• Kitabı dün bitirdim. Kitabın nasıl okunması gerektiği, hikayelerin ne şekilde devam ettiği, dipnotların nereyi işaret ettiği, olayların ne tarafa aktığı gibi konuları anlamam biraz uzun sürdü. Haliyle kitap ilk başlarda beni cidden çok yordu.

    Kitap genel anlamda iki ana hikayeyi birden anlatıyor. Aşağıda bahsedeceğim Navidson Kayıdı'nda olan olaylar ve kayıdın sebep olduğu akademik yankıları ile kitabın son düzenlemesini yapan Johnny Truant'ın hikayesi, kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar eş zamanlı olarak devam ediyor. O yüzden konu hakkında yazacaklarım 700 küsür sayfalık kitabın en fazla 30-35 sayfasını kapsamakta olup, devamında gelişen olaylar hakkında spoiler vermeyeceğim.

    İlerleyişe dair Spoiler vermeden kitabı daha rahat okuyabilmeniz için olan olaylardan bahsedersem;

    ----------------------------------------------------------

    Çok ünlü, başarılı ve saygın bir fotoğrafçı ve maceracı olan Will Navidson'ın işine olan tutkusu, ailesi ile olan bağlarını kopma noktasına getirmiştir. Her şey için çok geç olmadan, tutkuyla bağlı olduğu işini bir kenara bırakıp kendisini eşine ve çocuklarına adamak ister. Eşi (Karen), iki çocuğu (Chad ve Daisy) ve evcil hayvanları (Milly ve Mallory) ile yeni bir eve taşınırlar. Will ve Karen, parçalanmanın eşiğine gelmiş bir ailenin tekrar birbirine bağlanma sürecini kayıt ederek bir belgesel haline getirmeye karar verirler. Ellerine birer kamera alırlar ve evin her köşesine hareket algılayıcı kameralar yerleştirerek hayatlarını kayıt altına almaya başlarlar. Fakat kısa bir süre sonra bu evin normal bir ev olmadığı gerçeğiyle yüzleşeceklerdir. Ash Tree Lane'de bulunan bu ev, doğa üstü olayların meydana geldiği, odaların iç taraftan genişlediği, daha önce evde bulunmayan koridorların ve kapıların ansızın belirdiği, fizik kurallarını hiçe sayan bir evdir. Tabiki ünlü bir foto muhabiri ve maceraperest olan Will Navidson boş durmaz, kardeşi, arkadaşı ve bir grup profesyonel maceracı ile bu gerçek üstü gizemleri araştırmaya koyulur. Pektabi bu olaylar sırasında kameralar da kayıttadır. Haliyle elimizde "Paranormal Activity" ve "Blair Witch" tadında bir kayıt olur. Bu kayıdın adı Navidson Kayıdı'dır.

    Bu kayıt ilk önce çok küçük bir akademik zümre tarafından izlenmiş, sonraları elden ele dolaşarak adeta kült haline gelmiştir. Tüm dünyadaki akademik çevrelerden çok büyük ilgi görmüş, doktorlar, mühendisler, psikologlar, sanatçılar, profesörler, yönetmenler Navidson Kayıdı üzerine kitaplar, akademik makaleler, tezler, yazmış, teoriler üretmiş, şarkılar bestelenmiş, tiyatro ve operalara konu etmiştir. Kameralara takılan en küçük ayrıntı dahi insan psikolojisinden tutun, inşaat mühendisliğine, sinema sanatından tutun, ses mühendisliğine kadar aklınıza gelebilecek bütün akademik çevrelerce uzun uzun irdelenmiştir.

    Ve aslında bu Zampano adlı yaşlı bir adamın yazdığı bir hikayeden başka birşey değildir. Aslında ne bu insanlar vardır, ne böyle bir kayıt vardır, ne de üzerine yazılmış akademik makaleler... Zampano bunları kendisi uydurmuştur. Bir yandan kendi kaleminden çıkan Navidson Kayıdında olan olayları yazarken bir yandanda yine kendi uydurduğu akademik makaleleri, tezleri, kitapları, teorileri ve tartışmaları kaynak olarak gösterip, dipnotlar halinde hikayesine eklemektedir.

    Zampano öldüğünde Johnny Truant, Hollywood'da yakın arkadaşı Lude ile o bar senin bu klüp benim gezen, tüm hayatı alkol, uyuşturu ve tek gecelik ilişkiler üçgeni etrafında dönen, son zamanlarda bir dövmeci çırağı olarak hayatını devam ettirmeye çalışan bir gençtir. Komşuları olan Zampano ölünce arkadaşı Lude, Johnny'i Zampano'nun evine götürür ve gizlice girdikleri evde adamın yazmakta olduğu Navidson Kayıdı'nı bulurlar. Yaşlı adam bu hikayeyi aklınıza gelebilecek her yere yazmıştır. Kağıtlara, broşürlerin üzerine, peçetelerin kenarlarına, hatta posta pullarının arkasına dahi... Johnny tüm bu karışmış durumda olan dokümanları toplar ve düzenleyip bir kitap haline getirmek için çalışmalara başlar.

    Johnny, Zampano'nun hikayesini düzenlerken kendi hayatından kesitleride dipnotlar olarak kitaba ekler. Bu çalışma Johnny'nin zaten hali hazırda iyi sayılamayacak olan psikolojisinde büyük değişimlere yol açacak ve onun geçmişini, aşklarını, pişmanlıklarını ve hayallerini çok daha yakından tanımamıza fırsat verecektir.

    -----------------------------------------------------------

    Fikir ve konu olarak gördüğüm en yaratıcı kitaplardan biri olsa da başta bahsettiğim üzere kitaba alışma evresi benim açımdan uzun ve sancılı bir süreç oldu. Kitabın baştan sona aslında insan psikolojisi üzerine yoğunlaştığını, insan psikolojisi üzerine yazıldığını belirtmekte fayda var. Yapraklar Evi'ni bir Stephen King hikayesi akıcılığında ilerleyen korku-gerilim romanı olarak kesinlikle ama kesinlikle düşünmeyin.

    İlerleyen sayfalarda, özellikle Navidson Kayıdında kameralara takılan en ufak bir ayrıntının dahi sayfalarca süren sallama akademik makaleler ile irdelendiği yerler ve Johnny'nin üç sayfa boyunca nokta dahi kullanmadığı, sadece virgülle idare ettiği, sonu bir türlü gelemeyen anlatımlarının olduğu kısımlar, beni boğmaya, sıkmaya "ben bunu niye okuyorum ki" diye sormama sebebiyet verdi. Yer yer umduğumdan daha çok sıkıldım, yer yer meraklandım, yer yer üzüldüm, yer yer güldüm, yer yer şaşırdım... Kısaca hiç böyle gözükmesede bir çok duyguyu içinde barındıran bir kitap.

    Bazı sayfalar tek bir kelimeden oluşuyor. Bazı sayfaların sadece köşelerine iliştirilmiş notlar bulunuyor. Bazen 3-4 sayfaya varan uzunlukta sallama kaynaklar gösteriliyor. Bazı cümleler ters, bazı paragraflar yan duruyor. Bazı sayfalar yok, bazı kelimeler kaybolmuş, bazı harfler eksik. Üst üste binen dipnotlar, kaynak gösterilen kayıp dokümanlar, belli belirsiz fotoğraflar, şiirler, mektuplar derken kitabın iyi veya kötü olması bir yana okuyucuya çok farklı bir deneyim yaşattığı yadsınamaz bir gerçek.

    Biraz Jacob's Ladder, biraz Requiem For A Dream, birazda Paranormal Activity'yi bir kavanoza koyup çalkaladığınızda alacağınız tadı bıraktı bende.
  • Değerli şairimiz, Nazım Hikmet'in annesi Celile Hikmet, resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı. İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı. O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı. Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı.
    Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı.
    Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlamış ve alev almıştı. Celile Hanım, artık evlenmek istiyordu.Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu.Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu.
    Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten.
    O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:
    “Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim...
    Gelmedin mahzun oldum. Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi. Çok çok göreceğim geldi. Beni niye aramadın?
    Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi. Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. Evimiz için çalışıyorum.
    Hiçbir zaman o evlilik olmadı. Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten.

    Yahya Kemal'in, aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı.

    “1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum.
    Bu kadın yazın adada otururdu. Ben de orada idim. Deli divane olmuştum.
    Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi.1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş muzdariptim.

    Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar. O gidinceye kadar Ada dopdolu idi. Gider gitmez benim için boşalıverirdi.
    Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı.
    Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı.
    Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim. Gitmeyeceğine yemin etmişti.
    Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor. İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum. Müthiş bir acıyla yerimden kalktım. İskeleye doğru gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı. Sert bir lodos esiyordu.Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim. Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı. Çok para verince biri ikna oldu. Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı. Denizde çalkalanıp duruyorduk. Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı.
    Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum. Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik. Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım. Yoktu. Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim.Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim. Aradılar taradılar birini buldular.Yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı! Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?
    Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş. Geldi haber verdi. Sanki dünyalar benim oldu.
    Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim. Sabahleyin, doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı...
    Sarmaşdolaş olduk...

    Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in.
    Şöyle yazıyordu:
    “Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir. Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim.”
    Celile Hanım, muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği.

    ~SESSİZ GEMİ~
    Artık demir almak günü gelmişse zamandan.
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol.
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli.
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Biçare gönüller!.Ne giden son gemidir bu.
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler.
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
    Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden.
    Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.

    https://www.youtube.com/watch?v=EHZF4fVGm3Q
    Yahya Kemal Beyatlı'nın kendi sesinden...

    https://www.youtube.com/watch?v=_GfpKycC_AI
    Birce Akalay& Evrencan Gündüz - Sessiz Gemi

    Ah! AŞK Ah! (http://melisababy.blogspot.com.tr)