• Etkinlik bitmeden bir tane daha Güray Süngü kitabı okuyabildiğime göre ne mutlu bana.. Her ne kadar ikisi de ince kitap olarak görünse de nitelik olarak hiç de ince değillerdi. Ama Güray Süngü işte her türlü insanı içine çeker de sesiniz çıkmaz. Hem bir kitabın nasıl olacağını ismi belli etmez mi hiç, ben kitaba zaten ismine hayran olarak başlamışken sonra bir baktım kitabın ilk öyküsü ‘Hiçbir şey anlatmayan hikayelerin birincisi’ ikincisi değil yani, zaten ikincisi de yok kitapta ve tabii dediğim tek şey işte Güray Süngü edebiyatı, yazımı, biçimi, düşünüşü… Zaten hiçbir şey anlatmıyorsa ne gerek var ki diyeceksiniz ikincisine, birincisine.. Ama öyle değil ki sevgili okur, insan Güray Süngü’yü anlattıklarınla mı sever, bilâkis Güray Bey anlattıklarıyla değil de nasıl anlattığıyla sevilir. “Anlatılandan çok, bunu bir araç olarak kullanarak bir şeyler söyleyebilmek” düşüncesini açıklıkla ortaya koyuyor.

    Kitap 11 öyküden oluşuyor, içlerinde en beğendiğim ‘Yara Kabuğu’ oldu fakat en dikkatle okunması gereken ise en son öykü olan ‘K..’idi hatta hem özenli hem ayrı bir inceleme isteyen öyküydü. Kitabın ne anlattığına gelecek olursak çok da aşina olmadığımız karakterler, mekanlar, olaylar ve temalar görmüyoruz aslında. Yalnızlık, karamsarlık, bilinmezlik ve yabancılaşma. Biraz Marxist olacak olacak ama kendine ve sınıfına yabancılaşma (kendinde sınıf ve kendisi için sınıf) örnekleriyle karşılaşıyoruz. Hatta sınıftan geçip topluma kadar karışıyor bazen ya da öyle bir oluyor ki kendini bile unutup ne toplumunu düşünebiliyor ne de kendini bu da bize biraz düşündüğümüzde modern insan klavuzunu gösteriyor.

    Rasim Özdenören, modern çağın insanının kendini tanımak yerine hep başkalarını tanımak ukalalığına düştüğünü söyler. Biz bu kitapta bu tanımı özellikle de Duvara bakan adama bakan adamlar öyküsünde rahatlıkla görüyoruz. İnsan bu, kendine bir adım öteden bakmayı bilmez de başkasına sürekli yargılayıcı bakışlar atar durur. Sonunda da ne toplum hakkında doğru düşünebilir ne de kendi hakkında. İnsanlara roller biçmesek yahut birbirimize duvara bakar gibi bakmasak da birbirimizin haliyle hallensek… “Usta öykücü Mustafa Kutlu, hikâyelerinde küçük şehirleri, kasabaları, insanları, çiçekleri, çardakları, dolmuşları ve küçük şehre ait her şeyi olduğu gibi anlatır. Sonu hayal, rüya veya senaryo olsa da… Güray Süngü ise büyük şehir insanını, modern insanı ve yaşamını olduğu gibi hiçbir şey anlatmadan(!) anlatıyor.” Yazıyordu okuduğum bir yazıda bu cümleye inanın iki sevdiğim öykücünün ismi böylesine doğru geçiyorken nasıl da hak vermem ama şunu da söylemeliyim ki inanın ikisine de ihtiyacımız var. İnsan ruhunu hep modern hayatın çıkmazlarıyla dolduramaz ya insanın kimi zaman umutlanmaya, aşka inanmaya, hayatı sevmeye de ihtiyacı vardır.
  • #28549333


    1977 YILI İLK BASIM OLAN KİTAP SAYIN ABDULKADİR DURU BEY'E AİT. ÇOK SEVEREK OKUDUĞUM KİTABINI SİZLERE TAKDİM EDİYORUM...

    “Dostunu, düşmanını tanımayan, hayvandan beterdir. Çünkü hayvan; dostunu, düşmanını tanır.
    İşittiğine tespit etmeden inananlar, hayvan tiplere hayvan olmaktan kurtulamazlar.”
    “760lardan, 1977 şu günleri¬mize dek neler oldu da, bugün ye¬niden girişiyoruz hiç yokmuş gibi.
    Neden tatminkâr değil mille¬timiz, bireylerimiz? Bunun cevabı İspanya’daki medeniyetimizden günümüze kadar aradık. Nicel olayların, nitel kısımlarını izledik. Saadet güllüğümüze haşaratlar dadanmış.
    Bireylerimizin, ailelerimizin derinliklerinden yönetimlere dek gözledik. İspanya Endülüs’teki parlak kültürümüzden, Anadolu-muzdaki Selçuk devrine sıçramış. Sönerken, yiğitlerimiz yetişmiş, kurtarmışlar.”
    “Türkiyemizde bizim tarihleri¬miz yok. Olanlar da bölük pörçük. Bu gidiş nereye? Bizim bizden haberimiz ol¬maz ki... İşte bundan gençlerimiz şaşırgındır. Çünkü bizim tarihimiz yok elimizde.Baştan başa işte Tür¬kiye! Endülüsteki medeniyet tari¬himiz yok. 1942'lerden beri aradık. Yok ki bulamadık. Nihayet Batı ülkelerinden buldurduk. Endülüs medeniyeti¬mizden bazı eserler. İzlerimizin yarısı kaybolmuş, birazı silinmiş.
    Ufak tefek bazı izlerde şunla¬rı görüyoruz. 770'lerden başlamış teknolojimiz.Uçaklarımız, taşıtları-
    mız, matbaalarımız. Günümüzden daha ileri o zamanki tekniklerimiz. Kültürümüz, medeniyet hamleleri¬mizin her yönlü ilerlemelerini şöy¬le okuyoruz batı yazarlarının ka¬lemlerinden:
    Endüstride pamuktan yapı¬lan Cepken yelek ve ceketler, özel bir mahiyet arzediyordu ki, giyenlerin üstüne türkü yakılıyor¬du. Günümüzde henüz ona yetişi-lememiştir.
    Kâğıt imâli ve geliştirmeleri her cins kâğıdı ortaya koymuştu. Bu devirde batı, yazı yazmayı dahi bilmiyordu. Bizim o zamanki matbaamız, bugünkünden farksız sa-yılır. Üçüncü Abdurrahman'ın Halifenin devlet dairelerinin evrak sistemini matbu yaptırdığı batıda takdirle anılır.
    Teknikte: Pusula ve mıknatıs, daha gelişmelere yol açmıştı. Barut formülleri bir yandan, ateşli savaş araçları, torpillerin de geliştirilmesi devam ediyordu. Topların gelişkin oluşunu ayrıca anmak yerinde olacaktır. Motorlu vasıtaların modeli antikadır batıda. Sulama usullerine ince su serpişi eklenmesi de hayret vericidir ki, batılıların o zaman yıkanmadıkları, yılda bir iki defa soğuk su ile silindikleri kaydedilir. Buyurun medeniyeti. Kendimizi hiçe sayan beyefendiler hemen şuraya baksalar yetecek. Batıda kendi vücutlarını yıkamak bilmezlerken, biz, yağmurlama usûlü bahçelerimizi suluyoruz. Dünyada ilk defa sayı işaretleri ve matematik bizden çıkmıştır. Dünya, matematik bilimini de öteki dallarda olduğu gibi Müslüman Türklere borçludur.
    Meridyen dairesinin bir derecesini tam sıhhatli bir şekilde ölçen Ebu Muhammed'i, dünya anmaktadır. Her saate bakanın da; Ahmet'in, ilk bakırdan yaptığı saati hatırlaması doğaldır.
    Bu iki kardeş, yıldızların do¬ğuş ve batışlarındaki değişiklikle¬ri hesaplamış, ona göre son dere¬ce doğru çalışan bir aleti meyda¬na getirmişlerdir. Astronominin tamlaşması bizdendir ki, o zaman gökle ilgilenmek, batıda en büyük günah sayılıyordu. Hal böyle iken, Hekim İbni Firnas başkanlığında uçağın en âlâsı yapılmıştır. Üzeri¬ne süs olarak da kumaş ve tüy iş¬lenmiş, semalara hakimiyet kurul-muştur.
    Bugünkü uçakların onun ka¬dar havada durmaya, süzülmeye henüz yetişemediği kaydedilmek¬tedir…”
    “Biz Türkler sanayide, teknolojide, ticari işlerde örnektik tarihlerde. Bu gerçek gizlenemez. Göreceğiz kaynak¬lar vererek kitaplarda. Ancak kahra¬manlıklarımız savaşlarda, mertçe oldu¬ğu için cephelerde. Ağır bastığı için göze daha çok çarpmış. Çekemeyen¬ler Türklere "Tek savaşçıdır" demişler. Günümüz gençleri de o lâflara inan¬mışlar.
    Savaşların nedenlerini, siyasi ko¬nuları ilerde açıp inceleyeceğiz enine boyuna. Şimdi konumuz; iyilik korun-mazsa, kötüler onun düşmanıdır.
    Sanayileşmemiz, ticari gelişme¬miz evvellerden düşmanlarımızı çok perişan ederdi. Antika diye Türk eser¬leri halâ batıda yankı yapmaktadır. Bu gerçekleri gözler önüne daha açık ser-gileyeceğiz.
    Biz Türkler dünya insanlarına örneğiz. Bu gerçek, kuşku götürmez. Türkler diyoruz. Birinci Tanzimattan buyana bakıp da aldanmayalım. Dünyanın en kötü hainleri de var¬dır muhakkak. Adlarına hayvan tipler diyoruz. Hayvan tipler ve hayvan tiple¬rin hayvanlarından (hainler) bazı müs¬pet vesikalar, kaynaklar da gösterece¬ğiz.
    Bizi içimizden çökertmek için yüz yıllardan beri sinsi sinsi uğraşan hay¬van tipleri ve onların hayvanlarını, En¬dülüs'lere varmadan hemen Türki¬ye'den biraz gösterelim”
    İHANET BELGELERİNE İYİ BAKALIM!..
    “Mert ve cesur insanlar, sinsi düş¬manlarını sezemezler.”
    “Biz birbirimizi suçlayacağımıza, gençlerimize hoyrat gibi bakacağımıza, kimlerin elinde oyuncak olduğumuza baksak, hemen el ele tutup kendimizi kurtaracağız.” Anlayana bir örnek de yeter. 1939-40'larda hayvan tiplerin hayvan¬ları (hainler) Polonya'yı ne yaptılar. Ona bakalım, ona göre bizi kulağımızdan yönetenlerin neler yaptıklarını da, ya¬pacaklarını da biraz olsun anlayabilelim. Alman - Rus savaşında Polon¬ya'nın burnu bile kanamazdı. İçindeki 10500 haindir Polonya'yı Rus'a, Al-man'a paylaştıran. Çorçil, Rozvelt hay¬van tiptir. (1) Polonya gafil avlanmış-tır. 3500 hain, Nazi emniyeti olan (G.S.P)'ya intisap etmiştir. Hain Amiral Kanaris'e, Polonya'nın en mühim stra¬tejik sırlarını, dosyalar halinde Berlin'e göndermişlerdir.
    2650 hain, Sovyet Casus Teş¬kilâtına aynı şeyi yapmışlardır. 325 ha¬in de İngiliz "Entellijans" hesabına ve 850 hain de Amerika istihbaratına inti¬sap ederek, Polonya'yı paylaşmışlar¬dır. Müstevlilere, fiilen yol gösterip Po¬lonya'nın vurulacak yerlerine getirmiş¬ler ve onlar bugün komünisttir.
    Bizdeki hainlerin ise durmadan çalışmalarını sürdürdükleri apaçık önü¬müzdedir. Bugün başkentimiz Anka¬ra'nın Maltepe'sinde seks kulüpleri bi¬le, açıktan açığa çalışmaktadır.
    Bir yandan millî benliğimizi inkâr ettirdikleri gençlerimize.bir yandan bir¬birlerini kırdırdıkları yetmiyormuş gibi, bir yandan da dış ülkelere daha berbat bağımlılıklara sokuyorlar.”
    “İşte Müslüman Fikir Ve İnancını Şaşırtanlar.
    - Yeni Eflâtuncu Yahudi Filozof¬larından matematikçi ve astronom,
    Barselonalı, Abraham bar Hiya.
    - Yeni Eflâtuncu olup, Aristo Mu'tezile öğretilerinin nakilcisi ve yo¬
    rumcusu, ekleklik Yasef İbn Saddik.
    - Yahudilikle Aristo felsefesini uzlaştıran, ilk Yahudi Aristocularından
    sayılan Taledo'dan Abraham İbn David
    (Davud).
    - Yahudi, İspanyol nakilci filozof, Avenzoor.
    -Yahudi bilgin ve çeviricileri, Tuleytule'li Yahude ben Şaloma Kohen, bunu takiben Gerşan b. Şalomo Şolo-man b. Yosef'ta Eyyüb. (Barselona1!! Zarah'in B.İzak).
    - Yahudi felsefecilerinden Levi-ben Abraham Hayim.
    - Kabbala Panteist Yahudi Misti¬sizminin en önemli eseri Zohar.(Seyfer
    ha Zohar).
    - Yahudi akılcılarından Rasyonalis felsefeci Yosef Kospi.
    - Güney Fransa'da Bagnols'dan Yahudi felsefecilerden Levi ben Ger-
    son (Gersonides)
    - Yahudi felsefeci ve felsefi ede¬biyatçılarından Şemtov ilan Falgera:
    İbn Rüşd'le ilgili çalışmalarını Yunanla karıştırdı.
    - İtalyalı felsefeci Hilel ben Samuet ve çağdaşı Izak Albalag.
    - Yahudi felsefeci baş hahamlar¬ dan Hosdai Kreshas (Cıescas).
    - ispanya'da Ortaçağ din felsefe¬cilerinden Kreskos'ın çağdaşı Simon
    ben Semah Dvıan.
    - Narbon'lu felsefeci Moşe ben Yoşva (Moşe Varboni).
    Yahudi bilgin ve çeviricilerinden Kalonimas b. Meir,Kalonimas b. David
    b. Todros, Rob Samuel b. Yehuda b. Meshulam, Romalı Yudan ben.Moses ben Danyel ve bunun gibiler. (1)
    işte böylece kitap çalma, isim çalma, değişik isim kullanma, islâm eserlerini kendilerine maletmek gibi binlerce hile ile muazzam İslâm kül¬türünün varlığını kaybetmeye uğraş¬mışlardır. Bizim daha çok şey açıkla¬mamıza gerek yok. Bu konularda uğ¬raşan araştırıcı Avrupalı bilim adamla¬rının elimize geçen kitabının arka ka¬pağında şu sözleri okuyoruz.
    "Avrupa'nın ilim ve teknikte, bu¬günkü baş döndürücü bir noktaya ulaşmasında tek mesnet teşkil ettiği, muhteşem ve cihanşümul «İSLÂM MEDENİYETİ» dir."

    AMERİKA'NIN TÜRKİYE'YE GİRİŞİMLERİ
    İstanbul'da çalışan diplomat Don.S.S.Cox'un verilerine göre Ameri¬kan Bord'un 1900 yıllarında başlayan faaliyetleri:
    Meşgul olunan kasaba, köy sayı¬sı……349
    Bu faaliyet İçin angaje edilen Amerikan Ajanı..…..254
    Türk tebaasından yardımcılar 1049
    Yüksek okul ve kolej sayısı 35
    Yatılı kız okulları 27
    Genel okullar 508
    Eğitilen talebe sayısı 25.171
    Mabet adedi 400
    Her servise devam edenler 50.000
    Teşkilâtlı kiliseler ..138
    Bir yılda sarfedilen propaganda broşürü……..100.000
    Bir yılda sarfedilen poropaganda kitabı……. 50,000
    Devamlı yayın yapan gazete... 13 Kitap baskı makinaları, emlâk kıymeti ……1.000.000
    Bir yılda Türkiye'de dağıtılan pa¬ra…. 700.000
    Mr. H.D.Dwight, 1895'de Ameri¬kan Bord adına yaptığı açıklamada "Yaklaşık olarak 65 yıldır Türkiye'de faaliyet yapmakta olan Amerikan Bord Of Mission geniş bir eğitim, basın ve yayın düzenine sahiptir" demiştir. Pa¬palık ve istanbul'daki Fransız elçisinin çalışmaları sonunda 1583'de Osmanlı hükümeti kendi halkının, başka devletin göndereceği öğretmenler tarafın¬dan eğitilmesi kararını almıştır. Bu sıra¬da başta Hırvat (Macar devşirmesi) Si-yavuş Paşa bulunmaktadır.
    Bu karardan sonra (17-18-19 ve 20. Yüzyıllarda) 216 Amerikan okulu, 75 ingiliz okulu, 137 Fransız okulu vardı.
    XIX. yüzyılda Amerikan Bord şirketi de asıl hedefi siyasi hakimiyet ve kültür emperyalizminin zafere ulaşmasına yardımcı olmak doğrultusunda ve bu faaliyeti yapıyorlardı. Ayrıca Genel bir tasnif yapılırsa:
    a) Rus misyoner örgütleri,Balkan ülkelerini.
    b) İngiliz (C.M.S.) Arap ülkelerini.
    c) Amerikalılar, Ermenileri.
    Fransızlar, kuzey Afrika ülkele¬rini Osmanlı İmparatorluğumdan koparmak istemiş ve hepsi de Hristiyanlık idealinde Türk'e karşı tek cephede savaşmışlardır. Temelindeki hayvan tiplerdir
    MİLLİYETÇİLİĞİN TANIMI:
    Bizim anladığımız milliyetçilik : Amaç birliğidir.
    Aynı varlığa inanmış kişiler, aynı hedefe varmak amacını güder, o yolda aynı amaçla yarışırlar... İşte o kişile¬rin her biri, milliyetçidir. Milliyetçi kişiler onlara deriz.
    Demek oluyor ki sağlam bir inanç ile bir hedefe varmak amacında olmayanlara, milliyetçi diyemeyeceğiz.
    Bu gerçekten baktığımızda: Aynı köyün insanları, aynı yurdun adamları, insanların akrabalıkları, hatta kardeş¬ler bile aynı inançta, aynı hedefe var¬mak amacı ile yarışmıyorlarsa, milli-yetçi değildirler ve olamazlar.
    insanlar, başka tür yakınlık ve yandaşlıklarıyla da milliyetçilik edemezler.
    Akrabalık başka.milliyetçilik başkadır. Hemşehrilik başka, milliyetçilik başkadır. Yurttaşlık başka, milliyetçilik başkadır.
    Bugünkü anlamda dindaşhk, ya da fikirdaşlık,arkadaşlık gibi olumlarda da milliyetçilik bulunamaz.
    Milliyetçilik hüviyeti: İnanç birliği ile, aynı hedefe varmak amacı ile ya¬rışmakla, o yolda her şeyini feda etmekle ispat edebilirler...

    Kitabın her bir cümlesini burada paylaşmak isteyeceğim kadar muazzam bir kitap. O yüzden biraz uzun oldu galiba :D
    KİTAPTA DAHA ÇOK DUYDUKLARIMIZDAN NASIL YÖNETİLDİĞİMİZ, KAVRAM KARIŞIKLIĞI İLE NASIL ASİMLE OLDUĞUMUZA VE YAHUDİLERİN BİZLERİ NASIL OYUNA GETİRME ÇABASINDA OLDUĞUNA BELGELERLE DEĞİNİLİYOR.
    Sn. Abdülkadir Duru Beyin tüm kitaplarını neredeyse okudum ve kendime hepsini beşer defa okuma hedefi koydum. Bir çoğunu da bitirdim. 70 küsur kitabı mevcut.
    Paylaşımlara, en çok okunan yazarlara bakıyorum hep yabancı ve ne yazık ki çok yüksek bir bölümü de bizleri verimsiz hayale sürüklemekten başka bir işe yaramıyor. Bizim, bizleri uyandıran, kendimize getiren kitaplara, milli düşüncelere ihtiyacımız var. Millilik particik değildir, ki bu kitapta da çok güzel değinilmiş. Yaklaşan seçim dolayısı ile de herkesin okuyup milli birlik içinde seçime yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Neden burda değiniyorum çünkü ülkem için önemli!. Kim üretim yapıyorsa, kim milletimi kalkındırıp, dış mihrakları, siyon-mason ve misyonları ifşa edip kanımızdan güçlenmemizi öneriyorsa onu başkan saymak vazifemizdir. Sayın Erol Erbaşın da dediği gibi “Başkan Başarandır!”

    BİZLERE BÖYLE BİR ETKİNLİK VESİLESİYLE OKUDUĞUMUZU PAYLAŞMA İMKANI SAĞLAYANLARA, PAYLAŞIMDA BULUNANLARA ÖZELLİKLE NECİP BEYE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM
  • Hayatı sürgünler ve hapis yaşamı ile geçen şair Dante...
    Bu bize her dönem görüş ayrılıklarının yasak oluşunu ve ifade özgürlüğünün olmayışını gösteriyor.
    Dante'yi İlahi Komedya okurken derinden hissetmiştim aslında, ancak üstüne şiirlerini de okuyunca zarif ve naif bir ruhu olduğunu daha iyi anladım.
    Bu eseri ise hepsinden farklı. Felsefi ve politik görüşlerini örneklendirerek aktarmış bize. En çok Aristo ve Cicero'dan yararlanmış ve örnekler vermiş. Peki ne göstermek istiyor?

    Monarşi'nin tanımı ile başlayalım: Siyasal gücün tek bir kişinin elinde bulunduğu ve aileden geçen yönetim şekli. Yani krallık, padişahlık...
    Şu yaşadığım dönemlerde kesinlikle istemediğim bir sistem. Fakat Dante'nin bakış açısı biraz farklı bu yönetime. Buna geçmeden önce şunu da ekleyeyim ; Dante'yi az çok okuyanlar veya araştıranlar dindar bir insan olduğunu bilir. Sonunda tekrar dine ve Tanrı'ya bağlıyor.

    Ne anlatıyor Dante?
    " Kendi içinde bölünen ülke yıkılır." Matta İncilinde yer alan bu söz ile Dante'nin savunduğu görüş; bundan yola çıkarak yönetim sistemi tek bir kişide birleşmelidir. Eğer parça parça olursa, o devlet bütün olamaz, birlik olamaz ve dağılmaya mahkum olur. Bize verilmek istenen mesaj birinci kitapta budur.

    Bu eser üç bölümden oluşuyor: 1,2 ve 3. Kitap olmak üzere.

    İkinci kitaba gelirsek; burada ise, Roma Imparatorluğuna geniş olarak yer verilmiş. Başarıları, destanları ve İmparatorluğun yönetimine değinmiş.

    Üçüncü kitapta ise; Dante yine dini bağlılığını önümüze sermiş. İki ayrı yönetime karşı çıkarak , imparator ve papa, bunların bütün olmasına, papanın ise yönetime karışmaması gerektiğine vurgu yapmış. Ayrıca tüm bölümleri ise şöyle birleştirmiş; Tanrının bir olduğu gibi imparator da tek olmalı.

    Okurken keyif aldığım bir eserdi. Bazı yerlerde zaten Homeros da alıntılar vardı. Bildiğim için yabancılık çekmedim.
    Etkinlik kapsamında okuduğum bu eser ile bir etkinliği daha kendimce bitiriyorum. Herkese teşekkürler ve keyifli okumalar.
  • Ah Biz Ödlek Aydınlar, Aziz Nesin'in deneme türünde, gazete - dergi yazılarından, mektuplarından, anılarından, kitap önsözlerinden ve çeşitli toplantılarda konuşmuş olduğu yazılarından oluşan kitabıdır.

    Neden gülmece türünde ki hikayelerden oluşan kitaplarını değil de deneme türünde bir kitabını okudum Aziz Nesin'in? Çünkü, bana göre bir yazarı tanımanın en güzel ve doğru yolu yazmış olduğu deneme-inceleme türünde bir kitabını okumaktır. Bu sayede, yazarın karakterini, dünya görüşünü, olaylar karşısındaki tutumunu hatta yazdıkları kitaplara esin kaynağı olan şeyleri bile öğrenebiliriz. Bir yazar, deneme yazarak aslında okura kalbinin kapılarını da aralamış olur. Ve her şeyi bütün çıplaklığıyla gösterir. Metaforlara, kelime oyunlarına ya da satır aralarına bir şeyler gizlemeye çalışmadan neyse düşüncesi aynen yansıtır. Bu bakımdan denemelere, biz okurlar hak ettiği değeri vermeliyiz ve ilk defa okuyacağımız bir yazarın, eğer varsa deneme kitabı, ilk o kitaptan başlayarak tanımalıyız yazarı ve yazdıklarını. Bu sayede neyi ne için yazmış olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Bunları yazmanın sebebi denemelere karşı okurlarda bir ön yargının olması. Evet belki okurken, harika bir olay örgüsü olan roman gibi tat vermiyor olabilir ama, ufkumuzu genişletmek, düşünmek ve sorgulamak, daha bilinçli bireyler olmak adına değerli yazarların birikimlerini paylaştığı bu kitapları okumanın ileri vadede faydasının olacağını sizler de okudukça anlayacaksınız.

    Deneme ile ilgili söyleceyeceklerim bittiğine göre içerikle alakalı da görüşlerimi siz değerli okurlara arz edeyim. Kitap, parça parça bir çok konuyu anlatan yazılardan oluştuğu için, yalnızca bir kaç tanesine değineceğim.

    Bu kitabı okuyana kadar Aziz Nesin'in Atatürk büstü yapılmasına karşı olduğunu bilmiyordum. Bilindiği üzere, Aziz Nesin, Atatürkçü birisidir ve Atatürk büstüne karşı olması garip bir durum gibi görünebilir ama işin aslı öyle değildir. Atatürkçülük felsefesini tam mânâsıyla anlayan her birey zaten büstlere karşı olur. Aziz Nesin'de bunun farkında ve Atatürk heykeli yapmaya karşı çıkıyor bunun biçimcilik olduğunu özden uzaklaştırdığını savunuyor ve şöyle diyor " Atatürkçüler de günümüzde özden sıyrılıp biçimciliğe saplanmıştır. Ve bütün tarih bize gösteriyor ki, bir toplum, bağlı olduğu bir kutsal kavramın özünü yitirdikçe, o kav­ramın biçimine daha çok sarılmıştır. "
    Bu demektir ki, bir düşünceyi, şekilcilikten uzak ve taşıdığı manayı amacından uzaklaştırmadan yaşamak ve yaşatmak gerekiyor.

    Milliyet gazetesi 1964 yılında okullardan bağış toplamış ve toplanan para o zamanın parasıyla 500 bin lirayı bulmuş. Aziz nesin, bu parayla Atatürk heykeli değil, okul yaptırılmasını önermiş ve bu öneriyi akşam gazetesinde yayınlamıştır.Ve gazete sahiplerine şöyle bir çağrıda bulunmuş. "Bir yanlıştan dönmenin de büyük bir yiğitlik ve yürek­lilik olduğunu bilirsiniz. Heykel yaptırma yanlışından, okul yaptırma doğrusuna dönerseniz, bütün gerçekçi aydınları da yanınızda bulacaksınız." Ne kadar samimi bir çağrı öyle değil mi? Toplumumuzun heykellere ihtiyacı yok. Atatürkçü düşüncenin de buna ihtiyacı yok. Çok klişe olacak ama, İhtiyacımız olan şey eğitim. Bir de 1964 yılının Türkiyesini düşününce ne kadar da gereksiz bir şey olduğunu daha iyi anlıyor insan. Yahu millet açlıktan ölüyor, tahtırevanla büst dikmeye gitmekte neyin nesi? İşte aydın dedğin ülkesinin neye ihtiyacı olup olmadığını iyi bilecek.

    Aziz Nesin'in Dünya savaşlarına da itirazı var. TDK'nın, Türkçe Sözlük'ünde savaşın ta­nımı şöyle: "Ekonomik ve politik amaçlarına ulaşabilmek için devletlerin yada toplumsal sınıfların giriştikleri silah­lı eylem." ama Aziz nesin bu tanımın savaşın tam karşılığı olmadığını düşünüyor. Ve savaş yok etmek, ortadan kaldırmak, insanları öldürmek anlamına geliyor ve diyor ki, "20 milyon Sovyet, 6 milyon Yahudi olmak üzere değişik milletler den 60 milyon kişi ölmemiş olsaydı biz bu savaşa 2. Dünya savaşı dermiydik." Demek ki savaş, insanların ölmesiyle gerçekleşen bir eylem Aziz Nesin'de II. Dünya Savaşından sonra, Bölgesel savaşlarda devletlerin kendi içinde ki iç savaşlarda, anarşi vs. İle ölen insanlar ve açlıktan ölen insanların sayısının milyonları bulduğumu söylüyor ve teoride bir dünya savaşı var olmasına rağmen pratikte bunun dile getirilmemesini eleştiriyor ve Emperyalizmi suçluyor.

    "Emperyalizm ancak savaşla beslenip yaşayabilen ve durmadan yiyen ve şişen bir obur dev olduğu için de, dün­yadaki savaşlar, edimsel olarak kendi ülkelerine bulaşmadıkça, kendi çıkardıkları yada körükledikleri böl­gesel savaşlarda, sayılanmış dünya savaşlarında ölenlerden daha çok insan ölse bile, bu savaşı bir dünya savşı sayma­maktadırlar. Oysa dünyamız, İkinci Dünya Savaşı'nın bi­timinden beri, sayısı konulmamış olan bir Dünya Savaşı'nın içindedir. Belirtilerinden öyle görünüyor ki, bu obur dev, bölgesel savaşlarla da yetinemediği gün yaşayabilmek ve doğasının gereği zorunlu olarak durmadan şişebilmek için dünya savaşının sayısını da koyacaktır"


    Bu söyledikleri ayakta alkışlanacak tespitler. Sömürgeci devletlerin, kendi menfaatleri için çıkardıkları savaşların canlı tanıklarıyız. Baktığınız da dünya alev alev yanıyor ama sömürgecilerin aleyhine bir durum olmadığı için isterse 2. Dünya Savaşının on katı insan ölsün bu onlar için bir dünya savaşı değildir ellerinin kiridir.

    Evet bu paylaştığım konular kitapta paylaşılan konulardan sadece bir kaçı. Bir çok konuda, Aziz N. görüşlerini bizimle paylaşmış ve kesinlikle okunmaya değer. Sırf onun kendi doğrularını söyleme cesareti için bile bütün kitapları okunur. Sonun da hapse düşeceğini bile bile fikirlerini söylemekten çekinmeyen dava adamı. Sırf bu yüzden defalarca hapse girmiş. Hem de onun dönemini düşününce ne cesaret varmış adam da diye düşünmeden edemiyorum. Şimdiki zaman da siyasal bir olaydan hapse girip çıkan herkes kahraman ilan ediliyor ama o dönem anarşist, vatan haini diye nitelendirilmeniz işten bile değil üstelik mesleğin yazarlık ve kimse senin kitaplarını basmak istemiyor. Belki Aziz Nesin ile bazı görüşlerde çakışıyoruzdur ama o kendine Aydın demiş ve bunun hakkını kendi doğrularıyla vermiş birisi bana göre.

    Aslında bu kitabı zamanlama olarak çok doğru bir zaman da okuduğumu düşünüyorum. Bizler, yani 1K sakinleri sıradan, evden işe, işten eve hafta sonu avm'ye giden normal vatandaşlarız. (Ya da ben öyleyim.) Görüşlerimizi, düşüncelerimizi gerçek hayatımızda yansıtacağımız durumlar olmuyor. Yani herhangi bir toplumsal bir konuyu enine boyuna konuşacağımız ortamları pek bulamıyoruz ama bu platform düşüncelerimizi ifade için bulunmaz bir nimet. Bu sebeple, sizleri eleştiri yapmaya, doğrularınızı savunmaya davet ediyorum. Yani sırf takipçisi çok diye sahip olmadığınız bir görüşü öven birinin incelemesinin altına güzellemeler dizmeyin. Ya da kurulan arkadaşlıklarınız kendi doğrularınızın önüne geçmesin. Yanlışları söylerken menfaatinizi düşünmeden cesurca ve sonucuna katlanarak söyleyin. Bu konuda yalnız değilim zamanın da bu konudan Aziz Nesin'de dertliymiş "Önemli olan, eleştiriden beklenilen işlevin, ülkemizde gerçekleşip gerçekleşmediği­dir. Başka türlü söylersek sanat ve edebiyatımızı donmuşluktan kurtaracak onun temel gelişimini etkileyecek nes­nel bir eleştirel ortama sahip miyiz? Dergilerde yer alan eleştirilere baktığımızda bunların, böyle bir soruya evet dedirtecek nitelikte olmadığını söyle­yebiliriz. Çoğu, dostluk ya da arkadaşlık itkisiyle yazılmış yaklaşımlar."
    İşte ben bunu 1K'da yapılan eleştiriler için de baz alınmasını istiyorum. Çünkü nesnel bir eleştiriden ziyade gurur okşayıcı eleştiriler yapılıyor ve ben bundan rahatsızım.


    Uzun bir yazı oldu farkındayım ve elimden geldiğince kısa tutmaya çalışsamda yine uzun oldu. Aslında bu yazdıklarım yazmak istediklerimin yanın da önsöz kalır ama durmam lazım artık.

    Buraya kadar okuyan herkese çok teşekkür ederim. Aziz Nesin etkinliği düzenleyen arkadaşlara, yayıncısına, yapımcısına da teşekkürler, sağolunuz efendim.
  • Şimdi nereden başlasam bilemiyorum, bir yerden başlasam nerede bitireceğimi ise hiç bilmiyorum. Ama sizlerden ricam, bu kitabı okumadıysanız bu cümleden sonrasını okumaya devam etmeyin. Hem daha az şey anlarsınız hem de ipucu olayına girmesin.

    ‘’Bu kitap, Cefakeş Boşnak kadınlarına ithaf edilmiştir.’’ Kitabın en başındaki cümle bu. Kitabın sonunda ise o ‘’Cefakeş’’liği çok daha iyi anladım. Ve işin en kötüsü de bu romanın gerçeklere dayanması.
    Yazarımızın romana geçmeden önceki son cümlesinde de bahsettiği gibi, sıradan bir insanın başına sıra dışı bir olay geldi ve yolculuk başladı.

    Suada Hatiboviç, konservatuvarda piyano öğrencisi olarak hayatına devam ediyordu. Kitabın ilk sayfaları sıradan bir ritmde gidiyordu. Kitabın başında en çok şaşırdığım şey ise tabiki Tarık’ın acımasız Duşanka’nın oğlu olduğunu öğrenmemdi. Suada gibi ben de donup kaldıydım o kısmı okurken. Ve o arada Duşanka’ya da birazcık kötü bakıyordum, o kadar gaddar göründüğü için. Meğersem onun da acısı varmış, insan acılarıyla kolayca yaşayamıyor ne yazık ki.

    Şimdi aşağıda karakter künyesini kısaca paylaşacağım. Okuyan arkadaşlarımızın da kafasında daha belirgin olur.

    Suada Hatiboviç Begiç: Baş karakter, konservatuvarda öğrenci, piyanist. Savaştan ötürü ailesinden pek çok insanı kaybetti, defalarca tecavüz edildi. Lakin böyle bir vahşetten bile alnının akıyla çıkmasını bildi.

    İfeta: Suada’nın teyzesi. Felaket habercisi, keşke ona kulak verselerdi. (Öldü)

    Edina Hatiboviç Efendiç: Suada’nın ablası, savaş zamanında Suada gibi çok ağır tecavüzlere maruz kaldı. Sonrasında takas edildi, serbest bırakıldı ve İsveç’e yerleşti.

    Fadila: Suada’nın annesi. (Öldü)

    Emin Hatiboviç: Suada’nın babası, imam. (Savaş zamanında ağır şeyler yaşadı.)

    Fikret Efendiç: Edina’nın kocası. (Öldü)

    Tarık Begiç: Suada’nın aşkı, sonradan birbirlerini bulup evlendiler.

    Duşanka Seratliç: Tarık’ın annesi, konservatuvarın müdürü. Savaş başlamadan önce Suada’nın hocalığını yapıyordu. Kitapta açıkça belirtilmemişti lakin sanırsam Sırpların ülkeye dönüş teklifini reddetti.

    Borislav Milunoviç: İtin teki, desem köpeklere hakaret olur. Ama nasıl söveceğimi bile bilemiyorum. Sırp General, kafayı savaşmakla bozmuş. Sanat’ı bir zırvalık olarak gören, faşizanlığın dibine vuran, beyni küflenmiş bir varlık işte.

    Vukadin Milunoviç: İt oğlu it desem yeridir, ama demeye de vicdanım kolay kolay el vermiyor. Konservatuvarda öğrenci. Sırp. Suada’ya aşıktı. Savaş zamanında Suada’yı esir alıp yapmadığını bırakmadı, soysuz. (Geberdi)

    Onun dışında Kerima, Ramiza, kendisinin ve ablasının çocuğu Katarina ve Almir de var tabi. Savaşın kan dökücü safında yer alan diğer soysuzları ise (General MacKenzie vs.) yazasım hiç gelmiyor.


    Aslında bahsedilecek çok şey var ve tam olarak nasıl toparlayacağımı da bilmiyorum. Suada ve sevdiklerinin sıradan hayatı başta çok güzel gidiyordu. Fakat Sırpların nefret kusma vakti geldiğinde her şey darmadağın oldu.

    Burada bir millet, bir din, bir cinsiyet açıkça aşağılanmıştır. Kendilerini çok üstün gören Sırplar, hem İslamofobi’yi hem de zamanında kaybettikleri bir savaşı (1.Kosova), usülsüz bir şekilde ve yanlış kişilerden aldılar.

    1.Kosova Meydan Muharebesinde iki tarafta da otuz binin üstünde asker savaşmıştır. Lakin bu Sırpların alacağı intikam bir savaş değil düpedüz bir ‘’soykırım’’ olmuştur ki o dönemde Birleşmiş Milletler bunu bir ‘’soykırım’’ olarak kabul etmiştir fakat Sırbistan’ı suçlamamıştır. Ortada bir tecavüz var ama kimin ettiği belli değil gibi bir şey. Saçmalığa bakın hele…

    Medya aracılığıyla kandırılan Sırp halkı.
    ‘’Foça kenti yeni Mekke olacak.’’ ‘’Benim iki oğlum da domuzlar gibi katledilmek üzere listeye alınmıştı. Ben de tecavüz edilecekler listesindeydim.’’ Hıhı, oldu canım görürsem söylerim.

    Radovan Karaçiç (Karadžić)’in kitapta da belirtiği üzere, şiir kitabı varmış. Ve ondan bir örnek:
    ‘’Acımak yok
    Haydi gidelim
    Şehirdeki Soysuzu
    Gebertelim…’’

    Pek de olumlu duygular beslemediği ve bunu şiir yoluyla empoze etmeye çalıştığı kesin.


    178. sayfalardan dizeler (Çetniklerin söylediği şarkılar)

    ‘’Kaldır kadehleri vur birbirine
    İçelim hepimiz Tanrı Slobodan’ın şerefine
    Cennetten bize bak söyle ey tanrı babamız
    Şeytan bile yarışabilir mi bizimle…’’

    Hani bir söz vardır , ‘’İyi insanları melekler bile kıskanır. Kötü insanlara şeytan bile imrenir.’’ Diye. O misal…

    Bir başka şarkı,

    ‘’Oh, Tanrı Slobodan
    Cennetten bize bak
    Büyük Sırbistan’ına
    Kutsal Sırp bir oğul hediye et…’’

    Sırbistan küçük olmayacak tabi, yoksa kendilerini ezik hissederler. Ve dualarını da Tanrıları olarak gördüğü Slobodan Miloşeviç’e yapıyorlar. O da -yanlış araştırmadıysam- bir savaş suçlusudur.
    181. sayfada geçen daha iğrenç bir şarkı, hani nasıl bir kuyruk acıları varsa…

    ‘’Kim yalan söylüyor
    Kim ağlıyor
    Sırbistan küçük diye
    Bugün ne kadar Müslümanı hamile bırakırsak o kadar ala
    Şimdi Büyük Sırbistan’ı kuralım
    Türkleri kucağımıza oturtup hamile bırakalım…’’

    229. sayfadan bir dize,

    ‘’Sırbistan’ın küçük olduğu bir yalan
    Daha büyük bir Sırbistan için
    Canla başla savaşıyoruz
    Türkleri bir bir avlayıp öldürüyoruz…’’


    186. sayfada Bir Çetniğin Suada’nın ablası Ayşa’ya tecavüz ederken söylediği bir söz,
    ‘’Gerçek bir erkek, bir kadını altında zevkten bayıltan erkektir.’’ Nasıl bir anlayışsa artık…

    191. sayfada bir kadın askerin rahatlığı, günlük bir işmiş gibi rastgele bir yere roket fırlatıp insan öldürmek ve hiçbir sızı duymamak. Vicdan yoksunu diyorum anca.

    (Kadın elinde tuttuğu sigarayı Vukadin’e uzattı. ‘’Tut şunu,’’ dedi hızlı bir şekilde hareket ederek. ‘’Şu roketi ateşleyip geliyorum.’’
    Dehşete kapıldım. Kadın tetiğe bastı ve Saraybosna’nın rastgele bir yerine doğru roketi fırlattı. Birkaç saniye sonra şehrin bir yerinde patlama sesi duyuldu. ‘’Tamamdır,’’ dedi gülerek. ‘’Roketi adresine teslim ettim.’’)

    210. sayfada –sanırsam- bir Çetniğin söylediği bir söz, şarkı.

    ‘’Hem Ustaşalar hem de Baliyalar
    Tanrılarını iyi bilirler
    Cennet Sırplara aittir
    Tanrı Slobodan da Sırptır’’

    Kafa uçmuş tabi.

    213. sayfada Vukadin’in kadın tanımı,
    ‘’Kadın dediğin uysal bir kısrak gibi olmalı.’’ Nasıl bir eril tahakküm oluşmuşsa artık, bir erkek olarak utanıyorum.


    269. sayfada Sırp bir kadının kendisinden olmayanı nasıl aşağıladığını gösteren bir bölüm.
    ‘’Kara suratlı Sırp bir kadın, Ramiza ablanın yanına geldi. Ona alıcı gözüyle baktı. ‘’Bugünleri rüyamda görsem inanmazdım,’’ dedi gururlu bir şekilde. ‘’Siz Müslüman Türklerin bizim temizlik işlerimizi yapacağınızı ve bizim de sizin patronlarınız olacağımızı hayal bile edemezdim.’’

    270. sayfadan bir bölüm.
    ‘’Kadın başını çevirdi. Eliyle küçük oğlunu işaret etti. ‘’Şu oğlanı görüyor musun?’’ dedi. ‘’Bir Müslümandan geriye kalan o kuru kafayı tekmeleyen benim oğlum. Ben böyle bir anneyim işte. Düşmanlarımıza karşı bir oğlumu cepheye gönderdim. Diğer oğlumu da Müslümanlara karşı Çetnik intikamıyla yetiştiriyorum.’’

    ‘’Böyle’’ bir anneymiş.


    Esir kadınlardan birinin mırıldandığı bir bölüm, (sayfa 274)

    ‘’Sırplar yüreğimi ateşe attılar
    Ben hiç yanmadım
    Geceleri soyunup koynuma girdiler
    Ben hiç sevişmedim
    Atalarıma küfürler savurdular
    Ben hiç duymadım
    En sonunda beni hamile bıraktılar
    Ben hiç doğurmadım’’



    Kitabı okuyalı birkaç gün oluyor. Lakin aldığım notları toparlamam vs. biraz daha zamanımı aldı. Yani bu böyle sıradan bir kitap değil arkadaşlar, yaşananların gerçek olması ise çok çok daha üzücü. Üzerine söylenecek daha çok şey var ki inanın kolay kolay toparlayamıyorum. Kitabın ortalarına geldiğimde ise bazı yerleri çok zor okudum. Kitabı kapatıp bir düşüncelere daldım. ''Bir topluluk nasıl bu kadar acımasız olabilir?'' diye düşündüm. Bunu burada tam olarak aktaramadım lakin eklediğim alıntılarla, ve bazı cümlelerde sizlere aktarmaya çalıştım. İsrail ile birlikte Sırbistan'dan da haz edemem. Ve dilerim o ülkede yaşayan Sırp halkı da gözünü açar ve sorarlar kendilerine ''Biz napıyoruz?'' diye.


    Bundan sonra da anlamını yeni öğrendiğim kelimeler veya kişileri not ettim. Hiç yoktan genel kültür olur.

    Dimiye: Genellikle köylerde yaşayan Boşnak kadınların giydiği bir tür şalvar.
    Barçarşı: Saraybosna’nın en eski semti.
    Josip Broz Tito: Yugoslav eski devlet ve siyaset adamı.
    (Tito’nun adını önceden de duymuştum ama tam adını bilmiyordum, Yugoslavya’nın kurucusu sayılır. Lakin ölümünden sonra ortada bir Yugoslavya da kalmadı.)
    Solfej: Konservatuvarlarda okutulan müzik teorisi dersi. (Solfej’i çoğu kez duymuştum da ne olduğunu bilmezdim.)
    Pita: İnce açılmış yufkayla yapılan, böreğe benzer bir yiyecek.
    Boşnak Böreği: Pita’nın sadece et ile yapılanı.

    Çetnikler: Radikal milliyetçi, monarşist Sırp gerillalar.
    Ustaşalar: 2.Dünya Savaşı’nda Yugoslavya topraklarında etkinlik gösteren Hırvat faşist hareketi üyeleri.

    Sevdalinka: Aşk şarkıları.
    Evnuh: Dağ bölgelerinde yaşayan Sırplar tarafından, Müslüman Boşnaklarla beraber yaşayan Sırplar için kullanılan argo bir söz. Osmanlıda hadım edilmiş erkeklere ne gözle bakılıyorsa, Boşnaklarla beraber yaşayan Sırplara da savaş döneminde aynı gözle bakılırdı.

    Fikret Abdiç: Bosna Savaşı’nda Krayina bölgesinde bulunan Velika Kladuşa kentinde kendisine bağlı birliklerle Saraybosna yönetimine isyan eden ve Sırpların desteğinde özerk bir cumhuriyet kuran hain Müslüman Boşnak siyaset adamı. Savaş zamanında Abdiç’in birliğindeki askerler Sırplarla bir olup birçok esir Boşnak kadına çeşitli işkenceler yapmış ve tecavüz etmişlerdir.

    Drina Nehri: Drina nehri ismini Osmanlılardan almıştır. Osmanlı askerleri nehri ilk gördüklerinde ‘derin, derin’ demişler. Nehrin etrafında yaşayan halk ise nehre ‘Derina’ adını vermiş. Fakat daha sonra nehrin adı ‘Drina’ olarak kalmış.

    Balinkura: Sırpların ya da Hırvatların, Müslüman Boşnak kadınları aşağılamak için kullandıkları, hakaret içerikli bir kelime.
    Baliya: Sırpların ya da Hırvatların, Müslüman Boşnak erkekleri aşağılamak için kullandıkları, hakaret içerikli bir kelime.
    Lepa Brena: Ünlü bir Sırp kadın sanatçı. (Asıl adı Fahreta Jahić, Tuzla, Bosna-Hersek, Yugoslavya SFC doğumlu.)

    Şöyle şarkıları var, beğenilecek cinsten.
    Stakleno zvono: https://www.youtube.com/watch?v=c_bGtU0olCM
    Biber: https://www.youtube.com/watch?v=TIvGjR5yfX8
    Buradan da albüm isimlerine vs. bakabilirsiniz.
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Lepa_Brena


    Geçen dönem bir dersim için ''Srebrenitsa''yı konu almıştım. Lakin bu kitabı okuduktan sonra oradakilerin acısını biraz daha iyi anlamaya başladım.

    TRT Diyanet'in hazırlamış olduğu 20.Yıl Belgeselini de izleyebilirsiniz.
    https://www.youtube.com/watch?v=ylSKyuUdR2M

    Haluk Levent'in birkaç yıl önce Srebrenitsa için yazdığı şarkı.
    https://www.youtube.com/watch?v=6Q28TAM3bGE

    Kitabı okuyan arkadaşlar, konu üzerine konuşabiliriz, tartışabiliriz. Daha burada aktaramadığım bolca şey vardır inanın ki.
  • Arkadaşlar, üç kelime ile kitap tarifini istiyorum. Bilmece gibi düşünelim.
    Yasak kelimeler: Kitap, sayfa ve okumak.