçikov’un yolu sadece sürücü tarafından değil, o anda bulunun durumun da etkisiyle belirlenir.(Örneğin, Koroboçka’ya gezi) Rusya’nın yollarında yolcular kolayca kaybolacağından, ‘’kaderdeki rastgele dönüşlerle’’ hedefe ulaşılamaz. Buradan da, Tanrı’nın bizi hedefimize ulaştırarak mükemmelliğini ve iyiliğini görebiliriz.
+Ölü canlar: Bilindiği üzere canlar(soul) ölümsüzdür. Fakat bu metinde bunun ticareti gerçekleşmektedir. İnsan yaşamının kolayca alınıp satılmasına bir eleştiridir bu.
+Mahkeme: Mahkemenin verdiği haksız kararlardan ve daha günahkar olmasından hayatta bir önemi yoktur bu kavramın. Daha önemli olan Tanrı’nın kararıdır.
+Balo, panayır: Merkezdeki Çiçikov’un hikayesi gibi dansı da yanlış anlaşılmaların bir çığ gibi büyüyerek komik bir dansa dönüşmesine benzetilebilir.
+Kuşlar: Yuvasını terk etmiş kuş, İncil’de, yuvasını terk etmiş birisi gibidir. Çiçikov da hikayede gördüğümüz gibi, çoğu zaman tek başına ülkesini dolaşmaktadır, bir kuş misali.

Devlet Ayıcı, Körler Ülkesi'ni inceledi.
 16 May 16:19 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Kafeste doğan kuşlar uçmayı hastalık gibi görürler yada öyle görmeleri istenir garip bir tepkidir bu , tıpkı körler ülkesinde görmenin de anormal karşılandığı gibi .

Körler Ülkesinde görmek bir ayrıcalık mıdır yoksa farklılık mı, avantaj mıdır yoksa tam tersi mi?

Öncelikle hikayenin konusu üzerine şu soruları da içimden dökerek başlamak istiyorum;
Sahi, herkes gibi mi olmak normallik? Kendini ifade etmek farklılıklarımızı ortaya çıkarmak niye bu kadar güç? Normallik nedir kime yada kimlere göre belirlenir? Bizim kabul ettiğimiz mi yoksa çoğunluğun kabul etmesi mi? Normal yaşamak için kalabalığa göre mi şekil almalı onları mı kabul etmeli yoksa kendi görüşlerimize mi bağlı kalarak başka yol bulabilir miyiz ?

Evet bir düşünün:
Körlere ve görmeyi bilmeyenlere bu duyuyu nasıl anlatıp inandırabilirdiniz?
Sonuna kadar haklı ve emin olduğunuz bir gerçeği, bunu bilmeyen , inanmayan insanlara nasıl ispatlardınız hem de bildiklerinden başka bir bilgiye ihtimal bile vermeden kestirip atanlara ?

Gelin bu sorular doğrultusunda bu kitap üzerine incelememi ve yorumumu sizlere anlatmaya çalışayim ;

Sevdiğim kadın sanatçılardan olan ve muhteşem bir şarkının buluşmasıyla ortaya çıkan bu şarkıyı da dinlemek isteyenlere armağan ederim.
Ayrıca bu şarkının hikayesini de öğrenmenizi öneririm, üzüntülü ve acı dolu bir hikayesi bulunmakta.
https://www.youtube.com/watch?v=Bd4QO2NsdaM

UYARI:
(İpuçları olduğunu düşünmüyorum ama hikaye özetine değindiğim kısımlar vardır *BURADAN başlığı ile başlayıp *BURAYA KADAR başlığı arasında geçen kısımları isteyenler okumayabilir kendi kararlarına bırakırım.)

Wells’in bu kitabını elinize aldığınızda içindeki müthiş hikayeyi okumadan önce Elena fernandez’in resimli sayfalarını karıştırarak bir göz atıyorsunuz okuyacağınız bu distopik kurgu romanını. Ayrıca kitabın kapağında ki yürüyen siyah insanın beyaz gölgesi yada yansıması ile düşüncelerin içine çekerek kitabı okumaya hazırlıyor sizi yazarımız.

Kitabın hikayesi öncelikle olayın geçeceği mekanın tasvirleri ve betimlemeleriyle başlıyor.
Güney Amerika kıtasında bulunan oldukça uzun, birden fazla ülkeler boyunca uzanan And dağlarının vahşi ve ıssız topraklarında insanlardan yoksun bir bölge , vadide geçen bu olaya tanık olmaya başlıyorsunuz. Zorlu ve tehlikeli boğazlar, buzlu geçitler aşıldıktan sonra ancak ulaşılabilecek zorlu bir bölge de olan Körler ülkesi diye tabir edilmiş bir yer vardır. Zamanın bir döneminde İspanya zulmünden kaçarak buraya sığınan bir grup insanlar burada yaşamlarına devam etmeye başlamışlar. Fakat burada ilginç bir körlük hastalığı ile karşılaşıyorlar. Burada doğan, burada dünyaya gelen insanlar bu hastalıkla başlıyorlar hayatlarına. Sebebi bilinmeyen körlük belası hastalığı bölgenin durumundan mı kaynaklanıyor yada inançları yüzünden mi bu konuda ortada belirsiz düşünceler dolaşıyor. Bu hastalıkla uğraşan, sebeplerini ve çözümünü arayan insanlardan birisi bunun için bu ülkeden diğer ülkelere zorlu yolculuğa çıkar fakat geri dönüşü olmayan bir yolculuktur bu. Bu kişinin bu hastalığa çözüm ararken anlattığı bu ülke ve sorun, diğer ülkelerde dilden dile, kulaktan kulağa dolaşarak bir söylenti olarak masalsı hikaye haline geliyor.
Günün birinde bu vadide 17 gün gibi bir süre boyunca karanlığa yol açan bir yanardağ patlamasının ardından başka ülkelere gitme şansları kaybolur ve diğer ülkelerle de bağlantıları koparak etkileşimleri kaybolur, ülkenin geçit yerlerdeki toprak parçalarının yıkıntısı ve tahribi üzerine oldukça zorlu (körler için), bir dağ yamacı oluşur. Volkan patlamasının üzerine oluşan heyelanlar, seller ve yıkıntılar ile kaşiflerin de bu ülkeye gelme şansı kaybolarak ulaşım kapıları kapanır. Bunun üzerine adada kendi başlarına çaresizce kalan az sayılı insanlar körlük hastalığıyla hayatlarını idame ettirmeye devam ederler. Nesiller boyunca bu insanlar, soylarını aynı hastalıkla sürdürürler.

BAHSETTİĞİM KISIM BURADAN

Ve günün birinde And dağlarında gezi yapan bir gruptan olan normal özellikte ki dış dünyadan olan Nunez, gezi sırasında kazaya uğrayarak dağlardan oldukça alçak yamaçlara düşer. Uyandığında bulunduğu yeri gözlemlemek ve tanımak üzere gezmesi üzerine gördüğü üzerine garip hareketli insanların , farklı özellikteki bu bölgenin ‘’Körler ülkesi’’ adlı söylentinin burası olduğunu anlar ve onların dünyasına dahil olarak iletişime geçerek kendisine çıkış yolu aramaya koyulur. Gözlemleri üzerine bu insanların görmenin ne olduğunu dahi bilmediklerini hatta bu kavramı duymadıklarını anlar zamanla. Gözlerinin körleşmesi gibi zihinlerinin de köreldiğini düşünür. Onları tanımaya devam eder, bu kör insanlar kendi dünyalarında gerekli olmayan her şeyi unutmuşlar, çoğu kavramı kaybetmişler ve yeni bilgilere, kendilerine aykırı gelmesinden dolayı inanmıyorlardı! Kendi düzenlerine göre düşünce ve konuşma kavramları belirlemişlerdi, kendi dünyalarını benimsemiş ve alıştıkları düzende yaşam koşullarını şekillendirmişlerdi. İnançlar ve gelenekleri sorgulayarak kendi düzenlerine uygun, kendilerine mantık derecesinde mümkün olan tanımlar koymuşlardı, kendi felsefe ve yaşam amaçlarını değiştirmişlerdi.
Fakat Nunez körler ülkesinde tek farklı kişi, tek gören kişiydi. Ve körler ülkesinde gören tek insanın kral olabileceğini düşünüyor onlara bunu ispatlamayı düşünüyordu. Nunez bu özelliklerinden dolayı onlara üstten bakıyor ve kendisini üstün görüyor yapacaklarını, hayatlarını değiştireceğini düşünüyordu.
Nunez mi körlerin hayatını değiştirecekti , yoksa Körler mi hayatlarını kendisine kabul ettirecekti? Bunun üzerine gelişen olaylarla ve mücadelelerle hikaye devam ediyor.

BURAYA KADAR

Buradaki geçen mücadele de anlatılan mesajı okurken düşünüyor ve görüyoruz ki ; Topluma doğruları , gerçekleri anlatan kurtarıcıların başarısızlıklarla karşılaşması , hitap ettiği kişilerin bunu anlamamaları , hazmetmeye yeterli bir zihinleri olmamalarından kaynaklanıyor çünkü yeni kavramlara olan inanç ve düşüncelerden yoksun olmaları bunu oluşturuyor. Farklılıklarımız; üstünlük hatta bir başarı bile olsa toplumun ilkelerine görüşlerine uymuyorsa onların hoş karşılanmayacağı hatta bundan bizi bile vazgeçirmek için faaliyet gösterecekleri mesaj olarak verilmek istenmiş. Topluma karşı kendi fikirlerimizi açıklama ve onlara anlatma durumunun zorluğunu hikaye ile geliştirerek okurlarına aktarmış yazarımız. İnsanların algısının neye göre belirlenip neye göre şekillendiğini göstermek istemiş.

Anlatmak istediği mesajı ustalıkla 60 sayfalık kitabın yarısında anlatmayı başarmakla kalmayıp bu mesajı kafama yerleştirmeyi gerçekleştirip , canlılığını her zaman koruyacağını düşünüyorum.
Bu kitabın 30 sayfasını okuyor fakat 300 sayfa kadar düşüncelerle buluyorsunuz kendinizi bitirdikten sonra.
60 sayfalık kitabın yarısı hikaye yazılı yarısı da resim baskılı sayfalardan oluşmakta. Sanırım okuduğum en kısa kitaplardan biriydi, bu kadar kısa kitapların Zweig'e has bir tarz olduğunu düşünürdüm bu kitapla karşılaşana kadar.

Kesinlikle tavsiye ederim, bu distopik romanı bir nefeste 1 saatte ama düşüne düşüne 1 gün bile sürmeden okuyabileceğiniz ve uzun süreli etkisinde kalabileceğiniz bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Ve eklemek isterim ki bu yazarın düşüncelerini keşfetmek, geleceği ve bugünü keşfetmek , anlamak olacağı için bundan mahrum kalmayın ve yazarla yeni tanışacak olanlara yada Wells’in henüz bu eserini okumamış olanlara mutlaka bu eserini okumalarını tavsiye ederim. Wells’in bilimkurgu alanında ki amacını da kısaca bahsedecek olursam gelecekte çılgın fikirler oluşturmak yerine toplumsal sorunların da mesajını vermeyi amaç ediniyor. Salt bilime değil aynı zamanda sosyal konuların üzerine de mesajlar vermek istiyor.

Şunu da eklemek isterim ki zaman makinesi eserinde ki gibi sonu biraz boşlukta, bağlanmamış durumda buldum fakat anlatılan hikaye o kadar başarılı ve etkileyici ki bunun sizi fazla üzmeyeceğini düşünüyorum.

Ayrıca ek olarak şunlara değinmek isterim;
Platonun mağara hikayesini bilenler yada duyanlar vardır ki ben de bir kısmını arkadaşımdan öğrendiğim kadarını açıklayacağım. Bir mağarada zincirlerle bağlanmış ve sabitlenmiş olan insanlar sırtları mağara girişine dönük bir bir haldeler iken dışarıdan yansıyan ışıkların mağara duvarında ki oluşturduğu gölgeleri gözlemleyip bunlarla birlikte hayatları üzerine fikir yürütürler. Bir süre sonra zincirlerden kurtulabilen bir kişi mağaranın kapısına kadar gelip , dünyanın farklı eylemlerinin somut , gerçek boyutlarını görerek fikirleri değişir bunun üzerine dönerek bunu zincirli haldeki arkadaşlarına anlatması üzerine onu kimisi deli kimisi ise yalancı olarak yaftalar ve şiddetle karşı çıkarak inanmazlar kendisine.

Ve birde Saramago'nun körlük kitabını okuyanlar da varsa bilirler ki, toplumda körlük hastalığına yakalanan herkesin aslında görmenin sadece gösterilen veya göz önünde bulunanın arkasında da farklı gerçekleri olduğunu , bunu düşünerek hissederek ve anlayarak görmenin önemine değinmiştir.

Körler ülkesi kitabının da bu hikayelere benzeyen noktaları olduğunu eklemek istedim. Verilmek istenen mesajın birbirine yakın olduğunu düşünüyorum.

''İlerlemeyi, bizi şikayet edenler borçluyuz. Memnun insanlar hiçbir değişiklik istemezler.'' Wells

Kitabın içinden beğenerek paylaştığım alıntılar bir arada buraya ekliyorum:
#29462707 - #29686266 - #29659878 - #29504183

Ayrıca Farklı Türleri Keşfet etkinliğinin de tarihini geçirmiş olsam da yine de etkinlik okurlarına sunarım bu kitabı.
Etkinliğin mimarı olan Necip Gerboğa'ya bu zengin etkinlikte farklı türleri keşfettiren yolculuğa bizleri çıkardığı için kendisine teşekkürlerimi iletirim, yolculuğumuzdan memnuniyet duyduğumu belirtirim.
İyi ve keyifli okumalar …

Kitap Kurdu, OT Dergi Sayı: 47'ı inceledi.
 01 Nis 14:46 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

OT dergisinin bu sayısında John Lennon'a yer ayrılmıştı. Kısa hayatına sığdırdıkları anlatılmıştı. Kendisine mal olmuş, daha çok barış söylemlerinden alıntılar yapılmıştı. Bir dönem onun gibi 'Barış yanlısı' Erkin Koray ile yollarının kesişmesi konu edilmiş, John Lennon'ın "Imagine" şarkısına atıfta bulunulmuş, Erkin Koray bu şarkıdan etkilenerek 3 sene sonra "Fesuphanallah" şarkısını yazmıştır.

Bazı yazar ve şairlerden kısa kısa alıntılar bölümü çok hoşuma gitti ve bunların bir kısmını duvarımda paylaştım.

Dünyaca ünlü, hatta Dicaprio'ya oscar ödülünü kazandıran yönetmen "Alejandro Gonzalez Inarrutu" nun gençken izlediği Yılmaz Güney'in yönettiği, Tarık Akan'ın başrol oyuncusu olarak rol aldığı "Yol" adlı filmden etkilenerek kendi filmini çektiğini söylediği karikatür bölümü oldukça etkileyiciydi.

Özellikle sinemaya ilgisi olanlar için "film replikleri" bölümü de oldukça doyurucuydu. Buradan 1-2 tanesini de duvarımda paylaştım.

Dikkatimi çeken diğer bölüm "Tembellik hakkı" bölümüydü. Kendimi bir an felsefenin içinde buldum. Bu bölüm hoşuma gitti. Okumanızı öneririm.

Derginin bir bölümünde "Ahmet Kaya ile röportaj" vardı.

Diğer dikkate değer bir kısım "Savaş" gerçeğinin psikolojik, ekonomik nedenlerini ve insanların bu olumsuz durumların içine nasıl sürüklendiklerini, bu olayda maşa olarak kullanılmamak için neler yapmaları gerektiği konusunun ele alındığı bölümdü. Bu yazı da hoştu. Okumanızı öneririm.

Diğer bir bölümde Gutenberg'in matbaayı ne koşullarda icat ettiği, çektiği çileler anlatılıyordu. İlgi çekici bir yazı olmuş.

Yaşar Kemal hayranı birisi olarak derginin bir bölümünde bu yazardan bahsedilmesi beni çok mutlu etti. Bu yazıda, kimsenin fazla bilmediği Yaşar Kemal'in röportajcı yönüne değinilmiş. Bir röportaj yapabilmek için ne çileler çektiği anlatılmış. Etkileyici bir bölümdü. Okumanızı öneririm.

Derginin bir bölümünde duvarımda da birkaç yerinde alıntı yapıp paylaşımda bulunduğum George R.R.Martin ile yapılan bir röportaj mevcut. Bu röportajda daha çok kendi yazarlık serüvenini anlatmış ve diğer yazar adaylarına önerilerde bulunmuş.

Derginin diğer kısımlarında da güzel hikaye ve şiirler(bir ikisini beğenip duvarımda paylaştım) mevcuttu.

Tabi bazı beğenmediğim kısımlar da oldu. Okumak isteyen arkadaşları olumsuz yönde etkilemek istemem. Okuyup siz karar verin.

Genel anlamda 64 sayfalık bir dergi olmasına rağmen, bu sayı bana oldukça doyurucu geldi.

Eda CELİK, Kırık Kanatlar'ı inceledi.
31 Mar 11:58 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

#Kitapyorum
#HalilCibran
#KırıkKanatlar

Bitti...
Tarzım olmadığını için uzun zamandır böyle güzel, aşk temalı bir kitap okumamıştım. Bu çok farklı ve harikaydı
Halil Cibran severek beğeni ile okuduğum yazarlardan birisi. Kullandığı kelimeler, kurduğu cümleler ve anlatımı çok farklı. O'nun kitaplarını okurken o kadar çok altını çizdiğim cümle oluyor ki; bazen saatlerce tek bir cümlesini düşündüğüm zamanlar oluyor.
Kitabın konusuna gelince; toplum baskısı nedeniyle, babasının isteği üzerine sevmediği bir adamla evlenmek zorunda kalan genç bir kadın ve herşeye rağmen ondan vazgeçmeyen bir erkek...
Günümüzdeki geçici aşklara inat yürekleri ile seven ve kavuşamayan kanatları kırık iki sevgili...
"Nerde o eski aşklar" sözünü birkez daha kulaklarınızda çınlatacak müthiş bir eser. Sonu inanılmaz derecede etkileyici ve sarsıcı hazin bir aşk öyküsü...

Kitaptan alıntılar;
Oysa ben hapsolduğu zindanının demir parmaklıklarını ve zincirlerini düşünen bir mahkum gibi anarım gençliğimi.
Yaşadığı günün çok hızlı aktığına şahit olduğudan ve geleceğin mezarın belirsiz gizemini hatırlattığından dolayı yaşlı insanların ruhları geçmişe sıkı sıkıya bağlıdır...
Gerçek zarafet;bir kadınla, bir erkeğin ruhları arasındaki ahenkten ortaya çıkan aşktır...
Selma'nın zarafeti altın sarısı saçlarda değil, onu ruhunu saran güzel ahlakında ve saflıkta; iri gözlerinde değil; onlardan yayılan nurda; kızıl dudaklarında değil,sözlerinin tatlılığında,; mermer boynunda değil başının hafifçe öne eğilmesindeydi. Kusursuz görünüşünde de değildi, ama yerle gök arasında beyaz bir meşale gibi yanan ruhunun asaletindeydi...
Yüreğin söyledikleri dilin söylediklerinden daha ulu ve daha saftır. Sükunet ruhlarımızı nur ile doldurur, gönüllerimize fısıldayıp bir araya getirir. Sükunet ruhu bedenden alır, ruhlar alemine uçurur ve Tanrı'ya yaklaştırır...
Genç kızlığına kadar yetiştirdiği tek kızından ayrılmak her erkeğin ruhunun hüzün kaplamasına sebep olur...
Yolunu hisleriyle bulup ayakta kalabilen bir kör gibiyim...
Güçsüz bir kadının güçlü bir erkeğe verebileceği her şeyi ona vereceğim...
Eğer fırtına bu dalgalı okyanusta bizi ayırırsa, dalgalar sakin kıyılarda tekrar birleşecektir...
İçinde bulunduğumuz bu tuhaf kuşak uykuyla uyanıklık arasında var oluyor. Elinde geçmişin toprağını ve geleceğin tohumlarını tutuyor...
Bir ulus için kadın, lambanın yağı gibidir. Lambadaki yağ azalınca ışık azalmaz mı?
Engellere ve zorluklara karşı gelmek sessizliğe çekilmekten daha asıl bir davranıştır...
Anne herşeydir, kederde tesellimiz, umutsuzlukta umudumuz, güçsüzlükte gücümüzdür. Anne sevginin, merhametin, sempatinin, bağışlamanın kaynağıdır. Annesini kaybeden kişi, onu devamlı yüceltip koruyan bir ruhu kaybetmiştir.
Mumların karanlık ışığına alışan gözler güneşe bakmak için yeterince güçlü olamaz...
Seni bir annenin tek çocuğunu sevmesi gibi seviyorum...

Kesinlikle tavsiye ederim...
Teşekkürler, kitapla kalın

Özge (kitabihayal), Denemeler'i inceledi.
28 Mar 21:22 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yıllar öncesinden bugüne seslenen, insanı insana anlatan, doğruluğundan şüphe etmeyeceğimiz harikulade cümleler, konularla bütünlük oluşturan etkileyici alıntılar... Müthişti, kesinlikle okunmalı!

Zeynep Aydoğan, Abum Rabum'u inceledi.
16 Şub 21:25 · Kitabı okudu · 22 günde · 9/10 puan

İskender Pala kitaplarını her zaman severek,sıkılmadan ve merak ederek okurum. Bu kitap da beni bu konuda şaşırtmadı yine aynı şevkle , istekle ve merakla okudum.
Kitap Hz. İbrahim öğretilerinden yola çıkarak bu öğretilerin İslam,Hristiyan, Yahudi dinlerinde nasıl yorumlandıkları -kutsal kitaplardan alıntılar yaparak- aynı zamanda Ortadoğu'nun emperyalist güçler tarafından nasıl kültürlerinin öldürülmeye çalışıldığını güzel bir dille aktarmış. Kitap dini,siyasi,tarihi bilgiler aktararak hem okuyucuya bilgi yüklüyor hem de olaylara farklı açılardan bakmanızı sağlıyor. Tabii tüm bu bilgiler kurgusu etkileyici bir polisiye romanla harmanlanmış bir şekilde okuyucuya sunuluyor. Severek okudum ve tavsiye ederim.

Sefeka, A. Cahit Zarifoğlu'yu inceledi.
 10 Şub 22:24 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Abdurrahman Cahit Zarifoğlu ACZ..
Sultan şiiri ile tanıdığım ve tanımamdan bu yana kopamadığım şair. Hayatı tamamen örnek alınacak, sözlerinden ders çıkarılacak bir şair.Bu kadar övgüden sonra gelelim kitaba:
Kitabın içeriğinden önce kapağından biraz bahsedeyim. En güzel tasarımlardan diyebilirim. Ön kapağında ACZ, arka kısmında ise Sultan şiiri bulunuyor. Direk dış görünüşte insanı kendisine vuruyor yani :)). İçeriğe gelirsek;
Kitabın ilk başını her zamanki gibi sunu kapmış. Burada ACZ'ı neden araştırdıklarını dile getirmişler, hemen sonrasında ACZ'dan ''ben, ACZ" başlığı altında alıntılar yapılmış ve daha sonrasında baş kahraman ACZ'ı, arkadaşları ''arkadaş Şahitliği" başlığı ile anlatmaya başlamışlar. Anlatmakla kalmayıp resimlerle desteklemişler, ailesinin, akrabasının, Maraş'ı güzelleştiren arkadaşlarının (7güzel adam) hepsinin anlamlı resimleri ile kitaba güç kazandırmışlar. 384 sayfanın hepside dolu dolu, heyecanlı ve bazı yerleri de şaşırtıcı. Belkide çocuklara en değer veren şairdi,şairlerdendi. Yazdığı şiirlerin hem çocuklara göre hemde yetişkinlere göre olduğunu söylüyor, ince bir konu gibi bu. Şairaneliğinin yanı sıra İlahi aşka olan düşkünlüğünü, vatanına, milletine olan düşkünlüğünüde kitabın ilerleyen kısımlarınıda fark etmek mümkün. Kitap baştan aşağı etkileyici fakat kitabın en son sayfası hem üzücü hemde gerçek olan bir şeyi resmetmişler. Son sayfasında ACZ'ın gömme izin belgesi ile kitabı noktalamışlar. Kitap baştan sona güzel sıralama ile bizlere sunulmuş, diyeceğim o ki koşun koşun alın. Bana kalsa kitabı baştan aşağı anlatırım ama sizlere de okunacak yer kalsın, anlatılmaz yaşanır derler ya, işte onu değiştiriyorum, ''anlatılmaz okunur" çünkü okumak, daha eğlenceli :))

Ve tüm tabiat 7 Haziran 1987 günü büyük bir kedere boğulur. Çünkü artık kırlarda çiçekler Cahitsiz açacaktır…

Esra D., Şibumi'yi inceledi.
 16 Oca 11:57

Merhabalar arkadaşlar.Çok kişinin yorum beklemesi suretiyle kitabı bir ele alayım dedim.Yoksa Şibumi anlatılması zor şeyler hissetmenize neden oluyor..Yani beni bile(hissizleşen) etkilediyse okumaya değer derim..

Bu kitapla tanışmama vesile olan arkadaşıma Tuco Herrera teşekkür etmek istiyorum. O şiddetle tavsiye etmeseydi daha sonraya erteleyebilirdim.Çünkü aldığım kitap çok eskiydi,yazıları çok küçüktü, bazı yazıları eksikti,kitap elimde dağıldı resmen.. Siz siz olun sahafa arkadaşınızla gitmeyin, kitap alırken iyice inceleyin..

Kitaba başlamadan önce Japonlara özgü bir tür oyun olan "Go" yu ve "Go felsefesi" ni araştırıp iyice sindirdikten sonra başlamanızı tavsiye ederim. Maksat kitap bölünmesin, araya araştırmalar girmesin diye söylüyorum..

Başlarda bu ne yaa!!! Dedim bu mu dehşet kitap.. Bu kadar tavsiye edildiğine göre vardır bir aksiyonu oku Esra dedim..

Ve yanılmadım...
Şibumi adının ne olduğunu hayranlıkla okuyacaksın..
Hatta öyle etkileneceksin ki kendinde de bu tarzı hissedeceksin..Bende böyle yaşayabilir miyim diye deli sorular geçecek aklından.
Sadece okurken farklı bir kimliğe bürüneceksin....

Sonrasında tanışacağın karakterler iyice bağlayacak senii... Nicholai Hel baş karakterdir kendileri.. Ben tanıştığıma çok memnun oldum.Sonuna kadar el ele devam ettik...Şibumi felsefesi beni benden aldı... Zaman zaman da alıntılar yaptım zaten...

Hem polisiye, hem edebi hem felsefi bir roman. Normalde kurgu pek sevmem.. Öyle güzel kurgulanmış ki kurgu olduğunu unutup okuyorsun..

Nicholai ve La Cagot dostluğu ve aralarında geçen diyaloglar hem çok etkileyici hem de okurken gülümseten nitelikte..

Polisiyeden pek anlamam ama heyecanlı bir anlatımı var bu konuda..Cümleleri okurken sonrasında ne geleceğini tahmin edemiyorsunuz..

Tadı damağınızda kalacak türden bu eseri her kitap severin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum... Umarım okuduğunda doğru zamadasındır! Aksi takdirde kitabı beğenmemen de olası...

Umarım merak edenleri tatmin edecek bir inceleme yapabilmişimdir.. Sevgiler saygılar

Zeynep Buse Küçük, Sonat'ı inceledi.
15 Oca 16:01 · Kitabı okudu · 3 günde · 5/10 puan

Kitap baskı fikri olarak çok güzel düşünülmüş. İçerisindeki resimler, son sayfalardaki mektuplar kesinlikle çok iyiydi bence. Genel olarak basit bir hikayeye sahip olmasına rağmen yazarın okuyucuya aktarmaya çalıştığı duygular da güzeldi. Ama hikaye o kadar sıradanlaştı ki artık hiçbir türlü etkilemiyor maalesef beni.

Yine de yazarın kitap boyunca ara ara yapmış olduğu alıntılar hikayeye farklı bir boyut kazandırmış. Açıkçası ben farklı ve özgün bir konuyla yazarın çok daha iyi şeyler ortaya çıkaracağına inanıyorum.

Bir de kitabın sonunun beni daha çok etkilemesini bekliyordum. Olay olarak evet etkileyici ama yazım şekli çok da etkilemedi beni. Kısacası konu bence oldukça sıradandı ama yazarın yapmaya çalıştığı şeyler iyiydi. Ve ben daha iyi şeyler ortaya çıkaracağına da inanıyorum.

mahmut antmen, Çatıdaki Pencere'yi inceledi.
03 Oca 17:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Çatıdaki Pencere Saramago'nun ilk kitaplarından biri.Belki de bu sebepten henüz yazarın kendine has yazım stili (büyük harf kullanımı,konuşma çizgileri..) burada yok.Zaten ölümünden sonra basılmış.
Öncelikle kitabın gerçekten çok sürükleyici olduğunu söyleyebilirim.Yalın bir dile sahip.Yazarın üslubu çok güzel.
Lizbon'da bir apartmanın dairelerinde yaşayan ortak yanları hayat koşullarının zorluğu olan ama birbirinden çok farklı iç dünyalara sahip Portekizli insanların hikayesi anlatılıyor. Sadece olay örgüsü değil hayata, hayatı yaşamaya/yaşayamamaya, ilişkilere, evliliğe; arkadaşlığa dair yaklaşımlar ve alıntılar oldukça etkileyici.Altını çizerek kitap okuyanların fazlasıyla güzel söz bulabileceği kanaatindeyim.Hayatın anlamı ile ilgili kısımlar ve yaşayamadıklarımızın suçunu başkalarına yükleme ile ilgili bölümler çok hoşuma gitti. Herkesin kendi ve çevresi ile ilgili birşeyler bulabileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum.