• 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    İşin doğrusu, karışığım biraz.

    Kitabı sevdim mi sevmedim mi, karar veremiyorum. Sanırım, sevmemek gerekiyor bu kitabı. Yani kitabın amacı bu. Böyle seni rahatsız etsin, biraz dürtsün, bir yandan aklını karıştırıp bir yandan uyuyan duygularını uyandırsın diye böyle hisset ve seveme diye yazılmış gibi.


    Yazarın okuduğum ilk kitabı. Başka kitabını okuyacak mıyım? Evet. Bu kitabı tekrar okuyacak mıyım? Ona da evet. Ama bir aması var işte dillendiremediğim.


    Kitap hem isim hem tarz hem de içerik yönüyle Güray Süngü’yü hatırlattı bana nedense diye düşünürken editör koltuğunda onun oturduğunu görmek şaşırtmadı beni.


    Kitap birbirinden farklı, birbiriyle alakasız ama alakalı farklı uzunluktaki hikayelerden oluşuyor. Her hikaye farklı hisler uyandırırken, hepsinin özünde derinden eleştiriler var. Aslında, insan olan herkesin eleştirmesi gereken konular bazen ütopik bazen reel şekillerde ele alınmış ve kimi zaman da trajikomik bir şekilde.

    Sözün özü, bu kitap için sözün özünü bulamadım bir türlü.
  • Bu neydi? Bu aşk mıydı? Öyleyse aşk çok güzel bir şeydi be arkadaşlar. Hani bazen bazı insanlar giriyor hayatımıza "Acaba" diyoruz "Acaba beni seviyor mu?" işte o insanlar bizi hakedecek kadar sevmiyor. Çünkü sevgi öyle bir şey ki insan asla acaba demiyor. İnsan karşısındakinin yüzüne bakıyor ve "Evet!" diyor sadece, "Evet bu beni seviyor!" aşkın asla acabası olmaz. Aşk en saklanamayan duygudur. Aşk o kadar büyüktür ki hiçbir yere saklayamazsınız. Hiçbir yerde gizleyemezsiniz, ağzınızdan, gözünüzden, ellerinizden, kaçıverir. Ve öyle bir duygudur ki size dünyanın en güzel insanıymışsınız gibi hissettirir. Bekleyin, hazır olun. Dünyanın en güzel insanı olmak üzeresiniz. Tüm dünya için olmasa da bir insan için bir gün dünyanın en güzel insanı olacaksınız. Ve bunun adına aşk diyeceksiniz. Mesafe nedir bilmeyen, zorluk tanımayan, dünyanın en güzel duygusu...
  • 320 syf.
    ·3 günde·7/10
    "Sana söylüyorum ki, kişi eğer bir dans yıldızı türetecekse, kaos barındırmalıdır."
    Nietzsche

    Bu sıralar özgürlükten ziyade koşullar ve kader konusu kafamı kurcalarken, bu kitabıyla karşılaştım Rollo May'in. Kaderin var olduğu gerçeğini ve onu aşabilmek adına önce onu kabullenebilmeyi işliyor alt metinlerinde. Fakat bu kabullenmek, nasıl bir kabullenmek? Başımıza gelenlerin farkında olmak, kabullenmek demek midir? "Böyle bir coğrafyada, böyle savaşların arasında ya da, böyle bir ailede, böyle bir fiziksel kusurla..." bu dünyaya geldim. Evet kabul ediyorum, peki sonra? Bu her şeyle olan kavgamızı bitirmek için yeterli mi? Belki de esas mesele, hayatımız boyunca, uğrunda yaşamaya değecek bir kavgamızın olmasıdır. Varoluşçu felsefeden ilhamını alan Rollo May, bu hayat içinde kaygının, depresyonun, anksiyetenin işte bu kavgayı verebilmemiz yolunda, onunla bir mücadele verebilirsek bize ışık olduğunu söylüyor.

    Milton, Yitik Cennet'te şöyle diyor: "Keder, evet. İnsan bilincinin ve onun bize açtığı bütün sevinçlerin başlangıcı."
    Doğru şekilde yüzleşilmiş keder'in sevinci nasıl getirebileceğini görebilmek için, kaosu karşılayabilmeli insan. Boş vaktin dayanılmazlığına katlanabilmeli, uzun süren sessizlikten, kapılarımızın çalınmamasından, bir "hişt" diyen olmamasından hoşlanmazken, aslında bu sessizlikten neden böylesi kaçtığımızı, bu tek başınalık içindeyken zihnimizde hangi düşüncelerin doluştuğunu fark edebilmeli, en çok da bu kontrolsüzce dolan düşüncelerle başbaşa kalınabilmelidir.

    Hepimizin içinde bulunduğu kozmik(1), genetik(2), kültürel(3), koşulsal(4) gerçekler var. Ve bunların hepsinin, olumlu ve olumsuz anlamda karakter gelişimimizde açtığı yollar var. Jung şöyle diyor, "Bir insan yapabileceği sonsuz iyiliklerin farkında olduğu kadar, verebileceği büyük zararların da farkında olmalıdır. Birine uzak. ötekine yakın olursa nevrotik bir kişilik kaçınılmazdır." Kaderle yüzleşebilmek ise bu gibi insanı derinden sarsacak durumlara katlanabilmeyi gerektiriyor. Çünkü en çok bu zamanlarda karşılaştıklarımız, eylemlerimizin, hayat içinde aldığımız konumların, "bunu yapıyorum ama neden?" dediklerimizin, bazı nevrotik talep ve beklentilerimiz yüzünden (nevrotik sevilme ve onaylanma ihtiyacı, yaşamı yönetmek için bir ortağa duyulan ihtiyaç, güç ve hayranlık ihtiyacı...), ortaya çıkışının, farkına varılmasına aracılık ediyor. Bu kendini dinleme sürecine bir şekilde dayanabilen insanları ise belki uzun süreli bir kaygı ve üzüntü hali, ama beraberinde "kendine yaklaşılmış bir yaşam" bekliyor. Peki bu, bizim, cennetten dünyaya henüz düşmemiş halimiz mi olacak? -Vaftizi sürekli ertelenen bir ruh gibi.- Hayır, çünkü yaşam sürüyor, hallettiğimiz, hallettiğimizi düşündüğümüz meselelerin dışında, dışarıda bizimle süren bir zaman var. Bu zamanı karşılayacak bir, "kendine yakın olan insan" ise yaşadıklarını içsel süreçleriyle harmanlarken, bunu, kaderin yaşattığı sürekli bir ıstırap olarak görmek yerine, yaşanılanın özünün bize ne söylediğini görerek, sanırım Rollo May'in sözünü ettiği özgürleşmeye doğru yol alıyor olacak.

    Varoluşçu Psikoloji'ye dair okumadan önce kader kavramının insanı pasif kılacağını düşünüyor ve kaçıyordum, şimdi ise daha çok bir gerçeklik gibi görünüyor. Fakat kafalardaki karışıklığı giderelim. Çünkü kader "durağan" ve "verilmiş" değil, "sürekli devinen" ve bizim bakış açımıza, aldığımız kararlara göre, bizim "almayı" seçtiğimiz, yaratıcı eylemlerimize yol açan, bizi biz yapacak olan ve bize, yaşam boyunca sunulmuş bir fırsat hepimize. Onu sabit bir gerçek ve bazen şans, bazen ise talihsizlik olarak görmek tamamen peşin hüküm bir karardır ve sadece rahatlamaya yarar. Büyük şans gibi görünen koşulların kimi insanların yaşamında hiçbir şey ifade edemediğini görüyoruz, ama tarih bize talihsizliklerden güzellikler doğabileceğini göstermeye devam edecek.

    *Yazarın, Yaratma Cesareti ve Kendini Arayan İnsan kitaplarını da tavsiye ediyorum. Rollo May'i tanımak için güzel bir başlangıç.
  • 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Çok sıcakmış hava. Ama hep sıcakmış zaten. Dünyanın o bölgesinde, zaten sıcak olan bir denizin ortasında soğuk olması zaten beklenmezmiş. Mustafa Musa'nın yaşadığı yerde toprağın sahibi ve o toprağın üstündeki harnup ağacının sahibi ayrı kişiler olurmuş.

    Eğer bir tarlanız varsa ve o tarlanın içinde bir harnup ağacınız varsa; o kendinize ait koca tarlanın ta ortasındaki o iri, o devasa harnup ağacının harnuplarını, keçiboynuzlarını toplayamazmışsınız. Çünkü toprağın sahibi olmak, toprağın üzerinde yetişen harnup ağacının sahibi olmak anlamına gelmezmiş o coğrafyada.

    Bunun dışında her şey bildiğimiz gibiymiş aslında. Çok üzüm olurmuş, iyi üzüm olurmuş ama o üzümden şarap olmazmış!

    O kadar şekerliymiş ki üzüm ancak konyağa dururmuş! O kadar şekerliymiş ki üzüm; kazayla yerseniz, kontrolsüzce, bir ay damağınızdan gitmezmiş şekerin yanığı. Evet, aslında her şey biraz da kontrolsüzce olduğunda hep bir iz bırakır insanın damağında.

    Hiç toprağı olmayan ama çok fazla harnup ağacı olan buranın sorumlusu 'Çiçek Mustafa' diye bilinirmiş. Denizin hemen kıyısında, tepenin hemen üstünde, o tepenin hemen arkasında yayılmış küçük kasabada her evin avlusu olurmuş.

    Her evin avlusunda bir kuyu olurmuş. Her evin avlusunun kenarında bir limon ağacı olurmuş. Her limon ağacının kenarında bir mutfak olurmuş. Mutfaktan elini uzattığında limon ağacına ulaşacak kadar yakın olurmuş mutfağın penceresi. İncir olurmuş. İnciri içinde bırakan bir kümes olurmuş. İçinde güvercinler olurmuş.

    Bir de bir künk olurmuş. Künkün hemen ucunda bir pres olurmuş ki zeytinin yağı çıksın. Zaten incir ve üzümün olduğu yerde medeniyet olurmuş, hep öyle olmuş. Çiçek derlermiş Mustafa Musa'ya çünkü sadece keçiboynuzları ve kendisi varmış. Ve köyün içinde her yürüdüğünde kadınlar dönüp dönüp ona bakarlarmış.

    Tarlada yatarmış, kendine ait olmayan tarlalarda. Kendine ait olmayan tarlalardaki kendine ait olan harnup ağaçlarının altında. Bir köpeği varmış. Hep onunla dolaşırmış. Belinde bir ip taşırmış. Köpeğinin boynuna ip bağladığını hiç görmemişler. Ama belinde hep bir ip görmüşler…

    Hava çok sıcakmış. Çok fazla konuşmazmış.

    Bazen onun adımlarına hep uyum sağlayan köpeğinin de konuştuğunu duyarmış. Hep 'Zeplin, zeplin, zep-' dermiş. Belki de köpeğin adıymış, bunu kimse bilmezmiş. Hiç ama hiç, ama hiç takmamış onları köpek 'Zeplin' diye çağırdıklarında.

    Ama Mustafa Musa ne zaman 'Zeplin' dese köpek döner bakarmış Mustafa Musa'ya. Ona şaşırırlarmış çünkü köpek sağırmış!

    Mustafa Musa ve Zeplin harnup ağacının altına geldiklerinde, harnubun gölgesine serildiklerinde Mustafa Musa belindeki ipi çıkarır; önce kendi ayağına bağlar, sonra sağır köpeğin, kara sağır Zeplin'in boynuna bağlarmış. Köyde, hani yeri gelirse Mustafa Musa nerede diye sorarsa biri çocuklara ayağına köpek bağladı derlermiş.

    Bu biraz da yani tam olarak 'Mustafa Musa uyuyor' anlamına gelirmiş. Sadece uyurken bağlarmış Zeplin'i ayağına. Çünkü Çiçek Mustafa'ymış. Eğer köyün içinde yürürse bütün kadınlar döner ona bakarmış. Bir gün anlamışlar ki ne zaman Mustafa Musa ayağına kör bir köpek bağlasa aslında 'bir erkeğin canı yanmış' demekmiş.

    Ağır pompacıymış Mustafa Musa. 'Çiçek Mustafa' demişler ona. Köyün içinde her yürüdüğünde bütün kadınlar döner ona bakarmış. Ne zaman ayağına sağır bir köpek bağlayıp bir harnubun gölgesinde uyusa bütün erkekler hızla evine koşarmış! Bir gün vurmuşlar Mustafa Musa'yı bir harnup ağacının altında.

    Bir erkeği ancak masum olduğunda vurabilirsiniz. Çünkü ayağına köpek bağlamadığı bir gün, ona bakan bir kadına bakmadığı bir gün vurmuşlar Çiçek Mustafa'yı bir harnup ağacının altında. O günden sonra o kasabada; o havası çok sıcak kasabada, o üzümünden sadece konyak olan kasabada, eğer hazırlıksız bir anda ağzınıza üzüm attıysanız şekeri bir ay boyunca boğazınızı yakan kasabada herkes, uyurken ayağına köpek bağlamaya başlamış…'
  • "Sakın söylediklerimde bir abartmanın bulunduğunu düşünmeyin! İnanır mısınız, bazen öyle sıkıntılı, öyle bunaltıcı anlarım oluyor ki, gerçek bir hayatı yaşamaya gücümün yetmeyeceğini; gerçekleri, önümde akıp giden olayları kavramakta çok geri kaldığımı, duygularımın körleştiğini hissediyor, kendi kendime lanet okuyorum. Hayaller içinde geçirilen gecelerden sonra hayal evreninden ayılmanın, somut dünyaya dönmenin ne kadar korkunç olduğunu bilemezsiniz. Evet, bir de çevrenize bakarsınız ki, insanlar delicesine akan hayat seli içerisinde yaşayıp gidiyorlar. Ismarlama olmayan, hayal gibi, düş gibi uçup gitmeyen durmadan yenilenen, her an diri kalan, bir saati bir saatine uymayan gerçek bir yaşam onlarınki. Oysa karanlığın, düşüncenin tutsağı olan hayaller bıktırıcıdır, uçup gitmeye hazır oluşu yanında aşağılık bir tekdüzeliği vardır."
  • Basmakalıp veya Bilgi sözler bazen baş belası olabilir mi? Evet, bunlar konuşmalarda ve anlamada kolaylık sağlayan sihirli bir paroladır, kabul edilir; eğer düşündürmez ise, ilk yapacağı işin DUYGUYA SIRT ÇEVİRMEK olduğunu düşünürüm.
    Bilge sözü biraz yaşamak, kafada evirip çevirmek lazımdır. Yaksa, basmakalıp yaz gitsin. Ama, neye köprü oluşturuyor? Neye yenilik oluşturuyor?. gibi.
    'Ah, ne güzel!' demek kolay, ama 'anladın mı?' belki bir adım ilerisidir yazara saygı açısından.