• Sen gülebiliyor muydun yahu?
  • EYLÜL İNCE'DEN

    Bir kitap düşünün ki içinde aşk olsun; babanın üvey evladına duyduğu, annenin öz kızına… Yine babanın alkole ve sigaraya, hepsinin 6 rakamına!...
    Biraz karışık oldu değil mi? Evet, kitap da böyle zaten; karışık, karmaşık, zor ama özel, farklı bir eser.
    Belki türünün ilk örneği, belki de postmodernizm romanın bir adım ötesi.
    Roman dediğime bakmayın, öykü türüne de dâhil edilebilir. Uzun öykü, kısa roman.
    Adından belli değil mi kitaptaki başkalık?
    6!
    Neden 6?
    Kitapta her yol 6’ya çıkıyor.
    Bazıları 6 bölümden oluşan toplam 6 öykü.
    6 ile ilgili birtakım şifreler var, kitabın sonuna değin çözemeyeceğiniz şifreler.
    Sonra anlıyorsunuz ki ya da anladığınızı sanıyorsunuz diyelim, 6’nın hem yapısal hem de anlamsal bir özelliği var.
    Sık sık yinelenen “1+4+1=6 eder” motifi de bunun işareti. Bu konuya daha fazla değinip kafanızı karıştırmak istemiyorum.
    Bir bölümde resim çizdiriyor yazar size, bir bölümde müzik dinletiyor, bir bölümde film izletiyor, bir diğer bölümde şiir okutuyor. Hayatın Anlamını Arayan isimli altıncı bölüm ise tamamen kafa karıştırıcı ve âdeta çıldırıyorsunuz. Zaten kitabın adı da “Çıldırmış Kitap” konulmuş.
    Dini ve felsefi göndermelerle Nietzsche’den Newton’a, Freud’dan Pisagor’a, Nasreddin Hoca’dan Simurg Kuşları’na kadar pek çok tanıdık isme değinilmiş ve bu bölümde mekân yok, zaman yok. Sanki siz de bu öyküde kayboluyorsunuz. Herkes bir arayış peşinde. Peki buluyorlar mı aradıklarını? Bilmem, belki.
    Kitapta devamlı bir kayboluş/arayış/buluş motifi var.
    Daha fazla yazarsam içinden çıkamayacağımı hissediyorum.
    Paranoyak bir anne, obsesif bir baba, histerik bir üvey evlat ve kitapta neredeyse hiç olmayan silik karakter küçük kız kardeşten oluşan bu sorunlu ailenin “saçma” öyküsünü okumak istiyorsanız, kitabı biraz karıştırın!
    Saçma demişken, varoluşçu edebiyatın “saçma”sı bu.
    Emre Karadağ Bu güzel kitabı topluma kazandırdığın için teşekkürlerimi sunuyorum.

    KUZEY ÜMİT MUTLU'DAN

    Emre Bey'in de tanımladığı gibi dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsünü okumayı bekliyordum. Biraz ironi, biraz drama belki biraz komedi. Daha önce bu kitap hakkında yorumları okumuştum ama sanıyorum hiç biri bu kitabı tam olarak açıklamaya yetmez. İlk 4 sayfayı iki kere okudum. Kitabın dilini kavradıktan sonra benim açımdan anlaşılabilir olmaya başladı. Daha sonra 6 ile ilgili okuduğum yorumlarda, okuyucuların kağıt kalemle kitabı takip ettiği geldi aklıma ve hemen elime kağıt ve kalemi aldım.
    Nasıl yorumlayacağıma karar vermek için bayağı düşündüm.

    İlk bölümünde karakterlerin kim olduğunu ve genel itibariyle yapılarını kavrıyoruz. ama aralarda "neden bu böyle" ya da "neden böyle yapmış" sorularını size sorduruyor.

    H: Evlat edinilmiş bir çocuk. Mavi gözlü, alımlı, becerikli, zeki ve müzik konusunda yetenekli. Baba tarafından sevilmiş ama annesinden sevgi görmemiş. Annenin öz çocuğuna gösterdiği ilgi ve sevgiden küçük bir pay bile alamamış. Anne tarafından her fırsatta dışlanmış, şiddet görmüş histerik mutsuz abla.
    İ: Ailenin öz çocuğu. Ablası ile arası küçükken iyi olsa da zaman içinde aile içindeki tavırlardan etkilenmiş.
    Özel bir yönü yok; ne güzellik ne başarı ne baskın bir karakter. Annesinin ona olan sevgisi dışında silik bir karakter. Kitapta belirtildiği gibi iki boyutlu insan, uzakta okuyan hayırsız evlat
    O: Baba, okb'li, alkolik, yalnızlık çekiyor. H ile arasında güzel bir ilişki olsa da annenin fiziksel ve psikolojik şiddetine dur diyemiyor hatta kendisi de bu psikolojik şiddetten muzdarip.
    P: Anne, sinir hastası aynı zaman da temizlik hastası ve bu iki özellik sanki birbirini tetikliyor. Kısır olduğunu zannederek apar topar evlat edinmiş H'yi hatta kocasına rağmen bile denilebilir. Ama sonra hamile kalıyor ve biyolojik evladı varken evlat edindiği çocuğu sevemiyor. Onun gözünde tam bir günah keçisi. Büyüdükçe meziyetleri sebebiyle günahları da büyüyor. Anne içten içe onu kıskanıyor çünkü biyolojik çocuğu kendisine çok benziyor ve mavi gözlü H onlarda olmayan çok şeye sahip.
    Okurken P sizi çok sinirlendiriyor. Paranoya bölümünde sık sık vicdanının sesine kulak veriyoruz ama kendini affettiremiyor bana.

    Bu saydığım tüm detayları bölümler ilerledikçe kurgu ağı içinde, cümle aralarında buluyorsunuz. 5. Bölümün sonuna geldiğimizde ailenin öyküsünü kavrıyorsunuz. Bu arada bulmaca çözüyorsunuz.

    Şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplardan farklı bir tarzı var 6'nın. Kendine has, değişik ve özel bir kitap 6.
    Dili yalın, bol bol kafiyeli cümleler var. Bazı paragraflar son derece şiirsel. Hikayeler bazen sondan başa, bazen baştan sona gidiyor. Anlatım dili bazen birinci tekil, bazen ikinci tekil üzerinden. Kitabın sonunda da yazarımız neden böyle olduğunu size açıklıyor; kendi içinde bir matematiği var bu kitabın. Dikkatinizi vererek okumalısınız, 120 sayfa olması sizi aldatmasın.

    İçinde sanat olan bir kitap ama sanat tarihi kitabı değil! Histeri bölümünde ki 6 hikayede bir klasik müzik eserinin bestecisi ile bağdaştırıcı özelliği bulunan H'nin hikayesi var mesela.. Bu güzel tavsiyeleri mutlaka dinleyin derim.

    Babanın olduğu bölüm "obsesyon" tabi ki 6 bölümden oluşuyor ve hepsi sanki bir film sahnesi gibi tasarlanmış.

    İki boyutlu insan bölümünde "İ" yi okuyoruz ama tabi 6 bölümde ve bu sefer
    sanat akımları üzerinden.. Oldukça eğitici bir fikir.

    6. Bölüm (hayatın anlamını arayan) Yazarımız benim yorumuma göre bu aile üzerinden hayatın anlamını arayıp yorumlamaya çalışmış. Burada da bir çok felsefeci ve düşünürün önemli yorumlarına rastlıyoruz. Genel kültür açısından oldukça faydalı. Düşünce ve ideolojiler birbirine sarmal şekilde bağlanmış. Böyle bir bölüm yazabilmek için oldukça iyi bir alt yapıya ihtiyaç var. Kendisini takdir ettim.

    7. Bölüm 6'nın anlamını açıklayan bir "son" söz aslında.

    Kitabın sonuna geldiğimde ben de yarattığı hayranlık verici şaşkınlığın karşılığını '6 hakkında' isimli bölümde buldum.

    # "Bu karalama varoluşçuluğun saçmasıyla saçma'nın saçma'sı arasında bir yerlerde olabilir!" diyor yazarımız. Kendinizi; birikimlerinize ve ruh halinize göre herhangi bir saçma'lığa yakın bulabilirsiniz.

    # "Neyse idi, neyse" yorumumu toparlayacak olursam ilk kitabını yazmış biri olarak ben, bu işin içine girdiğimden beri artık kitaplara farklı gözle bakıyorum.
    6 değişik bir kurgu ve anlatım diline sahip. Herkesin yapabileceği bir tarz olmadığını düşünüyorum. Şahsen 40 yıl uğraşsam böyle bir kitap yazamam. Yer yer cüretkar çünkü böyle bir kitap yazmak cesaret işi. Bu yaratıcılığından ve kurgusundan ötürü Emre Bey'i yürekten tebrik ediyorum.
    Kitabın düzenlemesi de güzel yapılmış, kayda değer bir hata görmedim.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Çok çok ilginç bir kitaptı.Sayfa sayısı az diye hemen bir günde okurum diye düşünmeyin döngü sürüyor yine yeniden okuyorsunuz her cümleden içiniz ürperiyor ve yeni bir bilgi buluyorsunuz aile hakkında..Ruhsal sorunları olan bir ailenin içseslerinden bulmaca çözüyorsunuz.İçsesler öyle karışık ki bir geçmişten bir şimdiki zamandan konuşuyorlardı.Temizlik hastası ve şizofren bir anne piyano çalıyor kelimeler tekrarlanıyor sürekli ve notalar . İki kızından birine şiddet, kıskançlık ve o mavi gözlerine kızgınlık ama neden Ona? Diğerine aşırı sevgi..Ama sonunda görüyor hangisi yanında ...Sürekli sarhoş ve düzen hastası takıntılı bir baba ve 6 rakamı 1+4+1=6 formülü ...kitabın sonunda kavrıyorsunuz 6 yı ve döngü tekrar okutuyor kitabı..bol bol araştırma yapıyorsunuz..Kitapta adı geçen klasik müzik eserlerini dinledim.. Beethowen gerçekten sağır,Chopin'in neden öldüğü anlaşılmayınca kaç yıl kalbi kavanozda bekletilmiş ve veremden öldüğü anlaşılmış.. Kuğugölü balesi Çaykovski ve Tristan ve İsoldeyi de ve o iksiri de araştırdım Wagner 'in , kör olan ünlü besteci Johann Sebastian Bach...
    Obsesyon !Çok zor :(
    Sonunda kitabı çözüyorsunuz ama öyle miymiş diyerek tekrar başa dönüş..Matematik de var,sanat resim müzik de herşey var kitapta...korkular gerçekmiş gibi olan hayaller..Arada vicdan sesleri de konuşuyor.Annenin nefret ettiği o kız en çok ona üzüldüm nasıl dayandı ?Sadece babasından gördüğü sevgi ve sır...neden gitti.. ?Sürekli resim yapan kız O da normal değildi.. Sebebi belli bu ailede yaşamak zor...O kuyu, bekleyiş ve meğerse..Off garip ama çok etkili bir kitaptı ... konu ne aşk ne korku ne macera çok farklı çok .. ben çok etkilendim..7 sonsuzluk...
    Emre Bey kaleminiz daim okurunuz bol olsun...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    Selman Bilgili
    9 Aralık 2018
    Emre Karadağ ın "6" İsimli Kitabı Üzerine İnceleme, Tahlil, Yorum VS.......

    1) Kapak ve Tasarım = Kitabı okumak için elime aldığımda ilk önce kapağını iyice bir süzdüm. Üst tarafında yeşil fon üzerine kahverengi renk tonuyla büyük harflerle yazarı bildiren "EMRE KARADAĞ" yazısı. Orta bölümde Anadolu kilim motiflerini hatırlatan yuvarlak sarı ve kırmızı renklerde muhtemelen bir tepsi. Onun üzerine konumlanan, taze ve bol yapraklı bir çiçek tutan ojeli tırnakları ile hanımefendi eli. Ayrıca bileklerinde muhtemelen Trabzon işi burma bilezik. Kapağın alt kısmına doğru inince gayet büyük punto ile çarpıcı kırmızı tonda "6" rakamı, ki bu eserin ismi. En son olarak kapağın alt kısmında "Dağılmış bir ailenin saçma öyküsü" vurgusu... Bu vurguyu mırıldanarak okuyunca, ojeli hanımefendi elinde bulunan çiçeğin bu aileyi temsil ettiğini ve kitabın bitimiyle beraber yapraklarının dağılacağı hissi uyandı içimde.
    Kitabın arka kapağında ise yazarımızın vesikalıktan biraz geniş ve fotoğraflıktan dar bir ebatta silueti. Hemen altında da "Kadın-Erkek" ilişkisinin karmaşıklığını, Adem ile Havva'dan bugüne damıtmışçasına irdeleyen tanıtım yazısı. Yazının son cümlesi "Biz kadınların tek isteği, birazcık sevilmekti." dikkatimi çekti. Şahsi düşünceme göre yaradılış gereği hiçbir varlık "Birazcık" sevilmek istemez. Çok sevilmek ister. 🤔 Ama hepsi de "Yok" hareketi halinde. Her neyse... Geçelim kitabımızın içeriğine....

    2) Karakterler = "P" Anne, "O" Baba, "H" Büyük Kız, "İ" Küçük Kız... Anneden Başlayalım...

    "P" anne karakteri... tam bir paranoyak. Evham meraklısı, şiir yazmayı ve okumayı beceremeyen şiir ve sinir hastası. Bu hastalığının aslında farkında olan ama hasta değilim diyerek hastanede kalmak istemeyen duygunun Mübtelası. Büyük kızını çocuğu olmuyor diye evlat edindikten sonra küçük kızını doğuran ve bu kızı adına aşağılık kompleksi taşıyan kişilik belası... Ara sıra vicdanıyla hesaba girip onu bile bıktırıyor.... En çarpıcı cümlesi "O kız bu evden gidecek!" haykırışı...

    "O" baba karakteri...Obsesif, zil zurna alkol hastası... Oturacağı koltuğa kaba etini isabet ettiremeyen çünkü muhtemelen mekanda sarhoşluktan bir değil beş koltuk gören edilgen karakter. Kendisinin film karakteri gibi olduğunu fark edememiş bir film düşkünü. Kamera, motor, kayıt... O her zaman az içmiştir. Etrafındaki insanlar abartır aslında. Büyük kızın yegane koruyucusu. En çarpıcı cümlesi "İki kadehle sarhoş mu olunur?" Babacım 20 kadeh olmasın sakın o?

    "H" Büyük kız, abla karakteri... Gerçek ve hayal duygu yükçüsü... Hayatının bir bölümünü öz evlat olarak geçirdikten sonra bir anda üvey olan ve bunun kekremsi tadını ağzı ile yüreğinde hisseden karakter. Hayatına müzik notalarını ve dans figürlerini yayan, becerikli, akıllı, güzel, hayattan ne istediğini az çok bildiği için anne tarafından artık istenmeyen karakter. Sürekli annesinin davranışları üzerinde an be an tahliller yapıp çocukluk hatıralarına inen karakter. En çarpıcı cümlesi "Biliyor musun? Benim çiçeklerimi atmış annem."

    "İ" Küçük kız, öz evlat karakteri... Üzerine söylenecek pek fazla söz olmayan silik karakter. Ortaya koyduğu resim tabloları, tuval ve fırça darbeleri kadar bile yok hükmünde karakter. En çarpıcı tespit "Çok uzaklarda okuyan hayırsız evlat. "

    3) Hikaye... Dağılma nedeni gerçekten saçma bir aile hikayesi işte... 1+4 ve 1 daha eşittir 6 eder. Zaten 4 aile üyesinin sayısı.. Baştaki 1 neden ve sondaki 1 sonuç olabilir. Bu hikayede karakterler hiç bir şekilde bir masa etrafında toplanmıyor, toplanamaz. Bu nedenle sonuç dağılma oluyor. Anne zaten hiç beceremediği "Öfkeli dilimin dolanması, Sesimin boş odada yankılanışı" gibi tarihe geçecek!!! şiirler yazıyor. Baba hayata hep bir kamera hayali ile alkol masasından bakıyor. Büyük kız Mozart 40.senfoni senin Chopinin cenaze marşı benim derken, Çaykovski ile kuğu gölü dansı yapıyor. Ve son olarak silik karakterimiz küçük kız tuvale dokundurduğu fırça darbeleri ile var olmaya çalışıyor. Gülünüyor, ağlanıyor, kızılıyor ama hiç kimse konuşmuyor. Hal böyle olunca dağılmak işten bile olmuyor 🤔

    4) "6" nın Sırrı = 1)Sırra İnan 2)Sırrın Ruhuna İnan 3)Sırrın Yazıldığına İnan 4)Sırrın Yol Göstericiliğine İnan 5)Sırrın Ödülüne İnan 6)Sırrın sırrına inan...

    5) 🤔 Buradaki "Sır" nedir acaba? Benim anladığım "Sır" insanın kendi içsel yolculuğu, yani insanın kendini arayışıdır. "Sır" insanın kendisidir aslında. İnsan... Soru sorma yeteneği sayesinde Dışa vurumculuğu, gerçek üstücülüğü, hayalciliği ve bil umum düşünce aksiyon çeşitlerini keşfeden insan....

    6) Aramak, bulmak.. Sonra tekrar kaybedip aramak ve bulmak yolculuğu... Yani hayat yolculuğu...
    "P" nin ŞİİRLERİ, "O" nun garip FİLM hayalleri, "H" nin MÜZİK ve dans figürleri ve "İ" nin tuval fırça eseri RESİMLERİ ile arayış.. İnsanın kendini arayışının hikayesi... Ciddi ve saçma bir arada. İşte hayattaki bu arayış içinde dağılmış bir ailenin saçma hikayesidir bu kitap. Ben de bu kitabı "6" maddede tahlil etmiş oldum. Sanırım "6" nın "Sırrına" dair bir şeyler buldum. Ve tahlilime ek olarak, "P" anne karakterinin şiirlerinden bir nebze daha iyi olduğunu düşündüğüm kendi şiirimi kondurdum.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    " Biteceğini bildiğim ömrümün hiç bitmeyeceğini sandığım günlerinde..."
    Kitaptan Alıntı
    " Bulacaksın nihayetinde, döneceksin başladığın yere..:"
    Kitaptan Alıntı
    Arkadaşlar, Değerli Yazarımız Emre Karadağ'ın "6" isimli kitabını okudum. Yazarımızın affına sığınarak, yorumumu yapmak istedim. 6, iki kız evlat, anne ve babadan oluşan dört kişilik bir ailenin psikolojisi üzerinden gitmektedir. Böyle sandığınız anda yanıldığınızı hissettirir size. Oysa hayatın tüm döngüsünü içinde barındırır 6.
    6, içerik bakımından bir derya. Okumak, okuduğunu anlamaya çalışmak, okuduğunu ANLAMAK... Anlamak? Anlaşılır bir dili var kitabın. Yalın. Farklı ve denenmemiş bir teknik, DÖNGÜ, SONSUZLUK...
    "ANLAMAK" O kadar derin bir kelime ki... Anladığımızı sandığımız herşeyi bir anda anlamadığımızı bilmek; ya da bildiğimizi sandığımız birşeyi anlayamamış olmak... DÖNGÜ...
    6, müzik, mitoloji, resim, felsefe vb. Gibi pek çok alanı içinde barındırıyor. Bir bakmışsınız:
    - Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum... Diyerek Mozart karşılar sizi. Eserlerinin tınıları ister istemez kulaklarınızda. Sonra bir bakmışsınız Richard Wagner ile karşılaşırsınız bir sonraki sayfa sokağında, Triston ve İsolde' ye zehirli aşk iksirini yudumlatırken. İlerdeki sayfaların sokakları sizi resim akımlarına götürür. Ekspresyonizm, Sürrealizm, Kübizm, Klasizm... Her akım kendi başlığının altında hissettirir kendini. Kimler yok ki: Pisagor, Arşimet, Einstein, Nietszche, Descartes...
    Sona doğru "Hayatın Anlamını Arayan" başlığı çıktı karşıma. Benim dedim.
    Yazarımız Emre Karadağ , "6 Hakkında" başlıklı yazısında kitabının kurgusu hakkında okuyucuya kilit bilgileri sunuyor. Yerinizde olsam bu kısmı not ederim ve okurken yer yer bu nota göz atarım.

    BURCU BUYUKKIRCALI'DAN

    Ben geldim ve tabi ki Kitap Yorumu ile geldim Emre Karadağ
    Kitap Adı :6
    Karakterler H-P-İ-O

    Kitabın kapağında da yazdığı gibi "Dağılmış bir ailenin SAÇMA (!) öyküsü..
    1+4+1 =6 karmaşası. Alkolik bir baba , paranoya bir anne 3.tekil şahıslardan anlatılan Resim delisi kız kardeş ve kulakta Mozart'in bestelerini hatırlatan bir abla ...
    kitabın adı 6 fakat 7 bölümden oluşuyor. Her bölümde kendi içimde simetrilik bulunurken 6 bölümde birbirinden farklı simetri bulunuyor. Okumak sakin kafa gerektiriyor

    Beni En cok.etkileyen mavi gözleriyle dünyaya bakan kocaman gözlü müzik delisi idi.
    Sadece edebiyattan ibaret olmayan bir kitap. Ruh analizleri derin düşüncelere damlanıza sebep olabilir. Psikoloji , müzik , resim , edebiyat bir bütün.

    BELGİN ŞAHİN'DEN

    *Kitap; 4 kişilik,sorunlu bir ailenin ruhsal bunalimlarini, "6" bölümde anlatmis..Ha bir de 1+4+1=6 eder cümlesi var sürekli tekrarlanan anlatimda..
    *Karakter isimleri yok, her karaktere giriş bölümünde harf verilmis.(H,O,P,İ )..Sanirim yazar bunu okuyucunun bulmasini istemis.🤔
    *Evin evlat edinilen HİSTERİK kizi (H)
    Evin alkolik ve OBSESİF babasi(O)
    Evin hasta ve PARANOYAK annesi(P)
    Evin silik kalmis ve İKİ BOYUTLU kizi (İ)
    ( Giris kismini okuyacaklarin daha iyi algilamasi icin biraz tüyo verdim)
    *Degisik,alisilmisin disinda..Karakter ismi yok(siz bulacaksiniz)..Zaman, mekan yok..Anlatimlar bazen "biz", bazen "ben",bazen "onlar"..
    *Ancak;kitabin genelini okuyunca,yazarin karakterlerin duygularini anlatirken ,ilgi duyduklari sanat dallarini da anlatmasi ve bunu yaparken de bu sanat dallarinin akimlari ve onculerinden de bahsetmesi ilgimi cekti..(Resim, muzik,sinema...)
    Örneğin; HİSTERİ bölümünde;evlat edinilen histerik kizin(H) duygulari klasik muzige duydugu ilgiyle, anlatimda beraberinde, Mozart,Bach...(ve diğerleri)da getirmis oykuye..Ya da;
    İKİ BOYUTLU İNSAN bölümünde, evin adeta iki boyutlu silik öz kızı (İ) nin duygulari onu ilgi duydugu resim sanati ile anlatilmis..(Sürrealizm,Kübizm..ve diger..)
    *SONUC OLARAK ;
    Bence anlatigim teknigi ve kurgu biraz karmasik gorunse de kitap, okuyucusunu düsünmeye, analiz e cagiriyor..Sıradısı..🤔
    Uzun seneler analiz yapma yorgunlugunu tasiyan ben ( meslegimden dolayı) bu sefer zevkle yoruldum
    *Dümdüz bir hikaye olmamasi kitaba deger katmis bence..
    Yazarimizin emeğine ve kalemine sağlik..

    NİLGÜN ÖZER'DEN

    Alışılagelmişin dışında farklı bir kitap okumak isteyenlerin düşünmeden alıp okuması gereken ilginç bir kitap Emre Karadağ'ın " 6 " kitabı.

    Kitabi anlatım tekniği ve edebi açıdan yorumlayacak kadar birikim sahibi olmadigim için o konuya girmeyeceğim bile.

    Kitapta bahsi geçen karakterlerin isimleri belirtilmemiş.
    Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan aykırı, dağılmış dört kisilik bir aile...
    Ailenin her biri farklı psikolojik rahatsızlığı olan kişiler.

    *Histerik , evlatlık alınmış kız çocuğu
    *Paranoyak bir anne
    *Obsesif bir baba
    * ikinci boyutlu insan bölümünde daha detaylı karşımıza çıkan evin küçük kızı.

    Karakterlerin içsel, vicdanı hesaplaşması ... Farklı sanat dallarına ait terimler ve göndermeler anlatıma hareketlilik katıyor ve merak uyandırıyor.

    Koyu renkle belirginleştirilmiş cümleler , karakterlerin psikolojik rahatsızlıklarının özelliklerini, belirtilerini vurgulamak için kullanılmış sanırım.

    Teşekkürler sevgili Emre Karadağ kalemine, emeğine sağlık.

    GÜLŞEN GÜNEŞ'DEN

    6
    Bir okudum bitti deyip tek avazda yorumlanmasi güç bir eser.
    İcinde barındırdığı 4 karekterden ic sesimize uzanan devasa bir yolculuk.
    Bazen hasta oluyorsun bazen sarhos bazen öfkeden kan kusuyorsun bazense yanlizca yapayalnız.
    Bir uçtan bir diğerine yol alirken her karekterde kendine rast geliyorsun mutlaka.Ustelik bunları yaparken hep arkada sanatsal bir fonla adimliyor oluyorsun.
    Her bölümde rastladığın şey,bir bilinmeyeni sorgularken düşüncelerini saçma ötesine kadar varıp Ne Ne icin Ne kadarlarla öyküye yeniden dalıyorsun.
    Son olarak üsluplardaki ikilemler başta belirtmeliyim ki ömrümü yemisti ama her vurgu içime seslenişte etkenmiş.
    Sandığım dan fazla büyüsundeyim şu an. Olağanüstü döngüyle derinlerime uzandığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az Emre Karadağ ‘in.
    Elime gectiginden beridir neden okumadim erteledim diye de oturup sorgular şimdi kendimi beynim ((:
    Hersey icin burda olduğum icin kitap icin seni tanıdığım için.....
    Minnetarim Emre bey

    BAŞAK DOĞRUYOL'DAN

    6 Bitti mi?Bitti gibi mi yaptı?
    Delirmeye hazır mısınız?Saçma bir öyküye dalıp kendinizi kaybetmeye,bir solukta okumak istedikçe bitmesin diye sayfalarla bakışmaya ve zaten iflah olmaz bir deli iseniz derecenizi yükseltip huninizi büyütmeye... ;) Hazır mısınız?
    Evet sevgili Emre Karadağ'ın kitabı 6 ile tanışmaya çok hevesli iken veda etmeye niyetli değilim.
    Uzun bir yorum yapıp sizleri sıkmak istemem ama birkaç kelam etmeden bu kitabı okudum diye geçiştirmek de istemem.
    Saçmalıklarla dolu bir kitap. Ciddiyim.Saçma olduğu kadar çarpıcı,realist,sarsıtıcı,oturduğunuz yerden şöyle bir sallayıcı.
    Edebiyatı hiçbir zaman salt bağımsız bir sanat olarak görmedim.Sanatın her dalının birbiri ile bağlantılı olduğuna inanlardanım.
    Bu kitapta edebiyat,felsefe,müzik,resim,tiyatro,sinema.Hepsi var!Günlük hayatın realitesi,gerçek olmayacak kadar hayali kuramlar bir o kadar da kendinizi,ailenizi,seni,beni,onu,bizi bulabileceğiniz bir kitap!Uzun süre etkisi altında kalacağınızdan eminim
    Herkes okusun mu?Bence herkes okumasın.Kendine güvenmeyen ve 6 zamanı gelmeyen okumasın.Hazır olunmadan okunmayacak bir kitap.
    Derli toplu,aşk dolu,sakin bir kitap arıyorsanız da okumayın.
    6' yı sanırım kıskanıyorum ve kimse okumasın istiyorum :) Nacizane yorumuma göz gezdirirken size bir de arka fon müziği ayarladım.Malum 6 klasik müzik olmadan olmuyor ;)

    ASLAN NAZ'DAN

    Bir düşünün, her hangi bir konu için;
    “Aa öyle olduğunu hiç fark etmemiştim.” dediniz mi hiç?
    “Yaa öyle miymiş, hiç farkında değilim.” dediğiniz oldu mu?
    Peki ya “Bunca zamandır önünden geçiyorum şimdi fark ettim.” dediniz mi?
    Fark: ayırım demektir temel anlamda.Farklı olmak ise temel anlamdakinden kendini ayırmaktır.Ben farklı olmayı orijinallikle aynı anlamda kullanmaya çalışıyorum.Yani hiç kimsenin yapmadığını yapmak tek olmak, örnek olmak gibi.
    Emre Karadağ 6 da kendi deyimine göre saçma sapan hikayelerde farkı yakalamış.Farkı öyle bir yakalamış ki olayları bazen tualler üzerine resmetmiş, bazen de diojene somuş ne aradığını.Darvinle resmetmiş insanın nerden geldiğini, ha maymunu da ihmal etmemiş.Cenneti cehennemi ayağınıza getirmiş siz zahmete katlanmayın diye.Tanı ve tedavi de 6 da.Her kesimin bir parçası sayfalarda gizlenmiş bu gizi keşfetmek okuyucuya kalmış bir anlamda.
    6’nın ne anlama geldiğini de merak ediyorsanız 111. Sayfaya kadar sabretmeniz gerekecek.

    Sevgili Emre Karadağ; başarıyı yeni söylem ve farklarda yakalaman dilek ve temennilerimle.

    KAMİLE ÖZTEMEL'DEN

    SİNDİRE SİNDİRE OKUDUM VE BİTİRDİM...
    Öncelikle Yazar Emre Karadağ 'ın kalemine yüreğine sağlık.Tebriklerimi sunarım...
    Böyle bir kitabı yazmak gerçekten cesaret ister.Bana göre çok büyük bir başarı
    Gönül rahatlığıyla okunmasını tavsiye ederim...
    Şimdi 7 Bölümden oluşan kitaptan anladıklarımı bölüm bölüm kısaca özetleyeyim ;
    NEVROZ BÖLÜMÜ ; Anladığım kadarıyla iyi niyetle başlanmış bir evliliğin , sonradan babanın ilgisizliği ve annenin ( iletişimsizlikten ve içine kapanmasından ) Paranoya hastası olması sebebiyle huzursuz ve kopuk bir aileye dönüşmüştür..
    HİSTERİ BÖLÜMÜ ; Öyle bir ortamda hastalıklı bir ruh haliyle yetişen evlatlık kız kendi kafasından kendine göre bir dünya kurmuş orada yaşıyor...
    PARANOYA BÖLÜMÜ ; Annenin kendi iç dünyasındaki kendisiyle ve yaşadıkları ile çekişmesi...
    OBSESYON BÖLÜMÜ ; Babanın kendi hayal dünyasında kurguladığı sahnelerde yaşaması...
    İKİ BOYUTLU İNSAN ; Böyle bir ortamda büyümüş bir kızın ablasından etkilenerek gölgesi altındaki silik hayatı...
    HAYATIN ANLAMINI ARAYAN BÖLÜMÜ ; Yazarın , kainatın var olma sebebini tüm varlıkları konuşturarak araştırması...
    7 BÖLÜMÜ ; Sürekli 4 Kapıdan bahsedilen bir bölüm.
    İlk kapı ; insanın doğumu
    İkinci kapı ; Çocukluk ve gençlik çağı
    Üçüncü kapı ; Orta yaş ve yaşlılık çağı
    Dördüncü kapı ; Ölümün kapısı

    ÜLKÜ UZUNOĞLU ÜNSAL'DAN

    BİR KİTAP/BİR YORUM

    Enteresan bir kitap "6"... . Dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsü... Kapaktaki bu cümle, okurun kitapla tanışma cümlesi... SAÇMA sözcüğü tırnak içine alınmış... Nedenini merak ediyor ve kitap boyunca bir SAÇMALIK'la karşılaşacağını sanıyor insan. Fakat kastedilen şeyin; "saçmalık" değil, yazarın 110 sayfalık bir kitapta, dört kişilik bir ailenin ayrı ayrı her bireyinin his ve düşünce dünyası üzerinden ne kadar çok ve birbirinden farklı bilgi, fikir, tesbit, duygu, bakış açısı ve yorum SAÇMA'yı başarmış olması demek olduğunu anlıyorsunuz.
    Bu dört kişi, fonda sanatın dört dalının kullanıldığı bir kurgu içinde anlatılıyor. Ailenin nevrotik annesini ŞİİR, obsesif/alkolik babasını SİNEMA, histerik ablasını (evlatlık) KLASİK MÜZİK, ezik/silik kızkardeşini RESİM sanatı ile harmanlanmış bölümlerle tanıyoruz. Bu ailede herkes en az bir kişiyle sorun yaşıyor, herkes sadece bir kişiyi seviyor, herkes en az bir kişiden nefret ediyor, herkesin kendi öz benliğinde hasarlı bir yön var ve herkesin hayatına, bir şekilde 6 rakamı uğruyor.
    Okunması kolay bir kitap değil "6"... Emre KARADAĞ, kitabı yazarken verdiği emeğin karşılığında, okuyucudan da belli bir efor sarfetmesini istemiş olmalı. Belki de bu yüzden "6 Hakkında" başlığı altındaki notlarını en başa değil, en sona yazmış. (Kitabı okuyacak olanlar ilk önce bu kısmı okusun, bu da yorumumu okuyanlara benden küçük bir tüyo olsun, aramızda kalsın, Emre Karadağ duymasın)
    Şimdi "6" hakkındaki izlenimlerimi ve itiraflarımı 6 maddede toplamam gerekirse:
    1. Bu kitabı okuduğum süre içinde başka 6 adet kitabı bitirebilirdim.
    2. Sadece bu kitabı okumak, 6 kitap birden okumuş olmak kadar yorucu ama bir o kadar da doyurucuydu.
    3. Kitaptaki 6 bölümden ayrı ayrı 6 kitap da yazılabilir diye düşünüyorum.
    4. Her bölümde geçen 1+4+1=6 işleminin sırrını çözmekle uğraşan bilinçaltım yüzünden bir önceki sayfaya çokça geri dönüşler yaptım.O matematiksel ifade, okurken bilince çelme takıyor ve tökezlememek mümkün değil...
    5. Kitabı ilk okuyuşumdaki ANLAMA düzeyime 10 üzerinden 6 veriyorum
    6. Bu yüzden 6'yı, 6 ay sonra tekrar okuyacağım (İnşallah). Çünkü bunu hakediyor ve tekrar okuduğumda iki değil, üç değil... kitabın altı kapısını da açmayı başarırım ve anlama notumu yükseltebilirim diye umuyorum.
    Benim açımdan farklı bir okuma deneyimiydi. Bu özel kitap için Sn. Emre KARADAĞ'ın kalemine sağlık. Zihninin sınırlarını zorlamaktan ve tekdüze bir okumanın ötesine geçmekten hoşlanan kitapseverlere tavsiye edilir.
  • Oldukça soğuk ve sakin bir sabah, buzlu yollar – ben görmedim ama, öyleymiş. Karanlık bir gökyüzü. Evet başka bir sabah başka bir hayattan- burada ben her sabah yeni bir hayata uyanırım desem güzel bir başlangıç olurdu bir bilimkurgu ya da felsefe hatta kişisel gelişim kitabı için, ama anlamam hiçbirinden- ben her sabah yeni bir hayata uyanırım normalde. Ama bu sabah öyle değil, sadece yeni değil olmaması gereken bir varlık var yanımda. Bazıları onu heyula diye adlandırıyor, neden bilmem – dille aram çok iyi değil normalde. Neyse ben ortamdaki karamsar havayı dağıtmak için Hayriye diyeyim ona. İnsan sabah uyanınca, hatta yeni bir hayata uyanacağını bilip de uyanınca yanında bir Hayriye görmesi hiç de hoş bir şey olmuyor. Gerçi bir an eski günlerimi andırmadı değil, eskiden her uyandığımda yanımda biri olurdu, o zamanlar daha dalga geçmiyordum hayatlarla. Ama bu Hayriye bambaşka bir şeydi doğrusu. Şu anımı böyle yaşıyorsam - ki çoktan geçti o bahsettiğim an- ona borçluyum her şeyi. Neyse muallaklığı bırakayım da bugüne dönelim tekrar. Sabah kahvaltımı Hayriye ile yaptım mecburen. Beceremiyordu Donut yapmayı, ben de beceremem, sevmem de zaten, neden ısrar ettim bilmiyorum – eski den kalma bir hayal sanki. Bir ara Heyulanın – pardon Hayriye’nin , heyecan yapmanıza gerek yok- çayına şeker koymadığını fark ettim. Hemen aklıma “dünyada sevgimi anlatabilecek kadar çay yok” dizesi/cümlesi (her neyse işte o) geldi. Ama basit bir insandım ben ve daha bir demlik çay vardı. "Hayriye", dedim kırk yıllık hayat arkadaşım gibi – hayat arkadaşlığına önem veririm bu arada, hayat arkadaşlarımın hemen hepsini kendime ait özel bir kutuda saklıyorum, birisini henüz ele geçiremedim ama- "Hayriye", dedim "evet, ne zaman düşündün şekeri bırakmayı." İşte o anda gökyüzü karardı, sabah soğudu ve sakinleşti , yolların buzlu olduğunu söyledi insanlar (ben görmemiştim oysa) ve Hayriye konuştu dünyada başka bir söz söylenmemiş gibi. "İnsan alışınca çayın tadı daha bir güzel geliyormuş ama" dedi tüm korkularımın kaynağı. Onu sormamıştım oysa, "Onu sormadım" dedim, "ne zaman"- ne zaman anlayacaktı bilmiyorum- "ne zaman bıraktın şekeri? " Elindeki şekeri sessizce masaya bıraktı, bir pot kırdığının farkındaydı. "Bence daha fazla konuşmayalım" dedi, "anın görkemini bozmaya hiç gerek yok. Zaten insan hayatında kaç defa böyle bir anı yaşar ki?" Bu cümlelerde kafama yatmayan bir şeyler vardı. Bir kere insan değildi Hayriye, ne olduğunu bilecek kadar da dolu değildi benim kelime dağarcığım. An da mükemmel değildi , an kelimesinin iki defa kullanılması da. Üstelik ben de, her gün yeni bir hayata uyanan birisi olarak, yeterince uzak değildim konuya. Bir şey diyecek oldum, karşı çıkmak istedim, kavgayı düşündüm , isyan edecekken tam "Sus" dedi karşımdaki tabiat harikası. "Her şeyin farkındayım, yeni şeyler bunlar senin için, ama o eski günlerin geçti, bak bugün hava da soğudu. Kar bile yağabilir, ömrü hayatında kaç defa karı gördün ki sen?" Bir açıdan haklıydı, ama o açıdan bakmamaya karar vermiştim en başta. "Kar"dedim, "bazılarımız için bir kitaptan çok daha fazlasıdır, söyle Hayriye , neden şimdi, neden ben, zamanım geldi mi yoksa?" "Hayır" dedi yedi düvelin en biçimsiz olanı, "hayır sadece donut istemiştim küçük bir parça." Böyle dedi ve ağladı masallardaki kurt sürüsünün yalnız lideri gibi. Hani bilirsiniz, o kimse bakmadığı zamanlar için için ağlayan deli ve dişi kurt. Çok utanmıştım, aynı zamanda üzülmüştüm de. Sadece bir parça donut için bile olsa hayatıma giren bu Habalettu – yok kelimelerle aram- için düşündüğüm şeyleri düşününce durakladım biraz, "Bekle" dedim. Kafamı toparlamam gerekiyordu, evet, düşündüklerimi çözümledim ve tekrar "Bekle" dedim Hayriye’ye. Hemen mutfak kapısından dışarı çıkarak sakin ama endişeli adımlarla salondaki ceviz ağacından imal edilmiş kahverengi fiskosun üzerinde buluna o eski kırmızı çevirmeli telefona gittim, yanında duran cep telefonumdan eski bir dostumu aradım, farklı bir hayata uyandığım için ulaşamadım haliyle. "Ulaşamadım" , dedim neden sonra Hayriye’ye. "Neden sonra değil mi," dedi Hayriye, "ben de çok severim kullanmasını. İnsanı biraz havalı gösteriyor." "Ama sen insan değilsin ki" diye üzdüm yine Hayriye’yi. Farkındaydı insan olmadığının ama bunu duymak yine de üzüyordu onu. Yoktu yapacak bir şey, o da benim kadar biliyordu bu hayatta ikimize yer olmadığını. Belki başka bir hayatta" dedi Hayriye, "başka bir sabah seninle donut yiyebiliriz, kimse de karışmaz bize." "Hep böyle mi olmak zorunda"diye bağırdım arkasından. Anlamadı tabi neden oraya geçtiğimi, bana doğru döndü, "Her yeni hayat zorluklarıyla birlikte gelir, bize düşen bu zorlukları sevgi ile birer birer yok etmektir" dedi ve o an benim için bitti. Hayriye’yi sevmediğim insanların olduğu kutuya attım işim bitince. Sabah da bitmişti, karanlık soğuk ve sakinlik devam ediyordu. Kar bile yağabilirdi. Başka bir hayata başlamak için önümde 22 saat vardı. En sevdiğim gri kazağımı giyip dışarı çıktım. Başlangıçlar hep böyle oluyordu, gri kazağım ve dışarısı. Önüme ilk gelen Hint Mutfağına girdim, beğenmedim ama restoranın olduğu yere geçip bir kutu donut ısmarladım sonra. Hak etmiştim çünkü.

    https://www.youtube.com/watch?v=BXJcBXkGnHY
  • “Şimdi bi’ bol köpüklü kahve de olsa ne güzel giderdi ama..” Bilgisayarın başına oturup bu yazıya başlamadan önce düşündüğüm son şey buydu. Aslında kendimi zar zor ikna etmem sonucu konu anlatım videosu izleyecektim ama beynim elindeki son dozu kullanarak beni Word’ü açmaya zorladı. Ve şimdi burnumda hayali bir kahve kokusuyla -evet hayali çünkü evde kahve yoksa hayaliyle yetinirsiniz- bu satırları yazmaktayım. Aslında neden bahsedeceğimi tam olarak hazırlamamıştım çok ani oldu benim için de. Ama fazlasıyla gevezelik yapasım var. (bir de bilgisayar tuşlarının parmaklarımın altında çıkardığı tıkırtı sesine bayılıyorum.) Oldukça derin ve anlamsız bir bunalımdan birkaç gün önce çıktım. Evet, bir sabah uyandım ve artık bunalmıyordum. Gerçi bunda sabah annemin saçlarımı okşamasının büyük ölçüde katkısı olduğuna inanıyorum ama her neyse. Gözümü açtım ve baktım ki güneş hala eskisi gibi doğmaya devam ediyor. Açıkçası biraz şaşırdım çünkü insan bunalımdayken hayatın bir süreliğine durduğunu falan zannediyor. Yatakta telefonun şarjı ağlamaya başlayana kadar şöyle böyle pinekledim. En son yüzde beş uyarısı gelince buna daha fazla kayıtsız kalamayacağım için yatakla olan bağımı kopardım. Telefonu şarja takıp -geçen bu kelimeyi şarz diye yazan gördüm, elim ayağım titredi. Rica ediyorum şu kelimeleri doğru kullanalım sonra biz kalp spazmı geçiriyoruz burada- balkona geçtim. Sonrasını pek hatırlamıyorum çünkü bilirsiniz, eğer güneş yeni yeni doğuyorsa ve serince esen rüzgar eşliğinde balkonda oturuyorsanız her insan biraz filozof oluyor.

    Ben de girdiğim beyin fırtınasından oldukça hasarlı çıkmıştım. Ama aynı zamanda yararlı ve güzel bir sohbetti, orası ayrı. -söylemesi ayıp olmasın yeri geldiğinde gayet hoş sohbet birisi olabiliyorum. Özellikle kendimle sohbet ederken konu konuyu açıyor-

    Düşünmeyi gerçekten çok seven, ve bundan muazzam bir lezzet alan birsiyim. (Not: Bu cümle okul binası içinde geçerliliğini yitirmektedir.) Düşündükçe var olduğuma, düşünmeyi bıraktığım an öleceğime inanırım. Bunu da ek bilgi olarak paylaşmış olayım. Her neyse, tam beyin fırtınamın tsunami bölümündeydim ki kendi varlığım üzerine düşünmeye başladım. Ve düşündükçe varlığımın aslında gerçekten eşsiz olabileceğini anladım. (Özgüven eksikliği sonucu kendini yerden yere vuran ve aşağılık kompleksi olan bir genç için gayet şaşırtıcı bir andı, bakmayın öyle.) En basitinden bir örnek sundum kendime sonra. Babam annemden önce başka bir kadını tanıyıp onu sevseydi ben şu anda burada oturup bu konuşmayı yapıyor olur muydum? Ki bu daha yakın geçmiş. Bunun daha dedesinin dedesinin dedesinin dedesi olayı var ki, ilk canlılara kadar uzanır bu böyle. Hadi gen aktarımını geçelim. Ben küçükken sakar biriydim. Kaç kez araba çarpma tehlikesi geçirdiğimi bilirim. Her seferinde bir şekilde yakayı kurtardım. O kazaların birinde ölseydim tam şu an burada olur muydum? Ya da Ankara’ya ilk geldiğimiz zaman şu an oturduğumuz evi değil de başka bir evi tutsaydık, ben yine böyle bir an yakalayıp şu an düşündüklerimi düşünebilir miydim? Daha sonra hayatımıza giren ve çıkan insanlar… Şu an tanıdığımız ve yakın olduğumuz insanlarla tanışmak için kaç olasılığı yendik, düşündünüz mü? Ben bu yüzden sevdiğim insanları, ‘ tüm bu olasıkların içinden yaptığım en güzel seçimlerin sonucu’ olarak tanımlıyorum. Yaptığımız tercihleri çok küçümsüyoruz bence. Belli başlı seçimler vardır. Okul, iş, ev, kıyafet gibi. Ama attığımız her adım da bazen bir seçime dönüşebiliyor. Kazandığımız şeylerin yanında kaç şey kaybettik? O son otobüse yetişseydik ne olurdu? O son sigarayı yakmasaydık? O son yola sapmasaydık, farklı şeyler olabilir miydi? Bunları asla bilemeyeceğiz. Bu konuda bir film vardı, Mr. Nobody. Kesinlikle beyin yakan ve insana mindfuck terimini dibine kadar yaşatan bir filmdi. Çok da güzeldi.

    O sabah balkonda oturup tüm bunlardan sonra kendimi içi boş, üfleyince puf olacak şeyler için üzmemeye karar verdim. Çünkü bu zamana kadar birçok olasılığın birleşmesiyle o gün oradaydım. İyi kötü seçimler yapacaktım. Bu zamana kadar yaptığım gibi. Evet bazıları bana pişmanlık, bazılarıysa ‘iyi ki’lerle geri dönecek. Ama biraz risk almadan, nasıl yaşayabiliriz ki, değil mi? Bir sabah gözümüzü bu mavi gezegende açıp, bunca süre bu keşmekeşe karşı sağlam ve canlı kalabiliyorsak herkes biraz kahramandır ve takdiri hakeder.

    Son olarak “Yine de,” diyorum, “tüm bu milyonlarca olasılık ve seçimden oluşan evrende, benim için küçük de olsa, yalnızca benim için rezerve edilmiş bir kısım olsaydı, bu dünyadan geçip gidecek birisi olmasaydım eğer, kendimi daha özel hissedebilirdim..”
  • 248 syf.
    ·10/10
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki uzun yazacağım ve bol bol spoiler içerebilir yazacaklarım.
    Kitapla tanışmam film sayesinde oldu. Bir yerde filmden bir fotoğraf gördüm ve ben bunu izlemeliyim dedim. Öncelikle kitabı okumamı önerdiler, fakat yurtdışında olduğum için sipariş gecikebilirdi dolayısıyla film için sabırsızlandım ve önce filmi izledim. Bir kitap uygulaması olduğu için burada film hakkında uzunca yazılar yazmayacağım, fakat yazının sonuna geldiğimde bir kaç bir şey söyleyeceğim kıyaslama tarzında. Sonuç olarak filmden oldukça etkilendim ve kitabı okumaya karar verdim ancak bu kararımda Berke Can Turan 'ın da büyük payı var, çünkü onun incelemesini okudum, sonrasında da kendisinden fikir aldım.
    Kitabın konusu ve içeriği hakkında konuşmadan önce bir kaç şey söylemek istiyorum. Öncelikle kitabın çevirisi biraz yorucu olmuş, tabii bu da cümlelerin oldukça karmaşık ve uzun olmasından kaynaklı. Hatta bazen cümleler o kadar uzun oluyor ki cümlenin başını ve sonunu okuyup sonra aradaki fikre dönüp sonra bir kez daha baştan sona okurken buluyoruz kendimizi :) Aynı zamanda diyaloglar da bazen karışıyor dolayısıyla hangi cümleyi kimin söylediğini anlamanız için bir kaç kez okumanız gerekiyor.

    SIKILANLAR DİREKT BURADAN BAŞLAYABİLİR. (SPOİLER İÇERİR)
    Geçelim kitap hakkındaki yorumuma:
    Kitabın 1-ci bölümü şöyle başlıyor: "Daha sonra değilse, ne zaman?" İlk cümlesi ise şöyle: "Daha sonra! Sözcükler konuşma yaklaşım işte bu."
    Bu cümleyle direkt olarak sizi içine alıyor, merak uyandırıyor.

    Baş karakterimiz Elio, 17 yaşında, kültürlü bir ailenin tek çocuğu. Kitap Elio'nun dilinden yazılmış, onun hatıralarla dolu bir günlüğü gibi, geçmişe dönüyor ve her şeyi birer birer anlatıyor. Elio! Ne kadar da aşık olduğum bir karaktersin sen! Zaman zaman deli gibi aşık olduğum, zaman zaman deli gibi kızdığım, nefret ettiğim bir karakter, tıpkı Elio'nun Oliver'a karşı hissettikleri gibi... Hayır, hayır kesinlikle hiçbirimiz o kadar mükemmel bir aşık değiliz!

    Elio ilk başlarda "Ulaşılmaz türden biri" diyor, Oliver'dan bahsederken.. Çünkü Oliver 24 yaşında, çünkü Elio'nun gözünde o kendinden emin, hiçbir şeyden rahatsız olmayan, belki tüm insanları "Daha sonra!" diyerek arkasında bırakıp bundan hiç rahatsızlık duymayacak türden biri. Oliver'a 6 hafta boyunca nasıl tahammül edeceğini düşünüyor, bir kaç hafta içinde ondan nefret etmeyi öğreniyor.. Ama ilk başlarda bile diyor ki: "Ondan hoşlanabilirdim gerçi. Yuvarlak yanaklarından yuvarlak topuklarına dek." Gerçekten de "tırnaklarına dek" aşık olmayı öğretecektir zaman ona. "Belki de gelişinden hemen sonra başlamıştır her şey" Elio'nun da dediği gibi.
    Evet çok ayrıntıya girmek istemiyorum ama her sayfayı hatta her cümleyi yazıp da kalbimden geçenleri dökmek istiyorum.. Ama evet, yazmayacağım, kısa kısa konular hakkında yorum yapmaya çalışacağım. Bu yüzden de önümde açık duran kitabı kapattım şu an :)

    Kitapta Elio'nun "aşkına" dair (tutkusuna değil!) en çok sevdiğim şey Oliver ona neler yaptığını sorarken aslında en çok sevdiği şey kitap okumak olmasına rağmen onu listenin sonuna koyuyor, çünkü Oliver'ın ilgi alanında kitap okumanın en sonda geleceğini düşünüyor. Sonrasında sahilde yürürken ayaklarının uygun adım basması ve aynı anda yere vurması kadar küçücük detayların onu mutlu etmesi hoşuma gitmişti. Sonra onun için piyano çaldıktan sonra içinden "senin için parmaklarımın derisi kat kat soyuluncaya kadar çalarım, çünkü senin için bir şey yapmak hoşuma gidiyor, senin için her şeyi yaparım" demesini sevdim. Hatta bu cümlede ilk kez sevgisinin gücünü görüyoruz aşktan, hoşlantıdan, tutkudan öte.

    Daha sonra, tenis oynarken Oliver onun omzuna dokunduğunda "baygınlık" geçirmesi ve sonrasında deli gibi pişman olup vicdan azabı çekmesi ve şu cümlesi: "İstemediğim tek şey onun cesaretini kırmaktı." Elio balık tutmaktan, koşu yapmaktan, Ahtapottan, Herakleitos'tan, Tristan'dan hoşlanmayı öğrenmişti, çünkü Oliver hoşlanıyordu... Tam olarak en sevdiğim sevme şekli de "sevdiklerinin sevdiği şeyleri de severek sevmek".
    Ve Elio bir aşıktı; Oliver'in dizlerinden bileklerine kadar, parmak uçlarından kemiklerine kadar, "elinin bütün parmaklarına, her parmağındaki kemirdiğin her tırnağına tapacak" kadar her bir zerresine aşıktı. Hem de o kadar tutkulu bir aşık ki bazen "hepsi tutkudan ibaret, aşk falan yok!" dedirtecek kadar. Her an kendini teslim etmeye hazır olacak kadar. Defalarca içinden "Oliver, Al beni, ne istiyorsan yap bana, hiç ses çıkarmam, kimseye bir şey söylemem" diyecek kadar. Daha fazla derinlere gitmeden konuyu değişmek istiyorum, zira devam edersem tüm kitabı buraya yazmak zorunda kalacağım :) Oliver da iyi bir aşıktı fakat bence yeterince değil, en azından Elio kadar değil. Çünkü yıllar sonra Elio onu adıyla çağırdığı zaman Oliver anlamamıştı, çünkü onu seneler sonra gördüğünde tanıyamamıştı ve dahası...

    Kitaptaki ince detayları, karakterlerin dünyasını çok sevdim. Mesela ilk başlarda Elio yaklaşıyor, sonra Oliver soğuk bir bakış atıyor ona ve hemen Elio "Uzak dur ondan" diyor ya kendi kendine, ya da sadece onu dinliyor diye "o da benden hoşlanıyor, işte zor değilmiş" deyip sonra Oliver'in "Daha sonra, belki" demesiyle nefret ediyor ya Oliver'dan.. İşte bunlar çok güzel detaylardı, çünkü aslında hepimiz böyleyiz, aşıkken ya da değilken kimsenin içinde yaşadığı dünyayı, hissettiklerini bilmeden ani bir hareketine, sözüne bakarak onun hakkında hüküm veriyoruz. Ve bu çok tehlikeli. O kadar tehlikeli ki durumun farkına vardığımızda belki de o insanlarla geçireceğimiz çok kısıtlı bir zaman kalmış oluyor...

    Tutku mu, şehvet mi, delilik mi, hoşlantı mı, aşk mı, sevgi mi olduğunu anlayamadığım kısımlar da vardı.. Bunlardan bazıları Elio'nun Oliver'ın mayosunu koklaması, daha doğrusu tamamen içine çekmesi, Oliver'ın yarasını yalaması, ayak parmaklarını emmesi vesaire...

    Sevmediğim kısımlar ise Elio'nun neredeyse gördüğü her şeyden etkilenmesiydi.. Marzia ile birlikte oluyor, sonra Oliver, sonra şeftali, sonra yine Marzia... Sonra Oliver'ı başka kızlarla görürken tahrik oluyor ve ne için tahrik olduğunu anlamıyor; Oliver yüzünden mi, yanındaki kız yüzünden mi, yoksa onların birlikle oluşlarını düşündüğü için mi.. Böyle kısımlarda işte kızıyordum ve "aşk falan değil yahu olsa olsa tutku" diyordum, sonra böyle düşündüğüm için kendime kızıyordum. Ah ama Elio... Kitapçıdayken de iki katı yaştaki bir kadın yaklaşıp iki kelime konuşuyor ve Elio hemen oracıkta onunla sevişmeyi hayal ediyor. Bir heteroseksüel kız olarak yazıyorum bunları ve ergenlik döneminden geçen bir erkek olmadığım için belki de onun yaşadığı o duygu karmaşasını, istekli hallerini, çılgın hallerini anlamıyorumdur. Bu yüzden bu durumdan dolayı empati yapmaya çalışarak affediyorum Elio'yu :) Ama başka bir şeye de kızdım. Yazara! :) Andre Aciman, sen müthiş bir yazarsın, mükemmel bir dünyan ve kendine has mükemmel bir kalemin var ama gel gör ki burada sıradan bir okucu bile sana kızıyor ;)) Evet, nerde kızdım? Elio ile Oliver'ın ilk birlikte oldukları gece. Olay şu ki Elio bunu deliler gibi istemişti, belki de hiçbirimizin hiçbir şeyi istemeyeceği şekilde. Hatta yalnızca bunu istiyordu, hislerinden tamamen emin olabilmek adına, istediği şey gerçekten bu mu, yoksa değil mi anlamak adına. Ve ben de Elio kadar güzel, mükemmel olacağını hayal etmiştim. Ama kesinlikle olduğunda ikimiz de hoşlanmadık :)) Tamam, güzel olmasaydı, Elio sevmemiş olsaydı anlardım ama Elio için tamamen berbat geçmiş olması ve Oliver'dan, ona ait her şeyden iğrenmiş olması -hem de ona ait her şeye bu kadar aşıkken- ona ait her şeyden çabucak kurtulmak istemesi beni gerdi, üzdü, hikayenin büyüsünden uzaklaştırdı hatta bir daha yaklaştıramayacak kadar... Bir vicdan azabı, kendinden tiksinme, yaşadıklarından kaçma isteği çok doğal dururdu ama en azından o gece onun için mükemmel geçmiş olsaydı da ( acısıyla, tatlısıyla ) sabah kalktığında üzülseydi keşke sadece. Hani Oliver için teslim olmaya, sesini çıkarmayacağına dair söz vermeye, ne olursa olsun direnmemeye haftalar öncesinden hazır olan Elio'dan bahsediyoruz... Bu geceden sonra Elio o kadar pişman oldu ki hani bi ara kitabı kapatıp "amaan keşke Oliver gelmeseydi de bu da Marzia ile musmutlu yaşasaydı" falan diye triplere girdim :)) Ve bir de Oliver'la bir kez birlikte olduktan sonra artık kimseyle beraber olmamasını dilerdim ki ara sıra yine Marzia ile de birlikte olarak bu konuda da beni üzmeyi başardı. Neyseee :))

    En sevdiğim kısımlardan biri Elio ile babasının arasında geçen konuşmaydı. Tam anlamıyla mükemmeldi: "Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir!"

    Amaan ne uzattım ama :) Sonuna kadar okuyana helal olsun vallahi :) ( olursa tabi)

    Filmi 3 kez izledim, kitabı 1 kez okudum. Ve bir kaç kez de sıkılmadan okuyabilirim. 3 günde okumamın sebebi de oldukça yoğun günler geçirmemdi... Yoksa 1 güne okunacak kadar akıcı. Geçelim filme. Film hakkında az bir şey söylemek istiyorum. Zaten Oscar adayı idi kendisi, "En iyi film" dalında kazanmasa da, başka dallarda kazandı. Canı sağ olsun gönlümüzün galibi o. Filmin kadrosu, yönetmeni, senaristi, tüm ekip mükemmeldi. Timotheé Chalamet, Armie Hammer, Luca Guadagnino aşık olduğum insanlara dönüştüler. Timotheé zaten mükemmel ötesi oyunculuğuyla, her şeyiyle tam bir Elio. Filmi önce izlemiş olduğum için kitabı okurken gözümün önünde Armie ve Timotheé her cümleyi canlandırıyorlardı. Aralarındaki kimya zaten müthiş ötesi. Dizide "Durursan öldürürsün beni" repliğinin olmaması bence en büyük eksiklerden biriydi... En büyük artısı da Elio'nun cinsel açlığını biraz hafif göstermiş olmasıydı. Ayrıca burun kanaması sahnesinden sonra Oliver Elio'nun ayağını öpüyordu ya hani bu filme özel bir sahneydi ve bence oldukça mükemmeldi. Oyunculuklar, bakışmalar, ince detaylar, atmosfer, uyum, İtalya, her şey tam anlamıyla müthişti bence. 2020'de gelecek olan devam filmine de güveniyorum ve sabırsızlıkla bekliyorum.

    Genel olarak kitap da, film de benim için bir dünya oldu, defalarca sıkılmadan okuyabilirim/ izleyebilirim. Kendimi İtalya'da, o ailenin içinde hissettim. Mükemmel bir aile, mükemmel bir aşk hikayesi. Tüylerinizi diken diken edecek, gözlerinizde yaşlar bırakacak bir kitap. Bitirdiğinde ağladım, hem de hüngür hüngür ağladım.
    "Yirmi yıl öncesi dündü, ve dün sadece bu sabahtan daha öncesiydi, ve yarın sabah bir ışık yılı kadar uzak geliyordu."