• Ne zaman 40’lı yılları yazsam, o yıllara bayılanlar sövüp saymaya başlıyor. Biraz vicdanlıları, “Bırak geçmişi, bugüne gel” falan diyorlar. Bilmiyorlar ki, dünü bilmeyen bugünü kavrayamaz!

    Evet, 40’lı yıllar…

    Ezansızlık-Kur’ansızlık bir yana, bu yıllar, halk ekseriyetinin sırtına ceket, ayağına çarık (potin zaten nadirdir), kursağına ekmek, çocuğuna ilâç bulamadığı/alamadığı yıllardır.

    Ankara’daki egemenler Paris’ten özel şarap getirtip Fransız şarabıyla kafa çekiyor (belgesi var), modayı yakından takip ediyor, sırtında kuyruklu ceket, başında silindir şapka, ayağında rugan ayakkabılarla balolarda, güzellik müsabakalarında, uyduruk kutlamalarda gününü gün ediyor.

    Düşünün ki dostlarım, 40’lı yılların Türkiyesi’nde, Urla gibi bir Ege şehrinde dahi insanlar açlıktan ölüyor…

    Ama ölen bile yokluktan, yoksulluktan kurtulamıyor! Çünkü bu kez de cenazeyi kaldıracak imam (çünkü dini öğretmek de öğrenmek de yasaktı) ve kefen bezi sorun oluyor…

    Taşköprü Müftülüğü bu sorunu nasıl aşacaklarını “Diyanet Riyaseti”ne soruyor, “Diyanet İşleri Reisi Şerafettin Yaltkaya” imzasıyla, 16.11.1942 tarihli ve 153 sayılı fetva ile bu iş için (kefen niyetine) pamuklu, yünlü, ipekli herhangi beyaz bir bezin kullanılabileceği bildiriliyor (belgeli).

    Ortalama bir memurun aylık maaşının 50 lira olduğu bu dönemde, “çağdaşlaşma” yolunda, o zamanın parasıyla 75.000 lira gibi büyük paralar ödenerek heykeller dikiliyor (bu garabet bazı illerimizde hâlâ sürüyor)…

    Yoksulluktan dolayı vergi borcunu ödeyemeyen köylünün çatısından kiremiti indiriliyor, ahırındaki ineklere, keçilere el konuyor…

    Camiler “tahsisat yokluğu” bahane edilerek yıkıma terk ediliyor, harabeye döndüğünde ise haraç mezat satılıyor (isim isim, resim resim belgeli)…

    Bir taraftan da her alanda ve her anlamda diktatörlük kol geziyor!

    Gerçi ders kitapları Osmanlı hükümdarlarına “diktatör” diyor, cumhuriyetle birlikte özgürleştiğimizi iddia ediyor, ama aslında pek öyle olmuyor. Bir kere Osmanlı’nın son zamanlarında çok partili bir sistem vardır, lâkin cumhuriyetle birlikte tek partiye düşüyoruz! Ülkede tek parti olduğu için de 1946’ya kadar millet “seçme-seçilme hakkı”ndan mahrum yaşıyor.

    Buna rağmen günümüzde de okutulan ders kitapları, padişahlara “diktatör”, İnönü’ye “demokrat” demeyi sürdürüyorlar.

    Hem “Milli Şef”, hem “demokrat” ha! Bu iki kavramı bir araya getirebilen başka bir ülke yoktur inanın!

    Ders kitaplarımıza göre, padişahlar “diktatör”müş! “Asarlar-keserler”, “yakarlar-yıkarlar, üstelik kimseye de hesap vermezler”miş!

    Peki, bunlar doğru ise Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi,Yavuz Sultan Selim gibi öfkeli bir padişahın emrine nasıl karşı çıkabiliyor, tıpkı Hz. Ömer’e, “Seni kılıcımla doğrulturum” diyen sahabi gibi, fermanına nasıl itiraz edebiliyor?

    Nasıl oluyor da ilk İstanbul Kadısı Sarı Hızır Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’i, Rum Mimar İpsilantikarşısında haksız bulabiliyor, ardından da “Padişahlığına güvenip hükmümü dinlemeseydin billahi bu gürz ile başını ezerdim” deyip oturduğu minderin altındaki gürzü gösterebiliyor?

    Nasıl oluyor da Bursa Kadısı Molla Fenari, Yıldırım Bayezid gibi öfkesi burnunda genç bir padişahı, “Namazlarını cemaatle kılmadığın için çıkan ‘binamaz’ söylentisini giderene kadar şahitliğini kabul etmiyorum” diyerek mahkemeden adeta kovabiliyor...

    Örnekler çok, ama sözü uzatmaya hiç gerek yok…

    Hepsi aynı yere çıkar: Tarih kitapları âcilen değişmeli.

    Yavuz Bahadıroğlu
  • 📌
    Şu fani dünyada öğrendiğim bir şey daha olmuştu nihayet,her çeşit insandan Müslüman olabiliyormuş fakat;her Müslümandan ‘insan’ olamıyormuş.
    İnsan olamayan ‘Müslüman’ kişiye ithafen: 🔨

    Sizin imanınız/amelleriniz Allah ile sizin aranızdadır elbette,şirk bulaştırmadığınız müddetçe bunun size bir zararı dokunmaz, evet bu çerçeveden bakılınca siz akidede Müslüman olabilirsiniz -sizi kurtaracak şekilde-
    ama iki kul arasındaki hesaplaşmanın adı neydi peki ? ...
    Kul hakkı değil mi ?
    yazımı gayet kolay ama ‘algılaması’ sizin için çok zor olan şu ‘kulun hakkı’.
    Sizler Müslüman olduğunuzun iddiasında bulunabilirsiniz ‘kağıt üstünde!’ fakat;
    bu iki yarımı bir tam yapamadıktan,bütünleştiremedikten ve kavrayamadıktan sonra ehemmiyetini,
    hani bir tabir vardı ya ‘adam gibi adam’ diye hıh,işte siz de aslında
    ‘Müslüman gibi Müslüman’ olamıyorsunuz kesinlikle!,ki ben buna ‘Has Müslümanlık’ diyorum,yani aslında olması gereken ...
    İki kulun arasında yaşanabilecek her türlü şey olabilir bu;üslupta,düşüncede,davranışta,
    söylemlerinizde,hatta attığınız bir mesajda dahi girmiş olabilirsiniz kul hakkına ...
    evet bu kadar basit işte,ama gel gelelim kibirden burunlarınızın ucunu bile göremediğiniz ve de patavatsızlıkta çığır açtığınız için,sorarım;kim nasihat edebilir ‘ahir zaman Müslümanlarına!?’

    ~• Nasihat etmeyen kimselerde hayır yoktur.Nasihat edenleri sevmeyenlerde de hayır yoktur.
    🌿 Ömer bin Hattab radıyallahu anh

    “Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz”
    ||Araf-79

    velhasılıkelam,kul hakkı; Allah’ın değil insanların kendi aralarında,birbirlerine karşı oluşturdukları alacak verecek demektir. Bu maddi olur, manevi olur,
    ‘helalleşmekten başka da hiç bir çaresi yoktur’.

    Velhamdülillahi Rabb’il âlemîn.
  • Aşkın orta yolu yoktur; ya mahvolur, ya kurtulur. İnsanlığın tüm yazgısı bu ikilemde gizlidir. Hiçbir yazgı, bu kaybolmuş-kurtuluş ikilemini aşk kadar acımasızca ortaya kıyama. Aşk ölüm değilse, hayattır. Hem beşik hem tabuttur. İnsan yüreğinde "evet" ya da "hayır" diyen aynı duygudur. Tanrı'nın yarattığı varlıklar arasında insan yüreği kadar ışık ama ne yazık ki aynı zamanda karanlık saçan başka bir şey yoktur.
  • Birçok şeylere düşmansınız! Birçok şeylerin aleyhindesiniz. İkide bir toplanıp kahrolsun kızıllar, yere batsın solcu profesörler, yok olsun millete sahici hürriyet isteyen gazeteler diye feryadı basıyorsunuz.

    Çok güzel, insan sevmekte de, nefret etmekte de hürdür. Bazı şeyleri sevmemekten sizi kimse menedemez. Bu hislerinizi açığa vurmak, hatta nümayişler tertip edip avaz avaz "Kahrolsun" diye haykırmak, en dokunulmaz haklarınız arasındadır.

    Yalnız merak ettiğimiz bir tek cihet var: Evet, birçok şeyler kahrolsun, mahvolsun, yere batsın.. Fakat ne yaşasın? Birçok şeylerin aleyhindesiniz. Gazete yırtıyor, kitap yakıyor, profesör ve rektör dövüyorsunuz. Fakat sevdiğiniz nedir? Neyin uğrunda, neyin lehinde bağırıyor, heyecanlanıyorsunuz? Bunu daha hiçbirinizin ağzından duyamadık. Evet, ikide bir "yaşasın Türk milleti" diye bağırdığınız oluyor, ama Türk milletinin yaşaması için bir şey yaptığınızı, birazcık gayret sarfettiğinizi göremedik. Milletlerin sahiden yaşamasını isteyen memleketlerde olduğu gibi, sizin rahatınızdan, maddi nimetlerinizden, keyfinizden, eğlencenizden fedakarlık ederek korkunç bir sefalet ve gerilik içinde kıvranan milletinizi yaşatmağa çabaladığınız duyulmadı.

    Bakın çocuklar... Şuna buna kahrolsun demekle millet yaşamaz. Millet, sizin salonlarda toplanıp cezbeli dervişler gibi çırpınmanızı değil, kendisine elinizi uzatmanızı bekliyor. Yazın plajlarda, bahçelerde sefa süreceğine köylere, fakir mahallelere dağılıp kendisini cehaletten kurtaracak şekilde onunla meşgul olan gençleri gözlüyor. Kitap yırtan değil, kerpiç kulübelere kadar kitap götüren aydınları, gazete çıkarıp eline ulaştıran idealistleri bekliyor. Pek çok olan boş zamanlarında yurdun binbir köşesine dağılıp orağa, harmana yardım eden, veremle, frengi ile sıtma ile trahom ile savaşa atılan, kafası da kolu da halkın emrine verilmiş milliyetçi gençliği arıyor.

    Bunun dışında kalan gençlerin ne milliyetçilikle ne millitle bir ilişkisi yoktur. Çünkü bu millet palavraya artık iyiden iyiye doydu. Coşkun nümayişlerinizde biraz gözünüzü açıp etrafınıza baksanız, yolun iki tarafında dizilip sizi gülümseyerek seyreden Millet'in bakışlarındaki istihfafı muhakkak farkedersiniz.
    Sabahattin Ali
  • Yakup Cemil asılmış... Sebebi de; Mustafa Kemal harbiye nâzırı ve başkumandan vekili olmadıkça kurtuluş yoktur, demiş. Sana bir şey söyleyeyim; bu adam faraza muvaffak olsaydı ve ben işitseydim ki Yakup Cemil İstan­bul’da, Mustafa Kemal harbiye nâzın ve başkumandan ve­kili olsun diye isyan etmiş ve muvaffak olmuş, benim bunu kabule tenezzül edeceğimi tasavvur edebilir misin? Evet vaziyeti derhal kabul ederim; fakat İstanbul’a gidip Yakup Cemil’i cezalandırmak suretiyle... Eğer ben onun gibilerin tavsiyesiyle iktidara gelecek bir adamsam, adam değilim!
  • Büyük hikâye üstadımız Halit Ziya Bey'in en şöhret kazanmış eserlerinden biri de Mai ve Siyah'tır. Malum olduğu üzere o değerli romanın kahramanı Şair Ahmet Cemil'dir. Akadaşımız Ahmet Hamdi Bey, aşağıdaki yazısında Ahmet Cemil'i yıllardan sonra hakiki bir şahıs gibi gördüğünü, görüştüğünü kaydediyor ve bu suretle bugünkü telakki ile otuz, kırk sene evvelki telakkileri karşılaştırıyor. Orijinal bir mevzu olduğundan alaka ile okunacağını zannediyoruz.

    Ahmet Cemil'le bir salı akşamı Eyüp iskelesinde karşılaştım. Ben, bir ahbaba yaptığım kısa bir ziyaretten geliyordum. Epeyce yorgundum. Tam biletimi alıp döndüğüm zaman karşımda, ortadan biraz yüksek boylu, tıknaz, kıranta bir adamın kendi kendine gülümsediğini gördüm. Şapkası elinde, sol dirseğiyle kapalı gişelerden birine dayanmış, caddede acele vapurdan boşalan kalabalığı seyrediyordu. Uzun ve kır saçları arkasına doğru taranmıştı. Açık mavi gözlerindeki tatlı mai hülyayı bir an fark etmeseydim, şüphesiz bu kadar alakadar olmayacaktım. Kıyafeti lüzumundan fazla itinalıydı. Kurşuni komplesi belli ki usta bir makastan çıkmıştı; fakat ağır altın kösteği bu zarif kostümle uyuşmuyordu. Boyunbağı en çığırtkan renklerden intihap edilmişti, yakasında koyu madeni parıltılar yapan üç yaprak, parmaklarında bilet yerinin yarı karanlığı içinde akşamı zaman zaman yakalayan iki elmas yüzük vardı. Sol eliyle ortası şişkince koyu kan kırmızı maroken ciltli bir kitap ve birkaç gazete tutuyordu.

    Dikkatimi fark eder etmez Kendini topladı ve bana doğru dönerek yürüdü:
    –Beni tanıdınız galiba!
    Dudaklarının daha keskinleşen çizgilerine dikkat ettim, hayattan istediği kadar ısıramadığını söylüyordu.
    –Eğer aldanmıyorsam… diye başlamak istedim. Fakat o gittikçe mahzunlaşan tebessümüyle sözümü kesti:

    -Ta kendisi… dedi Ahmed Cemil, sonra ilâve etti; Hemşireyi çoktan beri ziyaret etmemiştim. Bugün gideyim dedim.

    Koyu lâcivert sulu keten mendiliyle göz pınarlarını kuruladı:

    —Kabir çok harap olmuş, bakımsız kalmış… vakıa yeri iyi ama… Belki biliyorsunuz Aziyade'nin yanında yatıyor.

    Ben donmuş kalmıştım, o devam ediyordu :

    –İstanbul’a gideceksiniz değil mi? O hâlde vapuru kaçırmayalım! Beraber gideriz, yalnızlıktan çok üzülüyordum… İyi ki, size rastgeldim.

    Yürümeğe başladık. O biraz önden gidiyor, fakat bir ev sahibi dikkat ve nezaketiyle ikide bir arkasına dönerek bana gülümsüyordu. Bu gidişte hakikaten timsali bir hâl var gibiydi.

    Salonda pek az insan vardı, karşı karşıya oturduk:

    -Evet, dedi, kabir çok harap… Kitabe taşından başka bir şey kalmamış. Kim bakacak?… Zavallı kızcağızın kimi vardı ki… Ben Yemen’de…

    Çok menfur bir şey hatırlamış gibi ürperdi ve salonun penceresinden dışarıya, iskeleye doğru bakmağa başladı. Belli ki, eniştesi aklına gelmişti. Müziç bir haşereyi kovalarken yaptığımız müphem işaretle silkindi. Söze benim başlamam lâzım geliyordu :

    -İtiraf ederim ki, hâlâ hayretten kurtulamadım, dedim. Arabistan’a gittiğinizden beri sizden hiç bir haber alamamıştık ve artık bütün ümidi de kesmiştik… Sonra o kadar değişmişsiniz ki, âdeta tanıyamadım.

    İhtiyarlığından bu suretle bahsettiğime kendim de pişman oldum. Lâkin, murassa bir üslûbun arkasından ter ü taze seyrettiğim bu hayalin bu hâle gelmesi beni çok sarsmıştı. Bacaklarını biribirinin üstüne attı, tuhaf ve nesline ait bir rehavetle yüzüklü parmaklarını kır saçlarının üstünde dolaştırdı; mavi, munis, çocuk bakışlı gözlerini üstümde hissediyordum, şimdi anlatacağım şeyleri hakikaten titreyen bir sesle söyledi:

    -İhtiyarlığından bahsetmekte haklısınız, dedi. İhtiyarlamamaklığım lâzımdı, ben ki, bütün yaşama kudretini bir tasavvurdan alıyorum ve toprağa iade edecek hiç bir borcum yoktur. Zamanın üstünde olmaklığım lâzım gelirdi. Halbuki benimle karşılaşanların hemen hepsi çöktüğümü söylüyorlar. Ve bunda da haklıdırlar, moda tarafım o kadar çoktu ve kendi harcımda o kadar mütenevvî devam ettim ki, yıpranmamak kabil değildi. Bütün hayat bana karşı yapılan bir aksülâmel oldukça, beni çökmüş görmeniz kadar tabiî ne olabilir?

    -Arabistan’dan döneli çok oldu mu? diye sordum.

    -Epeyce… Meşrutiyetten beri…

    -Evet, dedi. Arabistan’da çok canım sıkıldı. Ben orayı pitoreski için tercih etmiştim. Okuduğum garplı muharrirler, illustration musavverresinde temaşa ettiğim resimler, bana bu bizimkinden çok başka memlekette hayatın büsbütün başka lezzetler olacağı zannını vermişti. Ayrıca da buradaki hayatımdan bıkmıştım, kaçmak istiyordum.

    -Niçin, dedim, niçin kaçtınız, siz ki, henüz gençtiniz, büyük bir istidattınız, kabiliyetleriniz vardı…

    -Belki bütün bunlar doğrudur ve hakikaten bende bu saydıklarınız vardı. Fakat yaşamak için bir tarafım eksikti, zaruretlere tahammül edemiyordum. Sadece hülyanın, hüsnüniyetin yarattığı bir adamdım, onun için… Hem niçin taaccüp ediyorsunuz? Benden çok yaşlı olan amcalarımın Yeni Zelanda’da müstamer olmayı ciddiyetle düşündükleri bir devrede benim Yemen’de memuriyet kabul etmemi tabiî bulmalısınız; yorgundum, muhitim bana kasvetengiz geliyordu… Devam etmeğe kudretim kalmamıştı. Uzak bir yerde, tanımadığım, bilmediğim insanların arasında yaşamakla mesut olacağımı sanıyordum!… İstanbul’a vedaım gecesini hatırlarsınız değil mi?

    -Elbette dedim, unutulur şey mi? Bu oldukça uzun vedam yaptığı hayat muhasebesi, sergüzeştinizin bende kalan en keskin hâtıralarından biridir.

    (...)