• 612 syf.
    “Bu kitap daha önce hakkımda yazılanların tümünün hilafına benim söylediklerimin bir şeye taalluk ettiğini gösteriyor”

    İsmet Özel

    ***

    İlk kez İsmet Özel okuyanları ikiye ayırabiliriz. Onu okumaya denemeleriyle, düz yazılarıyla (nesri) başlayanlar ilk grubu oluştursun. Bu gruptakiler önlerine çıkan devrik cümlelerin, soru sorup kafa kurcalayan sözlerin arasında en başta ne yapacağını bilemez. Bu bilememenin bir başka sebebi de belki de ilk defa karşılaşacağı kelimeler manzumesidir. Zira yazarın kendine has kelimeleri olmasa bile onlara kattığı yeni anlamların olduğunu görür. Hatta yeri geldiğinde doğru bildiğini sandığı bir atasözünü yahut deyimi bile yazarca yorumunu görünce şaşakalabilir. Fakat bu alışma süreci çok uzun sürmez. Birkaç yazı sonrasında kendisini üslubun akışına kaptırmış halde bulur. Zira dikkat celp etme konusunda mahir birinin yazıları vardır karşısında. İlk kez İsmet Özel okuyanların ikinci gurubunu oluşturanlar olarak Özel’i tanımaya onun şiirleriyle başlayanları gösterebiliriz. Bu grubun ilk gruba kıyasla avantajı ve dezavantajı mevcut. Okurun nazmın büyüsüne kapılması nesrinkine nazaran daha hızlı gerçekleşir ve yazarla (burada şair denir artık) daha süratli bağ kurar. Bu bahsi geçen durumun avantaj kısmıdır. Dezavantaj kısmıysa ironik olarak hızlıca bağ kurulan şiirden pek de bir şey anlaşılamamasıdır. Okuyucu farkında olmadan dizeler arasında akıp gider ve fakat bu dizeler üzerinde durup düşününce şiirin ne anlattığını idrak edemez. Tabiri caizse, ne oluyoruz’a gelir. İki grubun ortak noktası dikkatlerinin önlerinde duran yazıda olmasıdır. Gelgelelim iki grup arasında bir de ciddi fark vardır ki onu da şu şekilde söyleyebiliriz; düzyazı okuyucuları diğer yazılar arasında ve hatta bizzat tek yazı içinde irtibat kurup belli bir mana çıkarabilirken, şiir okuyucuları anlamlandıramadığının üzerine gidecek dermanı yine o şiirin içinde bulamaz ve olduğu yerde sayar. İşte şiir üzerindeki bu dikkatini temellendirmek, daha doğrusu anlamlandırmak isteyenler yazarın hayatı başta olmak üzere onun eserlerini ve hatta söyleşi, röportaj, konferanslarına eğilmeli. Bu noktada elimizdeki kitap derli toplu bir çalışma olarak göze çarpıyor.

    ***

    İbrahim Tüzer’in bu eseri kendisinin doktora tezi; Kırıkkale Üniversitesi, 2007. İsmet Özel bu tez için kaleme aldığı önsözün daha ilk satırlarında şunları söyleyerek kitaba bismillah demeden o bilindik salvosunu yapıyor;

    “Ben insanların niçin kitap okuduklarını bilmiyorum.”

    Şimdi bu kitabı neden okumalı diye sormak işten değil. Fakat Özel önsöz yazmış kitaba. Demek ki mühim bir takım şeyler var içinde. Devam ediyoruz.

    ***

    “Benim annem ve iki tane de ablam vardı. Ama ben evimizde Allah’ın bir günü olsun onlara ait özel eşyaya rastlamadım. Bunlar ne zaman yıkanırdı, ne zaman kurutulurdu ben hiç bilmedim. Böyle bir asalet.”

    Sayın Tüzer kitabını dört büyük bölüme ayırıyor. Şairin hayatını anlatan ilk bölüm, ağırlıklı olarak Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin ve Şiir Okuma Kılavuzu adlı kitaplarından ve ayrıca Ataol Behramoğlu ile olan mektuplaşmalarından yararlanıyor. Anne babasının yaşamlarından kısaca bahsediyor öncelikle. Burada ilgimi çeken nokta şu oldu. Özel’in babası Ahmet Bey, beş kardeşin en küçüğü; annesi Sıdıka Hanımsa üç kardeşin en küçüğü. Peki ya İsmet Özel? Ahmet Bey ve Sıdıka Hanım’ın dokuz çocukları oluyor ve maalesef üçü ölüyor. Son kalan, yani kalan kardeşlerin en küçüğü İsmet Özel. Kaderin ilginç bir cilvesi olsa gerek. İlerleyen sayfalarda anne ve babasından yaşça çok küçük olmasının, kardeşlerinin mesleklerinin, yaşadıkları yarı göçebe hayatın, okulunun vs Özel üzerinde ne derece bir etki yaptığını görüyoruz. Bu etkiyle daha küçük yaşta merak duygusunun nasıl geliştiğini, etrafını ne denli iyi gözlemlediğini görmek Özel’in soyadı gibi hususi biri olduğuna şahit olmak açısından önemli detaylar içeriyor. Ayrıca, Kadirşinas İtaatsizlik ve Tevarüs Edilmemiş Asalet nedir burada örnekler eşliğinde bir kez daha görülüyor.

    Kitabın ikinci bölümü şairin altı şiir kitabının kronolojik olarak incelenmesine hasredilmiş vaziyette. Kitapların içeriklerinden ziyade onların genel çerçevesine işaret ediyor. Hangi şiir hangi kitabın içinde neden yer alıyor cevaplarını burada bulmak mümkün. Sözgelimi ilk şiir kitabı (Geceleyin Bir Koşu) bireysel duyarlılık, çocukluk üzerine kurgulanmışken; şiirlerinin genelini askerde kaleme aldığı ikinci kitabı (Evet, İsyan!) toplumsal duyarlılığa temas ediyor. İlk bölüm gibi dipnotlarla zenginleştirilmiş bu bölümlerde de hatrı sayılır bilgiler mevcut. Bunlardan birini paylaşayım. Özel beşinci şiir kitabı olan Bir Yusuf Masalı’nı milenyuma iki gün kala yayımlıyor. Fakat yazarın kendisiyle yapmış olduğu söyleşiden bu kitaba ismini veren şiiri yazmaya 1967 yılında başladığını öğreniyoruz. Yani henüz 23 yaşındayken. Henüz sosyalizmin hırçın savunucusuyken. Bunu o yıllarda Edip Cansever’e söylüyor ve Cansever ona burun kıvırıyor. Bülent Oran ile Bilge Karasu’nun bu yazının ortaya çıkmasında çok büyük katkıları olduğunu yine buradan öğreniyoruz.

    ***

    “Benim şiirlerimde siyasi terminoloji aptallar içindir.”

    Üçüncü bölümdeyse şiir kitaplarının içerisine ve oradan şiirlerin mısralarına dahil oluyoruz. İlk iki bölümle Özel’in düşün dünyasına girizgah yapan okur, bu bölümle yazının ilk paragrafında bahsettiğim Özel şiirini anlamlandırmaya bir adım daha yaklaşıyor. Özel’in en mühim şiirlerinden olan ve henüz yirmi yaşındayken kaleme aldığı Partizan’ın kelimeleri arasında dolaşmak, “küfre yaklaştıkça imanım artıyor” dizesinin arka planında şairden ne alıp ona ne verdiğini görmek, ilk olarak Sezai Karakoç’un Diriliş Dergisi’nde yayımlanan Amentü şiirine olan yolculuğa şahit olmak hep bu bölümde olan kısımlardır. Yaşlandıkça Savaş Bitti, John Maynard Keynes’ten Nefretimin 20 Sebebi gibi son derece uzun şiirler kaleme alınmasının nedenleri de keza burada yer alan dikkat çeken kısımlardır.

    Dördüncü ve son bölümdeyse sayın Tüzer şiirleri dil ve üslup açısından ele alıyor. Artık mısralarda geçen kelimelerin yoğunluğu ve onların kullanım tarzı, yinelemeler, deyimler, özel adlar, yazım farklılıkları ve dahası mercek altına yatırılıyor. Bu noktada alanı edebiyat olmayan biri sıkılabilir zira edebiyata dair teknik bilgiler kullanılıyor. O kadar ki tablolarla zenginleştirilmiş olan bölümde hangi harf ne kadar kullanılmış onun dahi tablosu yer alıyor.

    Bu son iki bölüm aynı şiirleri tekrar tekrar öne getirmesi ve yazarın sıklılıkla "imajinatif açılım" gibi kelimeleri kullanması sebebiyle oldukça sıkıcı hale gelebiliyor. Şahsen ben epey zorlandım. Yine belirtmekte yarar var ki mısraların incelendiği bu bölümlerde şu kelime şunu imler, bu mısra bunu anlatır diye vazıh bir anlatım beklemeyin. Hüsrana uğrarsınız zira. Kitabın temelde yaptığı yol göstermektir, yolun sonuna gitmek okuyucunun çabasına kalmış.

    ***

    “Benden başka bir kalemle ikame edebilecek bir tek satır yazmadım.”

    İsmet Özel anlaşılması zor biri, şiirlerini anlamaksa en zoru. Bunu kendisi de biliyor ve söylüyor da. Bu kitaba yazdığı önsözde de belirtiyor işbu durumu.

    “… bu kitabı okuduğunuzda bir sırrı çözmüş olmanın sevincine kavuşmanız bahis konusu değildir. Benim yazdıklarımın neye taalluk ettiğini keşfetmiş olmanın tatmini sizi rahata erdirmiş olmayacak.”

    Neden böyle peki?

    Çünkü o kendisini şiire adamış, canına kıyacakken şiire tutunmuş, varlığını şiirde bulmuş, bulduğu bu varlığı yine şiire vermiş biri. Kimse cesaret edememişken kendi şiirinde kendine Şair diyebilecek kadar cesur biri. “Bu, ben peygamberim demek gibi bir şey” demişti bir arkadaşım. Onun derdini bilmeden, şiirine hakim olamayız belki. Belki o derdi yaşamadan da olmaz. Hatta o derdi yaşasak bile, o olmadığımız için yine şiirine hakim olamayız. Peki, neden okumalıyız Özel şiirini? Cevap basit; herkesin yaşanmışlığı kendinde ve herkes ama herkes onun şiirinde kendi yaşamından bir pay bulur.

    Peki bulduğu bu pay onu refaha mı erdirir? Hayır.

    Sayın okurlar, İsmet Özel’in sunduğu konforsuzluğa hepiniz hoş geldiniz.
  •  Profesör Doktor Yusuf el karadavi

    Her Müslümanın ortak davası Kudüs


    💥İslâm’da Kudüs’ün Yeri💥


    -İslâm’da Kudüs’ün özel bir yeri ve önemi bulunmaktadır.


    -Kudüs İlk Kıblemizdir.


    -Müslümanlar için en büyük önemi ilk kıblemiz oluşudur. Resulullah (s.a.v.) ve ashabı, bi’setin onuncu yılı namazın farz kılındığı İsra ve Miraç Gecesinden başlayarak Mekke’de üç yıl; hicretten sonra Medine’de de on altı ay boyunca Kudüs’e yönelerek namaz kılmışlardır. Müslümanlara yüzlerini Kâbe’ye- Mescid-i Haram’a çevirmelerini emreden Kur’an ayetleri ininceye kadar durum bu şekilde devam etmiştir.


    -Kudüs İsra ve Miraç gecesidir.


    -Yüce Allah (c.c.) yeryüzünde gerçekleşen İsra yolculuğunun bitiş ve gökyüzünde gerçekleşen Miraç yolculuğunun da başlangıç noktası olarak burayı tayin etmiştir. ‘’Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.’’ (İsra 17) Ayetin burada övüp ‘’çevresini mübarek kıldığımız’’ diye nitelendirdiği mescit, Mescid-i Aksa’dır.


    -Kudüs Ribat ve Cihad yurdudur.


    -Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sürekli olarak ümmetine burayı korumalarını, düşman eline esir düşmemesi için uğrunda cihat etmelerini ve esir düşmesi halinde ise savaşıp özgürlüğüne kavuşturmalarını söylemiştir.



    💥Kudüs’ü Yahudileştirme Çabaları💥


    -1917’de imzalanan ve Filistin’de Yahudilere millî yurt kurulmasına imkân veren Balfour Deklarasyonu, 

    -1947’de önemli bir gelişme olan BM Genel Kurulu’nun aldığı kararla Filistin topraklarının bölünmesi 

    -1948’e gelindiğinde İsrail Devleti’nin resmen kurulmuş olduğu anlatılıyor. 


    -1967 ‘Altı Gün Savaşı’nda Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’nin İsrail tarafından işgali.


    📌Arapların Acizliği📌


    Arapların acizliği onların kaçınılmaz kaderleri değildir, bir an evvel sona ermesi gereken tehlikeli bir durumdur. 

    -Acizliğin en önemli nedenini Camp David Anlaşması olduğu ve anlaşma beraberinde Mısır’ın İslam ümmetinden kopmasıdır.


    📌Müslümanların Zaafı ve Güçsüzlüğü📌

     Nasıl ki Arapların acizliği arızî -geçici-bir durum ise Müslümanların zaafı da arızîdir.Bu durum bir hastalık gibi bulaşmıştır ancak ümmet içinde bulunduğu musibet ve felaketlerden altının ateşten çıktığı gibi olduğundan daha parlak ve daha berrak bir şekilde çıkmayı başarmıştır, başaracaktır.


     


    💥Amerika’nın Nüfus ve Hegomanyası💥


    -Amerika’nın sahip olduğu nüfuz ve hâkimiyet asla insanlığın kaçınılmaz kaderi değildir.

    -Sünnetullah gereği güçlü, sonsuza dek güçlü kalmayacağı gibi, zayıf da sonsuza dek zayıf kalmayacaktır.


    💥Dünyanın Sessizliği💥

    -Gerçekte bu etken Amerika’nın dünyaya egemen olmasının bir sonucu olarak ifade edilmiştir.


    Tüm bu olumsuz etkenler yanında yazar Karadavî, asla ümitsizliğe düşülmemesi gerektiğini söylüyor. 

    -Tek eksiğimizin direnme ve mücadele isteğiniz zayıflığı, içinde bulunduğumuz güçsüzlükten kurtulmak ve zillet içinde yaşamaya rıza göstermek.  


    -Yapmamız gereken düşmanın karşısına çıkıp var gücümüzle ‘Hayır’ diye haykırmaktır. 


    -Zulme sessiz kalınmamasının zalimin tahakkümü altında yaşamaya razı olmadan direnmenin, cihadın önemi yeniden hatırlanmalı.


    💥İsrail ile Aramızdaki Savaşın Hakikati💥


    💥İsrail'e düşmanlığımız sami ırkına mensup oluşu sebebiyle midir?💥


    -Hayır! Çünkü Yahudilerin iddia ettikleri gibi tümü Sami ırkına mensup değildir. Hazar Yahudileri gibi çeşitli ırklardan birçok millet sonradan yahudiliğe benimsemiştir. Çünkü Yahudilik bir dindir ırk değildir.


    💥 İsrail'e düşmanlığımız Yahudi oluşu sebebiyle midir?💥


    -Samilik İsrail'e karşı düşmanlarımızın ve savaşımızın bir sebebi değlise, aynı şekilde din olması hasebiyle, Yahudilikte bir sebep değildir.


    💥 Yahudiler İbrahim'in milletine dinine hıristiyanlardan daha yakındır💥


    - Çünkü Hristiyanlar dinin temel esaslarından çoğunu tahrip etmiş değiştirmişler.

    -Yahudiler peygamberlerin atası İbrahim'in dininden devraldıkları mirasın bir kısmında muhafaza etmişlerdir.

    -Hristiyanlar gibi teslis inancına inanmazlar.

    - Hz Musa'yı ilahlaştırmazlar, fakat Yahudiler yaratıcıyı, yarattıklarına benzetme yanılgısına düşmüşlerdir.

    - Yahudiler Müslümanlar gibi hayvan etinin sadece boğazlama yoluyla helal olabileceğini inanırken Hristiyan Paul'un temiz olanlar için her şeyi temizdir öğretisinden hareketle onlara muhalefet ederler.

    - Müslümanlara göre haram olan domuz eti Yahudilere göre de haramdır,hıristiyanlara ise helaldir.

    - Melekler, Peygamberler ve salihlere tasvir eden resim ve heykelleri yapmak Müslüman ve Yahudilere göre haram iken hıristiyanlara göre helaldir..


    - Yani Yahudilerle sırf dini değerlerinden dolayı savaşmış olsaydık, aynı gerekçeyle hıristiyanlarla da savaşmamız gerekirdi.


    💥 Yahudilerin İslam'ı davete karşı kötü tutumu💥


    💥 Yahudilerin Kudüs ve Filistin üzerindeki hak iddialarının tümü bâtıldır💥


    -Yahudilerin iddia ettikleri tarihi hak; Aslı astarı olmayan bir safsafadan ibarettir. Çünkü onlar Filistin'de gurbette idiler, anavatanları sıfatıyla orada hiç kalmadılar.(Yazar bunu detaylarıyla anlatıyor)



    -Yahudilerle aramızdaki savaş kuşkusuz topraklarımızı (bir İslam toprağı olan Filistin’i) işgal etmeleri, 

    -bu toprakların öz sahipleri olan halkımızı yurtlarından sürüp çıkarmaları,


    -yabancı varlıklarını silah zoruyla, kan dökerek bize dayatmalarıdır. 


    -Yahudilerin Kudüs ve Filistin üzerindeki hak iddialarının tümü batıldır.




    💥İslâmî Fetihler💥

    - Kudüs’ü Hz.Ömer (r.a.) döneminde fethedilmiştir. 


    💥Siyonistlerin Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları💥

     

    -Siyonist lider Theodor Herzl, II. Abdülhamit’ten Yahudilerin Filistin’e göç etmelerine izin verecek resmi bir ferman elde etmek için yoğun bir çaba sarf etmiştir.


    -Herzl İstanbul'a ilk ziyaretini 18 haziran 1896'da yapmıştır.(gazeteci kimliği ile) daha sonra tekrarlamış ama sonuç alamamıştır.


    Ancak Abdülhamid böyle bir durumu asla düşünmemiş,"toprakların millete ait olduğunu asla satmayacağını" dile getirmiştir.

    - Dik duruşuyla bizlere örnektir.


    -Herzl 1904'te öldüğü ana kadar bunun için çabalamış durmuştur.

     II.Abdülhamit'in tahttan indirilmesi gerektiğini düşünmüş, bunun için Osmanlı'yı işgal edip parçalamak isteyen diğer devletlerle irtibata geçmiştir. Ardından genç Türkler ve ona bağlı olan İttihat ve Terakki gibi yönetime muhalif gruplar ile işbirliği yapmaya başlamıştır.



    💥 Yahudilerin Filistin üzerinde dini yönden hak iddia etmeleri💥

    Yazar burada (72 -107 sayfalar arasında) tevrat'tan ve incil'den örnekler vererek, iddialarına cevap veriyor.

    -İsmail(as) ın, Hz İbrahim'in soyundan olduğu vurgusu!

    - Allah'ın adil olduğu,

    - Yahudilerin kitaplarında yazan 'Rabbin ahidlerine ummadıkları'

    - şu anda kendi kitaplarında yazdan( tesniye 17/6,

     tesniye 6/18,

    tesniye 7/11,

    tesniye 9/23-24,

    Yeşu 7/11,

    Yemreha 3/23,

    Mika 3/9-10 -11,

    Matta21/ 31

    Matta 21/32,

    Matta 21/43,

    Matta 3/7,

    Matta23/31 -32 -33 örnekleriyle)



    💥Kur’an’ın Mantığı💥

    - Yeryüzüne Sâlihler Varis Olacaktır!


    -Allah (c.c.) yeryüzünü bir ırka ya da millete değil sâlih kullarına verecek ve onları yeryüzünün varisleri kılacaktır. 

    -Sâlihler, yeryüzünü; zulmeden, taşkınlık yapan, Allah’ın Peygamberlerini yalanlayan, onlara eziyet eden ve insanları Allah yolundan alıkoyanlardan alarak oraya varis olacaklardır.


     


    💥Düşmanımızı Tanıdık mı?💥


    -Düşmanına karşı savaşan her insan, düşmanını tüm yönleriyle tanımalıdır.

     (geçmişini, kişiliğini, temel özelliklerini)


    💥Düşmanımızı tanımamıza yardım eden temel kaynaklar;


    1- Kur’an-ı Kerim: ‘’Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık.’’ Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın sonrasında hiç çekinmeden ahitlerini bozan kimselerdir.’’ (Enfal, 8.)


    2-Tevrat: Tevrat onlarla ilgili şöyle der: ‘’ Eğri ve sapık kuşak! Rabbe böylemi karşılık verilir, ey akılsız ve bilgelikten yoksun halk?’’


    (Rab): ‘’Yüzümü onlardan çevirecek ve sonlarının ne olacağını göreceğim, dedi. Çünkü onlar sapık bir kuşak ve güvenilmez çocuklardır.’’ ( Tesniye, 32:20.)


    3-Tarih: Tarih bize Yahudileri başkalarının enkazı üzerinde yükselmeye çalışan kimseler olarak göstermekte. Muhammed İzzet Derveze’nin ‘’Tarihu Beni İsrail Min Esfarihim’’ (Kendi Kitaplarına Göre İsrailoğullarının Tarihi) isimli kitabı bu hakikatleri beyan etmektedir.


    4-Çağdaş Yazarların Yahudilerle İlgili Kitapları:


    Hristiyanlığı ve Marksizm’i terk edip Allah’ın hidayetine mazhar olan ünlü Fransız düşünür Roger veya Reca- Garaudy’nin ‘’Ahlamu’s-Suhyuniyye ve Edaliluha (Siyonizmin Hayal ve Yanılgıları) isimli kitabı örnektir. (Garaudy, Müslüman olduktan sonra yayınladığı bu kitabını Müslüman olmadan önce kaleme almıştır.)


    5-Yahudilerin Mevcut Yaşantıları: -Yahudilerle yapılan birçok savaşta onların mantığın gücüne değil, gücün mantığına inanan bir toplum olduklarını gördük.


    6-Yahudilerin Kendileriyle İlgili Kaleme Aldıkları Metinler:


    Siyonistler şiddet felsefesiyle ilgili ‘’Savaşıyorum, o halde varım.’’ diyen Menahem Begin’in İsyan (The Revolt) kitabında açıklık kazanmaktadır. Şiddet filozofu Begin şöyle diyor: ‘’ Kan, ateş,kül ve gözyaşından dünyanın 1800 yıldan beri hiç görmediği ‘savaşan Yahudi’ adında yeni bir insan türü doğacaktır. Bizler bunu gerçekleştirmek için bir an evvel hücuma geçmeli ve katillere saldırmalıyız. Sonunda bu uğurda akıtılan ter ve kanla gurur duyacak asil ve güçlü bir nesil doğacaktır.’’ Açıktır ki Yahudiler kendileri seçilmiş kullar olarak görmekte her türlü girişimi kendi ırklarınca meşru ve makul görmekteler..!


    -Siyonistlerin, dünyayı ‘’Yahudiler’’ ve ‘’Ötekiler’’ olarak ayırıp sonra da buna tarihsel bir boyut kazandırmaları Haham Moşe Ben-Sihyun’un sözlerinde adeta bir cinayete dönüşmektedir. Bu kişi, Filistinlilerin ortadan kaldırılmasını Filistin’in de işgal edilmesini öngören bir üslupla Talmud’u açıklamaktadır. Bu ayrım, İsrail merkez komutanlığı hahamı, Abraham Avidan’ın sözlerinde çirkin bir ırkçılığa dönüşmektedir. Bu kişinin ilham aldığı dini yasalar göre Yahudiler, başkalarına asla güvenmemelidirler. Haham Avidan İsrail askerlerine şu telkinlerde bulunuyor: ‘’Dini yasaların öngördüğü şekilde size başkalarını ve de onların iyilerini öldürme ruhsatı verilmiştir. Bu üzerinize düşen bir görevdir.’’ Sözlerine dayanak olarak kendilerine Talmud’tan şu sözleri aktarıyor: ‘’Üzerinize düşen, insanların en iyilerini öldürmenizdir.’’


    《《Kısacası Siyonizm’in hedeflerinde şu tehlikeler yer alır; Irkçılık, Şiddet ve Düşmanlık, Yayılmacılık, Ahlaksızlık, Cimrilik ve Mala Kulluk》》


    💥Siyonizm, Emperyalizmin En Üst Aşamasıdır!💥



    (-yerleşimci emperyalizm

    -yayılmacı emperyalizm,

    -ırkçı(etnik) emperyalizm, 

    -zalim emperyalizm, 

    -terörist emperyalizm)


    💥Siyonizm Tüm Dünya İçin Bir Tehlikedir!💥

    Bu bölümde;

    - Yahudilik Hristiyanlık hakkında ne diyor?

    -Hristiyanlık Yahudilik hakkında ne diyor?

    -Başkan Franklin'in Yahudi tehlikesine dikkat çekiyor başlıkları vardır.


    💥Amerika ve İsrail💥

    - Amerika'nın mali askeri ve veto değerindeki siyasi desteği olmasaydı İsrail kurulmaz da kurulsa da günümüze kadar gelmezdi.

    - Evet Amerika Şüphesiz tek başına bir Barış'ın koruyucusudur(!)

     O da İsrail'i her türlü rakip ve direnişe, onu hedef alan gizli ve açık tehlikelere karşı koruyan barıştır..



    💥Sözde Devlet İsrail (!)💥


    -1947’deki ‘’taksim kararını’’ ümmet olarak reddettik. Çünkü hiç kimsenin evinin kendisi ile Zalim bir gasp arasında paylaştırılmasına istemez. Ortaya koyduğumuz Tüm bu tepkilerden sonra bu kararı kabul etmediğimizi pişman olduk.


    - 15 Mayıs 1948 tarihinde Esra yeni kuruluşuna ve yüz binlerce Filistinli yurtlarından çıkarılıp dünyanın çeşitli yerlerini sürülmelerine Tanık olduk


    - iki büyük felaketten şahit olduk. Birinci felaket;1948'de İsrail in kurulduğunda, ikinci felaket ise 1967'de İsrail'in Filistin'in Geri kalanını (Batı Şeria'yı,Kudüsü, Gazze'yi) sina yi, golani, Lübnan'ın güneyini işgal ettiğinde yaşadık.


    💥Talihsiz bir imza töreni💥

    Burada yazar kendi bizzat izlediği gözlemlerini anlatıyor.

     ABD'deki imza töreni sırasında Rabinin "Bizler buraya yakıcı halkının tarihi ve ebedi başkentleri Kudüs'ten geliyoruz"demesini,

    -anlaşmadan hemen sonra Yasir Arafat ve Mahmud Abbas'ın konuşmalarını "daha sonraki aşamalarda bunları çözmeye hedeflediklerini" belirtmelerine bu problemlerin sırasıyla 'Kudüs mülteciler Yahudi yerleşim birimleri ve sınırlar' dediklerini söyleyip, soruyor "muallakta kalan problemler bunlar ise Siz bu anlaşma ile neyi çözdünüz?

     -Arafat sürekli teşekkür eden minnettar olan taraf, Rabin veren feragat eden taraftı.

    -Arafat 3 kere teşekkür ederim sözünü ekrarladı.

    -Rabin konuşmasına başlamadan önce Yahudilik,Yahudiliğin geçmişini, bugününü, uzun mücadelerini, sıkıntılarını, fedakarlıklarını anlatmayı unutmadı. Tevrat'tan bunlarla ilgili deliller sundu.

    -Arafat'ın ise tek yaptığı şey övgü,teşekkür ve minnet dolu  ifadeleri tekrarlamak oldu, cevap verme babından Kur'an'dan ne bir ayet okudu, nede İslamdan bir kelime zikretti.

    -Rabin asık suratlı iken, Arafat güleryüzlüydü." Diyor.





    💥Müslümanları Saran: ‘’Vehn’’💥


    -Vehn; Hz. Peygamber’in  (s.a.v.) İslâm tarihinin en çalkantılı döneminde ümmeti ondan şiddetle sakındırdığı manevi tehlikedir. Resulullah (s.a.v.) ‘’Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve kalbinize vehn’i yerleştirecektir buyurdular. Orada bulunanlardan biri ‘’Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.) vehn nedir? ‘’ Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizliktir.’’ buyurdular. ( Hadis Ebu Davud ve Ahmed rivayet etmiştir.)









    💥 İslami Uyanış asla ölmeyecektir!




    💥 İslam alimlerine Çağrı!



    💥Tavsiyeler💥


    -‘’Biz Müslümanlar, İslam davetçileriyiz. Savaş yanlısı değiliz. Fakat kendimizi, vatanımızı ve kutsal değerlerimizi savunmak için ölümüne de savaşırız. Çünkü bu durumda savaşımız Allah (c.c.) yolunda olacaktır. Bu, iman ehlinin sonsuza dek değişmeyen tavrıdır. ‘’İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kafir olanlar ise tağut yolunda savaşırlar.’’ ( Nisa, 4>)


    💥Tavsiyeler:


    1-Daha sonra İntifada ismini alan ‘Cami Devrimi’ tekrar canlandırılmalıdır.


    2-İsraille her türlü ‘normalleştirme’ fikri reddedilmelidir.


    3- İktisadi anlamda İsrail boykot edilmeli ve bu boykot etkin bir şekilde sürdürülmelidir.


    4- Araplar ve Müslümanlar aralarındaki anlaşmazlıkları sonlandırıp birbirlerine sağlam bir şekilde kenetlenmelidirler!


    5-Bize düşen; mücadelemizin İslâmî yönünü açıkça ilan etmektir.


    6-Kudüs’ü kurtarmak için uluslararası bir İslâmî Komite oluşturmalıyız.


    7-Mescid-i Aksa’yı Kurtarma Heyeti adında uluslararası bir heyet kurulmalı; heyetin görevi Kudüs Fonu altında tüm dünya Müslümanların -hatta tüm şerefli ve hür insanların- katkıda bulunabilmelerini sağlamak olmalıdır.


    -HAK, ER YA DA GEÇ GALİP GELECEKTİR.


    -Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: ‘’Müminlere yardım etmek Bizim üzerimizde bir haktır.’’ (Rum, 30')


    -Filistin için mücadele edebilmek direniş ile mümkündür..

    Evet DİRENEREK DİRİLMEK, HAKK OLAN DAVADA HER DEM DİRİ OLMAK.


    -Direnişin yanı sıra devamlı olan bir bilinçlenme faaliyeti yanlış algıları düzeltmek açısından önemli olacaktır.


    -Filistin Meselesi, yalnızca Filistinlerin ya da Arapların meselesi değildir. Hamas yapılanmasının ifade ettiği şekliyle ‘’Filistin İslâmî bir meseledir.’’ Tüm Müslümanların, Ümmetindir.
  • 248 syf.
    ·2 günde
    BU AŞK, BU ŞEHİR, BU KEDER
    1.
    hoşça kal ayak izim
    serseri sokaklarda
    hoşça kal
    kendine bir başka
    gökyüzü büyüten
    kardeşim
    gece feneri
    hoşça kal çaldığım
    ıslık
    söylediğim türkü
    doludizgin karlarda.

    hoşça kal
    annemin
    yüzü
    hep beyaz yaşmaklı
    sın dökülmüş bir yalnız
    aynada.
    hoşça kal
    dolunayın
    altında
    ıhlamur ağaçlarına
    kazıdığım
    şey
    hoşça kal uzaklarda yanan
    anızların parıltısı hoşça kal.

    bir gün gelecek bu gün de
    bir anı olacak nasılsa
    oturduğumuz bu masa
    bu kum saati, bu rüzgar, bu eski
    komodin
    bu kırık
    sandalye
    bu kelepir yürek
    bu aşk
    nasılsa.

    hoşça kal ayak izim
    serseri sokaklarda
    hoşça kal
    yanın kalmış
    duvar yazılan
    hoşça kal
    bir gün gelecek
    akacak yeraltı sulan
    hoşça kal
    yakut, bezirgan, gön
    hoşça kal eski zaman
    ak tarlan
    gidiyorum
    bu şehri bu yağmuru
    bu düşleri
    bu aşkı bu kavgayı bu kederi
    size bırakarak.

    eylül '84

    Behçet Aysan’ın Selimiye Askeri Ortaokulu için 1991 yılında yazdığı otobiyografisi.

    Ben Behçet Aysan
    1949 yılında Ankara'da doğdum. Babam Girit kökenli. Babamın babası, 1900'yü yılların başlarında Kandiya'dan gelmiş. Ailenin geliş nedeni bilinmiyor. Anne tarafım Saraybosna göçmeni. Ankara'da yerleşmiş bir küçük memur ailesiydik. Ekonomik sıkıntılar içinde. Babam kendi kendini yetiştirmiş bir teknik ressamdı ve şiir yazardı. 1960'lı yıllarda bu şiirlerin bazılarını Defne, Çaba, Hisar gibi dergilerde yayımladı. Halk şiirinden yola çıkmaya çalışan, F.Nafiz, Necip Fazıl, Orhan Seyfi karışımı, kiminde aruz kullanmaya çabalayan bir şiirsever.
    İlkokulu 1960 yılında bitirdim. 1955-1960 yıllarıydı. Demirlibahçe ilkokulu. 27 Mayıs 1960, henüz yeniydi. Babam, benim gibi haylaz bir çocuğu okutamayacağı korkusuyla, beni askeri ortaokul sınavlarına soktu. 12 yaşından yeni gün almaya başlayan bir çocuk için sadece heyecan verici bir serüven.
    Ve Selimiye Kışlası. 1960-63 Selimiye Askeri Ortaokulu. Ki yıllar sonra 12 Mart kapıyı çaldığında, öğrencilik yaptığım bu tarihi kışlada tutuklu kalacaktım. Selimiye Kışlası ve ilk edebiyat ilgileri. Arkadaşlar, haki elbiseler içinde şiir, arkadaşlardan Hulki Aktunç.
    1963-1967 Kuleli Askeri Lisesi: Futbol, şiir, İstanbul. 1968, Ankara'da askeri öğrenci olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi. Ve öğrenci olayları, girmemek balıklama ne mümkün. Hareketli bir dönem. Şiirin benim için daha gerilerde kaldığı.
    1972-1973. Gözaltı. 141-142'ye muhalefetten tutuklanma. Harbiye, Selimiye, Kartal-Maltepe, Ankara Mamak ve Ankara Merkez Cezaevleri. Beş ay sonra aklanma. Oy birliğiyle bir sivil mahkeme tarafından, sıkı yönetim güvensizlik kararı ve 1973 seçimleri üzerine beraatle sonuçlanma.
    1974-1979 yılları. İşsizlik, sıkıntılı günler, evlilik, 1976, biricik kızım, sevgili Eren'in doğumu. Yankı Dergisi, Türk Haberler Ajansı'nda gece sekreterliği, Sendika eğitimciliği, yine işsizlik. Ve şiire çok ciddi sarılma.
    1979; yeniden tıp öğrenimine, 4. sınıftan dönüş.
    Yayımlanan ilk şiir, Türk Dili mart sayısı ve yine 1979 Yusufçuk Mart sayısında bir şiir. Türk Dili, Yusufçuk, Yarın, Tan, Yazın dergilerine şiir yazma. 1979-1982 yılları.
    1983; Yaşam İçin Şiir'in çıkışına katıldım. Şiir sorunları üzerine kısa yazılar ve yaşam için şiir, Yarın'da şiir yayımlama. Ve ilk kitap, Yeni Türkü şiir yayınlarından "Karşı Gece, Yeni Türkü, 1983"
    1984, Yaşar Nabi Nayır şiir ödülü. "Sesler ve Küller, Varlık Yayınları, 1984". Varlık, Yarın, Düşün dergilerinde şiirler.
    1986 Ceyhun Atuf Kansu şiir ödülü. "Eylül". Ve 1986 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü, "Deniz Feneri, 1987, Puhu Yayınları". Düşün, Broy, Milliyet Sanat, Gösteri, Sanat Rehberi, Su dergilerinde şiir yayımlama ve konuşmalar.
    1984 Tıp Fakültesi'nin bitirilişi. İzmit ve Ankara'da hekimlik. Ardında Ankara Numune Hastanesi'nde psikiyatri ihtisası.
    1990'da "Şiirler" adlı kitabın El Yazıları Yayıncılık tarafından basılışı. Şiirlerin İngilizce, çekçe, Almanca, Macarca, Yunanca, İsceççe'ye çevrilmesi ve yayınlanması. Ülkemizde de, bazı şiirlerin popüler müzik grupları tarafından bestelenmesi.
    1991, psikiyatri ihtisasının tamamlanması ve SSK Yenişehir Dispanseri'nde psikiyatrist olarak hekimlik.

    Kaynak: http://www.selimiyeaskeri.org/...z/behcet-aysan-1.htm

    "bir gün başkaları da bizi anlatacak
    hazır olalım sözlerin
    pas tutmayanı için
    çamura bulanmamış çığlıklara.
    adımız buydu diyelim
    yerimiz buydu, işte tarih"

    Şair Behçet Aysan'ın Kızı Eren Aysan: Tek Duygu Kaldı Geriye, Çaresizlik..
    Pazartesi, Temmuz 02, 2012 BEHÇET AYSAN, EREN AYSAN, RÖPÖRTAJ, SİVAS KATLİAMI

    Sivas’ta yakılarak katledilen şair Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan böyle isyan ediyor, o kara güne. Yaşamı, hayata bakışı artık bir başka türlü oluyor 2 Temmuz 1993’ten sonra. Bir de 13 Mart’taki davada zaman aşımı kararı adeta 2 Madımak’ı yaşatıyor O’na…

    Eren Aysan ile Sivas katliamının üzerinden geçen 19 yılı, değişen hayatını ve 13 Mart’taki kararı konuştuk.

    -19 yıldır Sivas Katliamı ile ilgili basında çok fazla haber yayınladı. Türkiye ve dünyadan tepkiler yükseldi. Geriye dönüp baktığımızda 19 yılda değişen ne oldu?

    Öncelikle şunu söyleyeyim: 2 Temmuz 1993’dan bu yana “yenilgi” duygusunu üzerimden atamadım. Sanki o ana kadar her şeyin çözümü vardı. Sıkıntı ne kadar ağır olursa olsun, küçücük hayale yol açan umut da vardı. Şimdiyse tek duygu kaldı geriye, çaresizlik… Çünkü 1993’de, özellikle boyalı basında, yananın provokatör, yakanın kahraman olduğu söylemlerine tanıklık ettik. Özellikle Sabah, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Meydan gibi yüksek tirajlı gazeteler, “olaylara Aziz Nesin’in yaptığı lüzumsuz konuşmanın neden olduğu”nu yazdı. Kendinden menkul köşe yazarları, orada öldürülen sanatçı, yazar ve şairlerin kimliğini gözetmeden, tek hedef olarak Aziz Nesin’i gösterdi. Kaleme alınanlar Madımak Oteli’nin önünde yükselen, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”, “Kahrolsun Laiklik” nidalarından uzaktı. On altı yaşındaydım… Soluksuz bir biçimde bağırmak, bu ülkenin bir şairi, yazarı, bilim adamı yakıldı diye haykırmak istiyordum. Siz kalpten parmak uçlarına uzanan acının tırnakları bile titrettiğini bilir misiniz? Ben biliyorum… Süreç içinde kendimizi anlatmaya çalıştık. Her şey için mücadele ettik diyebilirim… Ölenlerin kimliklerini adeta yeniden kazandırmaya çalıştık. En sonunda mızrak çuvala sığmadı. Her şey bütün çıplaklığıyla ortaya saçıldı.

    “ÜLKE DAHA ÇOK ERKEN ÖLÜMLERE GEBE”

    -2 Temmuz 1993 günü hayatınızda bir dönüm noktası oldu. Behçet Aysan’ın kızı olarak o gün neler yaşadınız anlatır mısınız?

    Küçük bir çocukken akasyalı sokağa bakan küçük bir evde otururduk. Her akşam masamızda aile sofraları kurulurdu. Zaman mavi benekli kelebek kanatlarında uçuşurdu. Ölüm öyle çok uzaktı ki, kimse bir mezar taşının yanından geçeceğini bile ummazdı. İşte tam o günlerden birinde, telefon çaldı. Babam Sivas’tan aradı, sesinde tuhaf bir tedirginlik: “Cuma gününe kalmak istemiyorum, geleceğim” dedi. Akşam televizyonda “Sivas’ta olaylar” başlığı. Önce “yirmi iki yaralı var”, dendi. Babamın hemen geleceğini düşündüm. Saat on haberlerinden sonra alt yazılar geçmeye başladı. Otel yandı bitti, kül oldu, işte şu kadar ölü... Bir bahçeye gittik annemle. Çok gördüğüm, babamla annemin hep götürdüğü, adı çiçek ismi olan bir yere. Boşuna geliyordu bana yaşadıklarımız. Babam ölmezdi ki. Peki, niye tanıdığım yüzlerde hep gözyaşı vardı? Önce babamın muayenehanesine gittik. Ve gece on iki haberlerini izledik. Ve televizyonda İçişleri Bakanı Gazioğlu’nun açıklaması:

    “Ölenlerden ilk sekiz kişinin kimlik tespiti yapıldı, isimlerini sayayım.” Behçet Sefa Aysan dördüncü isim. Sessizlik deldi geçti bedenimi, hiçbir kıpırtı hatırlamıyorum. Spiker, “Sayın bakanım, ölenler arasında Behçet Aysan gibi yazarlarımız, sanatçılarımız var mı?” diye soruyor, bakan birkaç dakikalık susuştan sonra “evet” yanıtını veriyor. Ben daha çok korkuyorum. Sonra adımdan bir fazlasını hatırlamıyorum, annem beni eve götürmüş olmalı. Sabaha kadar odamda bekledim, babamı. Gelecek ve ben afacan bir mutlulukla koşacağım yanına. Hem niye ölsün ki! Yok, bunlar yalan. Ertesi gün anneme bir bardak çay uzattım. Gördüm gözünde yaş yerine kan var. Büyüdü gözündeki kan pıhtısı. Günlerce, aylarca gitmedi. Her gün kendini battaniyelerin altında sakladı. Bir kedi gibi incelikle mırıldanarak girdi odadan, çıktı odalardan. Bir gün ayağa da kalkamaz oldu, ağrıdan acıdan duramaz. Anladık ki her konulan teşhis “verilecek hesabı kalmamışlara” değilmiş. Defalarca ameliyat masasına götürdüler annemi. O gideceği yeri bilerek ince bir çizgi gibi gülümsedi. Ölümünden bir gün önce saatlerce konuştuk.

    -Kendini niye bu hale getirdin anne?

    İkimiz de biliyorduk artık geriye dönüşün olmadığını. Gittiği yolun çıkmaz bir sokakla birleştiğini daha önce bilseydi, kendini korur muydu, sanmıyorum.

    -Babamı çok mu sevdin anne?

    -Sen olsaydın sen de severdin dedi olanca mahcupluğuyla, sarıldım ona. Kara gözlerine baktım, kaşlarına. Son konuşmalarımızdı bunlar.

    Annemi bir kefen içinde gördüğümde de yaz başıydı, babama yakın bir mezar bulduk ona. Şimdi sanki bir pencereden babama bakıyormuş da en azından onu gördüğü için iyiymiş gibi geliyor bana.

    Benim için yaşam artık, annemin ağzından çıkan son sözcüklerde gizli. Sivas’ın anlamını soruyorsunuz ya, diyorum ki Sivas bir aile hikâyesinde gizli. Sanki çok uzak bir geçmişte kalmış, hiç yaşanmamış bir aile hikâyesinde.

    Biri kırk üç, biri kırk dokuz yaşında ölen iki insandan kalanlardır bunlar. Bir romanda okunsa “Türk Filmi” gibi sulusepken, akıl başa gelince de bizim ülkemizde olası bir kurgusu var denebilir pekâlâ.

    -Peki, biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık?

    Yanıtlayacak tek bir sözcük bile bulamıyorum, bundan sonra da kendim için de hiçbir şey istemiyorum. Bu ülke daha çok erken ölümlere gebe. Tek bildiğim bu.

    -Son olarak ne söylemek istersiniz?

    13 Mart’ta mahkeme kararını açıkladığı anda… Önce büyük bir boşluk hissettim kalbimde. Sanki elimi kalbime götürdüğümde yerinde durmuyor gibiydi. Soluksuz kalmıştım. Nefes almıyordum. Öylece gelip geçenlere bakıyordum. Üstelik hukukin sürecin derdime derman olmayacağını bile bile bunları yaşıyordum. Türkiye’de hangi siyasi cinayet çözüme ulaştı da babamınki tamamlansın? Üstelik yanı başımda hukuk defterinin çoktan kapatıldığı derin ailem de vardı. Onların bir kısmı platform kurulmadan önce de eş, dost, tanışık, kardeşti. Dışarı çıktım. Gökyüzüne baktım. Dünya dönüyordu. Şu bir gerçektir artık: Biz konuşuyorsak, adalet yoktur! Çünkü on dokuz yıldır hukuki mücadeleyi yıpranarak verdik. Şimdi artık bana düşen görev babamın yarattıklarını bu dünya döndüğü sürece yaşatmak için çalışmaktır.

    Söyleşi: Deniz Toprak/Odatv.com

    bilirim yarın diye bir şey var
    çeliğin su katılmamış yanı
    ırmakların geçilecek, fırtınaların
    bir yanı var
    ömrümüzün
    dinecek
    belki bir gün gülecek.
    selam verip
    selam alacak
    barışa kardeşliğe
    hep tok yatan
    çocuklar görecek
    el ele
    aşklar, omuz omuza
    dostluklar
    ne dikenli teller olacak
    ne tanklar tüfekler
    ne tüberküloz kalacak
    ne lösemi
    ne işsizlik

    Behçet Aysan - Beyaz Bir Gemidir Ölüm (Kendi Sesinden)
    https://www.youtube.com/watch?v=OxFzlWuun9g

    Bestelenen Şiirleri :

    Ezginin Günlüğü Bir Eflatun Ölüm
    https://www.youtube.com/watch?v=XvMHhMrpGwA

    Ezginin Günlüğü - Kara Sevda
    https://www.youtube.com/watch?v=I-6mRKRx4EI

    Ezginin Günlüğü - Kuşlar da Gitti
    https://www.youtube.com/watch?v=VQzQSERhHxU

    Ezginin Günlüğü - Sesler ve Küller (1996)
    https://www.youtube.com/watch?v=wGGwGDf5ROU
  • ..ben karakavruk yüzümün arkasında
    kırbaçlayarak büyüttüğüm ağrıyı bırakıyorum
    bana ne çerçilerden, çerilerden, kullardan
    halksa kal'am onu kal'a kılan benim
    boşanır damarlarıma yılların kahraman gürültüsü
    çünkü kavganın göbeğidir benim yerim..
  • 245 syf.
    ·Puan vermedi
    Çarpık Dünya, Mayıs-Aralık 2018 arasında çevrildi. Kitapla daha önceden tanışıklığım vardı, hatta o kadar sevmiştim ki bir tiyatro uyarlamasını da yaptım. Gerçi bu uyarlama İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın geçtiğimiz bir kaç yılıık karışıklığında Edebi Kurul’un okumasına bile giremedi, ama kim bilir belki bir gün sahneye konabilir.

    Bu yazıda Nabokov’un Çarpık Dünya’da kullandığı referanslar, kelime oyunları, bir çok dilden alıntılar, icat ettiği kelimeler, daha neler neler var. Kitabı okuyan ve bazı şeyleri tam olarak çıkaramayanlara yardımcı olması ve yazarın inanılmaz zengin çağrışımlarla yüklü dünyasını daha iyi yansıtması için hazırladım.

    Evet, Nabokov’un nispeten az bilinen ve Amerika’da ingilizce yazdığı ilk kitabı Bend Sinister karşılığını bizde pek bilinmeyen kraliyet armalarında ya da soylu ailelerin armalarında normalde sağdan sola çekilen çizginin soldan sağa çekilmesi anlamına geliyor. Bazılarına göre bu, armayı yaptıran kişinin gayrimeşruluğunu gösteriyormuş. Önsözde Nabokov anlattığı dünyanın çarpıklığını vurgulamak için bu ters arma kavramını kullandığını anlatıyor. Bizde arma ile ilişkili fazla bir geçmiş olmadığı için “Çarpık Dünya” adını uygunu gördüm, Nabokov’un istediği anlama en yakın olan başlık olduğunu düşündüm.

    Buna benzer bir çok noktayı açıklamak için kitapta bir sürü dipnot kullanmak zorunda kaldım. Tabii Nabokov önsözde kendisine dipnot kullanmasını tavsiye edenlere bayağı bir dokunduruyor, ama yapacak bir şey yok!

    Aşağıda her bölümün başlığı altında o bölümdeki çeşitli bilmeceleri/kelime oyunlarını ya da referansları bulacaksınız. Mümkün olduğunca linkler kullanarak bilgiye ulaşmanızı da sağlamaya çalıştım.

    Önsöz
    1) Craigie Meydanı: Nabokov’un 1945’lerde yaşadığı bu yerde artık meydan yok. Yüksek binalar dikilmiş ve bloğun önünden Craigie Caddesi geçiyor.
    2) Harvard Üniversitesi Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi: Burası hala var. 1991-1992 yılında çalıştığım Uygulamalı Bilimler bölümünden Oxford Street tarafından ayrılıyor ve Müze web sitesinde (https://mcz.harvard.edu/...-research-collection) Nabokov’un lepidoptera (pulkanatlılar) üzerine çalışmalarına referans veriliyor.
    3) Camera Lucida : 19. yüzyilda kullanılan bir optik alet. Üç boyutlu nesnelerin temel özellikleri kağıda kolay aktarılmasını sağlayan bu aletin çalışmasını bu videoda görebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=-W_naqT2M7Y
    4) Bend Sinister : Yukarıda belirtildiği gibi armalarda tersten çizilen bir çizgiyi belirten terim.
    5) “sessizlik” ve “temizlik” birdirbir oynar: Orijinal metinde bu sözcükler silence ve science. Aynı etkiyi vermek zordu çeviride, en yakın sözcükler olarak bunları bulabildim.
    6) Malheur gölü: A.B.D.’nin Oregon eyaletinde 200 km2 yüzölçümü olan göl. Biraz zorlarsanız haritadaki şeklinin bir mürekkep lekesine ya da su birikintisine benzediğine ikna olabilirsiniz.
    7) Amir… Finosu… Amiral… Filosu… : Orijinal metinde the admiral lost his fleet cümlesini Krug’un the animal lost its feet olarak duyduğunu az sonra doğru söyleyiş yinelendiğinde anlıyoruz (Bkz. 4. Bölüm). Yine dilimize çevrilmesi oldukça güç bir kelime oyunuydu bu.
    8) Bernadette’in Şarkısı: Prag doğumlu Franz Werfel’in Nazilerden kaçarken bir süre kaldığı Lourdes’da (Fransa) Meryem Ana’nın kendisine göründüğüne inanılan ve 1933’te Katolik Kilisesi tarafindan azize ilan edilen Azize Bernadette’in hikayesini anlattığı romanı. Nazilerden kurtulup Amerika’ya yerleşirse bu hikayeyi yazmak için yemin etmiş ve 1941’de bunu gerçekleştirilmiş. Daha sonra filmi de çekilmiş ve 4 Oscar ödülü almış (https://www.imdb.com/...036377/?ref_=nv_sr_1).

    9) Rüzgar Gibi Geçti: Bu popüler filmin adı Nabokov’un belirtiği gibi Ernest Dowson’un "Non sum qualis eram bonae sub regno Cynarae” Latince başlıklı şiirinden alınmış:

    "I have forgot much, Cynara! gone with the wind,
    Flung roses, roses riotously with the throng”
    “Çoğunu unuttum Cynara, rüzgarla gitti,
    atılmış güller, güller kalabalıkla isyankar"

    Nabokov kitapta şiirin ikinci mısraındaki Flung roses sözcük dizisini bir kitap başlığı olarak kullanıyor.

    Bu arada şiirin başlığı Horace’tan alınmış. Türkçe’ye çevrildiğinin aksine bu terim aslında rüzgarla uçup gitti anlamına geliyor.

    2. Bölüm
    1) Uççuyor: Orijinal metinde uydurma bir kelime olan flukhtung kullanılıyor. Almanca’daki Fluchtung’a biraz benziyor ama tam değil.
    2) Simplizissimus: Burada Nabokov 1896-1967 yılları arasında yayınlanmış Alman mizah dergisi Simplicissimus'a gönderme yapıyor olabilir.
    3) Strekoza: Burada Nabokov 1875-1918 yıllarında yayınlanan Rus mizah dergisini kastediyor olmalı.

    3. Bölüm
    1) Feilün tef’ilesi: Nabokov anapaestic terimini kullanıyor. Batı şiirinde bu iki kısa, bir uzun heceden oluşan tef'ileyi gösteriyor, divan edebiyatindaki karşılığı ise feilün. Aruz vezninde en sık kullanılan kalıplardan biri failatün failatün failatün feilün. Örnek şiir:

    Ne Süleymân / ne Selîm’in / kuluyuz

    Hazret-i Rab / b-i rahîmin / kuluyuz
    - Esrar Dede
    2) Chardin’in ‘İskambilden Ev’ kopyası : Jean-Siméon Chardin ’in 1736 yılında yaptığı ünlü bir yağlıboya resim.
    3) alt şase parçasının döner kapağı şişmiş: Burada Dr. Alexander, bir sonraki cümlede sigarayla ilgili yapacağı gibi uydurma bir cümle kuruyor ve bunu bahane olarak kullanıyor.

    4. Bölüm

    1) Bouchéé : Fransızca’da “lokma” anlamına gelen bu sözcük burada bir tür kurabiye olarak kullanılıyor.

    2) Rokoko merdiven: Rokoko merdivenler aşırı süslemeli olabilir.

    3) Pauvres gosses: Fransızca’da gosses “çocuklar” anlamında kullanılır. Ama eğer Kanada Quebec’te bu sözcüğü kullanırsanız “hayalar” anlamına gelir. Sanirım Nabokov bu versiyonunu kastetmemiştir.
    4) Clio : Yunan mitolojisinde Zeus ve Mnemosyne’in sanat ve bilimi simgeleyen dokuz kızından - perilerden - biri. Tarihi simgeler.

    5. Bölüm

    1) Collier de chien: Tabii ki burada kastedilen boyna takılan tasmaya benzer bir mücevher.

    2) Teosofist: Teosofi takipçisi. Kelime anlamı olarak “Tanrıların Bilgisi” demektir. 1875 yılında New York’ta Rus göçmeni Helena Blavatsky tarafından kurulan bu hareket, Tibet’te bulunan Aşkın Ustalar’ın sırlarına vakıf olduğu kadim ve gizli güçlere inanırlar. Sembollerini yüzyıllar boyunca benzeri hareketlerin seçtiği sembollerden seçmiş (sağdaki şekil gibi), Amerika’ya Güney Asya dinlerinin girmesinde etkili olmuşlar, 1925’erden sonra etkilerini yitirip tarihe gömülmüşlerdir. Bu kısa faaliyet dönemine karşın bugün popüler kültürün kalıcı bir parçası olan karma, reenkarnasyon, çakra, Atlantis gibi kavramları Batı’da bugünkü popülerliğine ulaştırmada önemli bir rolleri olmuştur.
    3) Kumlu Ekmek İsyanı : Bu isimle bilinen bir isyan yok, ama araştırdığımızda New York’ta 1849’da (kitapla aynı yıl) Astor Meydanı İsyanı’nı gorüyoruz. İsyanın nedeni ise - burayı dikkatli okuyun - Amerikalı oyuncu Edwin Forrest ve İngiliz oyuncu William Charles Macready arasında hangisinin daha iyi bir Shakespeare oyuncusu olduğu iddiası üzerine çıkan tartışmanın sokağa taşınmasıydı. Tabii ki burada Amerikalıların İngiltere’den bağımsızlıklarını kazandıktan sonra İngilizlere karşı duymaya devam ettikleri negatif duygular ve yeni oluşmaya başlayan Amerikan eğlence sektörünün (tiyatro da buna dahil ediliyor) halen İngiliz aktörler tarafindan doldurulması önemli bir etken olarak çıkıyor. Nabokov’un Shakespeare merakı, bu isyanı Orta Avrupa’daki bu esrarengiz ülkeye taşımış olabilir.
    4) Kraliyet Şairi : İngilizce adı Poet Laurate olan bu kadro Başbakanın önerisi üzerine İngiliz hükümdarı tarafından atama yapılan onursal bir kadrodur ve kesin bir görev verilmemesine rağmen belirli önemli olaylarda şiir yazması beklenir. 1616’da (Shakespeare’in ölüm yılı) Ben Johnson’a bir tür emeklilik maaşı bağlanmasıyla buna benzer bir girişim olmuş ama ilk Kraliyet Şairi 1668 yılında 2. Charles’ın atadığı John Dryden. Atama ömür boyu yapılıyor ama ilk şair Dryden protestan hükümdarlar döneminde Katolikliğini bırakmayı kabul etmediği için bu görevden alınmış. Shakespeare’in bu göreve atanan hangi şairlere tepeden bakıp bilineceği bilinmez ama şu anki Kraliyet Şairi 2009’da atanan Carol Ann Duffy (Bu son atamada bir kaç kuş birden vurmuş Kraliçe Elizabeth, bu göreve atanan ilk kadın, ilk İskoç ve ilk LGBT birey!).

    7. Bölüm

    1) Gravürler: Nabokov bu bölümde Shakespeare’in kimliği üzerine kurulan komplo teorileriyle dalga geçiyor. Burada referans verdiği gravürler, Shakespeare’in eserlerini aslında filozof ve bilimsel devrimin ilk öncülerinden biri olan Framcis Bacon’ın yazdığını iddia eden komplo teorisyenlerinin öne sürdüğü kanıtlardan birini oluşturuyor. Gustavus Selenus’un 17. yüzyılda yazdığı bir kritoloji eserinin kapağındaki gravürler Nabokov’un burada bahsettiği sözde kanıtlar.

    2) Wateley: Shakespeare’le ilgili bir evlilik dokümanında ismi geçtiği için Shakespeare’in evlendiği bazılarınca varsayılan Anne Whateley. Ancak bazı araştırmacılara göre böyle biri yok ve belgeye yanlış is yazılmış, bazılarına göre Skahespeare Anne Hathaway ile evlenmeden önce bir süre Anne Whateley ile evlenmeyi düşünmüş, bazılarına göre de Anne Hathaway hamile kalınca onunla mecburen evlenmiş. Gerçeği bilmiyoruz tabii ki...
    3) Lamord: Hamlet 4. Perde, 7. sahnede adı geçen bir Norman. Sahnede gözükmez.
    4) Undine: Mitolojik bir su perisi türü.
    5) Cottonwood Kanyonu: A.B.D.’nin Utah eyaletinde bir kanyon.


    11. Bölüm

    1) Faber 2 3/8: Bir tür kurşun kalem.
    2) Gainsborough’nun ‘Mavi Çocuk’ tablosu : Thomas Gainborough 18. yüzyılda yaşamış bir İngiliz ressam.
    3) Aldobrandini Düğünü : Antik Roma’da yapılmış, 1600’lerde keşfedilmiş bir fresk. Vatikan müzesinde sergileniyor. Resmi yanda.


    12. Bölüm

    1) Orinyasiyen: Orijinali Aurignacien. 37000 ile 33000 yıl öncesinde, Paleolitik dönemin içinde Avrasya coğrafyasında yaşayan ve bölgedeki ilk modern insanlar olarak düşünülen uygarlığa ait.
    2) Altamira: 1860’larda Avrupa’da ilk kez tarihöncesi mağara resimlerinin keşfedildiği İspanya mağarası.

    3) Bayan Storie: Nabokov burada 19. yüzyilda geçen gerçek bir olaya değiniyor. Bayan Storie rüyasında kardeşinin kaza geçirdiğini görür ve hemen arkasından kardeşi bir demiryolunun kenarında kaza geçirip ölür. Viktorya döneminde telepati ve benzeri doğaüstü güçlere inanışın oldukça arttığı bir dönemde Bayan Storie’nin rüyası kitaplara konu olmuştur.
    4) Rhind papirüsü: 19. yüzyılda İskoç antika uzmanı Alexander Henry Rhind tarafından - büyük ihtimalle yasadışı bir kazı sonucunda - bulunmuş ve kadim Mısır’ın matematiksel bilgilerini gösteren bir papirüs.

    5) Truganini: Son safkan Tasmanyalı olduğuna inanılan ve 1876 (evet Nabokov yanılmış) yılında ölmüş olan bir kadın. Kruganini’ye gelince, öyle biri yok, Nabokov karşıtlık olsun diye icat etmiş bu ismi.
    6) De Sitter: Nabokov’a göre “Çalışmak zorunda olmayan” de Sitter, 20. yüzyıl başında evrenin genişlediğini Einstein’dan önce - onun görecelik kuramını kullanarak - gösteren ve daha sonra bir model kurarak evrenin boyutlarını hesaplayan Hollandalı astronom ve Leiden gözlemevi müdürü.

    7) Cruquius: 17. yüzyılda yaşayan Flaman akademisyen Jacques de Crucque’un Latinleştirlmiş adı. Ünlü Romalı şair Horace’ın eserlerinin dört kopya Mont Blandin manastırında keşfederek bu kopyalarda adı bilinmeyen bir yorumcunun notlarını da derlemiş, sonra bu dört kopya manastır yangınında yok olunca elde yalnızca Cruquius’un derlemesi kalmıştır.
    8) Ivar Aasen: 19. yüzyılda yaşamış Norveçli dilbilimci. Şiveleri kullanarak iki resmi Norveççe dilinden biri olan Nynorsk’u (yeni Norveççe) oluşturmuştur.
    9) Psalmanazar: George Psalmanazar. 18. yüzyılda Formoza’dan (bugünkü Tayvan) Avrupa’yı ziyaret eden ilk kişi olduğunu öne süren bir Fransız. Uzun süre bu bilgiyle İngiltere’de epeyce insanı kandıran Psalmanazar’ın ahteciliği sonradan ortaya çıkmıştır. Formoza ile ilgili - sonradan tümüyle uydurma olduğu anlaşılan - bir kitap da yazarak İnka ve Aztek’lerle ilgili duyup hikayesine kattığı egzotik yalanlarla ilgi üretmeye çalışmıştır.

    10) Shchekotiki: Nabokov bu kelimeyi daha sonra yazdığı Ada’da da kullanacaktır. Bir şeyi hatırlamaya ya da çalıştığınızda, ya da tam anladığınızda hissettiğiniz gıdıklanmaya benzer duygu, olarak tarif ediliyor çeşitli popüler sözlüklerde.
    11) Baron Münchausen’in kafa kesilen at hikayesi: Baron Münchhausen 18. yüzyılda yaşayan gerçek bir kişidir. Rus-Turk Savaşı’nda savaştıktan sonra emekli olduğunda çeşitli abartılı savaş hikayeleriyle atrafındakilerin ilgisini çekmiş, 1785’te alman yazarı Rudolf Erich Raspe onun hakkında kurgusal - ve abartılı - hikayelerin olduğu bir kitap çıkarmıştır. Abartıları bizim Evliya Çelebi’nin seyahatnamelerindekiler ayarındadır.
    Bu arada Nabokov bu bölümde atın kafasının kesilmesinden bahsederken normalde kullanması beklenen “decapitation” yerine “decorpitation” kelimesini kullanıyor. Kimileri bu kelimenin kafanın saklandığı durumlarda daha doğru bir kullanım olacağını önermişler. Yani vücut (corps) kafadan ayrılıyor.

    13. Bölüm

    1) Lacedaemon: Laconia’nın (Yunanistan’ın güneydoğusunda ve antik Sparta’nın başkenti olduğu bir bölge) mitolojik kralı. Sparta Kralı Amyclas ve Argos Kraliçesi Eurydice’nin babasıydı.
    2) Salkım Söğüt Heraklitus: Heraklitus’a felsefesinin özelliklerinden dolayı Salkım Söğüt (Weeping WIllow) dendiğini biliyoruz. Burada Nabokov buna gönderme yapıyor.
    3) Duman Parmenides: Parmenides’e göre gerçeklik bir duman kümesi gibidir, yani aslında çabucak yok olabilir ve duyularımızla gizlenemez. Nabokov bu yaklaşıma referans veriyor olsa gerek.
    4) Pisagor : Aynı bölümde bir de Pisagor’un adı geçiyor. Öğretileri hakkında çok ayrintı bilinmiyor, daha çok Pisagor’cu başka filozofların düşüncelerini Aristo’dan öğrenebiliyoruz ama bilinen bir düşüncesi ruhun ölümsüzlüğüne ve ölümden sonra başka bir bedene geçtiğine inanması.
  • Yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.
    İsmet Özel
    Sayfa 100 - TİYO
  • Alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara
    vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın
    vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa
    Zülküf de vursun.
    İsmet Özel
    Sayfa 100 - TİYO