• AVCI DİZİ HİKAYESİ KANALDAN GEÇMEDİĞİNİ ÖĞRENİRSEM HİKAYENİN TAMAMINI PAYLAŞACAĞIM


    1 BÖLÜM

    Aksam karanlığı çökmek üzereydi, Tunç her zamanki gibi sokakta kendini oyuna kaptırmıştı. Yerde bilye oynuyorlardı. Her renkten olan bilyeleri sırayla uzağa dizip kim en başından vurursa ganimeti o topluyordu. Gökkuşağını andıran bilyeler tamamını farklı her birini bir insan gibi görmekte mümkündü. Evin girişinden bir ses duyuldu annesi ona seslenmişti. O kendini oyuna o kadar kaptırmıştıki bu sesi duymamıştı. Bu onun için büyük bir bela demekti. Günün ganimetini toplamakla meşgul olan Tunç sevinç içerisindeydi. Üstü çok kirlenmişti bilye oynarken yere değen dizleri pantolonunun içler acısı hali dışarıdan belli oluyordu. Şehir merkezine yakın bir köyde yaşayan çocuklar sık ağaçlarla çevrili ormanda da oyun oynarlardı. Saat biraz geç olduğu için bugünlük gitmemeye karar vermişlerdi. Uzaktan tehlike yavaş yavaş geldi ensesinden tutup havaya kaldırdı. Hızlıca onu yere fırlattı, acı içerisinde yere kapaklandı. Kafalarını kaldırdıklarında Tunç'un üvey babası Zaim başlarında duruyordu. Yerde duran bilyelere hızlıca tekme attı. Ona sinirle bakan arkadaşları Tunç'un üvey babasına küfür etmek istiyorlardı. Kendilerinden yaşça büyük olduğundan bu cesareti kendilerinde bulamıyordu. Korkarak Tunç evin yolunu tuttu. Çocuklara aşırı sinirlenip küfür edip yoluna devam etti. Hiç kimse bu adamı sevmiyordu. Herhangi birinin sevdiklerinden bile emin değildi.

    Eve hızlıca giren Tunç korkudan rengi solmuştu. Öylesine ondan korkuyordu ona herhangi birinin zarar verebileceğini düşünmüyordu. Kapının arkasına saklandı derin derin soluyordu. Annesi onu görünce çok üzülüyordu. Elinden herhangi bir şey gelmiyordu. Çok can sıkıcı bir durumdu, hayat onlar için çekilmez bir hal almıştı. Böyle bir hatayı nasıl yaptığını düşünüyordu. Onunla evlenmese hayatın nasıl olacağını düşündü, hem nasıl geçineceklerdi. İçeriye ünlü homurdanmasıyla babaları girmişti. Her tarafa çemkirerek giriyor ve özellikle üvey oğlunu bir güzel pataklamak istiyordu. Onun olduğu odaya doğru yöneldi. Çocuğun annesi oğlunu korumak için içeriye girmişti. Babadan hiçbir beklenmeyecek bir şey oldu ve bu sefer onu dövmeyeceğini belirtti. Dinlenip gücünü toplayıp öyle döveceğini belirtti.

    Okulda başı büyük belada olan Tunç, bir yandan öğretmenin verdiği sınav kağıtlarını ve devamsızlığını bildiren kağıtları babasına imzalatmak zorundaydı. Olmayacak işler yine başına gelmişti. İki saat önce daha dayaktan yeni kurtulmuştu. Mutfakta meyve tabağı hazırlayan annesinin yanına gitti. Önce annesinin daha yarısına gelen beline sarıldı. Bir terslik olduğunu hemen annesi bakar bakmaz anladı. Oğlunun yüzüne baktı ve bir korku olduğunu anladı. Israrla annesi soruyor ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Eğer kağıtları vermezse bu sefer öğretmen evlerine geleceğini belirtmişti. Mecbur kalarak kağıtları annesi Asiyeye verdi. Sınav ve devamsızlık kağıtlarına bakan annesi ne yapacağını bilmiyordu. Kağıtları göstermezse başı daha büyük belaya girebilirdi. Odanın yolunu tuttu kocasına seslenerek korkarak kağıtları uzattı. Adam bir hışımla kalktığı gibi yerden Tunç'un odasının yolunu tuttu. Önünü kesen annesini Tuttuğu gibi kenara attı. Girer girmez odaya kemerini çıkarttı. Arkasından kimsenin gelmesi için kapıyı kilitledi. Üvey oğlunu bir kum torbası gibi koltuğun üzerine fırlattı. Vurmaya başladı defalarca canı çok yanan oğlunu öyle bir eğitmiştiki ona canı yansan bile ses çıkarmamayı öğretmişti. On beş dakika süren bu dayaktan sonra baba üvey kızının eve girdiğini duydu. Çocuğu bir kenara bırakan baba hemen odadan çıktı. Üniversitede okuyan büyük kızına başka türlü gözükmek istiyordu. Elif çok farklı bir kızdı ela gözleri zayıf bedeni beline kadar gelen uzun saçlarıyla tam bir güzellik abidesiydi. Babaları ona her ne kadar iyi davransa da bunun yapmacık olduğunu biliyor. Ailesine ne kadar kötü davrandığını biliyordu. Burnuna farklı kokular geliyordu. Çoğu zaman annesine boşanmasını söylemiş ama annesi bunu bir türlü kabul etmemişti.

    Gece olduğunda herkes odalarına çekilmişti. Babalarıysa evin çatısında içki içiyordu. Kafası çok bozuktu bir eşine bakıyor. Artık ona yaşlanmış geliyordu. Gözü sadece üvey kızından başkasını görmüyordu. O gece çok içmişti kızının ona kötü davranmasını gururuna yediremiyordu. Ne kadar şirinlik yapsada kızının bunu görmeyeceğini fark etti. Yerinden kalktı kızının olduğu odanın kapısına geldi. Yavaşça eğildi kızını kapının aralık kısmında ona bakmaya başlamıştı. Koridorun kapısı yavaşça açıldı. Dışarıya küçük oğulları çıkmıştı. Babalarının kardeşini gözetlediğini fark etti. Düşünen Tunç işin içinden çıkamıyordu. Babasının kafasına bir şeyler vurup öldürmek istedi. İlk defa ona korkmadan böyle hissetmişti. Babası onu fark etti zorla onu odasına yolladı. Mecburen odasına dönen Tunç biraz bekledikten sonra tekrar koridora çıktı. Ama kimse yoktu ablasının odasına gitti. Garip boğuşma sesleri duydu. Annesini uyandırırsa babalarının onları öldüreceğini biliyordu. Korku o kadar içine işlemiştiki hiçbir şey yapamadı. Bekledikten sonra babası odadan çıktı. Ona içeriye girmesini emretti. Mecburen girdi ondan onu öldürecek kadar nefret emişti. Ablasını merak ediyordu. Tekrar ablasının odasına yöneldi. Adamını attığı anda onu o kadar berbat halde bulduki ona sarıldı. Ağlaya ağlaya gözleri kan çanağına dönmüştü. Durumuna çok üzüldü beraber ağladılar. O gece bir karar verdi. Ne olursa olsun artık ailesinden kimsesinin üzülmesine izin vermeyecekti.

    Sabah olduğunda Üvey babası işe gitmek için yola çıktı. Annesiyse kızının okula gitmemesine şaşırdı. Kapısını çokça çaldı. Çok meraklanan Annesi bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başladı. Kapı açıldı annesi kızını gördü. Kızı tok bir ses tonuyla Annesine iyi olduğunu bugün okul olmadığını söyledi. Pek inanmasa da inanmış gibi yaptı. Oğlu okula gitmek için evden çıktı. Okula felan gitmeye niyetleri yoktu. En samimi dört arkadaşıyla buluşup okulu ektiler. Cem Kalyon sarı saçları mavi gözleri içlerindeki en güçlüsü oydu. Arkadaşı Zeki Menen diğerlerinden daha akıllıydı. İçlerinde en küçük boylu olan Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. İleride hakim olmak istiyordu. Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. Bir hırsızdı ama henüz yakalanmamıştı. Oda ileride yakalanmazsa polis olmak istiyordu. Hepsinin farklı farklı yetenekleri vardı. Her zaman gittikleri ormana gittiler. Başına gelenleri arkadaşlarına anlatmaya karar verdi. Nasıl anlatacağını bilmiyordu. Artık yaşları gereği neyin ne olduğuna karar veriyorlardı. Hepsi orta okul son sınıfa gidiyor ama hepsi de cin gibiydi. Yavaş yavaş arkadaşlarına anlattı olup biteni hepsi korkmuş ve şaşırmış bir şekilde ona baktı. Üzerlerinden şoku attıktan sonra hepsi nefret dolu gözlerle baktılar. Tunç'un ne yapacağını sordular. Kesin bir ifadeyle öldüreceğini söyledi. Hepsi ona haklı olduğunu söyledi. Kendi başlarına böyle bir durum gelirse aynı tepkiyi vereceklerini biliyordu. Ona gücünün yetmeyeceğini de biliyorlardı. Sağlam bir plana ihtiyaçları vardı. İçlerinden Zeki cesur bir karar aldı." Onu beraber daha rahat öldürürüz" Dedi

    Şaşkın bir ifadeyle bakan Tunç ona minnettar bir gözle baktı. Kabul edemeyeceğini bildirdi. Zekiyse bunu bir cevap olarak kabul etmiyordu. Diğer arkadaşları da onunla olduklarını beraber öldüreceklerini beyan ettiler. Hepsine şaşırıp böyle arkadaşları olduğu için tanrıya şükür ediyordu. Birlikte plan yapmaya başladılar. Onu öldürmenin en iyi yolunun Ormana çekmek olduğuna karar verdiler. Kimse böylece onları görmezdi. Bir sorun vardı. Hiçbir güç onu buraya getiremezdi. Çok akıllı bir çocuk olan Zeki onu çekmenin çok kolay olduğunu belirtti. Arkadaşları onu anlayamıyordu. İnsanların tek zaaf noktasının para olduğunu belirtti. Ormanda para ve altın bulduğumuzu söylersek rahatça onu buraya çekeceklerini söyledi. Mükemmel bir plandı çünkü insanlar aç gözlüydü ve işe yarayacağını düşünüyorlardı. Planları işe yararsa hep birlikte birer darbeyle işini sonsuza kadar bitireceklerdi. . Evden bıçak almak istediler. Fakat Zeki bunun hata olduğunu evlerinde cinayet aleti tutamayacaklarını belirtti. Haklı olduğu arkadaşları tarafından anlaşıldı. Bütün arkadaşlar cebinden bütün haftalıkları dışarıya çıkarttılar. Paraları birleştirip dört tane bıçak almaya karar verdiler. İçlerinden Salih çarşıya gitmek için harekete geçti. Yakalanmaması çok önemliydi. Eğer görülürse ileride polisler anlayabilirdi. Akşama kadar bekleyen arkadaşlar. Ormanda stresi oyun oynayarak atmaya çalıştılar.

    Saat ilerlemeye başladı. Arkadaşlar gerilmiş bir halde Salihi beklemeye başladılar. İleriden bir silüet belirdi. Gelen arkadaşlarıydı ellerinde bir poşet vardı. Yanına geldiklerinde poşete baktılar. Dört tane gazete kağıdına sarılmış bıçak gördüler. Hepsi birer tane yanlarına aldılar. Geriye sadece Tuncu gönderip onu buraya getirmesini beklediler.

    Yola çıkan Tunç artık hiç korkmadığını fark etti. Korkacak bir durumu olmadığını anladı. Ablasını korkunç duruma düşüren o iğrenç adamı öldürmek artık bütün bedeninin istediğini biliyordu. Ormandan çıkarken karanlığın çökmesine yaklaşık dört saat vardı. Yaz olduğu için saat artık 9 gibi felan kararıyordu. Ağaçlardan çıktıktan sonra köy yoluna girdi. Evlerine artık adım adım yaklaşıyordu. Üvey babası sinirden deliriyor olmalıydı. Son saatlerine doğru yaklaşan babasını düşündükçe istediği gibi delirmesinde bir sıkıntı yoktu. İsterse kendisini bile dövmesinde bir sakınca görmüyordu. Köye yaklaştı içeriye girdi. Her gün köyün sokaklarında oynayan çocuklarını düşününce bugün etraf pek bir sakindi. Evler köyde dağınık bir şekilde yapılmıştı. Yolda giderken köyde oturan halası seslendi ama onu duyacak durumda değildi. Cinayete yavaş yavaş yaklaşıyordu. Nihayet eve yaklaşmıştı.

    Eve girdiğinde annesinin yemek yaptığını gördü. Herkes oturmuş yemeğe başlamıştı. Üvey babası ona biraz hönkürdü ama pek oralı olmadı. Sofrada bir tek ablası eksikti. Annesi kızını yemeğe çağırdı ama ablası tok olduğunu belirtti. Onun durumuna çok üzülüyordu. Zor bir durumdu ve içinde bugün değil de dün ona saldırması gerektiğini düşündü. Başlarına daha kötü bir olay gelmeden durumu düzeltmenin onun boynunun borcu olduğunu biliyordu. Salondan annesi hayvanlara bakmak için dışarıya ahıra doğru gittiğini gördü. Yemek yedikten sonra üvey babasına yaklaştı. Ormanda altın bulduğunu söyledi. Üvey babasının gözleri açıldı ve onu dinlemeye başladı. Nerede olduğunu sorduğunda onu oraya götüreceğini belirtti. O kadar sevinmiştiki ilk defa üvey oğlunun başını okşadı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı başına neler geleceğini henüz bilmiyordu. Köyden uzaklaşmışlardı ormanın girişine doğru yürüdüler. Üvey babası çok sevinçliydi. Başına talih kuşu konduğunu düşünüyordu. Saat biraz daha ilerlerken babası acele etmelerini emretti. Karanlıkta bir şey göremeyeceğini ikisi de biliyordu. Ama durum Tunç'un lehine işliyordu. Nihayet ormana varmışlardı. Gece ormanda olmak çok tehlikeli bir durumdu ve babası da bunu biliyordu. Ormanın derinliklerine girdiklerinde babası iyice homurdanmaya ve arsızlaşmaya başladı. Çok geçmeden varacakları yere gelmişlerdi. Durdular babası altınların yerini merakla sordu. Çevresini arkadaşları sardı ellerinde bıçakları gören baba ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arkadaşları altın olmadığını belirttiler. Tunç'un babasına mahkemedeymiş gibi sorgulamaya başladılar.

    Annesinin evden dışarıya çıktığını fark eden Elif mutfağa gitti. Raflardan bir ekmek bıçağı alan Elif odasının yolunu tuttu. Evde çok büyük terslikler olduğunu anlayan anne ne olup bittiğini anlamıyordu. Kızıysa soğukkanlı bir şekilde kendini ölüme hazırlıyordu. Ölümü artık bir kurtuluş olarak algılıyordu. Maalesef bu durumu çanak tutan bir annesi vardı. Onları korumakla görevli olan annesi çocukları yerine bir tercih yapmıştı. Odasına giren Elif geride bir mektup bıraktı. Olan her şeyi anlatan Elif mektubu başının yanına koydu. Bıçağın sivri tarafına tutan Elif onları bastırarak bileklerini kesti. Yerdeki kilim ve Elif'in yatağı kısa süre içinde kan gölüne döndü. Yavaş yavaş ölümün geldiğini hisseden Elif yavaş yavaş gözlerini kapadı.

    Ormanda kapana kısılan üvey babaysa çocuklara sinirle azarlamaya başladı. Çocuklar durumu bildiklerinden ondan hesap sormaya başladılar. Hepsinin elinde bir bıçak vardı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemeyen baba şaşkınlık içindeydi. Kendisini öldürmek için gelen bu dört arkadaştan korkmuyordu. Sadece olanı biteni açıklamalarından korkuyordu. Hepsini alt edeceğinden çok emindi. Dünkü işlediğin suçun üstüne dört cinayet demek ömür boyu hapis cezası demekti. Çocuklar onlar birer katil değildi. Sonuçta onları bu noktaya getirende hayattı ve artık geri dönüşün olmadığını iki tarafta biliyordu. Akıllıca bir hamle yapan çocuklar ikişer metre mesafeyle babadan uzaklaştılar. Bu mesafe ne çok uzak nede yakındı. Avlarına bakar gibi olan çocuklar babanın hamle yapmasını beklediler. Çok geçmeden hamle geldi. Tunç'un üzerine hamle yapan babanın hatası çok büyüktü. Sırtı açıkta kalmıştı. Üç arkadaş aynı anda babaya sırtından bıçakları savurmaya başladılar. Altı yedi yerinden bıçaklanan baba sırtından kanlar geliyordu. Önündeki tek hamleyle tuncu yere yıkan baba arkadaki çocuklara saldırmaya yöneldi. Çok cesur bir çocuk olan Tunç babasını ayağından yakaladı. Bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yanına düşen bıçağı alıp sol bacağına sapladı. Hemen yerden kalkan Tunç arkadaşlarının yanına geçti. Son gücünü toplamaya çalışan baba çocuklara karşı atağa geçmeye çalışacaktı. Artık eskisi gibi korkutucu görünmüyordu. Zavallı seken bir adama dönmüştü. Çocuklar tekrardan babanın etrafını sardı. Tekrar hamle yapan baba Zekiye saldırmaya çalıştı. Aynısı tekrardan yaşandı üç arkadaş aynı anda arkadan saldırdı. Tek tek bıçak darbesini babaya karşı savurdular. Son nefesini vermek üzere olan baba yere yığıldı. Orada son nefesini verdi. Üstlerinin kirleneceğini düşünen çocuklar bunun çok kolay bir ölüm olduğunu anladılar. Artık daha büyük bir sorun vardı. Cesedi ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Önemli olanın öldürmek değil, yakalanmamak olduğunu anladılar.

    Arkadaşlar oturup cesedin başında ne karar vereceklerini düşünüyorlardı. Hepsi de yakalanırlarsa ceza evine gönderileceklerini biliyordu. Artık çok temkinli olmaları gerekiyordu. Önce suç aletlerinden kurtulmaya karar verdiler. Bıçakları arkadaşı Salihe veren arkadaşlar onları ormana gömmesini söylediler. Ormanı içlerinde en iyi bilen oydu. Hiç kimse bunları bulamamalıydı. Kendisi dahil bulmamalıydı. Bıçakların hepsi aynı çeşitti. Ağaçların arasından ormanın derinliklerine girdi ve gözden kayboldu. Diğer arkadaşlarsa ailelerinin merak edeceğini düşünerek eve gitmeye karar verdiler. Böylece kimse şüphelenmeyecek gece olunca da cesedi gömeceklerdi. Evlerine dönmeye başlayan çocuklar tamda istedikleri gibi hava kararmadan ormandan çıkmışlardı.

    2 BÖLÜM

    Kızı Elif'in odadan hiç çıkmamasına çok şaşıran anne bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oturduğu koltuktan doğrulup kızının odasına doğru yürüdü. Önce kapıyı çalan anne içeriden ses çıkmasına şaşırıp kapıyı açtı. İçeriye ilk baktığında şaşıran anne koşarak kızının başına geldi. Ama yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu. Hemen komşulardan yardım istedi. Koşarak gelen komşulardan birkaç kişi öldüğünü doğruladı. O an annenin bütün dünyası başına yıkılmıştı. Artık yaşayan bütün hayalleri kızıyla birlikte ölmüştü. Yerde yatan kızın başında bulunan notu okuyan muhtar buranın bir suç mahalli olduğunu anladı. Hemen polislere haber verdiler. Çok vakit geçmeden olay yerine polisler geldi.

    Köye doğru giren arkadaşlar etrafta polis olduğunu anladılar. Çok telaşlandılar bu kadar çabuk mu? Duyulmuştu. Bu soruyu kendilerine sordular. Ama kendileri için gelemeyeceğini başka bir şey için geldiklerini çok geçmeden anladılar. Tunç'un evleri sarı polis şeritleriye kaplıydı. İçeriye girmekse kesinlikle yasaktı. Yanlış bir şeyler olduğunu fark eden Tunç koşarak olay yerine geldi. Annesi bir taşın başında oturmuş ağlıyordu. İlk defa annesini böyle görmek onu derinden yaralamıştı. Etrafına baktı ablası yoktu başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Bir kenara çekilip oda ağlamaya başladı. Ablası yaşadığı acıya dayanamayarak İntahar etmişti. İçinden keşke o adamın canını dün alsaydı diye iç geçirdi. Elinden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu.

    Etraf sakinleştiğinde polisler incelemeyi bırakmış, artık sorular sormaya başlamıştı. Önce annesini sorguya çekmeye başladı. Korkarak polislere bütün bildiğini anlatan annesi üvey babasının nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Yaklaşık 7 saat önce kendisiyle birlikte çıktığını kimse görmemişti. Artık yakalansa da bir önemi yoktu. Sadece arkadaşları için endişelenmeye başlamıştı. Sokağın başında beklerken arkadaşlarını gördü. Ellerinde kazma küreklerle işi halletmiş gibi duruyorlardı. İçlerinden Zeki arkadaşına kafalarını sallayarak rahat olmasını söylediler. Annenin yanında duran baş komiser arkadaşların gecenin bir vakti ellerinde kazma kürek görünce şaşırdı. Gecenin bir vakti ne yaptıklarını düşündü. Onun için önemsiz bir detaydı ve artık yakalaması gereken bir suçlu olduğunu biliyordu. Tunç durumun verdiği rahatlıkla artık ceset için endişelenmemesi gerektiğini biliyordu. Yanına yaklaşan polisler ona da soru sormak istiyorlardı. İçlerinden ismini daha sonra Yasin Ateş olduğunu öğrendiği, genç bıyıklı yakışıklı olan Baş komiser yanına geldi. Sorular sormaya başladı. Ne cevap verdiysem daha fazlasını bildiğimi fark ediyor. Ama bunun için üzerime gelmiyordu. Tek dertleri üvey babam olacak adamı bulup bir an önce içeriye tıkmaktı. Fakat artık çok geçti. Soğuk toprağın altında yatan bir cesetti ve bu kendinde bir memnuniyet yaratıyordu.

    Geceyi evde geçiremeyeceğini anlayan anne oğlunu alıp aynı köydeki kız kardeşinin yanına gitmeye karar verdi. Zor durumda kaldıklarını bilen kız kardeşi onlara evlerini seve seve açmıştı. Tam bir felaket yaşanıyordu. Herkesin aklında böyle bir düşünce vardı. Hiç kimse bir kıza böyle bir kötülük yapmamalı diye düşünüyordu. Eve girdiklerinde sanki herkes onlara acıyormuş gibi bakıyordu. Çok geçmeden teyzesi evin salonuna yataklarını kurdu. Bu dünyada tek sığınağı kalan oğluyla beraber yattı. Zaman geçiyordu saat gece dört gibiydi annesinin ağladığını gördü. Hemen ayağa kalktı onu teskin etmeye çalıştı. Sessiz kimsenin duyamayacağı bir tonda annesine" onu öldürdüm" dedi

    Şaşırmış bir ifadeyle bakan annesi ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Tekrar sordu" Kimi öldürdün"

    "Kız kardeşime o iğrenç şeyleri yapan adamı öldürdüm" Annesi şaşırmıştı ama aynı zamanda kendisinin yapması gereken şeyi küçük oğlunun yaptığını duyunca içi burkuldu ve ona sıkı sıkı sarıldı. Artık endişelenmesi gereken bir oğlu olduğunu hatırladı.

    Polisler tüm köyü sorguya çekmeye karar vermişlerdi. Tek bir yanlışları vardı. Oda bu köyde onu kimsenin sevmediği gerçeğiydi. Bütün polisler üvey babalarının bir anda nereye gittiğini araştırıyorlardı. Bazı polisler iş yerini arkadaşlarına sorular sorarken bazıları hala köyde sorular sormaktaydı. Birkaç gün daha gelip gitmişlerdi. Hiçbir netice alamıyorlardı. Artık babalarının durumu bildiği ve kaçtığı kanaatine vardılar.

    Ortalık sakinlemişti annesi ve Tunç eve dönmüşlerdi. Ablasını toprağa vermişlerdi. Evleri artık daha bir sessizdi. Akşam beraber yemek yedikten sonra oğluyla ilk defa yalnız başına konuşma fırsatı buldu. Koltukta oturuyorlar anne oğluna üvey babasını nasıl öldürdüğünü sordu. Ablasının başına gelenleri bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu. Oğlu annesinin sorduklarına tek tek cevap verdi. Asıl öğrenmek istediği ablasının başına gelenleri bilip bilmediğiydi, bu onun daha çok sinirlerini bozuyordu. Dürüstçe annesine bildiğini söylemesiyle küçük oğluna bir tokat atan anne tekrardan ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumu nasıl öğrenemediğini merak ediyordu. Hatasını tekrardan anlayan Tunç annesine korktuğunu söylüyordu. Ama annesi onu dinleyecek durumda değildi. Biraz sakinleşmişti annesi cesedi ne yaptığını sordu. Küçük oğlunun cezaevine girmesine müsaade edemezdi. Kendisi de giremezdi, ona sonuçta kimin bakacağını düşündü. Düşündükten sonra Tunç cesedi arkadaşlarıyla gömdüğünü belirtince iyice şaşırdı. Koca bir adamı tek başına öldüremezdi sonuçta ve annesi arkadaşlarının kimler olduğunu sordu. Soğuk bir ses tonunda annesine Zeki, Salih ve Cem'in isimlerini verdi. İyice meraklanan anne oğluna onu cesedin yanına götürmesini istedi. Böylece iyi gömüp gömmediklerine karar verecekti. İyice karanlık çöküp gece olmasını, böylece kimsenin görmeyeceğini düşündü.

    Gece çöktüğünde evlerinden ayrılıp doğruca ormana doğru yürümeye başladılar. Saat yaklaşık bir civarıydı kimsenin onları görmesini istemiyordu. Köyden çıkarken ellerinde el fenerleriyle köy yolundan çıktılar. Ormanın girişine doğru yaklaşıyorlardı. Annesi gece yaban domuzu kurtların olduğunu biliyordu. Oğlunun bunlardan korkmamasına şaşırıyordu. Hele bir cinayet belki de tüm hayatı bitebilir şeklinde düşünüyordu. Onda artık bir farklılık olduğunu seziyordu. Bir cesaret patlaması artık bir çocuk olmadığını biliyor fakat bunu kendisine söyleyecek cesareti bulamıyordu. Orman girdiler yaklaşık yarım saat hızla içine doğru yol aldılar. Nihayet cesedin gömülü olduğu alana geldiler. Annesi burasımı diye sordu. Oda kafasını salladı. Toprağa baktı hiçbir çıkıntı göremiyordu. Cesedin burada olduğunu kimsenin anlamayacağını belirtti. Neler yaşadıklarını bundan sonra başlarına neler gelebileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. İleriden ağaçların arasından bir ses geldi. Kendilerini birinin gördüğünü düşündüler. İki tane insan gölgesi görür gibi oldular. Etraflarına baktılar korkunun eşiğine geldiler. İleriye sesin geldiği yöne gittiler. Çevrelerinde kimse yoktu, rahat bir nefes aldılar. Tekrardan geri cesedin gömüldüğü alana geldiler. Son bir kez baktı cesedin gömülü olduğu alana ve üstüne tükürdü. Hızlıca oradan uzaklaştılar.

    İki adam karanlık tipli adam bir anne ve oğlunun gece gece ormanda ne işi olur diye düşündüler. Onların ayrılmasından sonra cesedin olduğu alana geldiler. Toprağa baktılar yeni kazılmış olduğunu fark ettiler. Ne saklanmış olacağını düşünmeye başladılar. İçlerinden sakallı, orta boylu olan, üzerinde avcı montu giyen Zekai bastıkları toprakta bir şey gömülü olduğunu anladı. İçinde iri yapılı olan kazım hiç açmamaları konusunda arkadaşını ikna etmeye çalışıyordu. İkisi bu konuda kısa bir tartışma yaşadılar. Arkadaşı ormanın derinliklerine gömdükleri esrar ağaçlarının yakalanacağını, daha kötüsü kendilerinin yakalanacağını belirtti. Zekai hiç oralı olmuyordu. İçinden bir ses para altın bulmayı ümit ediyordu. İki arkadaş el ele verip kazmaya başladılar. Kazdıkça gerilim artıyor, ne bulacakları konusunda şüpheleri artıyordu. Biraz derine indikten sonra o kadarda derine gömmediklerini fark ettiler. Sert bir şeye çarpmışlardı. Elleriyle üzerindeki toprağı attıklarında bir cesetle karşılaşmışlardı. Ayaklandılar o anne ve oğlunun hiç normal olmadığını anladılar. Tekrar geriye cesedi gömdüler. Geriye bakmadan uzaklaşmaya başladılar.
  • 800 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Kitabı dün bitirdim. Kitabın nasıl okunması gerektiği, hikayelerin ne şekilde devam ettiği, dipnotların nereyi işaret ettiği, olayların ne tarafa aktığı gibi konuları anlamam biraz uzun sürdü. Haliyle kitap ilk başlarda beni cidden çok yordu.

    Kitap genel anlamda iki ana hikayeyi birden anlatıyor. Aşağıda bahsedeceğim Navidson Kayıdı'nda olan olaylar ve kayıdın sebep olduğu akademik yankıları ile kitabın son düzenlemesini yapan Johnny Truant'ın hikayesi, kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar eş zamanlı olarak devam ediyor. O yüzden konu hakkında yazacaklarım 700 küsür sayfalık kitabın en fazla 30-35 sayfasını kapsamakta olup, devamında gelişen olaylar hakkında spoiler vermeyeceğim.

    İlerleyişe dair Spoiler vermeden kitabı daha rahat okuyabilmeniz için olan olaylardan bahsedersem;

    ----------------------------------------------------------

    Çok ünlü, başarılı ve saygın bir fotoğrafçı ve maceracı olan Will Navidson'ın işine olan tutkusu, ailesi ile olan bağlarını kopma noktasına getirmiştir. Her şey için çok geç olmadan, tutkuyla bağlı olduğu işini bir kenara bırakıp kendisini eşine ve çocuklarına adamak ister. Eşi (Karen), iki çocuğu (Chad ve Daisy) ve evcil hayvanları (Milly ve Mallory) ile yeni bir eve taşınırlar. Will ve Karen, parçalanmanın eşiğine gelmiş bir ailenin tekrar birbirine bağlanma sürecini kayıt ederek bir belgesel haline getirmeye karar verirler. Ellerine birer kamera alırlar ve evin her köşesine hareket algılayıcı kameralar yerleştirerek hayatlarını kayıt altına almaya başlarlar. Fakat kısa bir süre sonra bu evin normal bir ev olmadığı gerçeğiyle yüzleşeceklerdir. Ash Tree Lane'de bulunan bu ev, doğa üstü olayların meydana geldiği, odaların iç taraftan genişlediği, daha önce evde bulunmayan koridorların ve kapıların ansızın belirdiği, fizik kurallarını hiçe sayan bir evdir. Tabiki ünlü bir foto muhabiri ve maceraperest olan Will Navidson boş durmaz, kardeşi, arkadaşı ve bir grup profesyonel maceracı ile bu gerçek üstü gizemleri araştırmaya koyulur. Pektabi bu olaylar sırasında kameralar da kayıttadır. Haliyle elimizde "Paranormal Activity" ve "Blair Witch" tadında bir kayıt olur. Bu kayıdın adı Navidson Kayıdı'dır.

    Bu kayıt ilk önce çok küçük bir akademik zümre tarafından izlenmiş, sonraları elden ele dolaşarak adeta kült haline gelmiştir. Tüm dünyadaki akademik çevrelerden çok büyük ilgi görmüş, doktorlar, mühendisler, psikologlar, sanatçılar, profesörler, yönetmenler Navidson Kayıdı üzerine kitaplar, akademik makaleler, tezler, yazmış, teoriler üretmiş, şarkılar bestelenmiş, tiyatro ve operalara konu etmiştir. Kameralara takılan en küçük ayrıntı dahi insan psikolojisinden tutun, inşaat mühendisliğine, sinema sanatından tutun, ses mühendisliğine kadar aklınıza gelebilecek bütün akademik çevrelerce uzun uzun irdelenmiştir.

    Ve aslında bu Zampano adlı yaşlı bir adamın yazdığı bir hikayeden başka birşey değildir. Aslında ne bu insanlar vardır, ne böyle bir kayıt vardır, ne de üzerine yazılmış akademik makaleler... Zampano bunları kendisi uydurmuştur. Bir yandan kendi kaleminden çıkan Navidson Kayıdında olan olayları yazarken bir yandanda yine kendi uydurduğu akademik makaleleri, tezleri, kitapları, teorileri ve tartışmaları kaynak olarak gösterip, dipnotlar halinde hikayesine eklemektedir.

    Zampano öldüğünde Johnny Truant, Hollywood'da yakın arkadaşı Lude ile o bar senin bu klüp benim gezen, tüm hayatı alkol, uyuşturu ve tek gecelik ilişkiler üçgeni etrafında dönen, son zamanlarda bir dövmeci çırağı olarak hayatını devam ettirmeye çalışan bir gençtir. Komşuları olan Zampano ölünce arkadaşı Lude, Johnny'i Zampano'nun evine götürür ve gizlice girdikleri evde adamın yazmakta olduğu Navidson Kayıdı'nı bulurlar. Yaşlı adam bu hikayeyi aklınıza gelebilecek her yere yazmıştır. Kağıtlara, broşürlerin üzerine, peçetelerin kenarlarına, hatta posta pullarının arkasına dahi... Johnny tüm bu karışmış durumda olan dokümanları toplar ve düzenleyip bir kitap haline getirmek için çalışmalara başlar.

    Johnny, Zampano'nun hikayesini düzenlerken kendi hayatından kesitleride dipnotlar olarak kitaba ekler. Bu çalışma Johnny'nin zaten hali hazırda iyi sayılamayacak olan psikolojisinde büyük değişimlere yol açacak ve onun geçmişini, aşklarını, pişmanlıklarını ve hayallerini çok daha yakından tanımamıza fırsat verecektir.

    -----------------------------------------------------------

    Fikir ve konu olarak gördüğüm en yaratıcı kitaplardan biri olsa da başta bahsettiğim üzere kitaba alışma evresi benim açımdan uzun ve sancılı bir süreç oldu. Kitabın baştan sona aslında insan psikolojisi üzerine yoğunlaştığını, insan psikolojisi üzerine yazıldığını belirtmekte fayda var. Yapraklar Evi'ni bir Stephen King hikayesi akıcılığında ilerleyen korku-gerilim romanı olarak kesinlikle ama kesinlikle düşünmeyin.

    İlerleyen sayfalarda, özellikle Navidson Kayıdında kameralara takılan en ufak bir ayrıntının dahi sayfalarca süren sallama akademik makaleler ile irdelendiği yerler ve Johnny'nin üç sayfa boyunca nokta dahi kullanmadığı, sadece virgülle idare ettiği, sonu bir türlü gelemeyen anlatımlarının olduğu kısımlar, beni boğmaya, sıkmaya "ben bunu niye okuyorum ki" diye sormama sebebiyet verdi. Yer yer umduğumdan daha çok sıkıldım, yer yer meraklandım, yer yer üzüldüm, yer yer güldüm, yer yer şaşırdım... Kısaca hiç böyle gözükmesede bir çok duyguyu içinde barındıran bir kitap.

    Bazı sayfalar tek bir kelimeden oluşuyor. Bazı sayfaların sadece köşelerine iliştirilmiş notlar bulunuyor. Bazen 3-4 sayfaya varan uzunlukta sallama kaynaklar gösteriliyor. Bazı cümleler ters, bazı paragraflar yan duruyor. Bazı sayfalar yok, bazı kelimeler kaybolmuş, bazı harfler eksik. Üst üste binen dipnotlar, kaynak gösterilen kayıp dokümanlar, belli belirsiz fotoğraflar, şiirler, mektuplar derken kitabın iyi veya kötü olması bir yana okuyucuya çok farklı bir deneyim yaşattığı yadsınamaz bir gerçek.

    Biraz Jacob's Ladder, biraz Requiem For A Dream, birazda Paranormal Activity'yi bir kavanoza koyup çalkaladığınızda alacağınız tadı bıraktı bende.
  • Değerli şairimiz, Nazım Hikmet'in annesi Celile Hikmet, resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı. İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı. O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı. Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı.
    Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı.
    Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlamış ve alev almıştı. Celile Hanım, artık evlenmek istiyordu.Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu.Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu.
    Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten.
    O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:
    “Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim...
    Gelmedin mahzun oldum. Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi. Çok çok göreceğim geldi. Beni niye aramadın?
    Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi. Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. Evimiz için çalışıyorum.
    Hiçbir zaman o evlilik olmadı. Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten.

    Yahya Kemal'in, aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı.

    “1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum.
    Bu kadın yazın adada otururdu. Ben de orada idim. Deli divane olmuştum.
    Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi.1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş muzdariptim.

    Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar. O gidinceye kadar Ada dopdolu idi. Gider gitmez benim için boşalıverirdi.
    Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı.
    Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı.
    Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim. Gitmeyeceğine yemin etmişti.
    Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor. İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum. Müthiş bir acıyla yerimden kalktım. İskeleye doğru gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı. Sert bir lodos esiyordu.Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim. Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı. Çok para verince biri ikna oldu. Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı. Denizde çalkalanıp duruyorduk. Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı.
    Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum. Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik. Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım. Yoktu. Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim.Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim. Aradılar taradılar birini buldular.Yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı! Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?
    Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş. Geldi haber verdi. Sanki dünyalar benim oldu.
    Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim. Sabahleyin, doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı...
    Sarmaşdolaş olduk...

    Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in.
    Şöyle yazıyordu:
    “Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir. Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim.”
    Celile Hanım, muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği.

    ~SESSİZ GEMİ~
    Artık demir almak günü gelmişse zamandan.
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol.
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli.
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Biçare gönüller!.Ne giden son gemidir bu.
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler.
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
    Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden.
    Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.

    https://www.youtube.com/watch?v=EHZF4fVGm3Q
    Yahya Kemal Beyatlı'nın kendi sesinden...

    https://www.youtube.com/watch?v=_GfpKycC_AI
    Birce Akalay& Evrencan Gündüz - Sessiz Gemi

    Ah! AŞK Ah! (http://melisababy.blogspot.com.tr)