• Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. Ben senin resmine âşığım.

    Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

    Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.

    Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.

    Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor.

    https://youtu.be/akESoXr__E4?t=40
  • Bir Gümrük Kaçakçılığı

    ”iki sene evvel bir iş için fransa’ya giden bir arkadaş anlatmıştı.

    eşya olarak bir bavulum vardı, bir de ahbaplarımdan birinin marsilya’daki bir dostuna gönderdiği bir acem halısı, ben ne bileyim meğer fransa’ya halı ithalatı memnu (yasak) imiş.

    gümrük memurları yakama yapıştılar şaşırdım kendi malım olsa halıyı bırakacağım, fakat ne yaparsın ki emanet, bilmem nereden kulağımda kalmıştı besbelli müslüman tebaası çok olduğu için fransa ibadette kullanılan eşyadan gümrük resmi almazmış.

    “ bakayım bir tecrübe edeyim,” diye düşündüm. oldukça iyi konuştuğum fransızca ile gümrük memuruna dedim ki; “ben belli bir iş adamıyım, gördüğünüz gibi halının ismi seccadedir. biz müslümanlar namaz isminde ibadetimizi onun üstünde icra ederiz, ben sofu bir insan olduğum için ibadete yarayan eşyamı dahi yanımda taşırım.”

    gümrük memuru civanmert insaflı bir adama benziyordu bir müddet burnunu kaşıyarak düşündü. “seccade ve namaz” kelimelerini bana tekrar ettirerek bir bir kâğıda yazdı sonra telefonu kaldırarak konuşmaya başladı:

    -mösyö artin serkizyan, siz istanbullusunuz, türkleri ve türkçeyi iyi bilirsiniz. seccade ne demek olduğunu söyler misiniz? seccade evet, seccade, mersi. namaz ne demek ? müslümanların ibadeti öyle mi, sizden bir hizmet rica edeceğim, lütfen beş dakika için beni görmeye gelir misiniz ancak sizin halledeceğiniz bir mesele var da …

    üç beş dakika sonra mösyö artin serkizyan gümrüğe teşrif ediyordu, gayet tipik bir istanbul ermenisi… serkizyan bana bir dost ve hemşehri selamı verdi, derhal anladım ki bu işte bana halisane tarafgirlik edecektir.

    gümrük memuru halıyı yere yaydırdı aksi gibi gayet biçimsiz bir şey, eni herhalde bir metre yok, boyu buna mükabil üç metre gibi bir şey.

    -müslümanların “namaz” ibadetini üstünde icra ettikleri seccade bu mudur?

    ermeni hiç tereddütsüz tasdik etti.

    -ta kendisi .

    -iyi ama bu ibadet için fazla uzun değil mi?

    sual gayet yerinde idi, ben önüme baktım fakat mösyö artin büyük bir saffetle derhal cevap verdi.

    -hayır değildir. namaz için ancak kâfidir.

    mamafih gümrük memuru hala tereddüt ediyor düşünüyordu.

    gümrük memuru, “son bir rica,” dedi; efendiden namaz ibadetini bir kere burada gözümün önünde tekrar etmesini rica ediyorum, ta ki bu hususta tam bir kanaat edinmiş olayım.

    artin ile birbirimize baktık. o türkçe olarak “başka bir yol yok çaresiz bir namaz kılacaksın,” dedi.
    işe daha ciddi bir renk vermek için potinlerimi çıkardım, pencereden güneşe bakarak kıbleyi tayin ettim, ellerimi kulaklarıma kaldırarak “allahüekber” deyip namaza durdum gümrük memurunun gözünü boyamak için bir şeyler okumak lazım geliyordu fakat aksi gibi namaz dualarından hiç biri aklımda kalmamıştı. çaresiz, muallim naci merhumun çocukluğumda ezberlediğim;
    “bilmem şu kuşu neden gam almış / her nailesi kalbe dağzendir.”

    şiirini makam ile okudum, sonra rükue, nihayet secdeye vardım. fakat başımı bir türlü yerden kaldıramıyordum, secdenin usulden fazla sürdüğünü gören artin türkçe olarak; “yeter, kalk,” dedi. ben bu defa gene naci’nin kuzusunu okuduğum makam ile; “nasıl kalkayım herif seccadede daha iki arşınlık yer var, bu fazlalığın hikmeti nedir? diye sorarsa ben ne cevap vereyim.”

    artin biraz düşündü, sonra, “yavaşça bir takla at,” dedi. Bu söz bana bir vahiy-i ilahi gibi geldi. “amin,” diye bağırarak bir takla attım ayaklarım halının ucuna değmiş ve hesap tamam olmuştu.

    biraz sonra kolumda emanet halı ile gümrükten çıkıyordum.”

    reşat nuri güntekin
  • Ama burda bir terslik var. İnsan şarkıyı öyle... hop deyince söyleyemiyor. Hayır. Şarkı, bilinmeyen bir nedenden, içinden kabarıveriyor, bakıyorsun ki zamanı değil, geri bastırıyorsun. İnsan, hadi, şimdi tam sırası, söyleyeceksem ya şimdi ya hiç diyor, ama söyleyemiyor. Bir türlü söyleyemiyor. Tek bir notasını bile. Bir şey daha, Willie, hazır bu konuyla ilgili. Şarkıdan sonraki hüzün. Sana hiç oldu mu, Willie? Görüp geçirdiklerinde. Olmadı mı? Seve seve yapılan bir çiftleşmeden sonra basan hüznü biliyoruz tabii. Sanırım bu konuda Aristo’yla aynı fikirdesin, Willie. Evet, insan bunu bilir, onun için de hazırlıklıdır. Ama şarkı sonrasında... Neyse ki çok sürmüyor. Ben işte buna bayılıyorum. Kaybolup gidiyor.
  • Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetinizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek... Yani bozguncu olmak... Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır. Elinde bulunan bu mal, bu nesne ile, onun bu vasıfları ile ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual.
  • Pazar günü bilirsiniz ki tatil günü, ama ben tabiki hastanedeyim. Nöbet yani, acil de hasta bakıyorum, arada servis işleri oluyor onlarla ilgileniyorum, bazen yoğum bakımdaki hastalar kötüleşiyor ona gidiyorum. Yani heryerle ben ilgileniyorum:)
    Ama artık eskisi gibi değilim. İsimde artık daha da iyiyim. Ve işlerimi daha hızlı hallettigim için nöbet sakın geçiyor diyebilirim. Yinede içimde bir sıkıntı var.
    Sıkıntımın sebebi gece 3 te ortaya çıktı. Hemşire hanım beni arayıp uyandırdı. Evet nöbette uyuyabiliyorum. Gece 1 den sonra gelen hasta sayısı baya azalıyor. Tek tük geliyor. Ama saat 3 te ve 5 te gelen 2 hasta sizin uykusuz kalmanıza yetiyor. Ya ne olcak sabaha kadar çalışırım, sabah gider eve uyurum diye düşünürseniz öyle bir dünya yok. Sabah 7.30 da vizit sonra akşama kadar serviste çalışmaya devam.
    Neyse anlatmak istediğim bu değil.
    Gece 3 te Hemşire uyandırdı. Nöroloji den konsültasyon var. Yani nöroloji ye bir hasta gelmiş, hastayı bize danışmak istiyorlar. Eh gece 3 te hasta danışıyorsan durum acil demektir. Tabi hemen hasta ismini öğrendim. Açtım filmlerine baktım. Oh durum baya kötü. Beyin kanaması var, ama çok kötü. Tabi daha hastayı görmedik. Sadece filmlerine bakıyorum. Ama bir süre sonra sadece filme bakarak bile hasta ne durumda hatta yaşar mı yaşamaz mı anlayabiliyoruz. Bu hastanın durum kötü.
    Hastayı gördükten sonra ki hastanın bilinç yok. Kendinde degil. Tepki vermiyor. Yakınlarına ne olduğunu sorduk. Hasta gece uyanmış. Eşi bir gürültü duymuş. Bakmış adam baygın yatıyor. Muhtemelen ayağa kalktıktan sorma bayılıp düşmüş. Hemen acile getirmişler. Hasta 45 yaş, hipertansiyon dışında hastalığı yok. Yani sağlıklı erişkin bir birey denebilir. Durum o kadar hızlı gelişmiş ki hasta yakınları durumun ciddiyetinin farkında değil. Biz filmleri değerlendirdik ve vardığımız sonuç hastayı ameliyat etsek bile bu hasta için umut yok
    Bunu birde hasta yakını, eşine söylemesi var.
    Bu gibi durumlarda hasta yakınlarına kararı bırakıyoruz.
    Hastanın durumu bu. Ameliyat olsa bile bir fayda görmez. Ama çok küçük bir umut, belki
    '' nasıl yani ölcek mi?
    İşte burda hastanın eşinin durumun vahametini kavradigi nokta. Bir anda çok hızlı nefes almaya başladı. Gözleri olabildiğince şok olmuş vaziyette açıldı. Elini göğsüne koydu.
    Ağlar vaziyette '' çok küçük bir umutta olsa nolur ameliyat edin''

    Hastayı hemen ameliyata aldık. Dedim ya hastanın bayılması sonrası hepi topu gecen süre 2 saat. Biz yapabildiğimizi yaptık. Hasta ameliyat sonrası yoğum bakıma aldık. Ertesi gün yani ameliyat bittiğinde sabah olmuştu, ertesi gün biraz yanlış oldu burda. Neyse hasta yakınlarına durumunu söyle zamanı geldi. Bir umut, belki iyi geçti, yada şimdilik hastanızı takip edicez belki ilerde uyanır demenizi bekliyorlar. O niyetle gelmişlerdi. Ne diyeyim şimdi. Ben boş ümitler vermeyi sevmiyorum. Doğruda bulmuyorum. Bu sefer hasta yakınları durumun ciddiyetini kavrayamıyor. Hani bizim de bir beklentimiz olsa neden kötü konuşayım.
    '' hastanızın ameliyatını yaptık. Ama, doğrusu, yani pek bir umudumuz yok. ''
    Hastanın eşi bir an gözümün önünde cümlemi bitirmem ile bir an dengesini kaybetti. Yani hala düşünürüm. Acaba az da olsa tutunabilecekleri bir umut versemiydim. Ama kendim inanmadığım bir şeyi nasıl söyleyebilirim.
    Velhasili kelam hayatımız 1 saatte bir anda elimizden gidebiliyor. Hemde en savunmasız olduğumuz anda.
    Dipnot:Geçen gece 1 de yağışlı bir havada yolda giderken su birikintisine girdim. Sonrasında direksiyon kontrolünü kaybettim. Allah'a şükür kimseye birsey olmadı. Tabi bariyerlere ve yanımda giden arabaya çarptım. Sonra araba kendi etrafında bir döndü ve durdum. Ben de bir anda ölüyordum . Allah korudu.
  • Gülümse

    Burası Maraş`ın köyü. Biz de köyümüzün çocuklarıyız. Dört arkadaş kendi kendimize röportaj yaptık bugün. Yusuf dedi ki, “en sevdiğiniz renk ne?” İlk cevabı kendisi verdi Yusuf, “mavi” dedi hemen. Birimiz “yeşil” dedi, birimiz “kırmızı”, birimiz de “gümüş”. “Gümüş” diyen arkadaşa güldük, “artistik yapma, o nasıl bir renk; ne sen biliyorsun, ne de biz” dedik. O da güldü, “radyoda duydum, herhalde güzel bir renktir; zaten bildiğimiz bütün renkler güzel” dedi.

    Emin dedi ki, “soru sorma sırası bende; büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?” Düşündük öyle. “Kim soru soruyorsa ilk cevabı kendisi versin” dedi Emin. Kabul ettik. “Elma ağacı olacağım” dedi Emin; “gökkuşağı olacağım” diyenimiz de oldu, “at olacağım”, “ay dede olacağım” diyenimiz de.

    Veli dedi ki, “şimdi ben soracağım; yabancı diliniz ne?” Baktık birbirimizin yüzüne sessizce. Veli konuştu ilk, “ben fillerin dilini öğrenmek istiyorum” dedi. Meğer aramızda bulutların dilini öğrenmek isteyen de varmış, kırlangıçların ve göllerin dilini öğrenmek isteyen de.

    “Hepinizin evinde televizyon var mı?” diye sordu İsa. Sonra da dedi ki,“kalemimiz var” dedi gülümseyerek; “hem de birkaç tane kalemimiz var.” Diğerlerimiz, “çaydanlığımız var” dedi, “minderimiz var” dedi, “terliğimiz var” dedi. Eksiğimizi sorulur da, bolluğumuzu söyleriz…

    Burası Maraş`ın köyü. Biz de köyümüzün çocuklarıyız. Dört arkadaş her gün oyun oynuyoruz. Bir gün masal anlatmaca oynuyoruz, bir gün hayal kurmaca; bugün de röportaj yapmaca oynadık işte.

    Maraş`a hastalandığımızda götürülüyoruz. Her hastalıkta değil elbette; yorgan döşek yatacak durumdaysak. Buraya fotoğraf çekmeye gelenler oluyor. Tabiatı çekiyorlar, bazen de bizi. İzin isteyip, birbirimizin fotoğrafını çekiyoruz fotoğrafçıların makineleriyle. Tam çekecekken, “gülümse” diyoruz; hepimiz çok güzel gülümsüyoruz…

    “Kurtarın kendinizi” diyor öğretmenimiz; “eviniz olsun, arabanız olsun, bankada paranız olsun.” Biz bir karar aldık kendi aramızda; birbirimizi hiç bırakmayacağız dört arkadaş. Hiçbir şeyimiz olmasa da, canımız sağolsun…

    Yoksulken zengin olanların başarı hikâyeleri okutuluyor bize. “Neyi başarmak istersiniz?” diye bir kompozisyon ödevi verilmişti. Birimiz yazdı, “ne zenginlik olsun, ne de yoksulluk; eşitliği getirmek isterdim.” Birimiz yazdı, “silah üretimini yasaklamak isterdim. “ Birimiz yazdı, “mezbahaları ve sirkleri kapatmak isterdim.” Birimiz de anlatmış, -hani en sevdiği renk gümüş olan arkadaş-, “köye opera getirmek isterdim.” “Opera nasıl oluyor?” dedik, “Müzikli tiyatro oyunuymuş, severiz hepimiz” dedi. Hak verdik, “inşallah köye opera getirirsin“ dedik; “kimse seyretmezse bile, biz dördümüz seyrederiz…”

    Köy çocuklarıyız, evet. Belki ömrümüz bu köyde tamamlanacak, kimbilir. Köyümüzü annemiz, babamız gibi görüyoruz. Sanmıyoruz bankada paramızın olacağını; ama keşke eşitliği getirebilsek yeryüzüne…

    Köyde tek traktör var; bazen traktöre bindirilip köy içinde gezdiriliyoruz. Politikacılar bizi tanısalar, silah üretimi yasaklanırdı diye düşünüyoruz…

    Evimizde televizyon olmasa da, bütün hayvanlarla arkadaşız. Mezbahalara ve sirklere dördümüz de karşıyız!

    Çok hastalanmadıkça şehri göremeyeceğiz belki; ama bütün opera sanatçılarını ayakta alkışlarız…

    Gülümsüyoruz bütün fotoğraflarda; Maraş`ın bir köyünde, yüzü güleç çocuklarız…

    Ergür Altan
  • Evet, böyle de geçebilirsin : Karanlık basmış gökyüzünün, artık, yalnız bir uçukluk olarak kalmış mavilerinde, akşam olunca yakılan sobalardan çıkan dumanların rüzgarsız havada oluşturduğu belirsiz beyazlıkların gezindiği Boğaz'da, kanalın tam
    ortasında, hiç ışıksız, isteksiz gibi, yarım-yol vermiş, sanki sessiz sedasız - öylesine ...
    Senin geleceğini; bu gece, şimdi, birazdan geleceğini bilmek de
    bir garip : 'kayıtlı' olmuyor mu o zaman 'sefer'in? ... Oysa, beklenmediğin, hatta gelmeyeceğin bilinen, hatta gelmen istenmeyen, hatta gelmemen istenen bir zamanda gelmen değil mi, senin sanatın, ustalığın?
    Yoksa nerede kalırdı Efendi'liğin - bir sıradan 'seyrüsefer esiri' olurdun!
    Haydi - gelme artık bu gece; bırak, yanlış çıksın beklentim -
    ki, bileyim, sen o'sun : o, beklediğim ...
    Bekliyorum - gelme; ki bileyim.
    Gelme!
    İşte : karşı kıyı gitti gidecek; kanalın aşağısı şimdiden görülmez
    oldu : gelmemen için her şey (ben de) hazır(ım) şimdi; zaten gelemezsin artık, istesen bile - gelsen bile, görülmezsin artık -
    - işte, gelememiş olursun o zaman da ...
    Çünkü gelmen görünmendir senin - geçmen de, görülmemen.
    Gelme bu gece - geç! Gelme - geç, bu gece ...
    İşte : gidiyorum şimdi - gelme sen de, artık.


    Nisan