• بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

    Yirmibeşinci Söz'ün Birinci Şu'lesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu'cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur'an'ın nazarında gıybet ne kadar şeni' bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur'anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.

    İşte

    اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا

    âyetinde altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:

    Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.

    İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şey'i anlamıyor?


    İkincisi,

    يُحِبُّ

    lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

    Üçüncüsü,

    اَحَدُكُمْ

    kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

    Dördüncüsü,

    اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ

    kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

    Beşincisi,

    اَخ۪يهِ

    kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a'zânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?


    Altıncısı,

    مَيْتًا

    kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

    Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i'cazkârane altı derece o cürümden zecreder.

    Gıybet, ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş:

    اُكَبِّرُ نَفْس۪ى عَنْ جَزَٓاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ

    Yani: "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır."


    Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.

    Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:

    Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

    Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesaî etme. Çünki zarar göreceksin."

    Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filan yere gitti."

    Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.

    İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mal-i sâlihayı yer bitirir.

    Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit

    اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ

    demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, "Beni helâl et" demeli.

    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
    Uhuvvet Risalesi
  • DOĞAN CÜCELOĞLU'NUN EĞİTİMİNDEKİ KATILIMCILARLA BİR KONUŞMASINDAN :

    Cüceloğlu : - Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı ?

    Bir katılımcı : - Allah'a şükür, hocam, bildiğimiz kadarıyla yok.

    Cüceloğlu : - Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz ?

    Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar : - Ölüm.

    Cüceloğlu : insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra başa gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir.
    Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi ?

    Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır...

    Cüceloğlu : - Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz ?

    Katılımcılar : - Hayır

    Cüceloğlu : - Bu saniye içinde olma olasılığı var mı?

    Bir katılımcı : - Var.

    Cüceloğlu : - Yarın ?

    Bir katılımcı : Evet.

    Cüceloğlu : 30 yıl sonra ?

    Bir katılımcı : Olabilir.

    Cüceloğlu : Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz ? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz ?

    Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.

    Cüceloğlu : Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir ? Var mıdır böyle bir garanti ?

    Bir katılımcı : Yoktur Hocam.

    Cüceloğlu : Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini ?

    Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlar. Bir katılımcı : Hocam konuyu değiştirsek ?

    Cüceloğlu : Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence.
    Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz ? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız ?

    Bir katılımcı : Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.

    Cüceloğlu : Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz ? Aynı iletişim mi olurdu ? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz ? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik yaratır mıydı ? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi ? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz ? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz ? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız ? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir "Seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz ? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı ?

    Burada bazı katılımcılar ağlıyordur.
    Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.

    Cüceloğlu : Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı ?

    Buna zamanımız gerçekten kaldı mı ?
  • * Allahü teâlânın feyzleri, nimetleri, ihsanları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızk, hidayet, irşad ve selamet ve daha her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir. Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da almamak suretiyle, insanlardadır. Âyet-i kerimede mealen buyuruldu ki:
    (Allah, kullarına zulüm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar.) [Nahl, 33]

    Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır.

    [Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı halde, elmayı kızartınca tatlılaştırır. Biberi kızartınca acılaştırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir. Allahü teâlâ, bütün insanlara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok acıdığı için, dünyanın her tarafındaki, her insanın, her ailenin, her cemiyetin ve milletin her zamanda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lazım geleceğini, dünyada ve ahirette rahat etmeleri ve seadet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lazım geldiğini, Peygamber efendimiz vasıtasıyla bildirdi.]

    İnsanların, ahiretteki nimetlere nail olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, dünya nimetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrum kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlara dünya için çalışmalarının karşılığını vermektedir. Yalnız dünya için çalışanlara verdiği dünyalıklar hakikatte azap ve felaket tohumlarıdır. Mekr-i ilahi ile, istidrac olarak, yani Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Böyle olduğunu Müminun suresinde bildirmektedir.

    Kalbleri [gönülleri] Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, hep haraplıktır, felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.

    * Rızk tamam, ona Allahü teâlâ kefil ama çalışmak ibadettir. Çalışan Allah’ın sevgilisidir. Çoluğuna çocuğuna, namusuna ırzına sahip çıkabilmek için rızkını kazanmaya çalışana Allahü teâlâ ihsanda bulunur. Bir gün Peygamber efendimiz aleyhisselam eshab-ı kiramla sohbet ederken bir genç acele ile yanlarından geçti. Eshab-ı kiram dediler ki, keşke gelip dinleyip bir şeyler öğrenseydi, dünya için bu kadar koşuşturmasaydı. Peygamber efendimiz hemen müdahale edip, (Öyle söylemeyin, eğer helalinden rızkının, çoluk çocuğunun nafakası peşinde ise yaptığı ibadettir, Allah yolundadır) buyurdu.

    * Yumuşak olun. Sertliğin hiçbir yerde ve hiçbir kimseye karşı faydası yoktur.

    * İmanı muhafaza etmek için, imanı gideren şartları iyi bilmek lazım. İman kalbde olur. Kalbin 40 tane hastalığı var. İnsan bu kırk tane hastalığı öğrenmezse kalbi nasıl tedavi edecek. İnsan kalbinin hastalığını bilmezse nasıl tedavi etsin. Evet kalbimizin hastalığı var. Allahü teâlâ onu Kur’an-ı kerimde açık ve net olarak bildiriyor. Bu hastalık dünyaya düşkünlüktür. Peygamber efendimiz, (Dünyaya muhabbet bütün kötülüklerin başıdır) buyuruyor.
  • evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
    artık dönüş yoktur
    kuşku bağışlanmasa da
    tedirginlik doğal sayılabilir
    ancak
    yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
    kaçış kaçış kaçıştır

    İlhami Çiçek
  • Hayırlı mı geceler? Yoksa gaflet ile mi geçer? Eğer gafletteysen kurtulmak için üç düğümü Allah, bismillah, abdest ve namaz ile çözmen gerek. Çözebilmenin yolu ise gündüz göstereceğin gayret, hizmet, edep, ihlas, samimiyet ve helal gıdadan geçer. Hepsi birbirininden değerli altından bir zincir. Biri eksik olsa mazaAllah dağılır zincirin. Ki bir mü’minin değil midir ki her anının muhasebesi bir? Gündüzü hayırlar ile geçirdiysen şimdi geldi vakit! Saat üç, gece zifiri, bir karanlık çökmüş. Kainat sessizliğe bürünmüş. Gündüzün telaşı gitmiş, herkes ve her şey derin bir uykuya gömülmüş. Evet, karanlık belki, bu yüzden bir ışık gerekli, karanlığı aydınlatmaya. Ama bizim bildiğimiz ışıktan başka. Öyle bir ışık olsun ki nur gibi aydınlatsın karanlığını ve bir daha kimsenin gücü yetmesin o nuru karaltmaya. Böylece sonsuza kadar devam etsin aydınlığın; kabirdeyken bile yoldaşın, sırdaşın olsun nurun. Böylesine kıymetli, böylesine vefalı bir nur sonsuza kadar devam etse bile, bilsen onu bulabilmek hiç zahmetli değildir aslında. Merak ettiysen işte bütün mesele burada. Bir seccade, biraz tevbe sonra bir kaç damla göz yaşı ile zikir gibi mesela. Gecenin bir vakti bu kadar yol kat ettiysen işte artık geldi sırası! En sevgili ile buluşma zamanı. Kıl namazını... Başla tevbe istiğrafa.. Çünkü günahlı bir ağza Allah’ın adı yakışmaz asla. Tevbe ederken ağla. Alnın secdede, aksın gözlerinden inciler tane tane... O inciler sahip olduğun her şeyden daha hayırlı bunu hiç unutma! Ne kadar çok olursa senin o kadar kârına!.. Ağla!...Geçmişe, geleceğe, işlediğin ve işleyeceğin bütün günahlarına ‘affet’ diyerek ağla... Ağla! En çokta düğümü çözemediğin, rahmetten uzak gecelediğin gecelere ağla! Ve Rabbinin yer yüzünde öyle kulları var ki, üzerlerine uyurken güneş doğmadı asla! Onlar gibi olmak için ağla! Ağladıkça nurun âlâ nur olsun. Dua et ki son nefesinde bu hâl üzerine olsun! Tevbe istiğfardan sonra gelir sıra arştan daha ağır sözlere! Manasını düşünmeyi asla ihmal etme! Sakın ola kuru laf gibi söyleme! Rabbinin emrettiği ve istediği gibi La ilahe illAllah de! Dil ile ikrar et, kalp ile tastik eyle. Allah birdir eşi benzeri yoktur de. ‘La!’ de ‘la!’ Rabbim senden başka ne varsa al götür kalbimden! Senden başka her şeye hayır! Bir tek sen kal orada. Ey Rabbim! Değil misin ki sen en değerli Refiki Âlâ? Senden başka ne lazım ki bana? Sonra söyle Allahümme salli ala seydina... Rabbine giden yol Rasulullahtan geçer sakın bunu unutma. Hani Ahzap 56 da buyurmuştu ya yüce Mevla: Allah ve melekleri ona salat ederler. Allahümme salli ala... Sende bu emirden sakın ola eksik kalma. Ve geldik Allahın adını anmaya. Bırak her şeyi, geçmişi ve geleceği. Sadece an yüce Rabbinin en yüce ismini. Allah! Allah! Allah!...İşte o an! Geçmiş,gelecek olmaz olur; olmuş, olacak, dünya, ahiret ve kıyamet ne varsa endişe veren hepsi önemini yitirir. Tek bir Allah’ı anan dilin konuşur. Allah dedikçe ruhun huzura kavuşur. Kalbin O’nun adıyla mest olur, sanki durulur. Elin, kolun, bütün uzuvların saadete erer. Tedirginliğin giderde her şey sekinete girer. Ve sesin arşa kadar gider. Gök yarılır, sema kapıları açılır, yedi cihan senin aşk ile Allah deyişinle yankılanır. Ama dur! Arşa gitmeden şah damarından yakın olan senin zikrini duyar. Sen zikret, zikre devam et! O öyle bir Rab ki sen Allah demeden buyur kulum der. Sen zikrettikçe Allah, Allah dedikçe kalp açılır, ruhun arşın arşın yol alır, tüm hücrelerin Allah, Allah diye sarsılır. Kalbin Allahın adıyla aydınlandıkça haset, kin, öfke, şehvet gibi tüm kirlerden arınır. Sen arındıkça kalbin daha bir aydınlanır; aydınlandıkça daha bir arınır. Artık kalmadı kirden eser sende. Pırıl pırıl oldun Rabbinin adı ile... İnşallah anıldın Rabbini zikreden kimseler ile birlikte. Şükret şimdi! O güzel kelamı, yüce âlâyı anabildi diye azaların. işte sönmeyecek nur, dünyadan değerli bir hazine, cenneti bile unutturan esrarlı bir tek kelime. Sadece Rabbinin en yüce isminde. Ve olan oldu! Yer ve gök uykudayken senin ömrünün en güzel, en özel gecesi oldu. Kim bilir cemalullaha kavuşacağın güne bir hazırlık oldu. Ömrüne bereket, geleceğine ışık, gününe sürur, kışına bahar, kabrine kandil oldu! Ölen kalbin Rabbin ile dirildi. Kalbin! Sanki Rabbin ile kendine geldi!..Şimdi kaldır başını, aç ellerini semaya, başla duaya. İste Rabbinden aynı hal üzere yaşamayı ve ölmeyi! İltica eyle dertlerine derman, sıkıntılarına merhamet etsin diye! Dünya ve ahiret saadeti istemeyi ise ihmal etme!.. Huzura erdiysen, eğer insanı kamil olma yolunda ilerlediysen, melekler ile birlikte amin de dualarına. Sanırım şafak söktü, melekler rızıkları dağıttı. Bol bol nasiplendin Allahın izniyle. Hadi durma coşkuyla güne başla. Sen ve senin gibiler çok karlı başladı bu gün dünyaya. Kârlı günlerin her zaman ömrümüzde olması duasıyla...
    Selametle kalın!...

    DOLUNAY DEMİR
  • Namaz kılarken en çok okunan sureler, namaz surelerinin okunuşu, namaz surelerinin anlamı, namaz surelerinin sırası ile okunuşu.
    NAMAZ SURELERİNİ ÖĞRENİYORUM (Tüm namaz sureleri için tıklayınız)
    Namazda en çok okunan sureler:

    Fatiha Suresi
    Fil Suresi
    Kureyş Suresi
    Maun Suresi
    Kevser Suresi
    Kafirun Suresi
    Nasr Suresi
    Tebbet Suresi
    İhlâs Suresi
    Felak Suresi
    Nas Suresi
    Ayet-el Kürsi
    FATİHA SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)

    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Elhamdülillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în, İhdinessırâtel mustakîm. Sırâtellezine en’amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, rahmândır ve rahîmdir. Ceza gününün mâlikidir. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil! Âmin.”

    Fatiha Suresi Dinle


    FİL SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Elem tera keyfe fe’ale rabbuke biashâbilfîl. Elem yec’al keydehum fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehum ke’asfin me’kûl.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı? Onların üstüne sürü sürü kuşlar gönderdi. O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.”

    Fil Sûresi Dinle


    KUREYŞ SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Li’î lâfi Kurayş’in. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya’budû rabbe hâzelbeyt. Ellezî et’amehum min cû’in ve âmenehum min havf.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    Kureyş’e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için onlar, kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin Rabbine kulluk etsinler.”

    Kureyş Sûresi Dinle


    MAUN SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Era’eytellezî yukezzibu biddîn. Fezâlikellezî, yedu’ulyetîm. Ve lâ yehuddu alâ ta’âmilmiskîn. Feveylun lilmusallîn. Ellezîne hum an salâtihim sâhûn. Ellezîne hum yurâûne. Ve yemne’ûnelmâ’ûn.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; Yoksulu doyurmaya teşvik etmez; Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mâni olurlar.”

    Mâun Sûresi Dinle


    KEVSER SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)

    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    İnnâ a’taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke huvel’ebter.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    (Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.”

    Kevser Sûresi Dinle


    KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Kul yâ eyyuhel kâfirûn. Lâ a’budu mâ ta’budûn. Ve lâ entum âbidûne mâ a’bud. Ve lâ ene âbidun mâ abedtum. Ve lâ entum âbidûne mâ a’bud. Lekum dînukum veliye dîn.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    (Resûlüm!) De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”

    Kâfirûn Sûresi Dinle


    NASR SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh. İnnehû kâne tevvâbâ.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”

    Nasr Sûresi Dinle


    TEBBET SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb. Mâ eğnâ anhu mâluhû ve mâ keseb. Seyeslâ nâren zâte leheb. Vemraetuhû hammâletelhatab. Fî cî dihâ hablun min mesed.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek).”

    Tebbet Sûresi Dinle


    İHLAS SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Kul hüvellâhü ehad. Allâhussamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.”

    İhlas Sûresi Dinle


    FELAK SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Kul e’ûzu birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri ğasikın izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”

    Felak Sûresi Dinle


    NAS SURESİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Bismillâhirrahmanirrahim.

    Kul e’ûzu birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs. Ellezî yuvesvisu fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs.”

    Anlamı:
    “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine) insanların İlâhına sığınırım!”

    Nas Sûresi Dinle


    AYETEL KÜRSİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Arapça:


    Okunuşu:
    “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm, lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih, ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm, velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard, velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.”

    Anlamı:
    “O’ndan başka ilah olmayan Allah, hay ve kayyumdur (ezel ve ebedidir). O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerlerde olan şeyler O’nundur. İzni olmaksızın O’nun yanında şefaat eden yoktur. Halkın önünde ve arkasında olanı (istikbal ve maziyi) bilir. İnsanlar O’nun ilminden, O’nun isteğinden başkasını ihata edemezler. Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O’nu (Cenab-ı Ecelli Ala’yı) yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür.”
  • Ayetel Kürsi duası okunuşu ve anlamı nedir? Ayet-el Kürsi nasıl indirildi Ayetel Kürsi fazileti ve faydaları neler? Ayet el Kürsi nerelerde okunur? Ayet-el Kürsi okunuşu, Arapçası ve Türkçe anlamı... Ayetel Kürsi duasını tefsiri ve açıklamalarıyla sizler için derledik.
    “Kur’an’ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü’l-kürsi’dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. ” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 2) "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Her şeyin bir şerefi var. Kur'an-ı Kerim'in şerefesi de Bakara suresidir. Bu surede bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin efendisidir." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2881).) Ayetel Kürsi hakkında sizler için hazırladıklarımız:

    Ayetel Kürsi Hakkında Kısaca Bilgi
    Ayetel Kürsi Duası Arapça Yazılışı
    Ayetel Kürsi Duası Okunuşu (Türkçe)
    Ayetel Kürsi Anlamı (Meali Türkçe)
    Ayetel Kürsi Mp3 İndir
    Ayetel Kürsi Dinle (Fatih Çollak Hocaefendi)
    Ayetel Kürsi İniş Sebebi
    Ayetel Kürsi Nasıl İndirildi?
    Ayetel Kürsi Nerelerde Okunur?
    Ayetel Kürsi’nin Fazileti İle İlgili Hadisler
    Abdulbasit Abdussamed’den Ayet-El Kürsi Dinle
    Ayetel Kürsi Tefsiri
    Ayetel Kürsi’deki Bilinmeyen Düzen
    Ayete-l Kürsi’nin Öğrettiği Hakikatler
    Ayetel Kürsiyi Çok Önemli Yapan Hikmetler Nelerdir?
    Ayetel Kürsinin Faziletleri Nelerdir?
    Yatarken Âyete’l Kursî’yi Okumanın Fazileti
    AYETEL KÜRSİ HAKKINDA KISACA BİLGİ
    Ayetel Kürsi Bakara suresinin 255. ayetinde yer almaktadır. İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Ayetü’l-kürsi” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l Kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır.
    Bakara suresi Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.


    AYETEL KÜRSİ ARAPÇA
    اَللّٰهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

    AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE OKUNUŞU
    “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

    "Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te'huzühu sinetün velâ nevm, lehu mâ fissemâvâti ve ma fil'ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi'iznih, ya'lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm, velâ yü-hîtûne bi'şey'in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel'ard, velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim." (Bakara suresinin 255)

    AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE ANLAMI
    Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    "Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür." (Bakara suresinin 255)

    AYETEL KÜRSİ MP3 DİNLE - İNDİR
    Ayetel Kürsi mp3 indirmek için tıklayınız... (Sağ tıklayıp sayfayı farklı kaydet diyerek indirebilirsiniz. )

    AYETEL KÜRSİ DİNLE - FATİH ÇOLLAK (Ayetel Kürsi Okunuşu)


    AYETEL KÜRSİ İNİŞ SEBEBİ
    Müşrikler, tevhid inancını bir kenara bırakarak putlara tapıyor ve onların kendilerine şefaatçi olacaklarına inanıyor, Allah Teâlâ’ya inandıklarını söylemekle birlikte, O’nun ulûhiyetine ait sıfatlarını inkâr ediyorlardı. Mekke devrinde tevhid inancını ispat eden pek çok âyet-i kerîme nâzil olmuşsa da Âyetü’l-Kürsî, Medine döneminin ilk yıllarında, Allah Teâlâ’ya inanç konusundaki doğru itikadı âdeta bir deklarasyon şeklinde beyan etmek ve Mekke’de inmiş olan tevhid âyetlerinin ortak mânâsını özetlemek üzere indirildi. (el-Mürşidî, vr:27/A)

    AYETEL KÜRSİ NASIL İNDİRİLDİ?
    Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’e 23 yılda parça parça indirilmiş, her inen âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz tarafından vahiy kâtiplerine yazdırılmıştır. Tefsir kitaplarımızda kaydedildiğine göre bu âyet-i kerîme indiğinde Peygamber Efendimiz, vahiy kâtiplerinin başında gelen Zeyd bin Sâbit’i çağırarak bu âyet-i kerimeyi yazdırmıştır.

    Hazreti Ali’nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye’den aktarıldığına göre bu âyet-i kerîme indiğinde yeryüzünde birtakım olağanüstü hâller yaşanmış, dünyada bulunan putlar yere düşmüş, krallar da dengelerini kaybederek taçlarını düşürmüşlerdir.

    AYETEL KÜRSİ NERELERDE OKUNUR?
    Ayetel kürsi namaz içinde sure şeklinde okunduğu gibi, namazda tesbihden önce de okunur. Aynı zamanda bu ayeti namaz dışında dua olarak ihlas suresi, nas suresi ve felak sureleri ile birlikte okumanında iyi olduğu söylenmektedir.

    AYETEL KÜRSİ'NİN FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER
    Kur'an-ın Şerefesi Ayet-el Kürsi'dir
    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Her şeyin bir şerefi var. Kur'an-ı Kerim'in şerefesi de Bakara suresidir. Bu surede bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin efendisidir." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2881).)

    Hangi Ayet Daha Büyük?
    Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) bana: "Ey Ebu'l-Münzir, Allah'ın Kitabından ezberinde bulunan hangi ayetin daha büyük olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Ben: "O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, O, Hayy'dır, Kayyûm'dur (yani diridir her şeye kıyam sağlayandır" (Bakara, 225) -ki buna Ayet'ü'l-Kürsi denir- dedim. Göğsüme vurdu ve: "İlim sana mübarek olsun ey Ebu'l-Münzir!" dedi." (Müslim, Ebu Davud, Vitr, 17, (Salat 325, (1460).)

    Okuyanı Muhafaza Eder
    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Her kim akşam olunca Ha-mim el-Mü'min süresini baştan, 3. (dahil) ayetine kadar ve Ayete'l-Kürsiyi okuyacak olursa bu iki Kur'an kıraati sayesinde sabaha kadar muhafaza olunur. Kim de aynı şeyleri sabahleyin okursa onlar sayesinde akşama kadar muhafaza edilirler." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2882).)

    Kur'an'ın En Faziletli Ayeti
    Muhammed b. İsâ'dan nakledildiğine göre İbnü'l-Aska' şöyle der:

    "Adamın biri Hz. Peygamber'e gelip,

    'Kur'an'ın en faziletli âyeti hangisidir?' diye sordu. Resulullah (asm.) şöyle buyurdu:

    Âllah'u Lâilâhe illâ huve'l-Hayyu'l-Kayyûm... " (Müslim, Müsafirîn, 258; Ebû Dâvûd, el-Huruf ve'l-Kiraa, 35; İbn Hanbel, V/142).

    Başka bir hadisi şerifte şu şekilde geçmektedir:

    "Kur'an'ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü'l-kürsi'dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. " (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)

    AYETEL KÜRSİ TEFSİRİ


    AYETEL KÜRSİ'NİN TEFSİRİ
    İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’l-kürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l Kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır.

    Bir önceki âyette peygamberlerin getirdiği bunca âyet ve “beyyine”ye (imana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği “kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)”, peygamberleri desteklemek üzere Allah’ın onlara lutfettiği mûcizelerde ve vahiy yoluyla yapılan “sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar”da görülmektedir. Bu âyet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

    Şevkânî’nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklardan derlediği hadislerden birkaçı bile bu âyetin önemi hakkında bir fikir edinmeye yetecektir: Hz. Peygamber, Übey b. Kâ‘b’a “Allah’ın kitabından hangi âyet en büyüğüdür” diye sorup “Âyetü’l-kürsî’dir” cevabını alınca onu tebrik etmiştir (Müslim, “Müsâfirîn”, 258).

    Yine Übey’in hurmasına şeytana tâbi bir cin musallat olmuş; vermeyi, dağıtmayı seven Übey’i bundan vazgeçirmek üzere hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca “Bakara sûresindeki kürsü âyeti ile” dedi ve ekledi: “Onu akşamda okuyan sabaha kadar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur.” Sabah olunca Übey durumu Hz. Peygamber’e aktardı. Resûlullah, “Habis doğru söylemiş” buyurdu.

    Buhârî’de de Ebû Hüreyre’den naklen yukarıdakine yakın bir rivayet vardır. Hz. Peygamber’e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hüreyre’ye şöyle demiştir: “Yatağına yatınca Âyetü’l-kürsî’yi oku, devamlı olarak Allah’tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır.”
    Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... yüce mevlânın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O’nun vahdâniyeti (birliği, tekliği) hem de İslâm’ın getirdiği imanın tevhid (Allah’ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere “O’ndan başka ilah yoktur” buyurulmuştur.

    Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından “O diridir” buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O’nun hayat sıfatı vardır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatları gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bilmektedir.

    Gerek Araplar’daki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah’a inanmakla beraber bunun yanında –her birine bir işlev tanıdıkları– sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan âyet, Allah Teâlâ’nın “kayyûm” sıfatını zikrederek “küçük, aracı, özel görevli... tanrılar”a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, “bütün varlıkları görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan” demektir. “Onu ne uyku basar ne uyur” cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmekte ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan birinin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O’nu ne uyku basar ne de uyur.

    Yerde ve gökte ne varsa –başka hiçbir kimseye değil– O’na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O’dur. Âyetin bu mânayı ifade eden parçası “Yalnız O’na aittir” kısmıyla tevhidi öğretirken “başkasına değil” mânasıyla de şirkin çeşitlerini reddetmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakımlarından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer... tanrılarından söz etmişlerdir. “Yerde ve gökte” tabiri Arapça’da “bütün varlıklar” mânasında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî mânada yere ve göğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmektedir.

    Allah’a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O’na denk olduklarına değil, O’nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. “Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez” mânasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır.

    Allah’tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafından görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür. Allah birdir ve yalnızca O ibadete lâyıktır; çünkü O’ndan başka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur.

    Kürsî (kürsü), “koltuk, sandalye, taht” anlamlarına gelir. Mecazi olarak saltanat, hükümranlık, mülk mânalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın üzerine oturulan maddî alet mânasında kürsüsü olamayacağından –bu O’nun bizzat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden– burada kürsüden bir başka mânanın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur’an’da Allah’a nisbet edilen, “Allah’ın...” denilen her şeyi, O’nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak anlamak da doğru değildir. Meselâ “Allah’ın evi, Allah’ın ruhu, Allah’ın emri, Allah’ın kölesi” tamlamalarında Allah’a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O’nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı O’nun” diye tanımlanmışlardır. İbn Abbas’a göre kürsüden maksat ilimdir. O’nun ilmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, “kürsüden maksat O’nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey O’nun dışında kalamaz” veya “Allah semavatı, arzı, arşı Kur’an’da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamıştır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri içine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir” şeklinde anlamak mümkündür.

    Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı âyette zikredilen yüce Allah’a, kulların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O’nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.