• ..
    aynı tastan yemek yemeye de başladık
    kardeşlik de bundan öte nedir ki?

    diyor Fikret Kızılok Katerina şarkısında.

    Aylar aylar evveline gitmek istiyorum. Elif ve Mazlum ile Yaşar Kemal için ne yapsak ne etsek derken aklımıza bu fikir düştü. Düşer düşmez hazırlıklarımızı yapmaya koyulduk. Bu yolda iletilerimizi canlı tutup, katılımı artırmaya ve güzel dostluklar kurma hayalimiz için elbirliği ile çalışmaya başladık. Ve bugün dostlar, bu etkinliği yaşamış olmanın mutluluğu ve sarhoşluğu içindeyiz. Ortak paydamız olan Yaşar Kemal bizi birleştirdi. “Yaşar Kemal’in birleştirici gücü olduğuna inanıyorum” demişti Elif. Hakikaten öyle. Bu sözü yine doğrulamış bulunuyoruz.

    https://ibb.co/gEfBnT

    Öncelikle bu etkinlikte birlikte olduğumuz Mazlum Kaplan ve Roquentin e sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. ( Bana da tabi :D ) Bizim çağrımıza kulak verip gelen dostlarımız Meltek ve Ferhat, Samet Ö. , Nuri , İbrahim (Panço) , Ulaş , sizlere de çok teşekkür ediyoruz. Samimi ve sıcak bir dostluk ortamını bizlere yaşattığınız için ne kadar teşekkür etsek az olacaktır.

    https://ibb.co/ceRTZ8
    https://ibb.co/cn0BnT

    Hepimiz farklı yerlerden, kültürlerden geldik ama aynı potada eriyip dostluk aşını pişirdik. Hani insan ilk gördüğü birini, yıllardır göremediği bir dostu gibi görüp direk muhabbete başlar ya, o hesap. İlk dakikadan itibaren sürüp giden neşeli ve eğlenceli muhabbetleri paylaştığımız için çok mutluyuz. Bir yandan da üzüntümüz var elbet. Aramızda olmayı isteyip de aksiliklerden dolayı katılamayan Neslihan T. , Mahir O. , Rıdvan ve Ayşe* e ilgilerinden dolayı teşekkür ediyoruz. Keşke aramızda olsaydınız. İnanıyorum ki mutluluğumuz katlanacaktı. Ama olsun. Bir dahaki sefere ön koltuklardan yeriniz ayrıldı efenim :)

    Öylesine dolu dolu 4 gün geçirdik ki sormayın gitsin. Sormasanız bile anlatacağım ben.

    Evvela çadırlarımızı kurduk ve Yaşar Kemal flamamızı ağaca astık. Astık ki onun o tatlı gülümsemesini yoldan geçen herkes görsün. Ne güzel gülüyor yahu tonton amca desin bilmeyenler. Hemen altına fırdolasını yani rengarenk rüzgar gülünü diktik. Yel vurdukça döndü durdu heyecanla, sevgiyle. Ona bakıp bakıp mutlu olduk. Çadırın fermuarını açıp onla güne başlamak inanılmazdı.

    https://ibb.co/nCTQE8
    https://ibb.co/eVM6Mo

    İlk günün akşamında, Mazlum Kaplan ın enfes tavuk sotesi, Roquentin ‘in külçe kararındaki pilavı ve şahane salatasıyla yemeğimizi yedik.

    https://ibb.co/b7ZRMo
    https://ibb.co/bBRvE8

    Gecesine ise ilk etkinlik olarak Yaşar Kemal bilgi yarışması düzenledik. Çok eğlenceli, komik yer yer tartışmalı ama bir o kadar da mutlu geçti yarışmamız.

    Gruplarımız:

    Lüzumsuz Adam
    Samet Ö.
    İbrahim (Panço)
    https://ibb.co/dr3mMo


    Fakir Mühendisler
    Meltek
    Ferhat
    https://ibb.co/j8BZ7T


    Elitler
    Nuri
    Ulaş

    https://ibb.co/ggZFE8
    https://ibb.co/csx2u8


    Bu yarışmanın kazananı Fakir Mühendisler oldu efendim :) Ayrıca herkese Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne kitabını hediye eden Meltek ‘e ayrıca teşekkür ediyoruz :)

    Ertesi gün Roquentin pek çoğumuzu ses bombasıyla uyandırdı sağ olsun. Hangi bomba mı? Bu:

    https://youtu.be/zSadTJ5LL-8

    Uyanıp güne başladık. Öğleye doğru
    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor kitabını uzun uzun konuştuk. Anılarını paylaştık alıntılarını okuduk. Güldük duygulandık İnce Memed çaldık ama kimse söylemedi :/ :D Olsun maksat muhabbet değil mi zaten :)

    https://drive.google.com/...f8YbO3Jrd3pX4yN8eDWc

    Yalnız edebiyat mı yaptık? Tabiki hayır. Doğanın içinde onunla ilgilenmemek olur mu? Ülkemizin güzide köşelerinin tüm imkanlarını kullanmaya çalıştık. Güneşin kavuşmasını denize girerek bertaraf ettik, bulunduğunuz şehrin özel yerlerini keşfe çıktık, buz gibi zeus mağarasında yüzdük. Maviyi yeşile, yeşili güneşe, güneşi güzel günlere günlere kovaladık, ardı sıra koştuk, elimizde rüzgar gülü ve yaz ile.


    Akşamına ise köylüyü köylüye kırdıran hinlik oyunu “Papaz Kim” oynadık. Aramızdaki gizli papazları bulmak için her türlü çirkefliği ve pisliği yaptık. Ama bu kadar eğlendiğim bir etkinlik olmamıştı uzun zamandır. Tüm arkadaşlar da benim gibi eğlendi, kahkahalara boğduk kamp yerini. Nasıl geçtiğini bilmediğimiz 3 saatin ardından papaz olduk resmen. Güldük eğlendik tartıştık ama neticede yine mutlu olduk. Bu kadar güzel insan bir araya gelir de nasıl mutlu olunmaz ki, ilahi Li-3 . Ettiğin de laf mı!



    Bu kadar insan gelir de bir araya sanattan filmden müzikten konuşmaz olur mu? Şiirler okuduk, Nazım’dan, Orhan Veli’den, Cemal Süreya’dan ve nicesinden. Uzaklardan ama bir o kadar da yakından bize bağlanıp şiirler okuyan
    Rıdvan , sen ne güzel insanın yahu! Ahmed Arif’i bu kadar içten ve özümsemiş olarak okuyan biri daha yok sanırım. Sesine yüreğine sağlık.

    Yaşar Kemal’ şiirleri okunmaz olur mu beee! Ne şiir gecesiydi! Kırmızı Deynek’i çember halinde okumanın verdiği tadı veren başka bir şey var mı bilmiyorum. Diyeceğim şu ki, Marlin Monronun gözleri, işte o kadar!

    https://ibb.co/fwNkE8

    Cumartesi günü Elif’in öncülüğünde yapılan,
    Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca kitap atölyemiz ise kelimenin tam anlamıyla şahaneydi. Çoğumuzun hayatındaki ilk kitap atölyesi olmasının verdiği heyecanla tamı tamına dört saat boyunca konuştuk kitabı. Duygularla eşleştirdik cümleleri. Alıntılarımızı okuduk. Tartıştık fikir alışverişinde bulunduk. Kitabın aklımıza dahi gelmeyen yerlerine yolculuk yaptık enfes bir müzik sonrası.

    https://drive.google.com/...0ZSWdkFeUH17FaagrE0k

    https://ibb.co/mL947T
    https://ibb.co/dBjnST
    https://ibb.co/nt6O1o
    https://ibb.co/f9K47T
    https://ibb.co/fgrj7T
    https://ibb.co/g7BHST

    Akşamına dedik ki “güneşi denizde batıralım be!”. Gittik teknelerin oraya. Baktık kişi başı 10 TL. Dedik pazarlık yapalım. Pazarlık için öncü birlik yola koyuldu. Başlarında ise Nuri vardı. Dokuz kişi 80 TL olur dedi kaptan. Ama bu cevap Nuri’yi tatmin etmedi ve kaptana gönül koydu. Tekneye de gelmedi :/ Ne ettik ne dediysek Nuri ile kaptanın arasını düzeltemedik :D Neticede ise 8 kişi 80 liraya tura katıldık. Yani pazarlık yaptık ama aynı fiyatta anlaştık. Bu konu ise 2 gündür dilimize makara oldu. Her yerde konuştuk ve ilk anki gibi eğlendik :D

    https://ibb.co/gkVNu8
    https://ibb.co/mG9nST
    https://ibb.co/i7xwMo
    https://ibb.co/hiXrnT
    https://ibb.co/h4gdZ8
    https://ibb.co/k70BnT

    Gece ise bizi bir diğer yarışma bekliyordu. Genel edebiyat bilgi yarışması. Bu turda da pek çok yeni bilgi öğrendik. Yanlışlarımızı doğrulttuk.

    Bu turun kazananı ise Lüzumsuz Adam oldular efendim :) Kazananların ödülleri adreslerine postalanacaktır. Katılan herkese ise özel bir sürpriz olacak. Ne mi? Yaşar Kemal baskılı tişört. Bunu ise bize sağlayan Rıdvan’a özel teşekkürlerimizi sunarız. Kahkahaların ve şiirlerin susmasın emi :)

    https://ibb.co/j6pMnT

    Daha sonrasında herkes kendince bilgi verdi ve bilgi havuzu oluştu. Kana kana daldık havuza. Jüri ekibi olarak kısa bir yarışmaya katıldık. Ne heyecanlıymış yahu! Son gecemiz olması hasebiyle hafif bir burukluk ile çadırlarımıza dağıldık.

    Pazar sabahı gidenler oldu uğurladık. Kalanlar ile kahvaltı yapıp “evli evine köylü köyüne” gibi olmadı elbet ama ayrılmak durumunda kaldık.

    https://ibb.co/d1TE7T
    https://ibb.co/ewKRMo
    https://ibb.co/gK9t1o
    https://ibb.co/eSLY1o
    https://ibb.co/nmgTZ8
    https://ibb.co/eESP7T
    https://ibb.co/gTxfgo
    https://ibb.co/eZpRMo
    https://ibb.co/gJ9Ago
    https://ibb.co/nCTQE8
    https://ibb.co/juAGMo
    https://ibb.co/eAHP7T
    https://ibb.co/i20u7T
    https://ibb.co/m6dQE8
    https://ibb.co/mP9Xu8
    https://ibb.co/npwdZ8
    https://ibb.co/g3Fu7T
    https://ibb.co/eG0i1o
    https://ibb.co/fodsu8
    https://ibb.co/n8D31o
    https://ibb.co/eSosu8
    https://ibb.co/bV61nT

    Ne mi oldu? Güzel anılar, fotoğraflar, şakalar, bilgiler, dostluklar biriktirdik heybemizde.

    Aşçımız Mazlum Kaplan ‘a,
    Anaç ve konuşkan Roquentin ‘e,
    Dostonun ve Sait Faik’in yan komşusu İbrahim (Panço) ‘ a,
    Çiçeği burnunda yazar Ulaş ‘a,
    Doktor adayımız, en gencimiz sevecen Samet Ö. ‘e,
    Taze mühendis hanım Meltek ‘e ve Ferhat’a,
    Dıştan pazarlıkçı ve matrak Nuri ‘ ye,
    Sözsüz-Sazcı ve YOblomov Li-3 ‘ e,
    Uzakları yakın eden gönül insanı Rıdvan ‘a
    sonsuz teşekkürlerimizi iletir ve dostluğumuzun daim olmasını temenni ederiz. Bu dört günlük ortak yaşam bize çok şey kattı. Bir diğer etkinliği şimdiden iplerle çeker olduk. Diğer etkinlikte görüşmek üzere esen kalınız dostlar :)

    Herkese bol teşekkürler, var olun esen kalın :)))
  • Kitabı 2018 Mart'ının son haftası okudum. Ama #30547033 etkinliği için tekrar bir göz gezdirdim. Altını çizdiğim cümleleri tekrar okudum. Zihinde canlanması çok da zor olmadı.

    Etkinlik için hazırlıklar tamam. :)

    Öncelikle bir öz eleştiri yapmak, kendine dönüp bakmak isteyen okurlar varsa doğru adresteler demek istiyorum ve tebrik ediyorum.

    Kendinizle yüzleşmeye, gerçeklerinizi sorgulamaya, önemsediğiniz gerçekleri manasızlaştırmaya hazır değilseniz okumayın bu kitabı. Çünkü çok basit bir yaklaşımla sizin dünyadaki düzeni derinlemesine inceleyen görüşlerinizi yerle bir edebilir bu da bir travma olur.

    Her zamanki gibi ufak bir beyin fırtınası yapalım.

    Medeni insan tanımı nasıl yapılır? Medeniyet nedir? Kime göre, neye göre?

    Peki hiç düşündünüz mü içinde yaşadığımız düzen ne ölçüde doğru?

    Ya da hiç üzerinde yaşadığımız dünyaya dışardan baktınız mı? (Düzen bazlı)

    Modernite ve medeniyet arasındaki bağ nedir?

    Yani şimdi biz şu yüzyılda medeni miyiz?

    Şimdiii kitabımıza geçelim.

    İçinde bulunduğumuz düzene karşı sağlam bir eleştiri bu kitap. Bu tarz kitapları seviyorum insanlara sorgulama yetisi kazandırıyor. Farklı pencerelerden bakma fırsatı veriyor.

    Medeniyet, medeni insan tanımı nasıl olur ? Gelin bir bakalım. Soma'da yaşanan faciayı hepimiz biliyoruz. Hatırlar mısınız bir amcamız ayakkabısı kirli diye sedyeye çıkmak istememişti. Ya da banka önünde ayakkabısını çıkaran nineler görmüşsünüzdür bankanın cilalı fayansları kirlenmesin diye. O amca yurt dışında master yapmamıştı.  O teyze de bankaya gidiyor diye trilyoner değildi. Basit birer medeniyet örneği bunlar. Parayla, pulla, kariyerle, mülkiyetle ölçülebilen bir kavram değildir medeniyet.

    Medeniyet evinize gelen misafirle paylaştığınız bir parça ekmek, arkadaşınıza söylediğiniz güzel bir söz, parayla satın alamayacağımız manevi bir değer. Medeniyet çok şey.

    İçinde yaşadığımız düzene bakalım mı? Eğer üniversite okumadıysanız, güzel bir işiniz, eşiniz yoksa, eviniz arabanız yoksa, son model cep telefonlarınız, marka gömlekleriniz pantolonlarınız yoksa, bu dünyada söz hakkınız, bir işleviniz de yok gibi bir şey. Bunlar benim ölçütlerim değil maalesef. Türkiye'de KPSS var, evi arabası olmayana kız yok, marka giyinmediyse kesin köylü ve fakirdir, saçı sakalı uzunsa açlıktan kesin nefesi falan kokuyordur.

    Bu düzen midir? Herkesin bir yarış halinde olduğu senin hayatını yönlendirebilmek için bir seçme hakkının dahi bulunmadığı bir yaşam düzenli midir? Düzen bu mudur?

    Şimdi bir daha düşünelim hangimiz dinimizin para olmasını ister ki? Ben istemem, paranın o ağır yükü altında ezilmeyi. Mutlu olmak için para, gezmek için para, eğitim için,  Sağlık için ve daha bir sürü şey...

    Bu kitap medeniyet içinde yaşamayan bir adamın bize verdiği medeniyet dersidir. Zaten kitap bitince soruyorsunuz; "Ben medeni miyim?" diye.

    Kitap iki zıt düşünceyi önümüze koyuyor. İnsan bir Samoalı gibi doğal yaşamın kollarına mı bırakmalı kendini yoksa Papalaginin kalıplaşmış hızlı ve mekanik şehir hayatını mı tercih etmeli? 

    Sormadan edemiyorum. Yapacak bir şey yok. Umarım okumak istersiniz. Kesinlikle tavsiye edebileceğim güzel bir kitap. Vikipedik bilgilere pek fazla yer vermedim çünkü arkadaşların incelemelerini okudum tekrara düşmemek açısından da yer vermedim.

    Keyifli Okumalar...
  • Sekaparkta 1000k rüzgarı :)
    25 haziran tarihinde yedinci buluşmamızı gerçekleştirdik.
    Bu seferki buluşma konseptimizde ufak bir degişiklik yapıp Kocaeli'nin yaz aylarında tercih edilen güzide mekanlarından biri olan Sekapark'ı buluşma noktamız olarak belirledik (ki oldukça iyi bir karar vermişiz :)).Bilen bilir Sekapark'ta ikinci etapta sonlara doğru huzur dolu denize nazır kamelyalar var, işte 25 haziran günü daha öğle olmadan onlara kurulduk. Çayımızı, pastamızı aldık. Hem kitap sohbeti hem de piknik havasında çok güzel bir gün geçirdik. Üstüne üstlük bir de doğum günü kutlaması yaptık.

    Ayın kitabı Amin Maalouf'un Ölümcül Kimlikler eseriydi. Amin Maalouf'un kimliklerin aidiyetlerin ve bunların sebep olduğu durumlar hakkındaki deneme yazılarından oluşan bu kitap kimimiz için sıkıcı ve beğenilmezken kimimiz için ufuk açıcı ve oldukça akıcıydı. Ortak olduğumuz nokta ise kitabın zihnimizde bıraktığı soru işaretleriydi. Oldukca soru işaretli bir kitaptı denebilir. Düşündürdü sorgulattı.

    Kitap eleştirisi sırasında şu başlıklar tartışıldı:
    -Dinler için modernleşme zamana ayak uydurma söz konusu mudur?
    -Teknoloji geleceğimizi nasıl etkileyecek?
    -Ortak dünya dili olmalı mıdır? Olması durumunda ne gibi sonuçlar meydana gelir?
    -Bireyler kimlik dillerine nasıl sahip çıkabilir?
    -Günden güne oluşan küresel kültür ne ölçüde Batılı, hatta daha özel olarak Amerikalı olacaktır?
    -Küreselleşme, bireyi yeni bir kimlik arayışına sürükler mi?
    -Küreselleşme sonucu farklı kültürlere, farklı dillere, yerel lehçelere ne olacaktır?
    -Dünyalılaşma tam olarak bize neyi ifade etmektedir ve bu kavramın kültürler, diller, törenler, inançlar ve gelenekler üzerindeki etkisi nedir?

    Bir kısım arkadaşımız renkli hatırlatıcılarla (post-it) doldurmuş geldi kitabını. Kimi arkadaşımız ise bize not aldığı defterden alıntılarla ve çizimleriyle (yatay-dikey muhabbeti:))kitabı özetledi (grubumuzun çalışkan öğrencisi Enes Sadık :)) Herkesin sırayla söz hakkı alıp fikrini beyan ettiği sıralarda oldukça eğlenceli dakikalar yaşadık :)

    Grubumuzun en küçük üyesi Erdem Eren o günkü buluşmamıza da katılarak bizi mesut etti. Çoğu yaşıtı bilgisayardan başını kaldırmazken o kısa bir zamanda kitabı okudu ve gerek yorumlarıyla gerek davranışlarıyla aramızdaki yaş farkını bize hiç hissettirmedi :)

    Kitap, yeşillik, deniz, yemek bir araya gelirse ne olur ? Kocaman bir mutluluk!
    Güzel bir buluşma hayal etmiştik ama insanların samimiyetiyle ortaya daha güzel bir buluşma çıkıverdi :)

    Diğer buluşmaların da Sekapark huzurunda olması dileğiyle...
    Sena Ç


    Eve geldiğimde yorgunluktan dolayı ateşim çıksa da mükemmel bir gündü. 😂 Seka güzel fikirdi yalnız keşke sekada olsaydı buluşma 😛 13 bin adım atmışım 🙃 işin şakası bir yana aşırı güzeldi. Fazlasıyla keyif aldım her anından. Bu kadar güzel vakit geçirince daha sık olsun istiyor insan ama arada 1 ay (benim için 1837372 ay) gibi bir zaman olması bu buluşmaların keyfini arttırıyor ve daha değerli kılıyor bence😊
    Büşra Hanım


    Benim için çok şaşırdığım (inanamadığım hatta) bir sürpriz oldu. Buluşma o kadar güzeldi ki anlatılmaz. Hatta o kadar etkisinde kaldım ki sırt ağrısından kurtulmak istemiyorum😁
    Lord Vader


    Benim ikinci buluşmaya katılma serüvenim çok verimli, eğlenceli geçti. Kitabı incelemek, fikirlerimizi beyan etmek soru-cevap bunlar saatler alan konular hiç sıkmadan akışında ilerledi. Buluşmamızın diğer bir favorisi piknikse; emekleri geçen arkadaşlar lezzetlere sevgilerini de katmış ayrıca tekrardan teşekkür ederim. Zamanın hızla akıp bizi spordan mahrum bırakacağını hiç düşünmedik içimizdeki çocuk doğaya kucak açmıştı çünkü. Buluşma dediğin böyle olmalı ve olacaktır, süreç devam ediyor ;)
    İsa Koç


    Çok güzeldi zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Yemekler çok nefisti. Ortamdan samimiyet akıyordu ve kitap hakkında da bolca konuştuk. 💯💯💯
    Erdem Eren


    Kitap buluşması diye toplanıp sekiz saati birlikte geçirerek bir rekora imza attık sanıyorum ki😁 doğum günü, yemek, kitap, yemek, çekirdek, yemek, voleybol derken gün bitti ve hiçbir şekilde zamanın nasıl geçtiğine dair bir fikrimiz yoktu. Eve gitmiyor muyuz dediğimde bile arkadaşlardan ses çıkmadı😂 Artık onlar kitap buluşması bağımlısı olmuştu bile🙄 Tabi bize de daha güzel buluşmalar ayarlamak düşüyordu😏 Havaların da ısınmasıyla kendimizi yeşile atmaya karar verdik. Yaz etkinliklerimizin hepsini farklı mekanlarda yapacağız. Beklemede kalın😎
    Ayşegül tatilde


    "Biraz da Fotoğraf" Köşesi📸
    https://i.hizliresim.com/r18P4z.jpg
    https://i.hizliresim.com/3zjmar.jpg
    https://i.hizliresim.com/X6qaqO.jpg
    https://i.hizliresim.com/b6MnJn.jpg
    https://i.hizliresim.com/g6V7oL.jpg
    https://i.hizliresim.com/qv85E3.jpg
    https://i.hizliresim.com/DD6Q31.jpg
    https://i.hizliresim.com/4zqE1Q.jpg
    https://i.hizliresim.com/JDk0zJ.jpg
    https://i.hizliresim.com/Y6WYgl.jpg
    https://i.hizliresim.com/ED6XDA.jpg
    https://i.hizliresim.com/VDXk9Z.jpg
    https://i.hizliresim.com/Y6WYdZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/1ED87j.jpg
  • Kitap, yanlış saymadıysam, Memduh Şevket Esendal'ın 1910'lu yıllarda yazılmış (genellikle 1913) 15 öyküsünün toplandığı bir öykü kitabı.

    Öykülerin kimisi iki sayfa, kimisi yirmi sayfayı geçmekte.

    Yazarın Ayaşlı ile Kiracıları kitabını daha öncesinde okumuş ve beğenmiş olmakla birlikte maalesef öykülerini sevemedim. Elle tutulur 3-4 öykü ancak vardı kitapta. Diğerleri ya tam olarak ne anlatacağına karar veremediği, konusu tam belirli olmayan öyküler ki bunları okurken ne anlatmaya çalışıyorsun diye sordum yazara sık sık. Ya da öyküden ziyade anlık gözlemlerin kağıda dökülmesi gibiydi, olay görüş alanından çıktığı anda öykü de bitmiş çünkü. Sonu yarım kalmış hissi kitap boyunca beni takip etti.

    Sevmediğim bir diğer şey ise yazarın cinsi münasebetle biraz bozmuş olmasıydı. Dönemine göre okumak gerekir diyecek olan okur sen bir dakika sus ve devam etmemi bekle. Cinsellik var diye hemen kötü diyorsunuz diyecek olan okur sana da bir çift lafım var, he canım biz cinsellik deyince kuduruyoruz, bağnazız biz lafını bile duymaya tahammülümüz yok haklısın, rahatladın mı? Öyleyse gel incelemeye devam edelim.

    Sevgili nesini sevmedin ki anlat hele diyen okur kardeşlerim sizler için hemen açıklıyorum sebeplerimi.

    Bu cinsel istek veya birisine arzu duymaktan ziyade biraz sapıkça bir tutumdu. Yani klasik istesem ben bunların hepsiyle yatarım, iki kur yapsam zaten onlar benim üstüme atlar, böyle de üstün meziyetli, marifetli bir erkeğim çünkü ben Türk erkeği tribinin (sözüm meclisten dışarı) kalem kağıtla hayat verilmiş hali gibiydi. Yani tam olarak şuydu diyemiyorum ama şu #30497979 alıntıdaki durum örneğin kadın ile tanıştığı ilk dakikalarda ilk ilgilendiği şeylerden birisi oluyor, ya da #30498041 buradaki durum aynı kadına sorduğu ilk sorulardan birisi, yani kadınla ilgili kimdir, nedir, ne işle uğraşır gibi merak ettiği ilk şeylerden birisinin yanında kişi "kız" mı "kadın" mı!!? Bu etiketlerin ne anlamda kullanıldığını açık açık anlatmama gerek yok herhalde. SEVMEDİM! HOŞUMA GİTMEDİ BU KULLANIM!

    Sonra kitabın en uzun öyküsü olan "Çamlıca'daki Konak" öyküsünde kim neden hikayeye sokulmuş, anlatılmak istenen neymiş bilemedim. Konak maşallah zaten Aşk-ı Memnu Ziyagil konağı. :) Konağın kızı Besime sürekli gelen giden hamallara, uşaklara vs. yazılıyor, sonra olmuyor kapıda iki dakika bir postacı görüyor mesela ona halleniyor. :))) Neymiş kimmiş bir meraka düşüyor, bir taraftan da içten içe "Evleeneceeğğğğmm! Ev-le-neeccğğğ-ğğğeemm!" modunda ama ayran gönüllüğünden midir nedir evlenemiyor da bir türlü sonra siz nereye varacak bu hikayenin sonu derken pat diye bitiveriyor. Neyse ki öyküde sütçü yoktu.

    "BESİME EVLENEBİLECEK Mİ!? NELER OLACAK!! BİR SONRAKİ KİTAPTA!! "

    Tabi bir sonraki kitap falan yok öğrenemiyoruz. :)

    Böyle işte... Sevdiklerim olmadı mı, oldu tabii.

    Gödeli Mehmet, Baba Halil ve Yurda Dönüş öykülerini sevdim. Özellikle Yurda Dönüş kitabın en iyi öyküsüydü bence adamın saçma sapan kız mı kadın mı merakını saymazsak roman tadındaydı. Bu öykünün MŞE'nin yurt dışındaki elçilik görevlerinden birisinin bitimine doğru, doğu sınırlarımızdan girişinin öyküleştirilmiş anlatımı olabileceği yazılmış. Uzun süre yurt dışında kalmış bir adamın dönüşünde memleketinde kendisini yabancı hissettiği, her şeyin ona farklı ve değişmiş geldiği, ne bir kimseyi ne bir işi beğenmediği bir öyküydü ve yazım-anlatım olarak en başaralı olandı.

    Son olarak kitapta eski kelime çok fazla var. Kitabın arkasına öykü öykü ayırarak bir sözlük iliştirmişler ama yine de okurken bu da biraz sıktı beni.

    Yazar hakkındaki olumlu yargımı olumsuz yargıya dönüştüren bu kitaptan sonra bir daha ne zaman MŞE okurum bilemiyorum. Belki romanlarını denemeli yine konu hakkında bilgisi olan varsa tavsiyelere her zaman açığım.

    Kötü bir deneyim bile olsa (bkz: ***MEMDUH ŞEVKET ESENDAL OKUMA ETKİNLİĞİ BAŞLADI***) kapsamında beni bir çuval sinir eden öykülerle tanışmama vesile olan Medine T. 'nin kulaklarını çınlatır, herkese keyifli okumalar dilerim. :))
  • İncelemeye başlamadan önce Salih Beye yaptığı Kafka okuma etkinliği için teşekkür ederim. (#29790582)

    İNCELEMEYİ OKUYACAK OLANLARA NOT: Milena'ya Mektuplar hakkında olan incelemem ataerkil bir kafa yapısıyla yazılarak bolca Kafka hakkında ağır ithamlar ve kitap hakkında küfür içermektedir. Arthur Schopenhauer ve onun gibilerin fikirleri ile Sevgi,Aşk vb. saçma konular için birkaç aforizma ve düşüncelerimi içermekle beraber kitabı yerin dibine sokmaktadır.
    Eğer hala incelememi okumak istiyorsanız bu incelemenin size katacağı şey; 1 Puan verdiğim bu kitaba olan incelememi aşağıda yazacaklarıma uyuyorsanız sizde sevmeyerek 1 puan verebilirsiniz, ya da aşağıda yazacak olduklarım sizin benimsemeyeceğiniz türden düşüncelerse büyük ihtimal kitabı sevebileceksiniz. Neyse o zaman incelemeye geçelim.

    Öncelikle bu tarz kitaplardan nefret ettiğimi çoğu kişi bilir. Birkaç hafta önce büyük bir hevesle alıp okuduğum Genç Werther'in Acıları'nda da aynı duyguları yaşayarak kitaptan nefret etmiştim.
    İncelemesi için: #29714846

    Peki bunun altında yatan düşünceler nedir ve neden bu tarz kitaplardan nefret ediyorum?
    Bir insanın bir insanı sevmesi mümkün müdür ya da aşk dediğimiz şey aslında nedir?
    Konuya Cemal Süreya'dan uzaklaşarak biyolojik açıdan bir düşünce geliştirirsem olay tamamiyle üremek...
    Bir insan bir insanı asla sevemez. Ortada aşk diye bir şey varsa eğer, bu tamamiyle insan neslinin devam edebilmesi için vücudun,kişiyi üremek için zorlaması için ürettiği hormonlardan başka bir şey değildir.

    Hiçbir insan bir başkasını sevmez bunu bi' kabullenelim. Bütün insanlar ömrü boyunca yalnızdır. Doğduğumuz zaman yalnızızdır, uyuduğumuz zaman yalnızızdır, geceleri bile yalnız başımıza kalırız ve ölürken bile yalnız ölürüz...

    Mitolojide birkaç saçma düşünce vardır mesela her insan zamanında tekmiş ve bir Tanrı tarafından ikiye bölünmüşler güya! Sonrada (Ruh Eşini) arayacaklarmış tüm hayatları boyunca(!)
    Böyle bir şey mümkün değil bana göre.
    Her insan özeldir derler ve ben de sırf bu söze dayanarak diyorum ki özel olan kimse kendisine ne aynı ne de benzer bir kişi bulabilir.
    Bu yüzden de her insan yalnız doğar ve yalnız ölür.

    Sokrates'in bu konudaki düşüncelerine gelirsek, kendisi Schopenhauer ile benzer fikirlere sahip olup Aşk için bir nevi "ulaşılamayan arzu" der. Yani birisini sevmek ve bir ilişkiye başlamak onun için aşkın bitmesidir. Aşk bu yüzden yolda olmaktır. Yolun sonuna varmak değil...
    Kendisinin bilgilendirici videosu için:https://www.youtube.com/...0BaVx0j&index=52

    Peki bu konuda Schopenhauer ne diyor?
    Arzulardan bahseder çokça bizim yaşlı bunağımız. Tüm hayatını yalnız başına geçirmesinin ardında da gerçekten de bilgelik vardır. Bütün hayatımız boyunca arzu ederiz. Bu bir yemek için olur bir kadın için olur...
    Peki bu arzuların sonu nereye varır? Yani bir yemeği yemek için iştah duymanızın ardından yemeği yediğiniz anda ne olur. Hiçbir şey...
    Aynı durum birisiyle ilişkiye girmek için de geçerlidir.
    Bu yüzden insan hayatında arzuların peşinden koşmak biraz saçmadır.

    Burada komik bir şekilde bir söz söylemek istiyorum. Neden Leyla ile Mecnun efsane oldu, neden Ferhat ile Aslı ya da Shakespeare'nin Romeo ve Juliet'i?
    Cevap basit, Mecnun Leyla için çöllere düşmese kimse onları efsane yapmazdı!

    Aynı durum için ise benim hayran olduğum Slavoj Zizek, Sapığın İdeoloji Rehberi adlı filminde Titanic filmini eleştirerek farklı ve etkileyici bir fikri ortaya atar.
    Eğer filmimizin ana karakterleri yani o müthiş kadın ve erkek, gemi batmasaydı ne yapardı?
    Sorunun cevabı basit, birkaç hafta New York'ta geçirilen mutlu ve ateşli günlerden sonra mutsuzluk...

    Aynı noktaya tekrar dönersek Schopenhauer'ın sevdiğim bir düşüncesi ile bu konuşmayı sonlandırmak isterim. İnsan hayatında mutsuzluğun sonu yoktur ve insan mutluluğu hedeflememelidir.
    Burada insanın yapabileceği en mantıklı davranış mutsuzluğunu en aza indirgemektir.

    Tekrardan Modern Toplumlara dönersek; Burada Kapitalist Düzenin insan beyinlerine Reklam, Gazete, Kitap, Film vb. birçok propaganda yolu ile aşıladığı fikir olan Sonsuz Aşk hiçbir zaman olmamıştır.
    İki insan birbirini sevip hiçbir zaman mutlu olmamıştır. Bütün Aşk hikayeleri kavuşamamakla biter ve bizim gördüğümüz o bütün aşk filmleri de insan beynine yapılan saldırı ve aşağılamadan başka bir şey değildir.
    Siz hangi efsanede mutlu son gördünüz?

    Komik olan ise şudur; Aşk diye bir şey varsa, bu ancak bir Cemal Süreya şiiridir...

    Aşk hakkında yaptığım bilgilendirmeden sonra tekrardan kitaba dönersek burada yüce olan Kafka'nın salak bir kadın yüzünden aşağılanmasını görürüz.

    Günlerce, haftalarca ve yıllarca mektuplaşmalar vardır. Peki bu neden tiksindirici ve sizin de midenizi bulandırmıyor mu?

    Öncelikle yukarıda bahsettiğim olaylardan dolayı her insan yalnızdır ve hayatı boyunca birkaç kez belki birisi ile ilişkisi olur. Burada insanın karakterinden ödün vermemesi gerekir bence.

    Franz Kafka'yı bir düşünsenize, Yılların yazarı...
    Onlarca roman, hikaye yazmış birisi ve hepsi de mükemmel.
    Dünyanın tepesine oturmuş biri gibi.
    Peki sonra ne oluyor?
    Kıçı kırık bi' kadın çıkıp geliyor ve kendisine mektuplar yazdırıyor...
    Soruyorum sizlere! Milena denilen şahsiyet Kafka olmasa hangimiz tarafından tanınırdı?
    Tarihin tozlu sayfalarına bile kaldırılmadan her insan gibi kimsesi olmadan ölüp gidecekti. Ama burada Kafka sağolsun kendisini yüceltebildiği kadar yüceltti(!)

    Sonuç ne?
    Bir insan kendisinin bu kadar yerlere inmesine nasıl izin verir?
    Düşünsene koskoca Kafka'sın ve bir kızdan mektup bekliyorsun. Vallahi gülesim geliyor ya. Hele o saatlerce mektup beklemeleri sonra aynı mektubu defalarca okuması falan...
    Tiksiniyorum senden Kafka!


    Hiçbir insanoğlu kendisinin bu kadar aşağılanmasına izin vermemelidir! Karakterinden ödün vermemelidir.
    Burada sevmediğim hatta sinir olduğum nokta ise yukarıda bahsettiğim Kimsenin Kimseyi Sevmediği düşüncesidir.
    Yani Kafka burada boşa kürek çekip durmuştur.


    Neyse çok uzattım sanırım. Kitabı neden sevmediğimi birazcık anlamışsınızdır ve kitap hakkında yazdıklarım bunlardır.

    Yukarıda anlattıklarım sizin kabullenemeyeceğiniz fikirler ise, Size Milena'ya Mektupları okumanız konusunda iyi okumalar dilerim.

    Benimle aynı fikirde olanlar ise zaten kitabı okumaz bile...
  • Yazar: Murat Ç
    Hikaye Adı : Kadıköy
    Link: #30131366

    ...Modaya doğru yürümeye başladım… Kafamı gökyüzüne doğru kaldırdığımda, kapkara bulutlarla göz göze geldim, yağmur damlaları yavaş yavaş suratıma doğru damlıyorken bir anda nefesimi tuttum ve gözlerimi kapattım, o anda ne düşündüm tam olarak hatırlamıyorum, derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum, tam ne düşündüğümü bilmediğim o şeye dalacakken bir ses ve bağrışma duydum. Gözümü açtığımda, 34 plaka sarı bir taksi önümde durmuş, şoför dışarı çıkmış bana bağırıyor, aynı anda el kol hareketleri ile bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Kafamı sola çevirdim insanlar yürümeye devam ediyordu, kafamı tekrar sağ tarafıma doğru çevirdiğimde şoför arabaya binmişti, kulaklığımı biraz kaldıracakken vazgeçtim ve geri kulağıma taktım, sesi en yüksek seviyeye ayarladım ve elim istemsizce havaya kalktı, ağır çekim bir hareketle taksiciye kusura bakma dercesine ufak bir mesaj gönderdim. Birkaç kişi bana bakıyordu ve onlara ne var bakışı attım, hayal edin işte, o saçma sapan surat ifadeniz ve bir bulldog gibi sallanan yanaklar, salyamız eksik olsun. Sonra Sol adım, sonra sağ adım, tekrar sol ve tekrar sağ yürümeye başladım. Evet, Modaya doğru yürüyordum ve hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece yürüyordum. Hayatımda her şeyin anlamsızlaştığı, sonra karanlıklaştığı bir anda karşıma çıktı.

    “Merhaba” dedi.
    “Merhaba” diye karşılık verdim.
    “İyi misin” dedi,
    “Standart” dedim, neden sordun?
    “Biraz önce yayalara kırmızı ışık yanıyordu ve yolda öylece durdun” dedi ve devam etti, “sanki bir şey kaybetmiştin, onu arıyor gibiydin, ama ne aradığın anlaşılmıyordu, yağmurun hüznü yüzüne vurmuş gibi bakıyordun etrafa, taksici sana bağırırken bile en ufak bir tepki vermedin” dedi.
    “Bilmiyorum” dedim. “Herhangi bir şey hatırlamıyorum, ne düşündüğümü bile bilmiyorum” dedim.
    “Kaybolmuş bir ruh gibi dolaşıyordun” dedi.
    “Tanışıyor muyuz?”
    “Hayır, hayır, ben, ben seni öyle gör…”
    “Anladım” dedim soğuk bir tavırla. “Bir şeyim yok merak etme” dedim.
    “Özür dilerim, rahatsız ettim” dedi.

    Özür dilemek için hiçbir sebebi yoktu. Hem ne diye özür diledi ki? Özür bu kadar basit dilenmeli miydi? Ben bunu hiç yapmazdım. Belki de işkence etseler ağzımdan zorla alırlardı. Özürmüş.. Özürde neymiş… Aman neyse, ne.. “Özür dilemene gerek yok” dedim. “Atom bombasını sen icat etmedin, milyonlarca insanı da sen öldürmedin” dedim. Zaten bu kadar ölümden o sorumlu olsa özür dilese ne olacaktı, özür diledikleri yeniden hayata mı dönecekti? Bayan Akura kızı Sunuka’yı tekrar kucağına mı alacaktı da, Bay Maki mesai bitiminde eve mi dönecekti sanki? Ben ne saçmalıyorum? Akura kim? Tanrım, ne oluyor bana.. “Özür dilemene gerek yok” dedim.

    Merhaba ben “Mustafa” dedim. Senin adın ne?
    “Eylül” dedi. “Bir şey sorabilir miyim” dedi ama cevabımı beklemeden “Zamanın varsa, kahve ısmarlayabilir miyim” gibi bir şey çıktı ağzından. Evet, kahveyi çok severim ama ne oluyordu. Neden kahve ısmarlıyordu. Daha birkaç dakika önce bana soru sormaya başlamıştı. Hayatımda onu ilk defa görüyordum. Bir saniye, yoksa ölmüş müydüm, yoksa taksi bana çarpmış ve komada mıydım? Saçmalama, ölmüş insana kim kahve ısmarlardı… Nezaketen mi yoksa, başka bir sebepten mi bilmiyorum ”neden olmasın, olur tabi, teşekkür ederim” dedim.

    Birkaç adım attık “nereye gitmek istersin” dedi. “Teklif senden geldiğine göre, yeri de sen seçersin diye düşünmüştüm” dedim. “Evet haklısın. Benim sürekli gittiğim bir kafe var, oraya gidelim” dedi. “Sen nasıl istersen dedim, organlarımı satmayacaksınız umarım” gibi saçma bir espri yapacakken kendimi durdurdum ve “o tarafta hangi kafe var” dedim. “İkinci Yeni” dedi. Evet biliyordum, birkaç kez gitmiştim. Kahvesini çok sevmemiştim, sıcak içilmesi gereken bir şeyi neden soğuk getirirlerdi ki? Alt tarafı bir suyu belirli derece de ısıtacak ve önüme getirecekti. Hayır efendim olur mu? V60 yöntemi ile demliyordu kahveyi, hangi kahve çeşidinden istediğimi sormuştu barista, içimden annende zaten Kolombiya çekirdeklerinden az kavrulmuş içerdi, sende kalkmış bana hangisini içeceğimi soruyorsun diye sorgulamıştım. Bunu neden sorguladım kendi kendime bilmiyorum burası bir kafe, sormak onun işiydi. Sormayıp, kahin yetenekleri ile ne istediğimi anlayıp kahve mi getirecekti? Tabi ki soracaktı. Zaten konumuz kahve çekirdeği bile değildi.! Sıcak suydu, Sıcak su! Bir suyu bile ısıtamıyorlardı. Bir saniye, konumuz su bile değildi, Konumuz artık “Eylül’dü.”

    Yürüyorduk, ve tabi ki kulaklığım kulağımda değildi, müzik listemi durdurmuş, onunla beraber yürüyordum. Müzik dinleyemediğim için kendimi suçlu hissettim, ben modaya doğru yürümüyor muydum? Bir anda içeri kat etmiş, Rexx’in o tarafa doğru gelmiştik. Klasik ergen buluşma noktası. Nerede buluşalım REXX’in orada… REXX’miş! Neyse… REXX’in karşısında harika bir kokoreççi var. Kömürün o kızgın alevinde, ince ince sote edilmiş kokoreç ve türlü sebzeler, üzerine de bol baharat, çok pişmiş olsun adem usta dediğimde tamam mustafacım merak etme der, ekmeği o sıcak közde kızartır, içerisine malzemeleri bolca koyar ve servis ederdi. Ah o ilk ısırık, anlatamam onu. O sıcak ekmek, ilk dişle buluştuğunda çıkardığı ses, ilk ısırıktan ağıza düşen parçalar ve çiğnerken aldığın o haz, ezilmiş parçaları mideye gönderdiğin büyük bir emek ürünü kokoreç! Ah, kokoreç ah.. Canım çekti şuan.. Ama biz kahve içmeye gidiyorduk değil mi? Neyse dedim içimden, akşama yanındayım adem usta. Yürümeye devam ediyorduk, sessizlikten kendimle konuşmaya başlamıştım. Şimdi aşağıya doğru inmeye başladık, Solda Bira Fabrikası adlı pub, Onun karşısında Fil Bar, onun aşağısındaysa çok sevdiğim dükkan Gargamel var.. Nadir bulabileceğiniz şeyler vardır Gargamel’de. Kaykaylar, marka ayakkabıların özel kreasyonları, giyim kuşam, ot bok ne ararsan vardır işte. Ucuz değildir ama olması gerektiği gibidir. Herkeste olandan değil de, herkeste olmayandan yana iseniz biraz paraya kıyardınız değil mi? Evet kıyardık elbette. Yürümeye devam ettik, göz ucuyla bana baktı. Tabi ki bende ona baktım, ben ona bakmasam, onun bana baktığını nasıl şuan anlatıyor olabilirdim? Biraz düşünün lütfen. Göz göze geldik ve ben gözümü kaçırdım, yürümeye devam ettik. Ne oluyordu hala anlamış değildim. Ben dünyaya sırtımı çevirmiştim. Bağım – beklentim yok, isteğim – öngörüm yok. Bir şey istemiyor haliyle bir şey de vermiyordum. Sadece amaç yüklemeden, yüklü olan amaçları kullanıyor, her hangi bir düşünce ve duygu beslemeden yaşıyordum. Ben Moda’ya yürüyordum, kulağımda kulaklık ve son ses müzik çalıyordu, yağmur damlaları yüzüme düşüyor ve ben yürüyordum, şuan ben bunların sadece yürüme kısmına hayat veriyordum, yanımda Eylül adında, esmerle sarışın arasında, 165 ile 168 boylarında, kıvırcıkla düz karmaşasında, renkli renksiz mavi yeşil ela arasında gözleri, makyajdan eser olmayan o doğallığı ile duran bir kız vardı. Düşünsenize yüzünde bir ton makyaj yerine kendi yüzü var. Bu ne şans, bu ne mukaddes bir lütuf derken kendime geldim, ne saçmalıyorsun sen dedim. “Heh geldik” dedi. “Evet geldik” dedim, aklımda Sıcak Su var tabi. “Nereye geçelim” dedi, sen bilirsin demedim, o kadarda pasif bir karakter çizemezdim, hemen yeri belirledim ve oraya geçtik. Yine de onaylatma ihtiyacı duydum, “iyi mi burası” dedim. Evet, evet güzel yer seçtin dedi. Seçtiğim güzel yer sokağı gören, diğer yerlerden daha nezih ve yağmurun sesini duyabileceğimiz, aynı anda görebileceğimiz ve o ilk yola düşen yağmurla toz birleşimi kokuyu alabileceğimiz bir yerdi. Kısacası ben seçiyorsam o yer zaten güzeldi.

    Siparişlerimizi verdik ve konuşmaya başladık. Bir anda pat diye sordum, çünkü ben öyle yaparım. Hayallerle yaşayamayacak kadar kurşun sıkılmıştı hayatıma. “Neden” şuan buradayız, neden ben seninle sen de benimlesin dedim? Yüzünde samimi bir tebessüm oluştu, yanaklarında o yonca mı goncamı dedikleri şey oluştu, gözlerinin içi gülerken, makyaj olmayan suratı iyice gün yüzüne çıkmıştı, kıvırmı düz mü tam belli olmayan saçları şampuan reklamlarında olduğu gibi kendi kendine bir şekilde dalgalı bir denizde sörf yapıyor gibiydi. Ve cevap verdi “Ölmek için bir sebebin mi var” dedi. Yaşamak için bir sebebim mi olmalı dedim? Olmamalı mı dedi? Pekii dedim.. peki.. Peki…

    “Doğuyoruz ve yaşamaya başlıyoruz. Önce bebek, sonra çocuk, sonra burnunu karıştıran sivilceli bir ergen oluyoruz. Sonra yavaş yavaş büyümeye başlıyoruz. Okula gittikçe sınıf atlıyor, üniversite baskısı ile bir şeyler yapıyoruz, oradan buradan en saçma sapan yerleri tutturuyor, hiç umursamadığımız bölümleri bitiriyoruz, bu dönemlerde hiçbir şeyin planını yapmıyoruz, çünkü diplomayı alınca iş hazır diyoruz. Hayatımız bu anlamsızlıkların etrafında dönerken, mezun oluyor, bitirdiğimiz bölüm ile ilgisi olmayan işler buluyoruz ama en azından buluyoruz. Hayatın şimdi gerçekleri ile yüzleşmeye başlıyoruz. Geçim derdi ile değil o başka konu. Ruhun iyi olmadıktan sonra tabak çanakla geçinecek halin yok, geçinmesen de olur. Hayatımıza insanlar giriyor ve çıkıyor, girdikleri ile çıktıkları arasında uçurumlar oluyor, bu uçurumların kenarında dans ediyoruz ve gittiklerinde uçurumdan atlıyoruz. Hayır isteyerek değil istemeyerek. O uçurumdan bedenlerimizi değil ne yazık ki, içimizdeki tüm iyi duyguları atıyoruz, atlasak bedenimizin parçalanacağı yerde, ruhumuzun parçalanışını izliyoruz. Ve hiçbir şey olmamış gibi hayata devam mı etmemiz isteniyor. Evet isteniyor ve bu hayatın benden istediğini bu hayata veriyorum” diyorum.. ve susuyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var sanırım diyerek nefes alıyorum ve bir yudum su alıyorum şişeden.

    “Evet “ diyor Eylül, “veriyorsun, Taksi durmasaydı sana çarpacaktı farkında mısın” diyor? Değilim, güzel yanı da o dememle birlikte başını iki yana sallıyor. Şimdi durun bir saniye burada ne oluyor. Biz neden bunları konuşuyoruz, hatta biz neden buradayız, ben neden Moda’ya tek başıma yürümüyor ve bu kafede kahve içiyorum, tamam kahveyi seviyorum ama sıcak su ile! Su yine sıcak değil! Bir anda konumuza dönüyorum ve “varlık ile yokluk arasında bir fark yok, bedensel olarak olsa da ruhen yok, sadece ölmek için doğuyoruz, doğmamızın tek nedeni ölmek” değil mi diyorum. Hayır diyor.. Yaşadıktan sonra, ölmek için doğuyoruz diyor. Şuan yaşadığımı hissetmiyorum ve ölmek bile istemiyorum diyorum, ölüp ne yapacağım ki? Durduk yere ölmek için bir sebebim yok ve ben yaşamayı seviyorum. Ben sadece bir amaç yüklemiyorum artık. Amacım alındı, çalındı ve orada burada satıldı. Yok artık bir şey bende anlıyor musun” diyorum.

    “Anlıyorum ama bir şeylerin değişme vakti gelmedi mi artık” diyor.

    “ Ne gibi, neyin zamanı diyorum” ve “Benim zamanım” diyor.

    Umut etmek iyi bir davranış olsa da, “Umut” kötülüklerin en kötüsüdür der diyorum Nietzsche, bir anlaşılmak istenmeyen de o diyorum. “Evet onu anladığını sananlarda kendilerini kandırıyor ama artık benim zamanım geldi” diyor tekrar.
    Bu anlamlandıramadığım sahiplenme duygusu da nedir? Daha 1 saat önce farklı yollarda yürüyen bambaşka hikâyenin bambaşka karakterleriydik, nasıl oluyor da şuan onun zamanı geliyordu? Bu tarz şeyler filmlerde olmaz mıydı? Nasıl şuan benim başıma gelmişti, gözlerinin içine bakarken bunları düşünüyor ve yüzündeki tebessümü görebiliyordum. Kendisine olan özgüveni, Joe Satriani’nin gitar tellerinde parmaklarıyla dans ederken çıkardığı o melodilerle aynı hazzı hissettiriyordu bana.

    Peki dedim.. Ama buna şuan karar veremem.. Karar verebilecek kadar, karar verme cesaretim olduğumu sanmıyorum. Hayatıma bir yıkım daha ekleyemem, çöken binanın enkazından kurtulmak için bir çaba daha sarf edemem. Hayır, hayır buna şuan cevap veremem. Bu imkânsız. Bunu yapamam diye devam ederken Eylül masanın üzerinde kahve fincanını tutan elimi tuttu ve söze karıştı…

    “Şuan hissettiğin şey, içinde bir yerlerde sancılanma yapıyorsa ve tuhaf oluyorsan, miden de çok az bile olsa kramplara neden oluyor, kalp atışların hızlanıyor ve yüzüne ateş basıyorsa, evet, şimdi bir şeylere karar verebilirsin” diyor ve gözlerimin içine bakarak bir hayat konduruyor. Benim zamanım diyor gözleri. Hiçliğin içinde kaybolmuş gözlerime bakarken, yeniden hayata ben döndüreceğim diyor.
    Hayır, hayır, hayır.. Kafamı sallıyorum. Bu imkânsız. Hayır…! Buna bir kez daha izin veremem diyorum ve kafamı aşağıya indiriyorum.. Biraz sessizlik oluyor.. Ama hala eli, elimin üzerinde duruyor. Bu his hoşuma mı gitmişti, neden elini çekmiyordu, neden elimi çekmiyordum, neden bir şey demiyordum.. Sıkışıp kaldım, patlamak üzereyim, hayatımda ki boşluğun, dindirilemeyecek acının ve karanlığın içinde kaybolmuş bedenimin buna ihtiyacı mı vardı?

    Tam kafamı kaldırmak üzereyken, telefonu çaldı. Kısa bir an AC/DC şarkısı kafeyi neşelendirdi, ve “Efendim anne” dedi. Annesi aramıştı ve konuşmaya başladılar. Konuşmanın sonunda “birazdan kalkıp geleceğim, yarım saate yanınızda olurum” dedi. “Annemler” dedi, “tatile gidecekler, gitmeden önce biraz zaman geçirelim diye beni çağıyorlar, şuan buradan gitmek istemiyorum ama bu ilk tanışmış olduğumuz virgül olsun” dedi, “noktasını koymayacağız, sadece virgül tamam mı” dedi? Yüzümde bir tebessüm oluştu ve peki dedim.
    Telefonumu alıp, numarasını yazdı ve kendisini aradı. Tam telefonu verirken, “telefonun bildirim cenneti olmuş, bir bak istersen, merak edenin çok sanırım” dedi ve gülerek telefonumu geri verdi. Aynı anda bende güldüm ama asıl mesaj şuydu: “Ben geliyorum, dikkat et” Tabi ki bu mesaja bir karşılık vermeyecektim, birileri için bir şeylerden vazgeçme hakkımı çoktan kullanmış o evreyi çoktan geçmiştim.

    Ayağa kalkarken hesabı ödemek için kasaya yöneldim, bir kez daha elimi tutu, sen değil ben ödeyeceğim, kahveyi ben ısmarlıyorum dedi, yüzündeki kararlılıkla baş etmek imkânsız görünüyordu, ikiletmedim, peki dedim ve hesabı ödedi.

    Beşiktaş’ta oturduğunu söyledi sokağa ilk adım attığında. Peki dedim, Vapur’a kadar sana eşlik edeyim ve yürümeye başladık. İkimizin yüzünde de aptal bir tebessüm vardı. “Kitap” okuyor musun dedim, evet dedi heyecanlı bir şekilde, “seni görmeden yaklaşık beş dakika önce Trevanian’ın Şibumi kitabını aldım” dedi. “Çok merak ediyordum, herkesin dilindeydi ve bende alıp okumak istedim, Vapur’a (Yolcu Gemisi) bindiğimde karşıya geçene kadar biraz okumak istiyorum” dedi. Şaşırmıştım, iki gün önce aynı kitabı bende almıştım ama başlamamıştım. “Bende aldım ama daha okumadım” dedim, “birlikte okuyalım o zaman, kitap hakkında bolca konuşuruz, zaten kendisini fazlasıyla konuşturtan bir kitap” dedim, “heyecanlı bir şekilde çok sevinirim” dedi. Benimde hoşuma gitmişti bu durum. Kadıköy iskelesine geldik, cüzdanından İstanbul kartını çıkardı, ve “bugüne virgül koyma zamanı” dedi, evet dedim, hala anlamlandıramadığım bu güne virgül koyma zamanı, “seninle karşılaştığım ve tanıştığım için içimde bir huzur var” dedi, bunun başka şeylere dönüşmesi, senin de aynı şeyleri hissetmeni çok isterim” dedi, ne diyeceğimi bilemedim, ve sustum, sadece aptal bir gülüş vardı suratımda, muhtemelen ben ne demek istemiyorduysam, suratım tam tersini söylemiş olacak ki, gözleri güldü ve bana sarıldı, vapur saati geldi gitmem gerekiyor artık dedi, aynı şekilde karşılık verdim ve yavaşça arkasını döndü yürümeye başladı, iki adım sonra tekrar döndü el salladı ve vapura doğru yöneldi. Vapur’a bindiğini gördüm ve bende arkamı döndüm, tekrardan Modaya doğru yürümeye başladım. Tam orada kalmıştık çünkü, Modaya doğru yürüyordum…

    İçimde bir şeyler kıpırdandı ama bunun nasıl olduğu, neden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sokakta sizinle kaç insan tanışır da, karanlığın en dibine gömdüğünüz o duyguları tekrar çıkartır dı? Bunun cevabı bellidir, ya hiç ya da benim başıma gelen gibi çok nadirdir.

    Şarkı listemi gözden geçirdim, kulaklığımı kulağıma taktım, Modaya doğru yürümeye başladım, bir mesaj geldi, Eylül’dü “Tüm dünya vazgeç dediğinde Umut fısıldar; bir kez daha dene” yazıyordu. Yüzümde bir tebessüm oluştu, mesajı okuyup cebime koydum, daha sonra cevap verecektim sanırım, içimde bir şeyler oluşmuştu ve içimde bir defa daha hissetmeyi akıl dahi edemeyeceğim bir his uyanmaya başlamıştı.. Belki de dedim, Cicero haklıdır, ”Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır.”
    Tam o esnada 6:45 yayınlarının önünden geçiyordum, içeriye bir selam çaktım ve “Kim lan bu Erol Egemen” dedim? İçeriden kahkahalar yükseldi. Aynı şekilde karşılık verdim. Kaybedenler Kulübüne üye olduğumuzdan, 6:45 de bizim mekanımızdı. Sonra yürümeye devam ettim..
    Ellerim ceplerimde, şaşkın ama huzurlu bir şekilde yürümeye başladım, karabulutlar toplanmış, yağmur yağmaya başlamıştı, boğuk ve karamsar havaları çok seviyorum ve yüzüme yağmur damlaları vurmaya başladı, 1 saat önce sadece damla olan bu yağmur tanecikleri, şimdi ise umudun damlalarıydı..

    Ve Modaya doğru yürümeye başladım…
  • Bir diğer Arthur Schopenhauer kitabı ile karşınızdayım. Tabi artık yazarın ismini bi' yerden bakmadan yazabiliyorum :D
    Öncelikle Schopenhauer Okuma Etkinliği düzenleyerek bu güzel adamla beni tanıştıran Quidam a çok teşekkür ederim :)
    Kendisinin etkinliğinin linki: #29220221
    Neyse hadi incelememize geçelim :D
    Kitap için yine benim çok sevdiğim kitaplar için kullandığım kelimeler olan "Muhteşemmmm" "Harikaa!" gibi kelimeleri bolca duyacaksınız :D
    İnceleme okumaya üşenenler için: Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim :D
    Üşenmeyenler için: Kitap bana kalırsa çok güzeldi. Yazardan da etkilenme seviyemi ve kendisiyle kişisel bağımı şu şekilde açıklayayım. Bugüne kadar beni en iyi yansıtan, kendimi bulduğum yazar Franz Kafka'ydı. Ta ki Schopenhauer okuyana kadar. Bu yazarda ben kendimi buldum resmen.
    Mükemmel bir üslubu ve bilgi açısından doygunluğu var.
    Çok sevdiğim bir şey olan kitaplardan alıntıları yazarımızda kitabında bol bol anlatıyor :)
    Peki başlıktan başlarsak Yaşam Bilgeliği nedir?
    Burada yazarın kitapta anlattıklarına göre Yaşam Bilgeliği bir nevi hayattan mutlu olmayı beklemek değil de mutsuzluğu en aza indirgemek.
    Tabi ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışılır ama ben bu fikri benimsedim :)

    Kitap bolca sizi fikir bombardımanına tutuyor ve bana kalırsa bu kitabı okumayan kişi KİTAPKURDU OLMA YOLUNDA EKSİK KALIR. Hem felsefi açıdan hem de edebiyat açısından.
    Neyse ben kitabı çok sevdim. Bugüne kadar okuduğum Aforizmalardan en iyisiydi diyebilirim. (Franz Kafka'nınkiler de dahil, kusura bakma Kafka :( )
    Neyse incelemem bu kadar bence OKUNMASI GEREKEN Bİ' KİTAP :)
    Herkese iyi okumalar dilerim :)