• 294 syf.
    ·4 günde·Beğendi·6/10
    Eveeet kitap beklediğim kadar güzel çıkmadı. Yani ben fazla büyük beklentiler içinde okumaya başlamışım. Fazlasıyla sıkmaya başladı. Kitap karakterinin fransızca konuşması özellikle, kitabı boğmaya başladı. Yine her ne olursa olsun edebiyatımızın ilklerinden birisi olduğu için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Gelelim içeriğine;
    1898 yılında yazılan Araba Sevdası, Türk Edebiyatında ilk realist roman örneği olarak kabul edilmektedir. Bihruz Bey, dönemin burjuva gençliği gibi Fransız kültürüne hayran, züppe bir gençtir. Ona göre Türkçe kaba, yetersiz bir dildir ve gerekmediği sürece konuşulmamalıdır. Kendisi de fransızcaya hakim olmamakla birlikte türkçe-fransızca karışımı bir dille konuşur. Bihruz Bey, mirasyedi, şımarık bir gençtir ve hayatı alafranga kıyafetler diktirmek, kır kahvelerinde ve mesire yerlerinde lüks arabasıyla gezmekten ibarettir. Bir gün açık hava gezinti yerlerinden birinde yine kendisi gibi lüks bir araçtan inen iki kadın görür ve birden bu kadınlardan birine aşık olur. Aslında kadına aşık olmaktan çok, kendi kafasındaki kadın modeline aşık olmuştur. Aklından çıkaramadığı bu kadının öldüğünü sanarak acı çeker, fakat bir gün gerçekler ortaya çıkar. Araba Sevdası, bir aşk hikayesi ekseninde, dönemin üst tabakasının yaşantısını, sosyal ve toplumsal yapıyı eleştiren, önemli bir eserdir.
  • TELEFON KULÜBELERİ YANGINI ÜSTÜNE ÇEŞİTLİ GÖRÜŞLER VE BULUNAN KİTABIN OKUNABİLEN KISIMLARINA GÖZ ATIŞIN DEVAMI - 3


    Genellikle, olayın geçtiği caddede çokça dolaşan yersiz yurtsuz biri dedi ki: "- Hikâye bunların hepsi. Bir yangınla mı dağılacak pis koku? Yemezler! Bin yangın çıksa gene kâfi değil. Peki, heryer mi yansın? Yoo, gözümün içine iyi bak da (Bir işkembecide, birisinin ısmarladığı çorbayı içerken, hemen bitişik masadaki adama doğru eğilmiş halde), ne derler hani, soytarının bini bir paraya olunca lâf düzgün çıkmazmış ağızlardan. Sipariş üzerine sosyal sorunlara çözüm bulunmaz diyorsam, çözüm bulunmayacak anlamını derhal çıkarmalısınız bundan. Buradaki (Garsona seslenir) yangın hakkında yüksek düşüncelerinizi merak ediyorum gayet tabiî. (Kendi kendine) Benim gibi yersiz yurtsuz takımından biri için şeytanla aşık atmak lükstür. (Bitişik masadaki adama tekrar eğilerek) Yeri gelmişken bir söz daha edeyim de, bu konu kapansın, çünkü çorbam bitmek üzere, çıkacağım hemen. Köpeklerin koku alma duyularındaki olgunluk var mı bizde, çok sayın üstü sayın beyefendi? Kokusunu alabiliyor muyuz acının? Biraz sesim yüksek çıktı kusura bakmayınız. Sesimi duyunca, niye öyle birden kakılılıp kaldınız? Benim sesim mi ki, yangının sesi bu ses, ey cihanın bütün bireyleri!"

    Telefonda arkadaşlarıyla konuşan bir hanım: "-Konken partisinin sırası değil mi bugün? Aa! bir yaşıma daha bastım, vallahi. Sonra, sana ne, bana ne, telefon kulübesi yangınından. Bizim semtimizde bile değildi ki olay. Hem sonra yalan diyenler de çok. Herkese uğursuzluk mu bulaşıyormuş? Nereden bulaşıyormuş? Aşkolsun, hem sonra yeni mi günahkâr oluyoruz sanki? Amaan sende, herkesin günahı kendisine. Günâhla bu yangının ilintisini kuramıyorum. Biz kadınlar da bir tuhaf mıyız ne? Tabiî canım, bir tatsız durum var ortada. Sezinleyebilmek için de öyle pek zekî olmaya da gerek yok doğrusu. Zamanı mı şaşırdık yoksa? Ne diyorsun, o kadar oldu mu bu yangın çıkalı? Sen ne söylersen söyle, herkes bildiğini okuyor. Tamam, yangın; ama, olmamış da diyenler çok. Aşağı dâirenin o cadaloz karısı var ya, neler anlatıyor, neler... yangından kurtarılan bir de kitap varmış da, mûcizeyle bâzı sayfaları yanmamış da, birisi de o kitabı yürütüp küllerini harf harf okutup bütün sayfalarını yeniden bastırıyormuş da... arada sırada söyleriz ya, kimsenin bamteline basmamak lâzım... eveeet, her evde, her işyerinde bu dedikodu; yangın yokmuş da çıkmış işte, uyduran uydurana; ahlâksızlaşmışız da, tövbe..."

    Caddenin çöpçüsü gazetecilere anlatıyor: "- Abilerim, bu gidişat aklımı kıymalı yumurtaya kıyılan soğana döndürmezse hatırım kalır. Bütün televizyonlarda telefon kulübeleri yangını konuşuluyormuş. Avucumun içini nasıl biliyorsam, buraları da öyle bilirim. Benim caddem buralar be! Öğleden sonra çıkmış yangın... Güldürmeyin Abilerim, benim mesai öğleden sonra da var. Yâni demek isterim ki, yangın yok, telefon kulübeleriyse enkaz hâlinde. Bu millet efsanesiz yaşayamaz. Çöpçü politik konuşabilir mi, ne haddime? Parkta şurada burada epeyce gazete dergi görürüm, cebime sokar bakarım iyice. Her çöpçü, pıtrak gibi yeryüzüne fışkıran bir otçuktur. Basın toplantım bitmiştir, Abilerim."

    Bir gazateci son haberleri değerlendiriyor: "- Avcılar, 'Şaşılacak şey: geyik bir yaralandı mı ölünceye kadar alabildiğine koşar.' derler. Hayvancağız acısını mesafeye yediriyor. Kör olası şu felsefe! Felsefeyi bitirip de gazetecilik yaptın mı, işte böyle, felsefe yumurtlamak zorunlu hâle geliyor. Halkımız da, bükülen belinin acısını, böyle hayâlî olaylarla ateşte daha bir derinleştirmek, sonra bu derinleştirilmişlikten birşeylerin, umudumsu birşeylerin belirebileceğini kurguluyor olmasın? Herşey küle dönmüş, telefon kulübelerinin yeri enkaz yığını. Hemen belirteyim, yangın gerçekten olmuş ya da olmamış, yangın olmamışsa peki orası nasıl bu hâle gelmiş, ortalığı devsi dumanların kapladığını görenlerin ya da biz böyle bir şey görmedik diyenlerin gözlerine ne ya da neler olmuş, bunların üzerinde durmayacağım. Daha da ilginci, herşeyin küle dönüştüğü yerde, enkazın içinden hâlâ okunabilen yerleri kalmış bir kitabın bulunuşu. Olay esnasında -gerçekte, 'olay' değil de, 'inanılamamazlık durumu' cereyan ederken-, hiçbir yeri hiçbir insanın hiçbir yerine benzemeyen bir canlı, o parçaları kalmış kitabı kimseler almasın diye enkazı gözetlemiş. Demek isterim ki, acaba kimi sayfalarda, insanların bükülen bellerini doğrultabileceklerine dâir müjde mi var? Öteyandan, yazarın biri de, bu sayfaları kitabında yayımlayacağını açıklamış. Ne ki, biz gazeteciyiz, olayı ancak olduktan sonra inceleyebiliriz; bir olayı, daha olmadan önce vehmetmek felsefe okumuş birisi olarak işime gelirse de, mesleğimin ilkeleriyle bağdaşmaz. Gazeteci aynaya yansıyanı izleyince sevimlidir ve okuyucusunu böylece capcanlı tutmuş olur."


    ... ha, ha! ... Ateş kanatlı kavramlara ihtiyacımız var. İlâhî kökenli olmalı bunlar artık, canım sevgilim. Bü...y... yanlış yazdım da, ah benim şu ivecenliğim, korkarım böyle çıkacak kitapta... Büyük Yük -burasını yanlış yazmadım, Yük'ün Y'si büyük Y'dir- insanın sorumluluğu; fonunda hayâl meyâl görünen değil, olur mu öyle şey; somut, koskocaman; bakınca, karşıdan, ses verecek, görene. Yalındı, öyleydi tabiî taa başta. Ben ne bileyim kaç bin yıl oldu? Ve kaç bin yıl daha sürecek? Belli mi?

    Gelinen nokta: çok çapraşık bir... ha... yat olsa da Adalara doğru açılmanın sevincine doyum olur mu... öyle bir rüzgârlı hava ki mu'nun soru işâretini koydunsa bul yer... in...d...e... biriyle birlikteyken o kucaklaşışın taşı, kayayı ve dağı eritebileceği hissedilebilinirse, işte aşktır bunun adı. Gökyüzüne çok sık bakalım, ne varsa orada var: kendine özgü göz kamaştırıcılığı olağanüstünün daha da ötesinde... Bir de kalemi her elime alışımda bir KÖKe tutunduğumu, bana ileriyi bu KÖKün gösterdiğini anlıyorum.
    Nuri Pakdil
    Sayfa 31 - Gözetleme Noktaları
  • Eveeet hepinize Günaydın
    Yoo deli falan değilim nereden çıkardınız onu Ben hastaneleri sevmediği için kaçtım sadece
  • 414 syf.
    ·6/10
    Eveeet! Öncelikle herkese merhaba! Bu 1000kitaptaki ilk paylaşımım olacak. Bu sayfayı açmam için beni teşvik eden öğrencime şimdiden çok teşekkür ederim. O zaman sizleri yoruma alalım, buyrunuz efenim! (Bu paylaşım bir miktar spoiler içeriyor olabilir).

    Öncelikle şunu söylemem gerek, bu kitap öyle ha denince okunan hemencecik bitiveren akıcı bir kitap değil. Başlarda hızla okunan bir noktada gelip tıkanan, ama sonrasında yine açılan bir kitap. Ancak, kitap edindiği konu itibariyle ve kurgusu itibariyle çok ilginç. Hareketlilik ve insanlar, değişen dönüşen ilişki ve dinamikler, yolculuk, yolcu olma durumu, bunun dönüşümü, hareket ve değişim gibi türetilebilecek birçok temaya ev sahipliği yapıyor. Yazar o kadar çok konuya değiniyor ki bir noktada bu nasıl bir bilgi birikimi ve nasıl bir zihinsel izlek diye kalakalıyorsunuz. Arada bazı konuların tarihte gerçekten var olup olmadığını da kontrol ettim bu arada (bkz. Angelo Soliman, I. Franz ve mumyalanan insan konusu). Bu konuya en son geri döneceğim. Ve fakat, sanıyorum ki, yazarın bu kadar çok çeşitlilikte konuyu bir araya getirme ve aktarma becerisi, bu konuyu yenilikçi bir bakış açısıyla ve daha önceden düşünülmemiş bir izlek ile ele alıyor oluşu, yazara Nobel'i getiren sebep olsa gerek. Bu kitaba roman demek oldukça güç bir yandan da. Çünkü kısa kısa deneme denebilecek metinlerin geçiş olarak kullanıldığı birden fazla anlatının birleştirildiği bir yazın. En sonunda gelip durduğumuz noktada evrenin ve hayatın birbiri ile olan ilişkisi bariz bir şekilde gözler önüne seriliyor. Ve bu durum tamamen hareket ve devinim üzerinden işlenmiş durumda. Bu arada, çevirmenin bu dile olan yetkinliğine hiçbir şey diyemiyorum. Cidden, belli ki, orijinal dilinde kitabı okusak ancak bu kadar olurdu. Çevirmenin çeviriye göstermiş olduğu titizliği dipnotlarda da görüyoruz. Hatta Atatürk ile ilgili olan bir kısımdaki bilgi hatasını düzeltme isteği dikkat çekici, ki çok yerinde bir hareket. Ufak bir tarih bilgisi zaten bahsedilen dönemde Atatürk ile bu olayın ilişkisi olamayacağını ortaya koyuyor. Velhasıl bu hataya yazarın düşmesine de şaşmadım değil hatta o noktadan itibaren acaba mı diyerek bir şeyleri kontrol etmeye başladım denebilir. Velhasıl kelam, anlattıklarım ilginizi çeker ise sizleri okumaya davet ediyorum! İyi okumalar!
  • Çok kadın hiç kadındır oğlum yalnızlık sonu
    Aynada yansımama baktım ayaklı bir kanıttım.
    Kadın dergilerinde her soruya yanıttım
    😎👍

    https://youtu.be/MD-A_dKSwZc
  • "Eveeet... Küçük sincabım, uyku vakti. Başımızı yastığa koyunca ne diyorduk?"
    "Yattım sağıma,döndüm soluma,melekler şahit olsun, dinime imanıma! Yattım Allah kaldır beni, nur içine daldır beni; can bedenden çıkmayınca, imanla uyandır beni."