• -Kocam bana yeni bilmem ne aldı, çok MUTLUYUM.
    -Ayy kahve falımda üç vakte kadar kısmetin var dedi kadın, çok MUTLUYUM.
    -Karımla aram bu sıralar çok iyi, çok MUTLUYUM.
    -Maaşıma zam geldi, çok MUTLUYUM.
    -İstediğim işi aldım, çok MUTLUYUM.

    "Ee, neresi yanlış bu cümlelerin?"

    Bu cümlelerde MUTLULUĞUNUZ sürekli etrafınızda olan birtakım olayların sonuçlarına endeksli.

    "Ee, normali bu değil mi?"

    Hayır değil. Eğer mutluluk formülünüz şöyle ise:

    FALANCA OLAYIN OLMASI = MUTLULUK

    Falanca olay olmadığında bu formül aynen şöyle değişir.

    FALANCA OLAYIN OLMAMASI = MUTSUZLUK

    Bu da demektir ki, mutluluğunuz aslında pamuk ipliğine bağlı. Başkalarının ne dediğine, nasıl davrandığına, olayların nasıl geliştiğine bağlı. Yani HER AN DEĞİŞEBİLİR! Valla kolay gelsin. İnsan herhalde böyle bir mutluluk anlayışıyla lafayı yer. Çok ciddiyim.

    -Annem gelmiyor. MUTSUZUM.
    -Kocam bana bi b.k almamış. MUTSUZUM.
    -Kahve falına bakan kadın kahveyi döktü, geleceğimin canına okudu. MUTSUZUM.
    -Karımla aram kötü. MUTSUZUM.
    -Zam alamadım. MUTSUZUM.
    -İşi alamadım. MUTSUZUM.

    Eğer gerçekten mutluluk böyle sonuçlara endeksli bir kavram olsaydı, fakir ama mutlu insanları, kimsesiz ama mutlu bir yetimi nasıl açıklayabiliyorsunuz?
    Aykut Oğut
    Sayfa 234 - Doğan Novus Yayınları
  • Ben bu kitaptan kendime çıkardığım dersler ve kitaptan hoşuma giden şeyleri paylaşıyorum

    Stres bizi yaşlandırır, acil durumlarda faydalıdır ama modern insanda sürekli olan stres yorgunluk, uykusuzluk, tansiyon problemlerine sebep olur. Çok oturmak iyi değildir, hareketli olmak gerekir. Hayata karşı farkındalık geliştirmek gerekir. Çoğu doktora göre bedeni genç tutmanın sırrı, zihni aktif tutmaktır. Yaşlı insanların ortak özelliği; olumlu bir tutum ve yüksek derecede duygusal farkındalıktır. Bir başka deyişle stoacı bir tutum olmuş olur. Bir Japon gazeli der ki : Sevdiğin her şeyden az az ye, erken yat erken kalk, sabah yürüyüşe çık, dostlarınla iyi geçin, bütün mevsimlerin tadını çıkaralım.
    Parmaklarınızı sıkı çalıştırmalısınız. Her türlü kaygıyı unutturacak kadar yapmaktan zevk aldığımız ne var? En çok ne zaman mutluyum? Bu sorular kendi Ikigai'mizi keşfetmemize yardımcı olabilir.
    Basit olmayan, Sizi zorlayan ama imkansız gibi de görünmeyen şey sizin akışınızdır, akıp gidersiniz. İstediğin şeyler varsa yapmaya başlayın. Aynı anda birden fazla işle ilgilendiğiniz zaman pek verimli olamazsınız. Ikigai'ye giden yol zaman algısını yitirmektir ve akışına kapıldığın şeyle birleşmektir. Birçok sanatçı, yazar, bilim adamı Ikigaisiyle akar, dikkat dağıtıcılardan uzak dururlar.
    Rutin işleri mikro akış ile zevkli ve mutlu hale getiririz. Meditasyon yapmak insanı mutlu eder ve daha iyi yaşamasını sağlar. Mutluluk sonuçta değil, süreçtir.

    Ikigai'nizi bulmak için bu soruları sorup cevaplayın: Sizi akışa götüren etkinliklerin ortak özelliği nedir? O etkinlikler sizi neden akışa götürür? Tek başınıza yaptıklarınız mı yoksa başkalarıyla yaptıklarınız mi? Hareket gerektiren mi yoksa sadece düşündüren mi?
    Uzun ömürlü insanların tavsiyeleri ise şu şekilde:
    1) Misao Okawa (117) - Yiyin ve uyuyun. Suşi yiyip uyudum.
    2) Maria Capovilla (116) - Hayatımda hiç et yemedim ve dans ettim, şarkıyla dans ettim ve Tanrı'ya şükrettim.
    3) Jean Calment (122) - Herşey güzel.
    4) Walter Brevening (114) - Bedeninizi ve zihninizi meşgul ederseniz uzun süre burda olursunuz. Günde iki öğün yemek yedim, her zaman egzersiz yaptım.
    5) Alexander Imich (111) - Hayatımda asla alkol tüketmedim.

    Uzun ömür için röportajlardan çıkarılan dersler:
    1) Endişelenmeyin. Kaygıdan uzak durun, gülümseyin ve kalbinizi açın, insanlarla iyi geçinin. Sorun çıkartmayın, önemli olan şey birlikte iyi zaman geçirmek ve eğlenmektir.
    2) İyi alışkanlıklar edinin. Sabah 6'da kalkıp bahçeye geçer sebzelerime bakar sonra tekrar eve geçer kendi yetiştirdiğim sebzeleri pişirir ve yerim.
    3) Arkadaşlıklarınızı her gün besleyin.
    4) Acele etmeden yaşayın. Her zaman ağır ol ve rahatla.
    5) İyimser olun.

    Ortak özellikler:
    * Müzik, şarkı, dans günlük yaşamın ritüelleri.
    * Hiç boş vakitleri yok sürekli bir şeylerle ilgileniyorlar.
    * Bir bankta öylesine amaçsız oturmazlar.
    * Okinawa, günde 10gr'dan az tuz kullanan tek Japon ilidir.
    * Geniş çeşitlilikte yiyecekler, özellikle sebze yiyor düzenli olarak baharatlar dahil 206 farklı yiyecek tüketiyorlar.
    * Hergün en az 5 porsiyon meyve sebze, hergün en az 7 çeşit sebze meyve yiyorlar. Yeterli çeşitlilik için masada gökkuşağı oluşuyor.
    * Günlük kalorilerin %30 u sebzelerden gelir.
    * Tahıllar, diyetlerinin temelidir bazen erişteli olmak üzere pirinç Okinawa' da temel besindir.
    * Nadiren şeker yerler yedikleri takdirde şeker kamışından yapılmış olanı tercih ederler.
    * Haftada ortalama 3 kez balık yerler.
    * Düşük kalori (ortalama 1785 ). Aslında mavi kuşağın tamamında düşük kalori alımı olur.
    * Neredeyse doyduğunuzu ama biraz daha yiyebileceğinizi anladığınız anda yemeyi bırakın (hava hacmi bu).
    * Kalori sınırlaması hayatınıza yıl eklemenin en etkili yoludur.
    * haftada (5:2) orucu. (Haftanın iki günü günlük 500 kalori).
    * Antioksidan bakımından zengin yiyecekler:
    Yasemin çayı, yeşil çay, havuç, soğan, ton balığı, tofu, lahana, su yosunu, biber, salatalık.
    * Batılılar için antioksidan listesi: Yüksek su, brokoli, pazı gibi sebzeler, somon, uskumru, ton balığı ve sardalya gibi yağlı balıklar, turunçgiller ve kayısı gibi meyveler, yaban mersini ve goji gibi meyveler, kuru meyveler, yulaf ve buğday gibi tahıllar, zeytinyağı, aşırıya kaçmayan kırmızı şarap.
    * Çok uzun yaşayanların çok fazla egzersiz yapmadıkları çok hareketli oldukları gözlemlenmiştir.
    * Bol bol yürüyüş.
    * Oturduktan 30 dk sonra metabolizma %90 yavaşlar.
    * Direnç önemli şeylere yoğunlaşabilmek için bir bakış açısıdır.
    * Stoacılık: Keyifler, hayatınızı kontrol etmediği sürece yanlış değildir.
    * Erdemli insanın amacı sükunet durumuna (apatheia) ulaşmaktır.
    * Olabilecek en kötü şeye hazırlıklı olmaktır.
    * Kontrol edebileceğiniz tek an bu andır.
    * Wabi-Sabi: Güzelliği mükemmellikte değil, kusurlu ve eksik şeylerde aramalıyız.

    Yedekler yaratın: Tek bir işten para kazanmak yerine hobilerinizden, diğer işlerden, veya kendi işinizi kurarak para kazanın. Arkadaşlıklar ve kişisel ilgi alanları içinde aynı şey geçerli. Hayatın her alanına çeşitlilik katmak önemli.
    Bazı alanlarda tedbirli olurken bazı alanlardan daha küçük riskler alın.
    Sizi kırılgan yapan şeylerden kurtulun:
    Kötü arkadaşlardan kurtulun. İnstagram ve Facebook'ta fazla harcamayın. Öğünler arasında atıştırmayı bırakın. Haftada sadece 1 kez tatlı yiyin. Hoşlanmadığınız ama yapmak zorunda olduğunuz işlerde zaman harcamaktan kaçının. Ikigai'nizi keşfedince onu hergün takip etmek ve beslemek hayatınıza anlam katacaktır. Hayatınızın bir anlamı olduğu anda yaptığınız her şeyde bir akış yakalayacaksınız.

    Modern yaşam bizi gerçek doğamızdan uzaklaştırır: Para, güç, dikkat, başarı günlük bazda dikkatimizi dağıtır. Yaşamınızı ele geçirmelerine izin vermeyin. Zevk aldığınız şeyleri izleyin ve hoşlanmadığınız şeylerden uzaklaşın. Hayat, çözülmesi gereken bir sorun değil, sadece etrafınızda sizi seven insanlar olsun ve sevdiğiniz şeylerle meşgul olun.
  • İnsanlık tarihine, insanlığa ve insana dair…

    "İnsanlar özgür doğdular ama her yerde zincirler içine alındılar."
    ~Jean Jacques Rousseau

    İlk insandan günümüze kadar birçok şey değişti. En basiti insan değişti… Yaşamak için avlanan insandan, keyfi için avlanan insana güncelleme yapıldı. Bunu tek başına, insan yaptı.. Şempanze yapacak değildi ya. Ya da bu güncellemeyi Microsoft’un sahibi Bill Gates vermedi….. Bizzat insan yazıp, güncellemeyi yayınladı ve her insan kendi güncellemesini indirdi…daha sonra kullanmaya başladı...

    Kitaba dönecek olursak; ilk olarak kalıplaşmış zihinlerin, o kalıplardan uzaklaşıp okuması gereken bir kitap. Kafanızda belirli bir yapı taşı var ise uzak durun. Sizin kalıplaşmış ilkelerinize ters gelecektir. O yüzden her şeyden arınmış, nü bir yek beyinle okumaya başlayın.. Okumaya başlamaya karar mı verdiniz.. Gelin o halde başımızdan neler geçmiş, başınızdan neler geçecek bir ufak tur atalım.. Spoiler içermez ama insan vahşeti içereceği kesindir… İnsanlık namına yapabileceğim en iyi eleştirilerin olacağı inceleme olacaktır. Haydi başlayalım…!

    Öncelikle bu kitap ile ilgili altmış iki alıntı paylaştığımı söyleyeyim. Sonra baktım bu işin sonu yok azalttım, sonrada bıraktım. Kitabı yazdığımı düşündüm çünkü. Altı çizilecek o kadar nokta var ki, hepsi tek bir kitapta toplanmış gibiydi. Bazı alıntıları şu an yeniden paylaşıyorum, inceleme öncesine hazırlık olması açısından. Kitabı okuyalı üç ay oldu sanırım. İncelemeyi yazarken Burzum’dan güzel bir liste yaptım..

    Hayvanlardan Tanrılara: İNSAN! İnsan aslına bakarsanız dünyanın Tanrısı gibidir. Hatta ve hatta kendini İnsan Tanrı ilan etmiştir. Bir düşünün etrafınızda olanları, devletlerin kararlarını, toplumsal olayları.. Bunların hiçbirini doğa tek başına yapıyor mu? Aynı görüşte birleşen insanların, diğer görüşlere saygısı kalıyor mu? Her şeyi en ucunda yaşamaya çalışıyoruz. Sınırları zorladığımız şey İNSAN olmak için değil ne yazık ki, insanlıktan çıkmak için.

    Voltaire, "Tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkârıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni öldürür," demiştir. Biz şuan bunu tartışacak değiliz. Sadece konunun ironisine dikkat kesilmeniz için paylaştım. İnsanlar görmedikleri ya da maddesel olarak dokunmadıkları hayali şeylere bir yere kadar inanır. Ondan sonrası sadece kandırmak için kullandıkları kelimelerden ibarettir. İşte bu yüzden diyoruz ki; İnsanlar, kendi Tanrısal Dünyasını yaratmıştır. Bu Dünya’nın tek hakimi de onlardır. Dolar uğruna ağaç kesilecekse kesilir, dolar uğruna bir fil katledilip dişi birkaç züppenin boynuna kolye olacaksa olur, bir kadın eğlence uğruna satılabilir, bir çocuk açlığa terkedilip ölüme mahkum edilebilir. Bunlar en doğal eylemlerdir. Okuyunca garip, işleyiş olarak normaldir.

    İlk insana dönelim? Teknoloji’nin olmadığı, dilin olmadığı insana… Doğa ile baş başa kalmış insan… Ne yapardı bu insan? Homo Erectus’tan………Homo Sapiens’e, yani bize.. Biz şuan Dünyada tek canlı insan türüyüz . Ne oldu geçmişimize. Neden o eski insanlardan bir canlı örnek yok … Cevabı basit aslında, her bir yeni insan türü, bir diğerini yok etti.. Beyaz’ın Siyah’ı yok etmeye çalıştığı gibi… Günümüzü düşünün şimdi, Beyaz insan ile Siyah insan arasında hala ayrım var. 22. değil 33. Yüzyılda da olsak bunun değişeceği imkansıza yakın bir şey. Beyaz insan, siyah insanı hakir görerek; onun üzerinde güce sahip olduğunu iddia etmektedir. Yani Beyaz insan üstün ırk, siyah insan ise işe yaramaz, çürük ırk olarak görülmektedir. Ve bunu yapanların çoğu, Tanrıya inanan insanlardır. Eee hani onu da Tanrı yaratmadı mı? Kendilerince saçma sapan cevaplar buldukları bir çok teoriyle gelirler. Evet ne demiştik, neden tek insan türüyüz.. Çünkü yok etmek bizim doğamızda var. İnsanın doğasında olan en nadide parça yok etme ve sahip olma dürtüsüdür. Kitabın içeriğinde karşınıza çıkacak olan durumlardan biri de Kadın, Erkek ve aile ile ilgilidir. Eski insanlar da ve belki de şuan yerli kabilelerin bir çoğunda evlilik vb. bir şey yoktur. İsteyen istediği ile birlikte olur, doğa çocuklar zaten kabilenin çocuğudur. Bir ayrım olmaz. Böyle bir ayrım olmayacağı içinde kıskançlık yoktur. Bu satırı okuduğunuzda bu ne saçma şey dediğinizi duyuyorum ama bunu şuan ki yüzyılda söylüyorsunuz. Binlerce yıl geriye gittiğinizde bu durum fazlasıyla normaldi. İlk insan ve ondan sonra gelen insan türleri her birini yok ederek yoluna devam etti. Bir çok toplu mezar bulunmasına karşında, bunların bilerek ve istenerek bir başka insan türünün sonunu hazırlayan katliamlar mı, yoksa doğal bir ölüm mü olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Bugün yapılan keşifler çok olmamakla beraber, bulunanlardan da çok fazla şey elde edilememektedir. Tek bildiğimiz, dünün ilkel insanı, bugünün teknolojik ve bilgili insanından farklı değildir. Bilgisel beyinlerin yaptığı katliamları unutacak kadar saf değilizdir. Şimdi ilk insandan çıkıp, yüzyıllarımızın insanına bir bakalım..

    Avrupa diyelim.. İlk olarak İngiltere’yi konuya bahis edelim. Talleyrand Prensi şöyle demiştir; "Süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz, ama üstüne oturmak pek rahat değildir." Bazen yüzlerce askerin yapamadığını, tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. Dünya sömürge ile haritalanmıştır. Ne demiştik, insanlar yok ederek hakim olmayı sever. Bir yere hakim olmak istiyor ise, derhal oranın yerli halkını katliam yolu ile yok eder ya da kendine köle yapar ya da kanının son damlasına kadar kurutur. Bakınız; İngiltere.. Fransa, İspanya…

    Coğrafi keşifler başladıktan sonra, her bir ülke kendince bir yerleri keşfetmeye, keşfederken de sömürmeye ant içmiş bir TERMİNATÖR gibi her adım attığı yeri kuruttu. Yerli halkı katletti, onların ritüellerine, inançlarına ve topraklarına saygı göstermedi. Coğrafi keşiflerin hiçbirisi Tarih derslerinde anlatıldığı gibi masum değildir. Zaten birçoğunun da gerçek olmadığı daha sonra anlaşılacaktır. Keşiflerin her birinde kan vardır. İnsan kanıdır. Doğa’nın kanıdır. İnsan adım attığı her yeri katletmiştir. 1450’lerden sonra artık dünya sömürmek için keşfetmeye hazırdır…!! Savulun İnsan ırkı, Avrupalı ırklarınız gelip sizi katletmeye, çocuğunuzu öldürmeye, soyunuzu kurutmaya geliyor…! O eski kabilelerden, yerli halktan bir şey kalmadı… Belki kalsaydı, bizden önceki insan türüne dair daha somut deliller elde edilebilirdi.
    "Bir imparatorluk kurmak ve sürdürmek genellikle büyük nüfusların katledilmesini ve geriye kalanların da zalimce bastırılmasını gerektirir."
    İnsan ırkı vardı, yavaş yavaş gelişti… Her yeni ırk, bir önceki ırk ile karşılaştı ve onu yok etti.. Bu yok edilişe doğada ayak uydurur. Birbirinden habersiz birçok insan türü aynı anda yaşamış bile olabilir. Bunu tam olarak bilemiyoruz. Ama ayrı ırkların birlikte olması, günümüzün siyahı ile beyazının birlikte olması gibidir. Hala kabul görmemektedir ve daha 40-50 yıl önceye kadar, idama giden kararlar alınmıştır.

    Son insan türüne gelelim.. Yani bize.. neler yaptık, neler yapıyoruz??

    "16. Yüzyıldan 19.Yüzyıla, 10 milyon Afrikalı köle Amerika'ya getirildi ve bunların yüzde 70'i şeker çiftliklerinde çalıştırıldı. Çalışma koşulları felaketti. Çoğu kısa ve sefil bir yaşam sürüyordu(...) Bütün bunlar, Avrupalılar şekerli çay içebilsin ve tatlı yiyebilsin, tabii bu arada da şeker baronları da muazzam karlar elde edebilsin diye yaşanıyordu."
    "Avrupayı kasıp kavuran Sanayi Devrimi, bankerleri ve sermayedarları zenginleştirdi ama milyonlarca işçiyi sefalet içinde fakirliğe mahkum etti."

    Sanayi Devrimi….!
    Sanayi Devrimi ile Sapiensler yani bizler tamamen değiştik. Öyle bir değiştik ki, hala toparlanamadık ve bununla birlikte Dünyanın sonunu getirmek için en hızlı şekilde çalışıyoruz. Birilerinin zengin, birilerinin fakir olduğu net bir düzende yaşıyoruz. Bunu kabul ettiğimiz için de olan şeylere çok tepki göstermiyoruz artık. İnsanların katledilmeleri, yüzyıllar önce duyulması çok zor bir haberken, şimdi olduğu anda bile haberimiz olmaktadır. Yalnız değişen bir fark var; hissiz bir insan türü vardır artık. İnsanlar ölümlere bile çok tepki vermiyor artık. Uysal bir hayvan gibi itaat ediyor ve sesini çok nadir çıkarıyor. Zaten sesini çıkaran grup istediğini alıyor ise; derhal o zulmetmeye başlıyor. Bu da tekerrürün bir tarihi oluyor. Yani hiçbir şey değişmiyor.

    Günümüz insanını tanıyalım;
    "Ortaçağ Avrupası'nda, aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüler her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. Bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar."
    Evet, tam olarak olduğumuz konu bu…. Tüketim insanı olduk.. İlk insan beslenmek için avlanırken, biz keyif için her şeyi yapıyoruz. Konu karnımızı doyurmayı geçti, doğanın zevklerini bile bir kenara bıraktık, suni zevkler arıyoruz. Ama buna karşın mutlu değiliz… "Tarihin seçimleri insanlığın faydası için yapılmamıştır. Tarih ilerledikçe insanların iyilik ve mutluluğunun geliştiğine dair hiç bir kanıt yoktur."
    İnsanlar mutlu değildir… Para bile insanları mutlu etmemektedir. Çünkü insan elde ettiği şeyi bir süre sonra umursamaz bir hale gelir. Anlık mutluluk için yapılan şeyler, uzun süre sürmez…
    "Kimse lotoyu kazandığı, yeni bir ev aldığı, terfi ettiği veya gerçek aşkı bulduğu için mutlu olmaz. İnsanlar sadece vücutlarındaki keyif veren hisler sayesinde mutlu olurlar."
    Artık pahalı cep telefonları ardı ardına alınan ayakkabılar, elbiseler, yeni koltuk takımları ve işimize yaramayan birçok ıvır zıvır, dünyamızın yeni çöplüğü haline geldi. "Para parayı, fakirlik de fakirliği çeker. Eğitim daha fazla eğitimi, cehalet daha fazla cehaleti doğurur." Bu doğurgan tablo, homo sapiens’tir.

    "Şuanda insanlar her zamankinden daha fazla çelik ve kıyafet üretip, öncekinden çok daha fazla bina inşa ediyorlar."
    Tüketiyoruz….
    "...on milyarlarca çiftlik hayvanı bugün mekanik bir üretim bandında yaşıyor ve her yıl bunların 50 milyar tanesi kesiliyor."
    Tüketiyoruz…… Sınırsızca tüketiyoruz… Sadece Paraya İtaat ediyoruz…
    "Aynı Tanrıya inanmayan veya aynı Krala itaat etmeyen insanlar seve seve aynı parayı kullanıyorlar."

    İnsan doğdu.. İnsan yaşadı.. İnsan katletti.. İnsan öldü… İnsan bunların içinden sevgiye ve hoş görüye çok az hizmet etti. İnsan daha önce de kullandığımız tabiri ile kendisini Tanrı ilan etti. Ne isterse onu yaptı ve yapıyor. Ne isterse onu yapmaya devam edecek. TERMİNATÖR gibi, önüne ne çıkarsa paramparça ediyor.
    İnsanlığın kısa tarihine göz attığınız bu eser, insan ırklarından girip, günümüze, günümüzden çıkıp, 1800’lere, 1800’lerden M.Ö ve M.S.’ya gidiyor. Edineceğiniz bilgilerin belirli bir sınırı yok ve bu sizi şaşırtarak okumaya sevk edecektir.

    Kitabı okuduktan sonra, sizlere Dan Brown ‘un Başlangıç ‘ını okumanızı öreniyorum. Yuval Noah Harari 'nin yazdıklarının, kurgusal olarak karşınıza çıkmasına olanak sağlamış olacaksınız.

    Uzunca yazdığım incelemenin sonuna geliyorum. Atladığım çok şey var ve hepsini buraya kısaca yazmam imkansız. Daha çok İnsanlardan, ırkların yok edilişinden, sanayi devrimi, coğrafi keşifler ve tüketim çılgınlığından bahsettim. Dediğim gibi kitap anlattıklarımdan daha fazlasıdır.

    Herkese önermiyorum. Çünkü kalıp insanların okuyamayacağı bir kitap. Derin bir nefes alın, zihninizi boşaltın ve öyle okuyun. Bakın o zaman bilginin karşısında eğileceksiniz.

    https://www.youtube.com/watch?v=YPGeEE05N5A

    İyi okumalar….
  • Oğuz : Oğuz
    Niteliksiz Adam 1 : NA1

    https://i.hizliresim.com/y0J3mN.jpg

    NA1 : Beni neden buraya getirdin Oğuz?
    Oğuz : Ben senin içindeki cümleleri bu kafede çizik çizik ettim NA1. İçindeki matematiksel bir düzenle kurulmuş, bilimsel formül gibi oluşmuş ve bugüne kadar hiç duymadığım betimlemeli cümlelerden bazılarını okurken işte burada sesli bir şekilde şaşırmış ve insanları kendime baktırmıştım istemeyerek de olsa. Hiçbir insan bana bugüne kadar böyle olağanüstü şeyler dememişti, çok ciddiyim. Bugüne kadar hiçbir kitaba yapmadığım şeyi sana yaptım 16 gündür beraber olduğum arkadaşım. Ben de bunun için sana çay ısmarlamaya geldim.
    NA1 : Teşekkür ederim fakat bizim Viyana'da Melange adında bir kahve vardır, biraz daha niteliklidir sizin Türk kahveniz ya da çayınız gibi olamasa da. Onun için senin beni okuma cesareti gösterme niteliğine karşılık ben yine namıdiğer niteliksizliğimle bu çayı içmeyeceğim, üzgünüm dostum.

    https://i.hizliresim.com/6JpXQ9.jpg

    NA1 : Oğuz, kalk gidelim buradan... Beni kimse okumak istemiyor gibi bir duyguya kapılıyorum. Çetin bir kitabımdır ben, öyle hemen anlayamazsın içimdeki bazı şeyleri. 3-4 kere okusan da çözümlemekte zorlanabileceğin çetin cümleler içeririm.
    Oğuz : Şurada bildiğim bir kahvehane var. Okumak nitelikli bir eylemdir, seni daha çok niteliksizleştirmemi ister misin?
    NA1 : Bayılırım.

    https://i.hizliresim.com/3EWqNp.jpg

    Oğuz : Mutlu musun?
    NA1 : Hiç olmadığım kadar. Zaten okunmuyordum, en azından dışarıdaki insanların bensizken ne yaptığını öğrenme fırsatı buldum. Oğuz, buradan da gidelim. Yalnızlığım bastırdı yine iyice.
    Oğuz : Peki.

    https://i.hizliresim.com/Rn8PXn.jpg

    NA1 : Şu an şu salıncakta sallanıp nitelikli zevklerimi doyurmak yerine insanların göz ardı ettiği, giriş paragrafımda bile yazılan Atlantiğin üzerindeki barometrik minimumlarımın Rusya üzerinde biriken maksimuma dönüşünün bu salıncakta sallanışıma etki edeceği merkezkaç kuvvetini düşünüyorum. Böyle akıl dolu şeylerle rahatlayabilmek ve aklını kullanmak varken neden sallanayım Oğuz, ben manyak mıyım? Siz insanlar nasıl etrafınızda böyle şeyler olup bitiyorken hiçbir şey olmuyormuş gibi sallanabiliyorsunuz?
    Oğuz : Ne desen haklısın NA1.
    NA1 : Anne ve babamı özledim ben Oğuz, beni onların yanına götür.

    https://i.hizliresim.com/p6MWjn.jpg

    Oğuz : İşte geldik.
    NA1 : Nasıl yani? Ben bu göğe uzayan uzamlar sayesinde mi okunabiliyorum yani?
    Oğuz : Tabii ki de, ne sandın? Bak, sizin gibi kitapları okuyan insanlar böyle yeni yeni fidanlar diktiği için sen şu an yaşıyorsun. Fakat benden, seni meyve ya da sebzeymiş gibi toprağa ekip de yeni basımının çıkacağını da bekleme. Sen edebiyatın Elvis Presleyi gibi bir kitapsın. Aslında gövdeler senin yazarın Musil ya da Proust, Joyce, Dostoyevski, Broch gibi isimlerden meydana gelir ve sizden etkilenen diğer yazarlar da bu ağacın göğe doğru giden yemyeşil uzamlarına benzerler NA1.
    NA1 : İşte buna gerçekten şaşırdım...

    https://i.hizliresim.com/kO7WA9.jpg

    Oğuz : Bak NA1, işte senin memleketin Viyana. Sen neredeyse 100. doğum gününü kutlayacaksın ve aslında oraya aitsin. İçinde bahsettiğin Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun en önemli kentlerindendir Viyana. Aslında Viyana, içinde bahsettiğin gerçeklik ile düşün olasılıkları arasındaki gidip gelişleri, beynin sağ ve sol lobunun iki ayrı kutbu gibi içerisinde hem tarihi bir dokuyu hem de modernizmi taşır. Aslında sen de içinde bunları anlatmak istemiştin, değil mi?
    NA1 : Şu Viyana gözlerimde tütüyor Oğuz, ne yalan söyleyeyim. Burjuvazinin çöküşüne şahit oldum ben. Varmayı istemek ile kurtulmayı istemek arasında gittim geldim aynı senin gibi. Atonal bir müzik parçasıyım ben Oğuz. Düzensizlikler arasında bir düzen oluşturucuyum, zaten sen de beni okudun bunları görmüşsündür. Her zaman tercih edilen nitelikler arasında bir niteliğe sahip olmaya ihtiyaç duymayan bir sonrasızım ben. Akıl ve ruhun senteziyim. Barok üslubunda bir kitabım aslında, değil mi?
    Oğuz : Evet, kesinlikle. Doğru kelimeler Barok, bulanıklılık ve sonrasızlık. Barok mimarisinin o göz alıcı süslü dünyasını hatırlıyorum da, gerçekten de senin kitabında boşluğun o göz alma ihtiyacı hissetmediği mistik Barokluğunu öğrendim ben NA1. Kendimin sahip olduğu bulanıklığa sende de şahit oldum. Sen Paralel-Eylem'i anlatırken burjuvazinin de bir bakıma toplumda tikel bazda rol alan bireylerin çöküşü gibi çökmesini izledim yavaş yavaş.

    https://i.hizliresim.com/NZ813L.jpg

    NA1 : Şu an bana gösterdiğin şehir hayatı ve insanların burjuvazi tavırları sadece çok fazla gerçek. Anlıyorsun beni değil mi Oğuz? Ben bundan bunalıyorum işte. Yapmacık gerçekliklere hiç gelemem. 244. sayfada demiştim sana, bu kadar tamamlanmış ve eksiksiz gözüken bir dünyanın içerisinde, kiliselerin, binaların, üzerindeki gök kubbenin, bütün bu ağaçların, insanların içerisinde en ilgisiz kalan, en muhtaç soluk insandır. İşte bundan sonra Ulrich, niteliksiz adam olmayı istemişti, biliyorsun.

    En azından beni okurken beyninin eski bir makine odası çalıştırıldığında o odadaki makinelerin tozlarından arındırılarak tekrar çalışmaya başlaması gibi çalıştığını biliyorum. İçimdeki fiziksel, düşsel, sosyolojik, etimolojik ve edebi dünyayı bu şehirde bulamazsın sen Oğuz.
    Oğuz : Haklısın. Zaten ben seni okurken aklımda hep tek bir düşünce vardı : "1984 hamdım, Şibumi piştim ise Niteliksiz Adam 1 yandım seviyesidir."
    NA1 : Beni evime götür Oğuz.

    https://i.hizliresim.com/az8Gjg.jpg

    NA1 : Oh my Ulrich! Bu kitaplıkta yer kalmamış bana Oğuz? Sen, bana verdiğin değeri böyle mi gösteriyorsun yani?
    Oğuz : Şey, kusura bakma NA1. Sana daha özel bir yer düşünmüştüm.
    NA1 : Nasıl yani?
    Oğuz : Diyorum ki, sen beni bugüne kadar en çok etkileyen sadece kitaplardan değil "şey"lerden birisin NA1. Onun için artık benle dolaşmanı ve dünyaya da senin içindeki o kendini tekrar tekrar okutan cümlelerle bakmak istiyorum.
    NA1 : Tamam, sen bilirsin.

    https://i.hizliresim.com/Yg8NME.jpg

    Oğuz : Artık damarlarımdasın NA1, hani iliklerime kadar işledin derler ya bizim Türkler, işte bunu hissediyorum. 316. sayfada altını çizdiğim alıntından anlamıştım bunu. En azından senden sonra gelen kitapları senin gözünle anlamlandırabilmek için bir başlangıç yapmış oldum senin sayende. Bunun için çok teşekkür ederim. Ama seni okumamı sağlayan Hakan S.'yedir en büyük teşekkürüm. Onun etkinliği olmasa seni de okuyamazdım belki.

    Ulrich sana benim için en özel şarkılardan biri olan şu şarkıyı hediye ediyorum, çünkü hem senin bulanıklığını, hem de benim bulanıklığımı, ikimizin de gerçeklik ile düş arasında gidiş gelişlerimizi, ikimizin de insanları ve hayatımızdaki olguları matematiksel olarak anlamlandırabilme eşiklerimizi hatırlatıyor bana tekrar :

    "Çünkü dünya benden ibaret
    Öyle olmayaydı şayet
    Kafatasımın içinde ne diye dolanıyo
    Bütün bu güzellik bütün bu rezalet
    Hepsi benim hepsi bana ait"

    https://www.youtube.com/watch?v=ZXYaTnyaJok
  • Merhabalar değerli inceleme okuyucuları..
    2018 in 3. Kitap incelemesi ile huzurlarınızdayım efendim..
    Aşk risalesi, Savaş Sanatı derken kendimi Aziz Nesin okurken bulan ben an itibariyle kitabı bitirmiş bulunmaktayım.. Epub dan güneş gözlüğüyle bilimsel ‘’Hologram evren’’ okurken Balzac’ın Otuzunda Kadın a kayıp sonra ne ara bu kitaba sardım inanın bende bilmiyorum :)) akıbetimden endişe eden varsa ruhuma bi Fatiha gönderiversin :)

    Takip edenler bilirler efenim Tuco nun sahaf maceralarını.. TOTAL DAMAGE!!!! …. TL diye başlıklarla milletin ağzının suyunu akıtıp her haftasonu Adil handa Gülden e turistik tur düzenler :)) işte o turlardan birinde kendisiyle Adilhan ı altüst edip Aziz Nesin BABA sının kitabını satan yaşlı amcanın raflarının arasında yengeç misali yan yan sekerekten seçtik aldık efenim bu kitabı.. kalıplarımızı merak ettiniz değil mi bu yan geçme olayıyla :)) bunu hemen es geçiyor ve ‘’ bu aldıklarımız kitapların incelemesinde benden bahsetmezsen ………’’ diye başlayan Tuco’nun alev hortumlu tehditleri altında bu incelemeyi yazdığımı belirtmeden geçemiyorum sevgili okuyucular :))
    Ayrıca da teşekkürler ediyorum zira o yaşlı amcadan yan yan sekerek daha çok Nesin alacağız sanırım :)

    Gelelim kitaba dersek itiraf etmeliyim ki benim ilk Aziz Nesin okumam diyebilirim.. bazı hikayeleri halka mal olup duymuştum ve hakkında bazı bilgilere sahiptim Aziz Nesin in fakat hayatı hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu açıkçası.. genel anlamda baktığımda ise ilk şaşırdığım şey Aziz isminin aslında babasının ismi olduğuydu.. kendi ismi ise Mehmet Nusret Nesin miş.. sonraları da bir sürü kadın ve erkek müstear yani takma adla yazılarını şiirlerini yayınlamış hatta okuyunca çok gülmüştüm yazdığı aşk şiirlerini gazetede okuyan hapiste olan Orhan Kemal ona aşk mektubu bile yazmış :)
    İkinci şaşırdığım şey ise epey bir süre asker olarak orduda çalışması oldu.. Hep mizahla uğraşan bi kişiye askerliği yakıştıramamışım demek ki :)
    gerçi mizah da değil onunkisi kendinin tabiriyle o bir simyacı.. gözyaşlarını gülmeceye çevirip dünyaya sunan biri.. maksat ise gülmek eğlenmek değil aslında düşünmek.. okuduğunuz her şeyde bunu görüyorsunuz zaten gülerken bi burukluk kalıyor içinizde..
    Ne olacak bu memleketin hali sorusu ise arkasından ister istemez ağzınızdan dökülüveriyor..
    Bana öyle geliyor ki her yazdığında yaşanmışlık var bi nebze.. zaten hep derim, öyle şeyler vardır ki onları anlatmak için ancak yaşamak lazımdır.. 190 sayfaya sığdırılmış memleket manzaraları.. kimler kimler nasibini almamış ki diyorsunuz okurken.. ve kesinlikle eminsiniz burası Türkiye ve bunlar bu memleketin bir yerlerinde oldu ve hala olmaya da devam ediyor belki de.. hiç yabancı değilsiniz yani anlatılanlara çünkü az çok sizler de bunları ya yaşadınız ya da etrafınızda yaşayan birileri oldu.. 95 de vefat eden Nesin şu an mezarından kalksa eminim 2018 de çok bişey değişmediğini görürdü..

    Zihniyetler kafalar değişmedikçe figüranlar, roller ve aksesuarlar değişir sadece değil mi..

    45 li yıllardan 80 lere 90 lara kadar olan süreci iliklerine kadar yaşamış.. geçim derdi fakirlik halkın durumu işte onları yaşaması bir yana düşünceleri de başına hep bela olmuş Nesin in.. bunları bu kitapta çok rahat görüyorsunuz..Halkına yabancı devletlü nün dayattığı kuyruk hikayesi, bir dolmuş kapısının nelere kadir olduğu, kör döğüşü, bi düdüğün ve bi gözlüğün insana neler yaptıracağı, aydınlarla atıldığı bir hapiste ‘’biz adam olmayız’’ lafını nasıl anladığını ve en sonunda deliliğin en büyük dokunulmazlık olduğunu gördüğü hikayeleri bir çırpıda okuyup aynnen böyle işte demekten kendinizi alamıyorsunuz..
    Peki çözüm nedir derseniz karanlığa sövmek yerine sen de bir mum yak hesabı gördüğümüz ama müdahale etmediğimiz tabii ki edebildiğimiz ölçüde her şey için hepimiz de sorumluyuz aslında ..insan olmanın ve insanca yaşamanın değerini bilip bildirmek ve bu bilinçte olmak ne zaman artarsa işte o zaman güzelliklere hep birlikte garkolacağız inşallah..
    Velhasıl okunası bir kitap değerli okuyucular.. akııp gidiyor..
    Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim.. okuduğunuz yerlerde öyle olaylar var ki kallavi bir küfür basılacak cinsten.. küfür zaten acizliğin alametidir biliyorsunuz ama o kadar aciz kalınan yerlerde bile kibarlığını edebini koruyarak (……) ile geçilmiş ya da aleni yazmayı edebine yedirememiş Nesin.. Bak işte bu edep hiç kalmadı Aziz baba … şu an sağ olsaydın eminim o yazar tayfasına da kallavi bi giydirirdin bi hikayenle demeden edemiyorum..
  • - Fon müziği için http://www.youtube.com/watch?v=otY1sfvELXQ (Massive Attack - Splitting The Atom (Official Video) -

    Zekinin yere yıyılmasıyla Yazar sabit
    bir şekilde silahı olduğu yerde
    sabit tutup halini ve tavrını bozmadan
    durur. Zeki’nin cebindeki telefon çalmaya
    başlar. Seyirci sevinçli bir halde kapıya
    üşüşür bir yandan sahnedeki Yazarın
    olağan durgunluğuna göz iliştirirler.
    Yazar sakinliğini bozmadan tek tek
    siyah gömleğinin düğmelerini açar. O elini
    cebine sokar. Cebinden çıkardığı bombanın
    kumandasıdır. Tek el yukarıya sıkar. Panikleyen seyirci
    birden sahnedeki Yazar’a kitlenir. O an tiyatronun
    kapısı açılır. Polisler sahnedeki Yazar’a silahlarını
    doğrultup teslim olması için seslenirler.
    Şaşkın bakışlarla gömleğin içindeki saatli
    vücuda sarılmış bombayı görünce paniklerler.
    Olağanca sempatikliğiyle…

    YAZAR – Herkes sakin olsun… Siz değerli kanun görevlileri lütfen kapıyı kapatabilir misiniz? Oyunun bittiğini söyleyen oldu mu size? Eğer aptallık yapmaya devam ederseniz. Tüm binayı uçururum! Bakın rica ediyorum. Sözlerimi bana tekrarlatmayın. Ben kardeşimden daha sinirliyimdir…

    Polisler tedbirli bir şekilde kapıyı
    kapatırlar…

    YAZAR – Şimdi herkes, güzelce, tekrar otursun yerine.

    Korku dolu gözlerle tekrar yerlerine
    otururlar. Yazar Zeki’nin cebinde
    çalmakta olan telefonu çıkartır.

    KEREM – Zeki’nin telefonu ama ben Kerem size nasıl yardımcı olabilirim?... Kosmerim siz miydiniz? Bakın komiserim, benimle iyi anlaşırsanız… Sizin terfi olmanıza sebep olurum. Zeki’nin söyledikleri aynen devam ediyor. Tekrar aynı sözleri söylemenin mantığı yok. Çünkü bu telefonun şarjı biterse, sizde bitersiniz. Anlaşıldı mı sayın çükülop? Teşekkürler… ( Telefonu kapatır.) Evet siz değerli misafirlere anca sıra geldi… Özür dilerim. Bu benim suçum değil. Üstümde görmüş olduğunuz bomba, bu binayı komple yok etmeye yeter. Yani herhangi bir aptallığınızın nedeni etrafınızda gördüğünüz herkesin, ölmesine sebep olabilir. Bana ölüm koymaz! Zaten kardeşim önce gidip yerimi hazırlamıştır… Üstünde bulunan saat patlamasına, ne kadar kaldığını gösteriyor. Filmlerden aşinalığınız vardır zaten. Elimde tutuğum kumanda ise ne olur, ne olmaz anında patlamaya veya zamanı durdurmaya yarıyor. Bu bilgileri verdikten sonra aklınızdaki soru işaretini düzelteyim. Siz beni Zeki’nin söyleviyle oyunun yazarı olarak biliyorsunuz. Hatırlıyor musunuz? Ölmeden önce onu, Sami Bey’in aradığını söylemişti… O arayan kişi Sami değil, bendim. Zeki benim çocukluk arkadaşım. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Fikirlerimiz, düşüncelerimizde hep sizlerden farklıydı… Ya biz bu hayatı yarak gibi gördük… Ya da siz bu hayatı yarak gibi bellediniz… Eğer bugünün bir suçlusu varsa oda sizsiniz! Kötülüğü bize siz öğrettiniz. Şimdi kötülük etme sırası bize gelince mi kötü oluyoruz? Hepimiz kötü değil miyiz zaten? Bizim kötülüğümüz niye koyuyor sizlere? Siz kötülüğü sadece can yanmasına bağlıyorsunuz. İnsanın içinin yanması nedir bilir misiniz? Kendi kendine yanan bir candan bahsetmiyorum. Fiziksel şiddete maruz kalmış bir candan da bahsetmiyorum… Zihinsel olarak can yanması bunun adı… Her şeyin sebebi olan Zihin’in yanması nasıl bir şey biliyor musunuz? Siz ne anlarsınız ancak ye, iç, sıç, emret, itaat et, küfür et, bağır, çağır, saygısızlık et, ihanet et, yalan söyle, aşağıla, insanları ön yargınla yargıla! Düşünme onun üzerine, empati kurma, hak ettiğini verme, hak ettiğini al, seni, sen ilgilendirir senden sonrası ne sikimdir öyle değil mi! Düşmüyor mu aklınızdan! Süzgeçten düşmüyor mu?!. O kadar hatanızdan sadece iyilikleriniz mi kaplıyor ekranı! Siz hayatınız boyunca ne yapıyorsunuz, biliyor musunuz? Söyleyeyim… Simsiyah bir duvar düşünün ve ufak ufak noktalarla beyazcıklar var. O beyazcıklar sizin iyilikleriniz işte. O kadar siyahlığınız varsa bizimde siyahlığınıza siyah katmamamız imkansız anlatabiliyor muyum? Bizim siyahlığımızın sebebi sizin siyahlığınız… Bu kadar karışık olmamalı anlıyor olmalısınız… Hadi ama deli gibi bakmayın bana! Beynini siktiklerimin, beyniniz yok mu sizin? Aklınızı onca şeye çalıştırıyorsunuz! Buna çalıştırsanız düzelecek her şey anlamıyor musunuz?!. Yaptığınız bir diğer kısmı anlatıyorum tane tane! Tartıştığınız, kavga ettiğiniz kişileri düşünün. Bembeyaz duvar içindeydiler tartışmada önce yani çok iyi anlaşıyordunuz. Hiçbir sorun yoktu bakın buraya dikkatinizi çekerim. Her şey olması gerektiği gibi… Sonra bir hatasını görüyorsunuz yani bembeyaz duvarın içine bir damla siyahlık düşüyor. Löp ne yapıyorsunuz biliyor musunuz? Direkt yargılamaya başlıyorsunuz. Belki o damla beyazdı, nereden biliyorsunuz? Kendi yargınızla, yargılıyorsunuz... İyide yargılarınızın doğru olduğunu ne kadar biliyorsunuz? Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Neden tabular yaratıyorsunuz? Mal mısınız? Cevap veriyorum! Evet, sizler malsınız! Bende bu mallığın oluşturduğu yan etkiyim…

    yazan - e.a
    10. Bölüm