• Ahlat ahların ağacıydı,
    Yaşlanmaya başlayanların,
    İtiraf edilmemiş aşkların,
    Evde kalmış kızların.
  • Bir kadının gittiği, evden belli olur. Kadın giderken düzeni götürür bir kere. Yaşayan ev sarsılır. Ev dediginiz şey küçük büyük elementlerden oluşur. Kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. Erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. Kadın gidince evim dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. Küçük şeylerin izi silinir. Eşyaların dili tutulur, ev sağırlaşır.
  • 632 syf.
    Oblomov tipinden hareketle doğan Oblomovluk, Oblomov’un hayatıyla ilgilidir. Romanda da geçen bir şeydir. Oblomovluk Türk Edebiyatı’nda birçok eseri etkiler: Tutunamayanlar, Aylak Adam gibi… Oblomov aslında tutunamayan birisidir.
    Oblomov romanında İlya İlyiç Oblomov’un yaşadığı temel süreç Eski Rusya’nın insanı olması, henüz burjuva sisteminde kalmış olması, Sanayi Devrimi’ni yaşamamış Rusya’nın değerlerine bağlı kalmasıdır.
    Yazarlar çoğu eserlerine kendi hayatlarından da katkılarda bulunur. Gonçarov’un hayatında Oblomov’un hayatıyla kesiştiği bazı noktalar vardır. Özellikle Rusya’daki dönüşümü ya da kendi hayatındaki bir bölümünü iç kapanık geçirmesi gibi durumlar Gonçarov ve Oblomov’un hayatıyla kesişir. Maddi durumları, sosyal statüleri açısından kesişir. Gonçarov romanı bir aylık bir sürede yazdığını ifade eder ve herkes çok şaşırır. Bu kadar güzel, bu kadar hacimli… Çünkü cümlelere bakıldığında düzgün cümlelerdir. Ağır betimlemelerin olduğu, olayların çok olmadığı fakat düşünsel ağırlıklı bir romandır. Düşünsel sürecinin çok daha uzun bir zamanı kapsadığını söyler.
    Oblomov’da temel mekanlar Oblomovka ve Petersburg’tur. Oblomovka, Oblomov ailesinin hüküm sürdüğü yerdir. Birkaç köy kendilerine bağlıdır. Fakat Oblomov üniversitede okumak amacıyla köyden çıkar. Herkesin Sanayi Devrimi ile şehirlere göç ettiği, insanların topraktan koparak şehir hayatına geçiş yaptığı, daha doğrusu Yeni Rusya’nın doğmaya başladığı dönemde Petersburg’a taşınır.
    Oblomovka, Oblomov’un hayat hikayesi (Oblomov’u Oblomov yapan nedenler) anlatılırken görülür. Oblomov, Oblomovka’ya gitme imkanı vardır fakat hiç gitmez. Normal şartlarda Oblomovka’da herkesin kendisine hizmet edeceği bir yerde yaşayabilirken Petersburg’da dar, karanlık, kirli bir evde yaşar. Zahar Trofimiç ile yaşar. Zahar, Oblomov’un kölesidir. Oblomov’un kıyafetlerini, çizmelerini giydirir; saçlarını tarar, yemeğini hazırlar. Evi temizlemekle görevlidir ancak temizlemez.
    Romanda tasvir edilen ev, duvarlarından örümcekler sarkan, yerler kirli, okunmak üzere açılmış bir kitap (uzun bir süre açık kalan yaprakları sararmış), aynaya dokunulduğunda tamamen tozludur. Hatta kanepesine uzanmış Oblomov fark edilmese terk edilmiş bir ev olduğu düşünülebilir. O kadar hayatın olmadığı bir evdir. Terk edilmiş bir ev olduğunu düşünülecek kadar kirli, o kadar cansız, o kadar ölü bir evde yaşar.
    Oblomov’un temel özelliği, roman boyunca görülen hareketsizliğidir. Roman boyunca kanepesine uzanmış, kanepeyle bütünleşmiş, kanepe üzerinde bir nesne haline gelmiş biri olarak çıkar (bir yer hariç: Olga’ya aşık olur ve üzerindeki hırkasını çıkarıp hayata karışır.). Oblomov’un temel nesnesi; üzerinden hiç çıkarmadığı bol bir hırka (hırkanın özelliği bol ve yumuşak olması), terlik (yumuşak ve geniş olması)… Nesnelere bakıldığında Oblomov’un rahatına düşkün olduğu söylenebilir. Evin içinden neredeyse hiç çıkmaz. Bu kadar hareketsiz, bu kadar umursamaz, bu kadar hayattan kopuk bir adam olarak görülmesine rağmen Oblomov’u diğer hareketsizlerden ayıran temel nitelik çok düşünmesidir. Kafasında projeler üretir, insanları gerçekten tanır fakat bir türlü eyleme geçemediği için aldatılır (Zahar tarafından sürekli). Annesini babasını kaybettikten sonra tüm mal varlığı ona kalır. Çok fazla gelire sahip olması gereken, çok zengin olması gereken biriyken mutsuz bir hayat yaşar. Bunun temel kaynağı da etrafındaki kişiler tarafından kandırılmasıdır. Tüm hayatı hareketsizlik ancak bu hareketsizliğin karşısında sürekli düşünmekle ve projeler üretmekle geçer.
    Romanda norm karakterler Ştolts ve Olga’dır. Ştolts Oblomov’un üniversiteden arkadaşıdır. Uzun zamandır görüşmemişlerdir. Oblomov’u çok sever. Ona yardımcı olmak ister ve onu birden harekete geçirmek ister. Yeniden hayata karıştırmak ister. Bunu kendisi başaramayınca Oblomov’u yirmili yaşlarında olan Olga adında bir kızla tanıştırır. Olga, ilk bakışta güzelliği fark edilmeyen bir kızdır. Ondaki güzelliği fark edebilecek olan kişinin elit olması gerekir. Fiziksel olarak çok güzel olmasa da Olga, Yeni Rusya’nın, çalışmanın, ilerlemenin simgesidir. Ştolts’un etkisiyle Oblomov ile bir yakınlık kurar. Daha sonra ona aşık olur. Temel nedeni de onun çok iyi bir insan olmasıdır. Fakat Oblomov Olga’dan önce Olga’nın kendisine değil; zihninde idealize ettiği, ayağa kaldırdığı, harekete geçirdiği Oblomov’a aşık olduğunu fark eder ve Olga’ya bir mektup yazar. Mektupta Olga’nın ona layık olmadığı, zihninde kurguladığı Oblomov’a aşık olduğu ancak bunu başaramayacağı, ayrılmalarının daha uygun olduğu yazılıdır. O aralar Ştolts yurt dışındadır. Geldiğinde Olga ile yakınlığı başlar ve ikisi evlenirler. Oblomov ise çocuklu dul bir kadınla evlenir. Bu kadının özelliği, sürekli ev işleriyle uğraşması, çocuklarına bakmasıdır. Oblomov’un o kadında dikkat çeken organ dirsekleridir. Dirseklere bakarken bu dirseklerin ne çok tembel bir insanı büyütüp beslediğini düşünür. Çünkü o dirsekler sürekli işler; bulaşık, çamaşır yıkar, ev süpürür; sürekli hareket halindedir. O dirseklerin hareketliliği Oblomov’a kendisinin ve kendi gibi olan erkeklerin hareketsizliğini hatırlatır.
    Oblomov’u Oblomov yapan niteliklerden birisi Oblomov’un dış dünyayla iletişim kuramamasıdır. Oblomov kendisine yabancılaşmış birisi değildir. Kendisini çok iyi tanıyan, kendisinin farkında olan birisidir. Hatta Olga’nın kendisine idealize ettiği Oblomov’a aşık olduğunu Olga’nın kendisinden önce fark eder. O topluma yabancıdır. Topluma yabancılaşma iki şekilde gerçekleşir: birincisi bireyin, toplumun davranışlarını gereksiz görmesinden kaynaklanan bir yabancılaşmadır, ikincisi toplumu bireyin yaptıklarını anlamsız bulup dışlamasından kaynaklanır. Oblomov’unki ise bireyin, toplumun tavır ve davranışlarını anlamsız ve saçma bulması dolayısıyladır. Oblomov’un istediği ve yapmaya çalıştığı şey, geleneğe bağlı kalarak bir ilerleme sağlamaktır. Bu, Sanayi Devrimi’nin getirmiş olduğu global Yeni Rusya’nın hareketli hayatın mekanik hayata karşı çıkıyor olmasından kaynaklıdır. İnsanların bir amirin gereksiz emirleri altında ezilmesine karşı çıkar ya da sürekli kağıtlarla ilgilenmeye karşı çıkar. Evrakların arasında boğuşmaya karşı çıkar. Oblomov üniversiteden sonra memuriyetlik de yapar ve sırf memuriyetliğin yitik, silik ve sıkıcı hayatı dolayısıyla memuriyetliği bırakıp evine kapanır. Dış dünyaya açılmaz. Ancak önceden Ştolts ile dünyayı gezmek, yeni yerler keşfetmek, yeni projeleri hayata geçirmek gibi bir hayali vardır. Ancak tümünü bırakıp sokağa bile çıkmayan kişiye dönüşür. Ştolts’un etkisiyle birkaç kez Petersburg’taki bazı davetlere, toplantılara katılır. Ancak orada insanların kıyafetlerinden, yeni aldığı eşyalardan, maddi varlıklardan bahsetmiş olmaları Oblomov’un canını sıkar. Temel olaylardan birisi dedikodudur. Onu topluma yaklaştırmayan, toplumdan uzaklaştıran temel şeylerden birisidir. Oblomov’u rahatsız eden şeylerden birisi, insanların birbirilerinin arkasından çok fazla konuşmuş olması ve konuştukları şeylerin değersiz, maddiyat üzerine kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla toplumla çok fazla iletişim kurmaz. Yanına gelen arkadaşları vardır. Alekseyev, Tarantyev ile iletişim kurar ancak onlar da (özellikle Tarantyev) onun evine gelip yer, içer; sömürürler. Ancak hiçbiri Ştolts kadar Oblomov’u ayağa kaldırmaya yönelik şeylerle bulunmazlar.
    Oblomov romanda tamamen Doğu’yu temsil ederken Ştolts ve Olga Batı’yı temsil eder. Ştolts’un babası Alman, annesi Rus’tur. Dolayısıyla hem Doğu, hem Batı’yı bir arada sentezlemiş kişidir. Türk Edebiyatı’na bakıldığında, Rusya’da yeni bir hayat, yeni bir hareketlilik varken Osmanlı Devleti’nde de benzer hareketlilikler söz konusudur. Bir devirden başka bir devreye geçişin sancıları yaşanır (Tanzimat dönemi düşünüldüğünde.) Ştolts, Felatun Bey ve Rakım Efendi’deki Rakım Efendi ile özdeşleşebilir. Ştolts, kendisini (kendi değerlerini) kaybetmeden Batı’yı onun içerisine sığdırabilen birisidir. Oblomov ise Batı’yı kabul etmeyen ve kendi içerisinde kalan biri olarak bulunur. Doğu’nun tüm değerlerine bağlı, geleneksel, ayakları yere basan içine kapanık bir kimliktir.
    Oblomovka’nın kelime kökeni çemberden gelir. Bu çemberin içerinde yaşayanlar, dışarıdan kimseyi kabul etmez. Köydekiler de o köyün dışına çıkmak için hiçbir çaba harcamazlar. O köyün dışında bir hayatın olduğunun farkında bile değillerdir. Oblomov köyde doğar, köyün sahibinin çocuğudur. Çocukluğundan beri kendisinin bir şeyler yapmasına izin verilmez. Saçlarını bile Zahar tarar. O nedenle Oblomov Zahar’a bağımlı bir kişilik olarak yetişir. Bu da onun hareketliliğini sınırlayan bir duruma yol açar. Dolayısıyla Oblomov’un hayatında efendi-köle diyalektiğini doğurur (Georg Hegel’in efendi-köle diyalektiği). Ancak efendi yaptıklarıyla köleye bağımlı ve kölenin kölesi gibi görünür. Oblomov Zahar’ın fizik gücüne, Zahar Oblomov’un maddi gücüne bağımlıdır. Oblomov’un evinde efendi olarak yaşayan Zahar, Oblomov’dan gelen maddi desteğin çekilmesiyle tamamen gerçek anlamda köleliği yaşamaya başlar.
    Oblomov’da çalışmamak söz konusuyken karşısında olan Ştolts çalışmanın, azmin ve Alman disiplinin etkisiyle yetişir. Hayatın gerçeklerinin farkında, görüşünün farkında olduğu için tüm işleri kendisi yapan birisidir. Ancak bunu yaparken Oblomov’u da ayağa kaldırmaya çalışan bir kişiliktir. Çalışmak onun için en önemli şeylerden birisidir. Sanayiye katkıda bulunmak ve Batı’yı Yeni Rusya’ya getirmek Ştolts’un temel hayalidir. Dikkat edildiğinde Eski ve Yeni Rusya, Oblomov ve Ştolts ile tanımlanabilir. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırıp hareketsizliğinden, miskinliğinden kurtarma çabaları bir yerde Yeni Rusya’yı kurmak isteyen kişileri, aynı zamanda Eski Rusya ile iç içe ve iş birliği içerisinde olmasını da savunan düşüncesi bir aradadır. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırmaya çalışması aslında Yeni Rusya’nın Eski Rusya’yı ayağa kaldırmasıdır. Eser, maddi ile manevinin sentezlenerek yeni bir insan tipini ortaya çıkarmanın simgesel bir anlatısıdır.
    Oblomov’un sürekli sömürüldüğü görülür. Ondan sürekli faydalanmaya çalışan bir kişi karşıt güçte olan kahya, maddi kazancı Oblomov’a hiçbir zaman göndermeyerek kendi cebine indirir. Köylülere eziyet eder, köylülerden vergi toplar.
    Ölüm, birinci anlamıyla sadece romanın sonunda Oblomov’un ölmesiyle gerçekleşir. Oblomov’un hareketsizliği sonucunda gerçekleşir. Yani Eski Rusya bir yerde hareketsizliğiyle ölmüştür. Oblomov, efendi olarak yaşayacağı evi reddeder, önceki evin nispeten biraz daha büyük olan evde yaşamını sürdürür. Ara ara krizler, felçler geçirir. Krizlerden birisinde de yaşamını yitirir. Fiziksel anlamdaki ölümü budur. Ancak ondan daha önce hiç dışarı çıkmayarak tinsel ölümünü gerçekleştirir. Onun yaşadığının görüldüğü tek yer Olga ile olan aşkıdır. Olga ile de kısa süreli bir aşk yaşarlar. Olga Oblomov’un hayatında bir havai fişek gibidir. Hayatına girer, kısa zaman içerisinde Oblomov’a gerçekten çok iyi bir hayat yaşatır. Oblomov’un Olga’yla olduğu dönemler hırkasını çıkarır, terliklerinden, kanepesinden kurtulur. Kırlara çıkar, yaşamla iç içe olur. Olga ile ilişkisi sürecinde miskinliğinden kurtulduğu bir dönemle karşılaşılır. Ancak Olga’dan ayrıldıktan sonra servetini yer, hırkasını giyer ve kanepeye yapışır. Eski halini ölene kadar devam ettirir. Oblomov’un temel özelliği tutunamamasıdır; hayata, aşka, yeni değerlere…
    Kravat ve gömlek Ştolts ile bağlantı kurulacak kavramlar arasındadır. Çünkü ikisi de Batı’yı ve sanayileşmeyi temsil eder. Daha elit, daha burjuvadan ziyade sanayi alanı, elit alanı temsil eden kavramlardır.
    Örümcek ağı Oblomov’un evinde görülür ve yaşanmamışlığı temsil eder. Örümcekler daha çok kullanılmayan yerde görülür. Ayna önemlidir. Ayna insanın yüzleşme nesnesidir. İnsanın kendisini gördüğü, değerlendirdiği, kendisiyle yüzleştiği bir nesnedir. Ancak romanda ayna kirli ve tozlu bir aynadır. Bu, Oblomov’un kendisiyle tam olarak yüzleşemediğini gösterir. Kendisiyle tam olarak yüzleşemeyen, içindekini dışına yansıtamayan bir nesne olarak çıkar.
    Oblomov’a tembel, işsiz bir adam denilemez. Çünkü işsiz olan birisi kendine iş arar. Oblomov’un öyle bir derdi yoktur. Mevcut bir işi vardır, projeleri vardır fakat hiçbirini gerçekleştirmez. Oblomov hakkında yapılan değerlendirmelerde arasında Oblomov romanının Batılılar tarafından tam olarak anlaşılmaması vardır. Çünkü Oblomov onlara çok ters gelen bir kişiliktir. İşi olduğu halde onu yerine getirmeyen bir insan olması onların zihin yapılarına uymaz. Doğu’da çok iyi anlaşılır. Çünkü Doğu, ‟Çalışma, miskinlik yap!ˮ deseler, onları yapabilecek olan kişiliklere sahiptir.
    Oblomov tipi, Feodal Rusya’yı temsil eder. Çok tembeldir. Kafasında projeler vardır fakat sanki kolunu kaldıracak gücü yoktur. Oblomov’un Ştolts adında bir arkadaşı vardır. Ştolts Alman kökenlidir, romanda çalışkanlığı temsil eder. Feodal Rusya’nın ne kadar tembel olduğu Oblomov üzerinden anlatmaya çalışır. Oblomov, yazarın eleştirmek istediği bir tiptir. Sonuç itibariyle görünür hayatta elde ettiği bir şey yoktur.
  • Kendine iyice yabancı gelen, içindeki hiçbir şeyin ve hiç kimsenin yüreğinde en ufak bir sevgi kıpırtısı uyandırmadığı bir evde yapayalnız kalmış, kaybolmuştu.
  • TELEFON KULÜBELERİ YANGINI ÜSTÜNE ÇEŞİTLİ GÖRÜŞLER VE BULUNAN KİTABIN OKUNABİLEN KISIMLARINA GÖZ ATIŞIN DEVAMI - 3


    Genellikle, olayın geçtiği caddede çokça dolaşan yersiz yurtsuz biri dedi ki: "- Hikâye bunların hepsi. Bir yangınla mı dağılacak pis koku? Yemezler! Bin yangın çıksa gene kâfi değil. Peki, heryer mi yansın? Yoo, gözümün içine iyi bak da (Bir işkembecide, birisinin ısmarladığı çorbayı içerken, hemen bitişik masadaki adama doğru eğilmiş halde), ne derler hani, soytarının bini bir paraya olunca lâf düzgün çıkmazmış ağızlardan. Sipariş üzerine sosyal sorunlara çözüm bulunmaz diyorsam, çözüm bulunmayacak anlamını derhal çıkarmalısınız bundan. Buradaki (Garsona seslenir) yangın hakkında yüksek düşüncelerinizi merak ediyorum gayet tabiî. (Kendi kendine) Benim gibi yersiz yurtsuz takımından biri için şeytanla aşık atmak lükstür. (Bitişik masadaki adama tekrar eğilerek) Yeri gelmişken bir söz daha edeyim de, bu konu kapansın, çünkü çorbam bitmek üzere, çıkacağım hemen. Köpeklerin koku alma duyularındaki olgunluk var mı bizde, çok sayın üstü sayın beyefendi? Kokusunu alabiliyor muyuz acının? Biraz sesim yüksek çıktı kusura bakmayınız. Sesimi duyunca, niye öyle birden kakılılıp kaldınız? Benim sesim mi ki, yangının sesi bu ses, ey cihanın bütün bireyleri!"

    Telefonda arkadaşlarıyla konuşan bir hanım: "-Konken partisinin sırası değil mi bugün? Aa! bir yaşıma daha bastım, vallahi. Sonra, sana ne, bana ne, telefon kulübesi yangınından. Bizim semtimizde bile değildi ki olay. Hem sonra yalan diyenler de çok. Herkese uğursuzluk mu bulaşıyormuş? Nereden bulaşıyormuş? Aşkolsun, hem sonra yeni mi günahkâr oluyoruz sanki? Amaan sende, herkesin günahı kendisine. Günâhla bu yangının ilintisini kuramıyorum. Biz kadınlar da bir tuhaf mıyız ne? Tabiî canım, bir tatsız durum var ortada. Sezinleyebilmek için de öyle pek zekî olmaya da gerek yok doğrusu. Zamanı mı şaşırdık yoksa? Ne diyorsun, o kadar oldu mu bu yangın çıkalı? Sen ne söylersen söyle, herkes bildiğini okuyor. Tamam, yangın; ama, olmamış da diyenler çok. Aşağı dâirenin o cadaloz karısı var ya, neler anlatıyor, neler... yangından kurtarılan bir de kitap varmış da, mûcizeyle bâzı sayfaları yanmamış da, birisi de o kitabı yürütüp küllerini harf harf okutup bütün sayfalarını yeniden bastırıyormuş da... arada sırada söyleriz ya, kimsenin bamteline basmamak lâzım... eveeet, her evde, her işyerinde bu dedikodu; yangın yokmuş da çıkmış işte, uyduran uydurana; ahlâksızlaşmışız da, tövbe..."

    Caddenin çöpçüsü gazetecilere anlatıyor: "- Abilerim, bu gidişat aklımı kıymalı yumurtaya kıyılan soğana döndürmezse hatırım kalır. Bütün televizyonlarda telefon kulübeleri yangını konuşuluyormuş. Avucumun içini nasıl biliyorsam, buraları da öyle bilirim. Benim caddem buralar be! Öğleden sonra çıkmış yangın... Güldürmeyin Abilerim, benim mesai öğleden sonra da var. Yâni demek isterim ki, yangın yok, telefon kulübeleriyse enkaz hâlinde. Bu millet efsanesiz yaşayamaz. Çöpçü politik konuşabilir mi, ne haddime? Parkta şurada burada epeyce gazete dergi görürüm, cebime sokar bakarım iyice. Her çöpçü, pıtrak gibi yeryüzüne fışkıran bir otçuktur. Basın toplantım bitmiştir, Abilerim."

    Bir gazateci son haberleri değerlendiriyor: "- Avcılar, 'Şaşılacak şey: geyik bir yaralandı mı ölünceye kadar alabildiğine koşar.' derler. Hayvancağız acısını mesafeye yediriyor. Kör olası şu felsefe! Felsefeyi bitirip de gazetecilik yaptın mı, işte böyle, felsefe yumurtlamak zorunlu hâle geliyor. Halkımız da, bükülen belinin acısını, böyle hayâlî olaylarla ateşte daha bir derinleştirmek, sonra bu derinleştirilmişlikten birşeylerin, umudumsu birşeylerin belirebileceğini kurguluyor olmasın? Herşey küle dönmüş, telefon kulübelerinin yeri enkaz yığını. Hemen belirteyim, yangın gerçekten olmuş ya da olmamış, yangın olmamışsa peki orası nasıl bu hâle gelmiş, ortalığı devsi dumanların kapladığını görenlerin ya da biz böyle bir şey görmedik diyenlerin gözlerine ne ya da neler olmuş, bunların üzerinde durmayacağım. Daha da ilginci, herşeyin küle dönüştüğü yerde, enkazın içinden hâlâ okunabilen yerleri kalmış bir kitabın bulunuşu. Olay esnasında -gerçekte, 'olay' değil de, 'inanılamamazlık durumu' cereyan ederken-, hiçbir yeri hiçbir insanın hiçbir yerine benzemeyen bir canlı, o parçaları kalmış kitabı kimseler almasın diye enkazı gözetlemiş. Demek isterim ki, acaba kimi sayfalarda, insanların bükülen bellerini doğrultabileceklerine dâir müjde mi var? Öteyandan, yazarın biri de, bu sayfaları kitabında yayımlayacağını açıklamış. Ne ki, biz gazeteciyiz, olayı ancak olduktan sonra inceleyebiliriz; bir olayı, daha olmadan önce vehmetmek felsefe okumuş birisi olarak işime gelirse de, mesleğimin ilkeleriyle bağdaşmaz. Gazeteci aynaya yansıyanı izleyince sevimlidir ve okuyucusunu böylece capcanlı tutmuş olur."


    ... ha, ha! ... Ateş kanatlı kavramlara ihtiyacımız var. İlâhî kökenli olmalı bunlar artık, canım sevgilim. Bü...y... yanlış yazdım da, ah benim şu ivecenliğim, korkarım böyle çıkacak kitapta... Büyük Yük -burasını yanlış yazmadım, Yük'ün Y'si büyük Y'dir- insanın sorumluluğu; fonunda hayâl meyâl görünen değil, olur mu öyle şey; somut, koskocaman; bakınca, karşıdan, ses verecek, görene. Yalındı, öyleydi tabiî taa başta. Ben ne bileyim kaç bin yıl oldu? Ve kaç bin yıl daha sürecek? Belli mi?

    Gelinen nokta: çok çapraşık bir... ha... yat olsa da Adalara doğru açılmanın sevincine doyum olur mu... öyle bir rüzgârlı hava ki mu'nun soru işâretini koydunsa bul yer... in...d...e... biriyle birlikteyken o kucaklaşışın taşı, kayayı ve dağı eritebileceği hissedilebilinirse, işte aşktır bunun adı. Gökyüzüne çok sık bakalım, ne varsa orada var: kendine özgü göz kamaştırıcılığı olağanüstünün daha da ötesinde... Bir de kalemi her elime alışımda bir KÖKe tutunduğumu, bana ileriyi bu KÖKün gösterdiğini anlıyorum.
    Nuri Pakdil
    Sayfa 31 - Gözetleme Noktaları
  • Kadınlar içinse yalnızca iki yaş vardı; evlenme yaşı -ki bu yirmi ikiyi geçmiyordu- bir de sonsuza dek erden kalma yaşı: evde kalmış kızlar. Ötekiler, evli olanlar, anneler, dullar, nineler, onlar ayrı bir türdü; yaşlarını, yaşadıkları yıllara göre değil, ölmek için geri kalan yıllara göre hesaplıyorlardı.
  • Evde kalmış kız olmak o kadar da kötü değil. Örneğin, kocaya ya da çocuklara hizmet edecek yerde, okumaya ayıracak zamanım oluyor..