• 126 syf.
    _Spoiler_

    Alman edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe kimdir?
    Ben yazarı ve kitabı bir arada tanıtmak düşüncesindeyim.Tabii söz konusu dünyaca ünlü bir yazar olunca başka türlüsü gelmedi aklıma.

    28 Ağustos 1749 yılında Frankfurt’ta hayata gözlerini açan Goethe, disiplinli ve rasyonalist bir baba ve son derece mistik ve duygusal bir anneye sahipti.83 yıllık yaşamı 1832’de muhtemel olarak kalp krizinden, Weimar’da son sözleri olan “Daha fazla ışık…” diyerek bitmiştir.

    "Daha fazla ışık" derken tam olarak neyi kasdettigini asla bilemeyeceğiz.Ucu açık bir cümle.Her şey düşünülebilir.Yettigince etkilendim bu cümleden.

    Peki bu 83 yılına dair kısa bir özet geçsem nasıl olur?

    Goethe, küçük yaşlarda başlayan eğitiminde; Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Latince, Yunanca gibi dil öğrenimlerinin yanı sıra, bilimsel konular, din ve çizim gibi alanlara da yer vermiştir.Ayrıca, çello ve piyano çalmayı, biniciliği, eskrimi ve dans etmeyi öğrenmiştir.

    Beni en çok etkileyen durum ise, bilim insanlarının araştırmalarına göre tahmini 210 IQ ile gelmiş geçmiş en büyük dâhi gösterilmesi olmuştur.

    Goethe, edebi yaşamına babasının kendisine 2000 kitap bulunan bir kütüphane hediye etmesi ile başlamıştır.

    Asıl konumuza dönersek, "Genç Werther in Acıları" kitabını,(araştırmalarım doğrultusunda) kendi yaşamından esinlenerek yazmış olduğunu söyleyebilirim.
    Arkadaşı Kestner'in nişanlısı Charlotte Buff'a âşık olmuştur.Bu durum, iki ay sonra tehlike arz etmeye başlayınca, Wetzlar'i alelacele terk etmiştir.
    Bir buçuk yıl sonra, edindiği bu aşk tecrübesi ve diğer hayat tecrübelerini, 1774’te "Genç Werther'in Acıları "adlı romanında bir araya getirmiştir.

    Hikâyedeki anlatımı, duygularının coşkunluğu ve çağdaş gençliğin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktaki başarısıyla evrensel bir üne kavuşmuştur.
    Roman etkileyici olmasının yanında, intihar eğilimlerinin artışına sebebiyet vermesi hususiyetinden dolayı beni ziyadesiyle üzmüştür.

    Romanın içeriğine gelirsek, Werther'in nişanlı Lotte'ye duyduğu büyük saplantılı aşkın, onun hayata nasıl tutunamadığını, güçsüzlüğünü, acziyetini, haksızlıklarını sonunda ise hayatına son vererek yaptığı bencilliği göstererek aslında Goethe'nin neyin yapılmaması gerektiğini anlattığını düşünüyorum bu romanıyla.Zira gerçek hayatta yaşadığı benzer durumda bunları düşünmüş olsa dahi yapmadığını ve gösterdiği başarıyı görüyoruz.

    Öyle ki yaşamının her anında bir arayış, bir sentez ve daimi olana yakınlaşma isteği ile dolu geçirmiştir.Her ne kadar “Bilgi arttıkça huzursuzluk da artar” diye düşünmüş olsa dahi yaşamını o bilgiye ulaşma yolunda harcadığı gerçeği ortadadır.

    Goethe; bütün halkları sevmeyi, onların sesine ve ihtiyaçlarına kulak vermeyi, bütün yer yuvarlağını kapsayacak kadar sevgiye sahip olan Alman filozof Johann Gottfried Herder’den öğrenmiştir.

    Fakat onun asıl adeta tutulma yaşadığı isim ise İslam peygamberi olan  Hz. Muhammed‘tir.
    Hz. Muhammed e yazıldığı bir şiirde;

    “Sevgili çocuğum, bizim Uluhiyyet fikrinden ne haberimiz var ki?
    Ve bizim dar tasavvurumuz, o yüce varlıktan neler anlatabilir ki?
    Ben de bir Türk gibi Allah’ı yüz isimle tabir etmeye çalışsam, yine de o sonsuz kudrete karşı bir şey söylemiş olamazdım.”


    Ben kitabı beğendim.Okumaya değer bir kitap.İncelememde yazara daha kapsamlı yer vermiş olmam, okunan kitabın yazarıyla daha iyi anlaşıldığı öz düşüncemden ileri gelir.Keyifli okumalar dilerim.



    ●Kafka, Goethe'yi "hayat üzerine söylenebilecek olan her şeyi söyleyen biri" olarak tanımlamaktadır. 


    KAYNAKLAR
    * Avrupa’nın Edebiyat Ustasından Hz. Muhammed Şiiri 
    * Güz Kuyusu/Goethe ve Dünya Kültürleri/16.04.2016
    * Dilkolik/Goethe Hakkında Bilinmeyenler
    * Dünya Hassas Kalpler İçin Cehennem Gibidir / Sanat Karavanı, 2016
  • 94 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Talat Sait Halman'ın bu kitabı tamamen kendi çevirileri ve Faulkner'la ilgili kendi okuma deneyimleri ve yorumlarından oluşuyor.

    Kitapta öncelikle yazarın ayrıntılı biyografisi yer alıyor. "Faulkner'ın Yaşadığı "adlı bu bölümde yazarın hayatı anlatılıyor. Halman'ın kitabın ikinci bölümü "Faulkner'ın Yarattığı" adlı bölümde yazarla ilgili tespitlerini ve yorumlarını bu hayat hikâyesine sağlam bir şekilde bağladığını söyleyebiliriz. Jean Paul Sarte'ın Faulkner için söylediği "kozmik kötümserlik" sözünün temelleri sanki yazarın yaşadığı hayatın trajedilerinde gizli gibidir. Her ne kadar Halman biyografi kısmında sözünü ayrıntılı olarak etmemişse de Faulkner'ın alkolikliğinin uçlarda geziniyor olması ve bu yüzden hastanelere düşmesi de bu kötümserliğin altını kalın kalın çizmektedir sanki. Ama daha ötede, kardeşi Dean'in özel uçakla tehlikeli gösteriler yaparken gözünün önünde ölmesi ve Faulkner'ın kardeşinin kanlı vücut parçalarını evinin banyosunda bir araya koyması gibi ürkütücü trajediler de yer alıyor.

    Kitabın ikinci kısmı olan "Faulkner'ın Yarattığı" adlı bölümde Halman, Faulkner okumalarından çıkardığı tespitler ve yorumlarla kitabının niteliğini daha yukarı çıkarıyor. Ancak sağlam Faulkner okumaları yapan bir okurun yapabileceği gözlemler bunlar ve bence oldukça faydalı olabilecek, yol gösterici, düşündürücü yorumlar içeriyorlar. Bunu özetlemek gerekirse;

    "Yirminci yüzyıla "lanete uğramış ölümsüzlük ve ölümsüz lanet hâkimdir"; yeni çağ, "dünyanın köhne ve felaketli rahmi"nden doğmuş bir canavar gibidir. Faulkner'ın eserleri incelenirse, bir bütün olarak bakılırsa "o zaman Dante'nin Cehenneminden çok daha ürkütücü bir panorama ortaya çıkar".

    "Faulkner'da "kör tragedya" evrenseldir. Tek tek kişiler, alınyazısından kaçmak şöyle dursun, ona başkaldıramazlar bile. İnsanın kaderi, kendi umut ve seçimlerinin dışında kalır. Kader karşısında insanın hiç bir gücü yok gibidir, hürriyeti ve haysiyeti bile yoktur. Ama tragedya yalnız kişisel değildir. Yirminci yüzyılda, dünya tarihinde ilk kez tragedya bütün insanlığı kapsamaktadır ve Sartre'ın sözünü ettiği kozmik kötümserlik de budur."

    "Yoknapatawpha- Faulkner'ın yarattığı bu ismi var cismi yok yer; bütün şamatası ve vahşilikleriyle, bütün hile ve kötülükleriyle çağımızı talan eden beşeri cehennemin timsalidir. Yirminci yüzyılda her kıtadaki topluluklar ve kültürler kökten sarsılmıştır. Bu sarsıntı, bir bakıma insanın dışında olan bir lanetten, bir bakıma Faulkner'ın söylediği gibi insanın " kendi icad ettiği ve icat etmek için ısrar ettiği azap ve ızdıraplardan" doğmuştur. Kendisi lanetlenmiş olan insanın yüreğindeki karanlıktır bu. İçteki karanlıktan kurtuluş yoktur, çünkü insanın kalbinin dışında hiç bir gerçek yoktur.İşte bu yüzden Faulkner karakterleri, ahlâken, aklen, ruhsal anlamda karman çorman insanlardır. Bu kargaşa onların alınyazısı olmuştur. Bu yüzden eleştirmen Edith Hamilton Faulkner karakterlerini "kaderin iradesiz köleleri" olarak tanımlamıştır. İradesiz köleler günahlarından kurtulmak için kendi çektikleri ve başkalarına verdikleri azabı ölünceye dek yaşamaya mahkumdur."

    Halman bu ikinci kısmın sonunda yazarın ilk başlarda büyük eleştiri de alan ama nihayetinde yazarın kimliğini belirleyen üslubundan da söz ediyor. Örneğin eleştirmen V.S. Pritchett, yazarın üslubu için "yazılacak yerde tütün gibi çiğnenip arasıra dışarı tükürülen azap verici bir düzyazı" şeklinde bir yorum yapmış. Clifton Fadiman yazından üslubundan "anlatmaya aykırı" şeklinde söz ediyor ve "hikâye ya da konu anlatılmasın diye bir takım karmakarışık usuller" diyor. Conrad Aiken ise örneğin "düpedüz berbat" yorumu yapmış. Ama elbette bu yorumlar Halman'ın kitabının basıldığı 1963 yılına dek yapılmış olan eleştirilerden oluşuyor, bugün buna benzer yorumlara rastlamak imkânsız olsa gerek.

    Kitapta Faulkner'ın bu eleştirilere verdiği yanıt, onu benzersiz kılan anlatım tarzının neye dayandığını görmek açısından önemli: "Hiç kimse kendisinden ibaret değildir. Geçmişinin toplamıdır insan. Geçmiş, her erkeğin ve her kadının, her ânın bir parçasıdır. Her erkeğin ve her kadının ailesi, görüp geçirdiği şeyler, her vakit kendisinin başlıca unsurlarıdır. Bir hikâyenin bir kişisi, herhangi bir hareket ânında sadece kendisi değildir, onu meydana getiren bütün unsurların birleşimidir. İşte uzun cümle, kişinin bir şey yaptığı o ânın içine onun geçmişini ve belki geleceğini koyma çabasıdır." O halde insan işte bu kamaşma, karmaşa ve iç içe geçmiş anların, anıların, geçmişte bugüne dek gelen bütün birikimlerin bir bileşkesidir ve bu yüzden karmaşıktır, ve onu anlatmaya çalışan dil de onu olduğu gibi yansıtabilmek gayretiyle sözü uzatır, eğip büker, döndürür, tekler, akar gider, hani Çılgın Palmiyeler'de önüne her şeyi katıp da ağır ağır zamana kendini bırakan, susan o koca nehir gibi.

    Halman'ın kitabının üçüncü bölümünde yazarın bibliyografisi ve Türkiye'deki çeviri serüvenini de görüyoruz. İlk Faulkner öyküsü 1951'de çevrilmiş. Önemli edebiyatçılarımız Bilge Karasu, Hamdi Koç, Talât Sait Halman, Ülkü Tamer (ne kadar da güzel bir çeviri ve toplama bir öykü kitabıdır "Kırmızı Yapraklar, mutlaka okunmalı) öyküler ve toplama kitaplar çevirmişlerdir. Ancak Türkçeye çevrilen ilk Faulkner kitabı bir öykü eksiğiyle Halman çevirisi olan ve Yaşar Kemal gibi bir yazarın İnce Memed'i yazmasına bir vesile ve bir ilham da olan "Duman " adlı kitaptır, ancak en azından dilimizde okuyabildiğimiz eserlerini düşünürsek "Duman" aslında en az etkileyici eserlerinden birisidir yazarın, kötü asla değildir, iyidir, ama diğer eserleri yanında ister istemez sönük kalır, ve yine buna rağmen Türkiye edebiyatına etkisi olmuştur, kıymetlidir. Duman'dan sonra çevrilen ilk gerçek kitabı ise "Kutsal Sığınak" olmuştur, sene 1962.

    Kitabın son kısmında Halman bu sefer çevirmen olarak karşımıza geçiyor ve Türkiye'de "Ses ve Öfke" Rasih Güran tarafından 1960larda çevrilmeden önce Halman'ın çevirdiği ("Ses ve Gazap" olarak geçiyor eserin adı) Quentin bölümünden uzun bir parçayı da kitaba ekliyor. Sonuç: muazzam. "Ses ve Öfke"yi bu kadar bilgiden sonra bir kere daha muhakkak okumalıyım.

    Kitabın son bölümünde ayrıca Faulkner'ın bir şiiri," Ağustos Işığı"ndan bir bölüm (kitapta "Ağustos Aydınlığı" olarak geçiyor adı) var. Kitap, Faulkner'ın ilk kez okuduğum "Mağara " adlı öyküsüyle sona eriyor. "Mağara" okuduğum en iyi Faulkner öykülerinden birisi olup Halman'ın çevirideki yetkinliğini tekrar tekrar gösteren çok etkileyici, nitelik kokan, müthiş bir öykü.

    William Faulkner'ın dilimize çevrilmeyen çok eseri var ve gecikmeden dilimize kazandırılmaları gerekiyor. Daha fazla Faulkner, daha fazla edebiyat ve daha fazla iyi edebiyat demek. Yazarla tanışmak isteyenler için bence Ülkü Tamer'in "Kırmızı Yapraklar" adlı çok iyi seçimlerden oluşan toplama öykü kitabıyla beraber bu kitap da çok iyi bir başlangıç seçeneği olabilir. Bunu yapmayı düşünen okurlara şimdiden iyi okumalar dilerim.
  • 400 syf.
    ·5 günde·5/10
    Yazarın okuduğum 5. Kitabı. Daha önceki okuduğum 4 kitabı bir solukta bitmesine kıyamayarak okumuştum. Bu kitabı okurken oldukça zorlandım. Hatta yarım mı bıraksam diye düşğnmedim değil. 200 sayfayı geçtikten sonra daha hareketli bir hal almaya başlıyor. Sonu ise gerçekten sabrettiğime değmiş dedirtti. Yine de başının o kadar durağan olması diğer kitapları kadar akıcı olmaması beni hayal kırıklığına uğrattı. Kitapta geçen en etkileyici cümle "hayat sadece bir yön bilir o da ileriye doğrudur" du. Üzerine oturup düşünmemi ne kadar haklı bir tespit olduğunu farketmemi sağladı. Son olarak okumaya değer bir kitap.
  • 240 syf.
    ·3 günde·8/10
    Birbirinden farklı 3 serinin sonuna geldim. Size Bir Sır Vereceğim, Hızır Dokunsun Dualarına ve serinin son kitabı Su Kanunu.

    Size Bir Sır Vereceğim kitabı roman şeklinde yazılmış insanları düşünmeye ve bolca araştırmaya sevk eden kişisel gelişim kitabı da diyebileceğimiz türde bir kitap olmuş. Okurken fevkalade zevk aldım. Bilgilerin ardı arkası kesilmedi. Ben Barış Manço'nun Kayaların Oğlu şiirini ve 2023'e hitaben yazıldığını bilmiyordum, Hz Osman'ın kılıcının Ertuğrul Gazi'nin oğlu Osmanlı'nın kurucusu olan Osman Bey'e geçtiğini bilmiyordum. Osman Bey'in adının aslında Orhun olduğunu bilmiyordum. Şeyh Edebali yani Osman Bey'in kayınbabasının gördüğü bir rüyadan dolayı Ertuğrul Gazi'nin oğluna :"Senin ismin Osman olsun" dediğini bilmiyordum. Hz Osman'ın kılıcının Fatih Sultan Mehmet ile birlikte kutsal emanetler ile getirilmesi gerekirken Şeyh Edebali'den Osman Bey'e geçtiğini bilmiyordum. Ve en ilginci kılıçta IYI sembolünün olduğunu bilmiyordum. Hz Osman'ın kılıcını yapanın bir Türk olduğunu da bilmiyordum ben. Bu kitap setin içindeki en faydalı ve en yorucu kitap oldu. Zira bunları okuyup oturmadım. Doğruluğunu araştırdım, bulamadıklarımı sordum öğrendim. Mustafa Kaya bu kitapla izlediğimiz Diriliş Ertuğrul dizisinin ne kadar eksik olduğunu 3 sayfada açıklamış oldu binevi. Konular bunlarla sınırlı değildi tabiki. Ledün ilmi, tayyi mekan, tayyi zaman, Dehr, Kuantum fiziği, Hızır vb. etkileyici birçok konuya değinilerek mükemmel nitelikte bir eser çıkarmış yazar...

    Hızır Dokunsun Dualarına kitabına gelecek olursak tamamen Size Bir Sır Vereceğim kitabından bağımsız bir kitap. Ben Tekin'in umre yolculuğunun ve maceralarının devamını okumak isterdim. Yazar bu kitapta Besmele'nin öneminden başlamış konuya ve 90 sayfa boyunca aynı kelime ve cümleleri tekrar ederek katlanılması zor bir metin ortaya çıkarmış. Bu sayfadan sonra da Esma-ul Husna'yı konu alıp Allah'ın 99 ismini tek tek açıklamış ve nasıl dua edeceğimizden bahsetmiş. Ama tamamen aynı cümle kalıpları ile duaya devam etmiş. Bu kitabın bana kazancı da Esma-ul Husna'yı ezberlemeye başlamama vesile oluşu oldu.

    Gelelim yazarın adıyla anıldığı kitap olan Su Kanunu kitabına. 1. serinin devamı niteliğinde olduğunu hatırlatan bu kitaba yazar Su'yun bir hafızasının olduğundan bahsederek başlıyor yazılarına. Suyun mükemmeliyetini anlatırken aslında yediğimiz tüm besinlerin suyla tat bulduğunun altını çiziyor. Su'yun kokusu ve tadı yok ibaresini kabul etmiyor 'ne yiyorsanız işte Su'yun tadı kokusu odur' diyor. Kırmızı acı biber, sirke, zeytin, tahin gibi insan vücuduna yararlı besinler hakkında bilgi vererek aslında ihtiyacımız olanın bu besinlerin öz suyu olduğunu açıklıyor. Bu kitabı okuduktan sonra Su'ya bakış açınızın değişeceğini düşünüyorum. Zira yazar Su kelimesini özel bir isim gibi yazdırtmasını bildi bu kitabında. Bilmeyi ve öğrenmeyi sevenler için faydalı bir seri olduğu kanısındayım. Hayatınızda bir kere olsun bu kitabı okuyarak suyun mükemmeliyetinin farkına varmanızı umut ediyorum. Bol okumalar...
  • 232 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    "Sabahattin Ali, hikâyelerinin çoğunda dünyayı ikiye ayırır: ezenler ve ezilenler..."

    Çakıcı'nın İlk Kurşunu kitabına başlarken önsözde dikkatimi en çok çeken cümle buydu. Ve şimdi bu kitabı okuyarak bu cümleye bizzat tanıklık ettim.

    Birçok öyküde zenginlerin fakirler üzerindeki hakimiyeti, zenginlerin kibri dikkat çekmektedir. Zenginin üstünlüğünü kabullenenler, fakirliğin kader olduğunu düşünenler, sinmiş, silik karakterler haline gelmiş insanlar baş kahraman bu öykülerde...

    "ARABALAR BEŞ KURUŞA!"
    Arkadaşlarıyla oyun oynamak yerine sokak sokak gezip oyuncak araba satarak ailesinin geçimini sağlayan çocuk, selam olsun minicik yüreğine...

    "APARTMAN"
    İşini kaybetmemek için çocuğunu müdafaa edememiş bir baba... Nasıl zordu susmak, evladını zor durumdayken izlemek. Ne yaparsın geçim derdi!

    Yoksulluğun yanı sıra hapishane öyküleri de vardı. Birçoğumuz biliyoruz herhalde Sabahattin Ali'nin hapishane geçmişini. (Acı ama gerçek...)
    Hapishane öykülerinde mahkumların özgürlüğe hasretini her kelimede hissettiriyor yazar. Ki bu muhtemelen kendi hisleri...

    "Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?"

    Bu cümleleri okuyunca aklınıza üç tarafı denizlerle çevrili Sinop Cezaevi gelmiyor mu sizin de? Yani Sabahattin Ali'nin bir süre mahkum olarak kaldığı cezaevi.
    Hapishane öyküleri yazarın mahkumiyet dönemlerinin izlerini taşıyor. Okurken rutubetli koğuşları, paslı demir parmaklıkları tahayyül etmek zor değil.

    Sadece bu kadarla sınırlı değil tabii ki öyküler. Sahte dostluklar, çıkarcı zihniyetler, köylüye hakkını vermeyenler, bir insanı kendisine yabancılaştıranlar da nasibini almış yazarın kaleminden...

    Son olarak bir de Esirler adlı oyun vardı. Gayet sade, etkileyici ve akıcıydı. Oyunun sonunda anladım ki; Bütün kainatı feda edebileceğiniz birini gün gelir feda etmek zorunda kalırsınız...

    Bu eseri çok severek okudum, yüreğime dokunanlar arasında yerini aldı. Yolunuz iki gözüm, Sabahattin Ali'ye düşerse tavsiyemdir. Keyifli okumalar.
  • "Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirlerinden ayırt edemiyorlardı."
    George Orwell
    Sayfa 158 - Can yayınları
  • 105 syf.
    ·1 günde·10/10
    =Beş=

    İyi ki edebiyat var!

    Faulkner'ın bu kitabı yazara ait orijinal bir çalışma değil. Çevirmen ve yazar Hamdi Koç'un 1950 yılında "Collected Stories of William Faulkner" adıyla yayımlanan kitaptan seçtiği öyküleri bir araya getirdiği bu çalışmada, Faulkner'ın okunması en zor ve en iyi eseri olarak görülen Abşalom, Abşalom!'dan da bir bölüm bulunuyor.

    Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; kitapta inanılmaz güzellikte, muazzam incelik ve edebi yetkinlikte öyküler var. Şu ana dek okuduğum bütün eserleri arasında en etkileyici eser bu oldu, Döşeğimde Ölürken'den bile daha çok beğendim kitabı. Her ne kadar Faulkner'ın seçtiği öykülerden oluşmasa da Hamdi Koç'un öykü seçimleri yazarın en zirvede olduğu eserleri bir araya getiriyor, sonuçsa muazzam, çok iyi.

    Kitapta 8 öykü var. Bu öykülerin tamamı da çok iyi çevirilerle, çok iyi bir edebi lezzet vererek bence yazarın gücünü iyi bir şekilde Türkçe ifade ederek hazırlanmış. Murat Belge çeviri konusunda, Faulkner çevirisi konusunda eleştiriliyor, Talât Sait Halman'ın Duman çevirisi de çok çok iyi kesinlikle. Hamdi Koç da çok iyi bir çeviri koyuyor önümüze.

    O Akşam Güneşi, ırkçılık temini müthiş öykülerle anlatıyor. Kitabın ana meseleleri yoğun, hatta kızılderililerin dahi siyahları köleleştirmesinin anlatıldığı ilk öyküde olduğu gibi şaşırtıcı örneklerle anlatılıyor. Irkçı şiddet, sömürü, istismar; güneyin tutucu ve gerici, iç savaş sonrası yenilginin bütün bedellerini yüklenerek değişmeye tahammül edemeyen, kan dökerek varlığını sürdüren geleneğin kutsanması; yapayalnız yaşamak ve kendini yok eden değerlerle yüzleşemeden çürümek ve yaşayamamak gibi meseleler ne kadar etkileyici, ne kadar insanın zihnine kazınan örneklerle kazandırılmış edebiyata. Okurken edebiyatın gücünü hatırlamamak imkânsız, çünkü bu tür eserler bize bu gücü hissettiriyor, çok iyi yazılmış, çok hayat dolu ve gürül gürül akan bir üslûp ve dili okuyup da bunu hissetmemek mümkün mü? Kendi adıma böylesi güzel bir eseri okuyabilmiş olmak bile büyük bir keyif verdi bana.

    Bu kitabın Döşeğimde Ölürken, Duman, Dilek Ağacı, Ayı adlı kitaplarda var olsalar bile bu kadar net hissedilmeyen gerçek ve esas Faulkner meselelerini çevirmenin seçimiyle bir araya getirerek yazarı tanımaya ve öğrenmeye çalışanlar için çok doğru tercihlerle kurulmuş bir kurs kitabı görevi gördüğünü de söyleyebilirim. Kitabın son öyküsü "Carcassone" ise internette bilgi aradığımda bile neredeyse hakkında hiç bir şey bulamadığım, yazar ve yaratıcı olmanın çok soyut ve çok tipik, yani zor Faulkner üslûbuyla anlatıldığı bir eser, anladığımı söyleyemem, ancak Hamdi Koç'un bu öyküyü boşuna seçmediğini düşünüyorum.

    O Akşam Güneşi hakikaten yazılmış, bir araya getirilmiş en güzel öykülerden oluşan en iyi kitaplardan biri. Karakterlerin bu kadar net, belirgin, birbirinden farklılıkları böylesine güzel çizilmiş ama her biri aynı edebi güzel üslûbun ilmeğiyle harf harf cümle cümle dokunmuş bir eseri okumak ve onun tadını alabilmek edebiyatı seven herkes için bir gönül borcu olmalı.