• 187 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Dostoyevski'nin oldukça eğlenceli, akıcı fakat en sığ ve savurgan romanı.

    En büyük yapıtlarının hangi koşullarda yazıldığı genel olarak pek bilinmese bile, Kumarbaz romanının bir aydan daha az bir sürede yazıldığı sanırım birçok kişinin bilgisi dahilindedir. Bu kitabın diğer kitaplarına göre daha çok okunmasının ve methiyeler düzülmesinin en büyük sebebi de bu sanırım. 25 gün gibi bir sürede yazılmış olmasaydı bu kadar okunur ya da bilinir miydi? Hiç sanmıyorum. Peki 25 günde bu kalitede bir roman ortaya koyabildiği için bir yazar övülür mü? Bırakalım 25 günü, tüm hayatını bir roman yazmaya adasa bile bu seviyeye yaklaşamayacak olan yazarlar açısından bakarsak cevap 'evet' olur. Dostoyevski'nin genel seviyesini baz alırsak ise maalesef 'hayır'. Dosto'yu muhteşem bir yazar yapan, onu farklı bir mertebeye taşıyan ve Dosto'yu Dosto yapan hiçbir unsur ve nitelik bu kitabında mevcut değil. Bunun nedeni de genel olarak bu kitabın genel övülme nedeniyle aynı. Yani kısa bir zaman dilimine sıkıştırılma mecburiyeti bu kitabı sığ bir hâle sokmuştur.

    Suç ve Ceza'ya yaptığım incelemede bu kitabın yazılmasına neden olan anlaşmadan biraz bahsetmiştim. Dosto, kardeşini kaybettikten sonra, birlikte kurdukları ve borç içindeki dergiyi, kardeşinin anısına saygısı nedeniyle yeni borçlar alarak çıkarmaya devam etmiştir. Ancak vadesi gelen borçlar nedeniyle hapis ve haciz tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Stellovski adında çakal bir yayımcı hemen bir teklif sunar. Stellovski'nin vadesi gelen borçlar için vereceği paraya karşılık, Dosto'nun belirtilen tarihe kadar daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bir roman teslim etmesi gerekmektedir. Eğer belirtilen tarihe kadar teslim edemezse, Dosto'nun tüm eserlerini bedelsiz olarak basma hakkı Stellovski'ye geçecektir. Stellovski aynı uygulamayı başka yazarlara da uygulamış ve bazı yazarları bu şekilde ağına düşürmüş bir çakal yavrusudur. Çakallıkları bununla da bitmiyor. Dosto'nun borçlu olduğu kişilere giderek ''onda para yok, bana senetleri daha ucuza verin, uğraşmayın'' diyerek tüm borç senetlerini toplamıştır. Borçlar ödendikten sonra yapılan bu 3000 rublelik anlaşmadan Dosto'ya ancak 175 ruble kalmıştır. Kalan 2825 ruble ise Stellovski'nin cebine dolaylı olarak geri dönmüştür. Bu konuda benim açımdan tek teselli, kalan 175 ruble ile yurtdışına çıkan Dosto'nun, paraya sıkışmasının ardından çeşitli dergilere Suç ve Ceza'yı vadetmesi ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bir roman koşulunun çiğnenmesi nedeniyle, Stellovski çakalına Suç ve Ceza gibi bir başyapıt yerine, Kumarbaz gibi Dosto'nun standartlarını karşılamayan bir romanın haklarının geçmiş olmasıdır.

    Dosto'nun ilk başlarda planı gündüzleri Suç ve Ceza'yı yazmak, geceleri ise Stellovski'yle imzaladığı anlaşma nedeniyle Kumarbaz romanını bitirmektir. Hatta arkadaşlarına yazdığı çeşitli mektuplarda bu durumdan övündüğü, bambaşka bir seviyede olduğu ve başka yazarların böyle bir durumla başa çıkamayacağını söylediği olmuştur. Ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Tamamen Suç ve Ceza'ya odaklanır. Sözleşmedeki teslim tarihine 1 ay kala arkadaşına daha tek bir sayfa yazmadığını söyler. Arkadaşının diğer yazarları toplayarak bölüm bölüm bir kitap yazma önerisini ise ''kendi elimden çıkmayan hiçbir eserin altına imzamı atmam'' diyerek reddeder. Yine aynı arkadaşının eseri daha hızlı bitirmesi için bir stenografla yazması teklifini ise kabul eder. Stenograf birçok kişinin bildiği gibi Dostoyevski'ye hayran olan ve kısa bir süre sonra eşi de olacak genç Anna Grigoryevna'dan başkası değildir. 25 gün gibi kısa bir sürede romanı bitirip, sözleşmedeki tarihin son günü olan 1 kasım'da Stellovski'nin yolunu tutan Dosto'yu başka bir çakallık beklemektedir. Stellovski evdeki hizmetlilerine bile haber vermeden ortadan kaybolmuştur. Hizmetlileri herhangi bir emir almadıklarını söyleyerek romanı teslim almayı kabul etmezler. Dosto ise en yakın karakola gidip romanı zamanında teslim ettiğine dair kağıt alarak bu tuzağı bozar.

    Kumarbaz romanındaki baş karakter Aleksey İvanaviç herkesin malumu Dosto'nun ta kendisidir. Polina karakteri ise adından direkt anlaşılacağı gibi ilk karısı hayattayken dâhi sevgilisi olan ve iki kez yurtdışına çıktığı Polin'dir. Dostoyevski ve Polin arasındaki ilişki hemen hemen kitapta anlatılan gibidir. Dosto, Polin karşında kendini bir köle gibi hissetmektedir ve İvanaviç karakterinin girdiği duygu durumlarının hepsini yaşamaktadır. Kumar tutkularından ziyade bu konuda daha derin bir benzerlik mevcut. Dosto, romanlarında her zaman kendisinden ve çevresinden bol bol beslenmiştir. Tıpkı bu romanında olduğu gibi. Peki bu eserini üst kısımlarda neden sığ olmakla itham ettim? Çünkü büyük eserlerinde ve diğer romanlarında Dostoyevski'yi erişilmez bir konuma yükselten noktalar, derinlemesine karakter analizleri ve insan psikolojisinin derinlerinde gezerek yaptığı tespitlerdir. Romanlarının konusu değil. Zaten birçok kitabındaki olay örgüleri Puşkin ve Gogol gibi yazarlardan esinlenmedir. Bu kitabında ise ne karakter tahlili ne de insan psikolojisine dair bir şey yoktur. Tamamen olay örgüsü ön plana çıkmıştır. Bunun nedeni de genelde övülmesine neden olan kısa bir zaman diliminde aceleyle ve baştan savma şeklinde yazılmış olmasıdır. Yoksa bir önceki kitabında hiç cinayet işlememiş biri olmasına rağmen Suç ve Ceza'da yardıran Dosto, kumar gibi çok hâkim olduğu bir konuyu içeren romanında belki Suç ve Ceza'nın seviyesini bile geçebilecek dehaya sahiptir. Ama bütün yazılma serüvenine bakınca elimizde eğlenceli, akıcı ve Dosto'nun standartlarına baz aldığımızda sığ bir romandan başka bir şey kalmıyor.
  • Gidiyoruz Kıyamete
    Binmişiz bir alamete, gidişimiz kıyamete…
    Hikaye:
    Tayyibe teyze ve Salih amca orta yaşlarda, halim selim, yaşları gibi huyları ve halleri de birbirilerine denktir. Bunca yıl bir yastığa baş koymuş insanlar, elbette birbirine benzerler denebilirse de, bu çift her yönden iyi anlaşan, doğru yaşamış ve bu hal üzere yaşlanmış, birbirlerini tamamlayan bir çifttir. Tayyibe teyze saliha, afif, ismi gibi tayyib, yani temiz bir hanımefendi, Salih amca ise kibar, cömert, ismi gibi salih bir beyefendi. Tam da iki cihan saadeti… Birlikte yatar, birlikte kalkar, birlikte güler, birlikte ağlar, birlikte kitap okurlar. Her zaman yeni bir şeyler öğrenmeye, çevrelerindeki insanlara yardım etmeye çalışan, Allah’ın kullarına ihsan ve ikramda bulunmayı seven, cömert, son derece merhametli insanlar. Hal böyle olunca, bu ana babanın çocuklarının da böyle yetişmesi muhtemel olur tabii ki. Ancak genç yaşta, oğullarını hain bir terör saldırısı sonucunda kaybederler, bağırlarına taş basar, şehitlik mertebesini kazanmış oğullarının ardından sessizce gözyaşı döker ve dua ederler; ama hiç isyan etmezler. Çünkü onlar, her şeyin Allahü teâlânın takdiri olduğunu bilirler.
    Aradan geçen birkaç yıl acılarını hafifletir; ama bu sefer de yeni bir imtihana tâbi olurlar. Bir trafik kazası sonucu kızını, damadını ve bir torununu kaybederler. Birkaç yıl arayla yaşanan bu ağır imtihanlar onları iyice yaşlandırır. İmtihanın en zorlarından birisi olan evlat acısıyla imtihan edilirler. Sabretmekten başka çareleri de yoktur; çünkü (Alan da O, veren de O. Bizim elimizden bir şey gelmez) diye düşünüp, trafik kazasından hiç yara almadan kurtulan torunları Saliha ile teselli bulmaya çalışırlar. Artık çocuklarının ve Allahü teâlânın emaneti olan bu yavruyu, dinini bilen ve yaşayan gerçek bir hanımefendi gibi yetiştirmek için gayret ederler. Bütün sevgi ve ilgilerini, torunları Saliha’ya verirler. Üzerine titredikleri Saliha, aradan geçen yıllarda, tıpkı bir gül gibi, doğru bilgi ve güzel ahlak pınarından sulanır, yetişir. İsmiyle müsemma bir hanımefendi olur. Tıpkı ninesi gibi dinini bilen yaşayan, tesettür konusunda çok hassas olan Saliha’nın artık evlilik çağı da gelmiştir. Dengi aranmaktadır. Eee, niyet hayır olunca, Allahü teâlâ akıbetini de hayreyler, öyle de olur. Karınca kararınca çeyizler hazırlanır, düğün telaşı başlar.
    * * *
    Tayyibe teyze, torununun düğünü için gerekli birkaç parça eşyasını almak için çarşıya gitmişti. Sanki peşinden vahşi bir aslan kovalarcasına, hızla evin anahtarını çevirip, Besmele çekerek içeri girdi, kapıyı kapattı. Birilerinin zorla içeriye girmelerine engel olmak istercesine, sırtını kapıya dayadı, derin bir oh çekti.
    — Çok şükür kurtuldum yâ Rabbi dedi.
    — Hatun, sen mi geldin?
    — Evet, bey, çok şükür geldim.
    — Hayırdır hatun, bir şey mi oldu?
    — Dur, geliyorum bey, üstümü değiştireyim, bir de abdest alayım, geliyorum, anlatırım.
    — Allah Allah! Hayırdır inşallah, ne oldu acaba bizim hatuna, soluk soluğa geldi. Sanki bir şeyden kaçıp da kurtulmuş gibi girdi içeri… Gel hatun, otur bakalım, anlat hele, ne oldu da soluk soluğa eve girdin öyle?
    — Aman bey, sorma, dışarısı bir felaket! Bunaldım, soğuk soğuk terledim, kalbim sıkıştı, daraldım, zor attım kendimi eve. Meğer ev ne rahatmış.
    — Dışarısı çok sıcak galiba, keşke serinlikte gitseydin. Ben gideyim dedim sana; ama sen anlamazsın dedin, ne yapayım hatun, sık dişini az kaldı. Hele şu kızımızı selametle bir gelin çıkaralım evden, rahatlarsın inşallah.
    — Kalbimin daralması sıcaktan değil bey, keşke öyle olsaydı.
    — Hatun deli etme adamı, neyse söyle artık!
    — Saliha nerede bey?
    — Üst kattaki kıza Kur’an-ı kerim öğretmeye gitti.
    — Aman bey, ne kadar şükretsek azdır. Allahü teâlâ bize Saliha gibi bir torun verdi.
    — Sadede gel hatun, sadede. Kızıyorum ha!
    — Bak şimdi, buradan sabah çıktım, çabuk gideyim diye otobüse bineyim dedim, durakta bekliyordum. Bir kız geldi durağa. Kapalı desem kapalı değil, açık desem açık değil, ağzında sakız, cep telefonu elinde, kih kih telefonla konuşuyor. Birazdan durağa, hırpani kılıklı, lakayt, sırıta sırıta bir delikanlı geldi. Kız yılışarak, oğlan sırıtarak tokalaşıp öpüştüler. Laubali laubali konuşarak, ayrı otobüslere binip gittiler.
    — Hanım suizan etmeseydin. Belki evlidirler, belki de oğlan kızın mahremidir.
    — Ne olursa olsun bey. Edep hayâ kalmamış. Mahremiyse o kızın o haline neden kızmadı, yok mahremi değilse, neden kucaklaşıp öpüştüler. Yok, bey yok. Dünyanın çivisi çıkmış. Hadi dedim, bu böyle, herkes böyle değildir demeye kalmadı. Tık tık sesleriyle birlikte ağır bir parfüm kokusu ortalığı kapladı. Başımı bir çevirdim, bir kapalı kadın. Üzerinde parlak bir kumaştan bir pardösü, düğmeleri açık, içinden pantolonu, üzerinde payetli bluzu görünüyor. O pardösüyü kıyafetini örtmek için mi giyinmiş, yoksa daha çok dikkat çeksin diye mi, bilmiyorum. Eşarbını ise boynuna öyle dolamış ki, gözleri nefessizlikten dışarı çıkacak. Allah seni inandırsın bey, baktım gelen otomobil bu kadının bulunduğu yerde yavaşlıyor, gelen otomobilin içindeki sokaktaki herkese bakıyor, hemen kadının yanından uzak bir yerde beklemeye başladım otobüsü.
    — Hatun bütün bunları durakta mı yaşadın, daha otobüse binemedin mi yahu?
    — Biniyorum merak etme. Neyse otobüs geldi, güç bela bindim otobüse. Attım bileti, oturacak yer yok, yaşlı diye yer veren de yok. Kadın, kız, oğlan hepsi balık istifi, neyse biri indi de, ben de oturabildim. Otobüste başımı sağa çeviriyorum, göbeği açık bir genç kızın göbeğini görüyorum, burnuna taktırdığı yetmiyor gibi, bir de göbeğini deldirip hızma takmış. Sola bakıyorum, dışarıda gelip geçen genç kızlar, oğlanlar, sarmaş dolaş, edepsizlik diz boyu… Hayâsızlık almış yürümüş. Neyse artık, otobüsten indim. İndiğim durakta birkaç kız, ellerinde kitap defter otobüs bekliyorlar. Aman yâ Rabbi, sanki dünyalı değil bunlar. Başlarını öyle bir kapatmışlar, eşarplarının altından saçlarını öyle kabartıp bağlamışlar ki, kafalarının arkasında bir kafa daha var sanki. Hani sen okumuştun ya kitapta, deve hörgücü gibi diye. İşte bu devenin hörgücü değil, kendisi sanki. Bir de eşarplarının uçlarını boyunlarından sıkıca bağlamışlar, saçlarının şekli belli oluyor. Üzerlerinde sadece daracık bluzlar, yüzleri boya küpü… Altlarında, pantolon mu, etek mi, belli olmayan garip giysiler. Pardösüyü geçtik, insan o dar bluzun üzerine bir şeyler giyer. Nerede! Bunlar örtünmüyor, sanki bir yerlerini açmaya çalışıyorlar. Hele o yüksek sesle gülüşmeler, konuşmalar. Allah’ım, bir görseydin bey. Acıdım bu gençlere. Bizim evinin aşağısında bir park var ya, kestirme olsun diye parkın içinden geleyim dedim. Keşke geçmeseydim. Ah bey! O gencecik kızlar, o delikanlılar, ellerinde sigaralar, yanlarında içki şişeleri, banklara oturmuşlar, kimileri de uzanmış, sere serpe yatıyorlar. El şakalarını, konuşmalarını bir görsen… Vah körpecik gençlere, vah ana babalara, vah!
    — Vah zavallı hatunum vah! Sen sokağa çıkmadığın için dışarının halini bilmiyorsun. Zaman ilerledikçe her şey bozuluyor. İslamiyet’e uyan, şunun şurasında kaç kişi kaldı ki? Eğer bizler evlatlarımızı doğru yetiştiremezsek, bu bozuk olan nesil, kendi evlatlarını kendileri gibi onlar da evlatlarını kendisi gibi yetiştirerek, tamamen bozulmuş, İslamiyet’in dışına çıkmış, yaptıklarını İslam dininin emri zanneden topluluklar ortaya çıkacak. İyi ki bizler Tam İlmihal’i okuyor, dinimizi doğru olarak öğreniyoruz. İlmihalde, kıyamete yakın böyle şeylerin olacağı bildiriliyor. Allahü teâlâ bizi dinini doğru olarak öğrenip, ona uyanlardan eylesin.
    — Âmin bey, Âmin… En çok neye üzüldüm biliyor musun? İslamiyet’te Müslüman bir hanımın şiarı olan tesettür, tesettür olmaktan çıkmış. Böyle tesettür, elbette saliha bir hanımı korumuyor, daha çok saldırılara muhatap kılıyor. Mecbur kaldım da çıktım sokağa, görmedik şey kalmadı. Kalbim bundan daraldı.
    — Hatunum, siz hanımlar evde koruma altındasınız. Eve, zararı dokunacak bir şey sokmayarak, sizleri koruyan beyleriniz var. Temiz kalıyorsunuz. Bir sefer olsun pisliğin yanından geçseniz, işte böyle tepe taklak oluveriyorsunuz. Sizleri Rabbim hassas yaratmış, bizleri sürekli çalışıp, dışarıyla muhatap olduğumuz için daha kuvvetli yaratmış. Eğer bizler de bu tehlikelerin farkında olmayıp kendimizi korumazsak, dinimizi öğrenmez ve uygulamazsak, dışarıda gördüğün hastalıkları eve bulaştırmış oluruz. İşte aileler böyle bozuluyor. Yaradan yarattığını en iyi bilendir. Kısacası, bugün bir otobüse binecek oldun, neler yaşadın…
    — Pek doğru söyledin bey! Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete… Allahü teala sonumuzu hayr eyleye!
    Z. Alkan
  • Hayırlı mı geceler? Yoksa gaflet ile mi geçer? Eğer gafletteysen kurtulmak için üç düğümü Allah, bismillah, abdest ve namaz ile çözmen gerek. Çözebilmenin yolu ise gündüz göstereceğin gayret, hizmet, edep, ihlas, samimiyet ve helal gıdadan geçer. Hepsi birbirininden değerli altından bir zincir. Biri eksik olsa mazaAllah dağılır zincirin. Ki bir mü’minin değil midir ki her anının muhasebesi bir? Gündüzü hayırlar ile geçirdiysen şimdi geldi vakit! Saat üç, gece zifiri, bir karanlık çökmüş. Kainat sessizliğe bürünmüş. Gündüzün telaşı gitmiş, herkes ve her şey derin bir uykuya gömülmüş. Evet, karanlık belki, bu yüzden bir ışık gerekli, karanlığı aydınlatmaya. Ama bizim bildiğimiz ışıktan başka. Öyle bir ışık olsun ki nur gibi aydınlatsın karanlığını ve bir daha kimsenin gücü yetmesin o nuru karaltmaya. Böylece sonsuza kadar devam etsin aydınlığın; kabirdeyken bile yoldaşın, sırdaşın olsun nurun. Böylesine kıymetli, böylesine vefalı bir nur sonsuza kadar devam etse bile, bilsen onu bulabilmek hiç zahmetli değildir aslında. Merak ettiysen işte bütün mesele burada. Bir seccade, biraz tevbe sonra bir kaç damla göz yaşı ile zikir gibi mesela. Gecenin bir vakti bu kadar yol kat ettiysen işte artık geldi sırası! En sevgili ile buluşma zamanı. Kıl namazını... Başla tevbe istiğrafa.. Çünkü günahlı bir ağza Allah’ın adı yakışmaz asla. Tevbe ederken ağla. Alnın secdede, aksın gözlerinden inciler tane tane... O inciler sahip olduğun her şeyden daha hayırlı bunu hiç unutma! Ne kadar çok olursa senin o kadar kârına!.. Ağla!...Geçmişe, geleceğe, işlediğin ve işleyeceğin bütün günahlarına ‘affet’ diyerek ağla... Ağla! En çokta düğümü çözemediğin, rahmetten uzak gecelediğin gecelere ağla! Ve Rabbinin yer yüzünde öyle kulları var ki, üzerlerine uyurken güneş doğmadı asla! Onlar gibi olmak için ağla! Ağladıkça nurun âlâ nur olsun. Dua et ki son nefesinde bu hâl üzerine olsun! Tevbe istiğfardan sonra gelir sıra arştan daha ağır sözlere! Manasını düşünmeyi asla ihmal etme! Sakın ola kuru laf gibi söyleme! Rabbinin emrettiği ve istediği gibi La ilahe illAllah de! Dil ile ikrar et, kalp ile tastik eyle. Allah birdir eşi benzeri yoktur de. ‘La!’ de ‘la!’ Rabbim senden başka ne varsa al götür kalbimden! Senden başka her şeye hayır! Bir tek sen kal orada. Ey Rabbim! Değil misin ki sen en değerli Refiki Âlâ? Senden başka ne lazım ki bana? Sonra söyle Allahümme salli ala seydina... Rabbine giden yol Rasulullahtan geçer sakın bunu unutma. Hani Ahzap 56 da buyurmuştu ya yüce Mevla: Allah ve melekleri ona salat ederler. Allahümme salli ala... Sende bu emirden sakın ola eksik kalma. Ve geldik Allahın adını anmaya. Bırak her şeyi, geçmişi ve geleceği. Sadece an yüce Rabbinin en yüce ismini. Allah! Allah! Allah!...İşte o an! Geçmiş,gelecek olmaz olur; olmuş, olacak, dünya, ahiret ve kıyamet ne varsa endişe veren hepsi önemini yitirir. Tek bir Allah’ı anan dilin konuşur. Allah dedikçe ruhun huzura kavuşur. Kalbin O’nun adıyla mest olur, sanki durulur. Elin, kolun, bütün uzuvların saadete erer. Tedirginliğin giderde her şey sekinete girer. Ve sesin arşa kadar gider. Gök yarılır, sema kapıları açılır, yedi cihan senin aşk ile Allah deyişinle yankılanır. Ama dur! Arşa gitmeden şah daharından yakın olan senin zikrini duyar. Sen zikret, zikre devam et! O öyle bir Rab ki sen Allah demeden buyur kulum der. Sen zikrettikçe Allah, Allah dedikçe kalp açılır, ruhun arşın arşın yol alır, tüm hücrelerin Allah, Allah diye sarsılır. Kalbin Allahın adıyla aydınlandıkça haset, kin, öfke, şehvet gibi tüm kirlerden arınır. Sen arındıkça kalbin daha bir aydınlanır; aydınlandıkça daha bir arınır. Artık kalmadı kirden eser sende. Pırıl pırıl oldun Rabbinin adı ile... İnşallah anıldın Rabbini zikreden kimseler ile birlikte. Şükret şimdi! O güzel kelamı, yüce âlâyı anabildi diye azaların. işte sönmeyecek nur, dünyadan değerli bir hazine, cenneti bile unutturan esrarlı bir tek kelime. Sadece Rabbinin en yüce isminde. Ve olan oldu! Yer ve gök uykudayken senin ömrünün en güzel, en özel gecesi oldu. Kim bilir cemalullaha kavuşacağın güne bir hazırlık oldu. Ömrüne bereket, geleceğine ışık, gününe sürur, kışına bahar, kabrine kandil oldu! Ölen kalbin Rabbin ile dirildi. Kalbin! Sanki Rabbin ile kendine geldi!..Şimdi kaldır başını, aç ellerini semaya, başla duaya. İste Rabbinden aynı hal üzere yaşamayı ve ölmeyi! İltica eyle dertlerine derman, sıkıntılarına merhamet etsin diye! Dünya ve ahiret saadeti istemeyi ise ihmal etme!.. Huzura erdiysen eğer, insanı kamil olma yolunda ilerlediysen, melekler ile birlikte amin de dualarına. Sanırım şafak söktü, melekler rızıkları dağıttı. Bol bol nasiplendin Allahın izniyle. Hadi durma coşkuyla güne başla. Sen ve senin gibiler çok karlı başladı bu gün dünyaya. Kârlı günlerin her zaman ömrümüzde olması duasıyla...
    Selametle kalın!...

    DOLUNAY DEMİR
  • evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
    artık dönüş yoktur
    kuşku bağışlanmasa da
    tedirginlik doğal sayılabilir
    ancak
    yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
    kaçış kaçış kaçıştır

    İlhami Çiçek
  • Kaan
    Kaan Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    Fayton adlı hikayeyi bir kenara koyacak ve Neva Bulvarı adlı hikayeyi de bu kitaba bir giriş niteliğinde bir hikaye olarak niteleyecek olursak, geri kalan her bir hikaye birer baş yapıt olarak niteleyecegimiz hikayelerle karşı karşıyayız. Dönemin Rusya'sina hakim olan ve kökü derinlere uzanan ve aynı zamanda değişmek zorunda olan düzeni eleştirel bakış açısıyla gerçekçi bir sunumla önümüze koyan Gogol, eserlerinde üst bir yapı olarak yer yer gerçeküstü etmenlere yer vermiştir. Ancak anlatılmak istenen, her okurun -özellikle Türk okurun- kendisinden, yaşadığı toplumsal ve devletsel düzenden oldukça fazla izler bulacağı gerçek bir düzlemdir.

    Bu kısaca özetini geçtiğim dünyaya Gogol'la birlikte Neva Bulvarı'nda yürüyerek başlıyoruz diyebilirim. Bu bulvardan geçen ve her biri farklı toplumsal katmanlarda ve haliyle farklı dünyalarda yaşayan insanları günün farklı saatlerinde seyrediyoruz. Tartışmasız bir şekilde beni en çok etkileyen ve içine çeken kitap başlangıcı Neva Bulvarı hikayesiydi diyebilirim.

    *

    UYARI: Bundan sonrasında Palto, Burun ve Bir Delinin Anı Defteri adlı hikayeleri spoiler içerecek şekilde inceledim. Nitekim böylesine şaheser hikayeleri spoiler olmadan incelemem mümkün değildi.

    *



    ● PALTO

    Bu hikayeyi okuyan herkesin yüzünde Akaki Akakiyeviç adını söylediğimde acı bir tebessüm belireceginden eminim.

    Akaki Akakiyeviç sıradan bir devlet memurudur. Öyle sıradan bir memurdur ki varlığı ile yokluğu arasında hiç kimsenin bir fark göremeyeceği bir kişidir. Hayat denilen muamma içinde kendisine bir sekilde bir memuriyet köşesi edinmiş, zaman içinde de giderek kendi kişiliği kaybolmuş ve taşıdığı memur unvanı yegane kişiliği olmuş 'yığın'dan biridir. Öyle ki memuriyetteki vazifesini oldukça ciddi ve başarılı şekilde yapmaktadır ve bunun üzerine kendisine terfi teklifi geldiğinde bu yenilik karşısında afallamiş ve sadece içinde bulunduğu ve artık kendisi olmuş memuriyet seviyesinde kalmaktan başka bir şey istemediğini söyleyerek; her zamanki işini nefes almak gibi yapmaya devam etmiştir.

    Bu memurumuzu dairesindeki hiçbir memur umursamamaktadir ve bir süre sonra alay etmeye bile gerek duymayarak; bu memurların gözünde dairede bilmem ne zaman ilk memurluğa atandıklarinda kendilerine hediye edilip, en ücra köşeye yerlestirilerek orada unutulan bir vazo olmuştur adeta.

    Akaki Akakiyeviç'in hikayeye de adını veren ve hikayenin merkezindeki obje olan paltosu da tam anlamıyla, yukarıda kendisini niteleyen sözlerimizi dogrulamaktadir: Oldukça silik ve kullanila kullanila rengi, ilk halindeki vaziyeti tamamen değişmiş, ilk ne zaman alındığı artık yaşayan herkesin hafızasından silinerek, onu giyen kişiyi zaman mefhumundan alıp şahsi bir paralel zamana taşıyan bir metafor vazifesi görüyordur.

    Bir gün bu metafor artık yama tutmayacak şekilde tahribata uğruyor. Bu durum Akaki Akakiyeviç üzerinde, Süleyman'nın asasının düşüp kırılmasinin cinler üzerinde yaptığı etkiyi yapmıştır. Akaki Akakiyeviç şahsi zamanından gerçek zamana hiç de hazır olmadığı bir dönüş yapmıştır.

    Yeni palto almak için tüm günlük, mütevazı masraflarinda tasarruflara giden hatta gece aç yatan Akaki Akakiyeviç, sonunda yeni paltosunu sırtına geçirir. Yeni paltosu onun eski hayatını götürmüş ve yeni bir hayata onu atmıştır; yeni ancak aynı zamanda bir Rus'un asırlarca yaşayageldigi ve artık köhneleşmiş, her tarafından patlayan bir palto haline gelmiş bir hayattır bu! Akaki Akakiyeviç'i yeni paltosundan dolayi memur bir arkadaşının verdiği bir partiye davet edilir. Arkadaşları için unutulan vazo olan Akaki Akakiyeviç yeniden onlar nezdinde canlı, kanlı bir insan ve kendilerinden bir memur olmuştur. Ta ki partide arkadaşlarının kart oyunları ve her zamanki bayağı sohbetler ile ortadan yavaş yavaş eski görünmeyen memur Akaki Akakiyeviç olana kadar. Partiden ayrılırken paltosunu yerde bulması aslında bunu anlatan bir metafor olabilir diye düşünüyorum; Akaki Akakiyeviç çok kısa bir anligina arkadaşları tarafından görünmüş yani Akaki Akakiyeviç kısa bir an için memurluk dışında bir kişiliği olan bir birey olmuştur ta ki yeni paltosu yere düşene kadar.

    Evine giderken paltosu çalınır. Bu olay, yakın bir yerde bulunan bir bekçinin gözünün önünde olmuş ancak bekçi bu olayım üzerinde çok durmamış; hırsızlari Akaki Akakiyeviç'in arkadaşları sanmıştir. Ancak bu da aslında memurların işlerini savsaklamalarinin anlatıldığı bir durum olarak hikayemizde bir not olarak yerini aliyor. Aynı memurların işlerini savsaklamalarini, Akaki Akakiyeviç'in paltosunun bulunması için başvurduğu emniyet müdürlüğünde görüyoruz. Keza aynı şekilde burada beklediğini bulamayan Akaki Akakiyeviç'in bir sonraki başvurduğu 'önemli kişi'de de görüyoruz. Bununla birlikte bu önemli kişi'de yüksek bir makama gelen bir insanın kendisinden statü olarak asagida olan insanları hor görmesini; bunu da o aşağı statudeki insanları asagilayarak, onların gözünün içine soka soka nasıl yaptıklarını görüyoruz. Ancak burada üzerinde durmamız gereken bir nokta daha bulunmaktadır: Hikayede, bu önemli kişinin aslında iyi biri olduğu söyleniyor. Bu da aslında az önce üzerinde durduğumuz makamın insanı kendi kişiliğinden ne kadar uzaklastirdigini göstermektedir.

    Gogol, Akaki Akakiyeviç'i hikayede hiç eleştirmez. Ona sadece acı duyar. Ama onu merkeze alarak memur sınıfını eleştirir. Akaki Akakiyeviç bu bozuk sistemin kurbanı durumundadır. Ancak bunda sadece sistem mi mesuldur yoksa Akaki Akakiyeviç kendi bilinçsizliginin mi kurbanı olmuştur; bunları düşünerek bu hikaye hakkındaki sözlerimi noktaliyorum.




    ● BURUN

    Bu hikaye insana, içinde aslında iki farklı parça bulunduruyor izlenimi veriyor. İlk parça, hikayenin girişinde bulunuyor. Burada sıradan, kılıbık bir berber olan Yakovleviç'in evine konuk oluyoruz. Eşi kesince ekmeğin içinde bir burun olduğunu fark ediyor. Hemen kocasına kizmaya başlıyor. Herkesin onun, traşa gelenlerin burunlarini koparacakmış gibi asıldığını oldukça ayıp bir şey gibi kocasına söyleyerek onu fircaliyor, ardindan da bu burunla aynı evde bir an bile duramayacagini hatta bizzat polise ihbarda bulunabilecegi tehdit ediyor. Kocası buruna dokunmak bile istemeyerek onu bir beze sararak nehre atmaya gidiyor.

    Burada Yakovleviç'in karşısında eşi değil adeta annesi var gibidir ve Yakovleviç de cinselliğini yeni keşfedip, bunu mahallesindeki kız çocukları üzerinde şaka yoluyla istemsizce göstermeye çalışan ergen bir genç gibidir. 'Anne'sinin onu polise söylemekle tehditi de adeta babaya söylerim tehdidine benzemektedir.

    Neyse hikayenin devamında Yakovleviç burnu nehre attıktan hemen sonra bir polisle karşılaşır. Polis şüphelenmistir. Yakovleviç de hemen yelkenleri suya indirerek suçunu kabullenen bir insan psikolojisiyle, polise kendisini bedava traş edebileceğini söylerek bir nevi rüşvet teklif eder. Ancak polis ise adeta 'işini bilen memur' edasıyla kendisini bedava zaten traş eden üç berber olduğunu ve hatta üçünün de bundan büyük onur duyduğunu söyleyerek Yakovleviç'i bir nevi ezer.

    Burada Gogol'un Yakovleviç'in köprüye giderkenki onun hakkındaki betimlemeleri de sıradan Rus insanına birer eleştiri niteliği taşır: İçki düşkünlüğü, üstüne başına ve saçına başına dikkat etmemezlik; bir berduş psikolosinde hayattan elini eteğini çekmiş, 'yığın'dan biri olmak...

    Hikâyenin ikinci parçasında ise 8. dereceden memur olan Kovalev, bir sabah uyandığında burnu olmadığını fark eder. Bu memur hakkında özellikle belirtilen özellik ise onun normal prosedürü izleyerek bu mevkiye gelmediği; o zamanki Rusya'da subayların askerlik görevlerinden sonra rutbelerine denk sivil bir memurluğa geçmeleri ile gelmiştir. Normal bir durum olarak gözüken bu durumun anormalligi ve Gogol'un eleştirisine maruz kaldığı yanı, bu görevi, Kafkasya'daki yöneticilerin görevlerini oldukça suistimal ederek kazanıyor olmalarıdır; Kovalev gibi.

    Kovalev, burnunun olmadığına inanamaz tekrar tekrar aynaya bakar. Sonra da korkuya kapılır. Ancak burada önemli nokta, Kovalev'in burnunun olmamasindan duyduğu korkunun nedeninin, memurluk mevkisinin getirdiği itibari kaybedecegi endişesidir. Nitekim kadınların kendisine bakmayacagi, saygın çevrelerden ... hanımın, ... beyefendinin kendisini balolara bu şekilde davet edemeyecegini düşünür. Yani yine kişiliğini memurluk makamı ile özdeşlestiren hatta kişiliğini kaybetmiş salt bir Çarlık Rusya'si memuru ile karşı karşıyayizdir.

    Bir süre sonra kayıp burnunun sokaklarda dolaştığıni görür. Burnuna gidip durumu izah eder; onun kendi burnu olduğunu söyler ancak Burun, ona kendi memurluk seviyesini hatırlatarak onu küçümser! Ayrıca Burun, sokaklarda ve gittiği mekanlarda garipsenmeden karşılanılır. O adeta üzerindeki memurluk 'giysisi'nin kamuflajı altındadır. Burada Çarlık Rusya'sinda insanların birbirlerini kişilikleri ile değil makamları, toplumsal hiyerarşide bulundukları düzey ile gördüklerini anlıyoruz. Bu durum da aslında bir toplumdaki insanların hem birbirlerine hem de kendilerine yabancilasmalarinin dışavurumudur. Böyle bir toplumda; Ahmet, Ayşe yoktur, Vali Ahmet Bey ve Müsteşar Ayşe hanim vardır!...

    Kendisi de bir süre küçük bir memurluk yapan Gogol'un Maraya Balabin'e Roma'dayken yazdığı bir mektubundaki ilginç sözlerini bir dipnot mahiyetinde buraya bırakarak, Burun hikayesi ile ilgili sözlerimi noktalamak istiyorum:

    "Burada ben, ruhumun vatanını buldum… Doğmadan önceki vatanıma tekrar kavuştum. Her nefesinim uçuşarak burun deliklerimin içine doluyor!.. Vallahi kimi zaman bir
    burun olmak, sadece bir burun şekline girmek istiyorum… Artık ne gözlerim, ne kulaklarım ne kollarım ne de bacaklarım olsun istiyorum… Sadece kocaman delikli, kova gibi bir burnum olsun, o mis gibi baharı alabildiğince çekebilen sadece bir burnumun olmasını istiyorum." (Troyat, 2000, s.185)




    ● BİR DELİNİN ANI DEFTERİ

    Beni bu kitapta en çok etkileyen hikayenin bu olduğunu söyleyebilirim. Bizi bu hikayede karşılayan memurumuz, Poprişçin’in günlüğüne konuk oluyoruz. Bir insanın gün gün nasıl delirmeye doğru gittiğini görüyoruz. Bu konunun günlük şeklinde işlenmesi etkileyiciligi bence oldukça arttırmıştir.

    Poprişçin, silik bir memur tipi değildir. Aksine hırslı ve tiyatro gibi aktivitelere de katılan bilinçli bir profil çiziyor. Kendi astlarını küçümsüyor, yaptığı işi olduğundan daha önemli görüyor ve üstünün de açığını arıyor. Bu sonuncusu hirsinin da etkisiyle kendisini gerçeklikten adım adım uzaklastiriyor. Çünkü Çarlık Rusya'sinda katı hiyerarşik bir düzen olduğunu baz alınca, ve bunun üstüne de terfi almanın da usulsüz işlere, yaltaklanmaciliga endeksli olduğunu düşününce Poprişçin'in çok şansı olduğunu soyleyemiyoruz. Poprişçin'de de aslında ulaşmak istediği makam için dalavereler yapacak bir profil sezisini alıyoruz lakin bununla birlikte hem şartların musait olmaması hem de Poprişçin’in iç dünyasındaki gelgitler buna mani oluyor gibidir.

    Poprişçin'in bu durumunu özetleyen ve onu delirmek gibi hazin bir sona taşıyan pasajları şu şekilde alt alta koyabiliriz:

    "Neden bir kalem memuru olduğumu bilmek isterdim. Evet, neden bir kalem memuruyum ben? Neden özellikle kalem memuru?
    "Ben de bir general olmak isterdim."
    "Ne malum benim de bir kont veya general olmadığım?"

    Hiyerarşik düzeni, dönemin toplumunu sorgulamaya başlayan Poprişçin, bu soruları sorar kendi kendine ancak şunu da bilmektedir ki bu katı düzen içinde kendisi 'yığın'dan önemsiz bir parçadır! Kendisine danışılmadan dünyaya gelmiş, bir toplumun içinde kendini bulmuş; bu toplumun düzeni içinde kendisine hazır bir yol sunulmuş, bu yolda kendi seçimleri gibi gözüken -ortaokulda ve lisede 'zorunlu' seçmeli dersler gibi- 'seçimler' yapmış ve pili bitmeye yaklaşan lakin bu pilin hiç bitmedigi bir saat gibi yaşayan Poprişçin, bu şekilde sorular sormaya başlar lakin bu sorular cevapsız sorulardir daha doğrusu çözümü olmayan ve kangrenleşmış, herkesin köşesini kapmış olduğu ve bu köşesini kaptırmamak için her şeyi yakacaği, köşesine uzatilacak çubuğu anında ham yapıp mideye indirecegi sorunlara gebe sorulardır.

    Nihayetinde Poprişçin de gerçeklik algısını yitirmeye başlar. Bu nitelikteki bir gerçekliği kabul edemediği ama bunu değiştirmeye de gücünün olmadığını idrak etmeye dogru giderkenonu, kedilerle konuşurken buluruz. Kendisinden yüksek bir memurun kızı Sofi'ye aşık olmuştur. Kedilerin mektuplarını okuyunca ise Sofi'nin babasının seviyesine 'uygun' bir kişiyle evlenecegini görür. Burada aslında aşık falan değildir Poprişçin, Sofi'yi memurlukta yükselmek için adeta bir basamak olarak görüyor diyebiliriz. Lakin Poprişçin, Sofi'nin parayi tercih ettiğini yani katı hiyerarşik düzen çerçevesinde bir tercihte bulunduğunu anlar. Bu noktadan sonra onun için artık geri dönüşü olmayan yola girdi diyebiliriz. Madem içinde bulunduğum dünyadaki konumumu değiştiremiyorum, madem bu dünya buna müsaade etmiyor; o zaman ben de kendime yeni bir dünya kurarim der adeta Poprişçin ancak bu dünya Poprişçin'in kafasındadir sadece...

    Ve bir gün okuduğu gazetede İspanya ile ilgili bir olaydan kendisine bir rol biçer: İSPANYA KRALI!...

    Timarhaneye kapatılan Poprişçin'in hikayenin sonundaki feryatlari hayat denilen kısırdöngüde nihai sığınak olan annesinedir: "Bak neler çektirdiler oğulcuğuna! Zavallı oğulcuğunu bağrına bas, anacığım! Ona bu dünyada yer yok! Her yerden kovup kovalıyorlar onu. Anacığım! Şu zavallı yavruna acı!.." Aslında hepimizin nihai ve her zaman sığınağımız anne kucağıdır, bir sistem kurbanı diye niteleyeceğimiz Poprişçin de hikayesinin sonunda bu kucağa dönme arzusunu duyma ihtiyacı duyar. Ancak bir cümle daha var aslında hikayenin sonunda:
    "Birden aklıma geldi... Cezayir beyinin tam burnunun altına koca bir beni olduğunu biliyor muydunuz?"

    Poprişçin için artık umut yoktur...

    Bu satırlar ve aslında hikayenin kendisi, iki ölü doğumdan sonra dünyaya gelen ve ailesi tarafından el üstünde tutularak büyütülen Gogol'un hayatının sonlarına doğru delirdiğini göz önüne alınca çok daha etkileyici oluyor diye düşünüyorum.

    Bu hikayeye de Gogol hakkında araştırma yaparken gördüğüm ilginç bir bilgiyi alintilayarak bir dipnot mahiyetinde bırakmak istiyorum:

    "Rusçada Poprişçin ismi prysch ve poprishche sözcüklerinin birleşimidir
    (Gregg 1999, s. 439 - 451). İlki; sivilce, çıkıntı anlamına gelirken ikincisi; düzlük, tarla,
    kurmak, dizmek, derece, -arzulu veya hırslı bir şekilde- emretmek kelimeleri ile aynı anlama gelmektedir. Bu kelimeler içerisinden belirli bir mantık çerçevesinde bir biri ile ilgili olanlar seçildiğinde POPRİŞÇİN KELİMESİNİN TÜRKÇE KARŞILIĞININ ARZULU, HIRSLI, MUHTERIS BİR ÇIKINTİ veya FAZLALIK vb. anlamlara geldiği aşikârdır. Burada sözcüklerin ikili anlamsal ilişkileri yani
    dualitik yapıları üzerinde durmakta yarar vardır. Çünkü POPRİŞÇİN, BULUNDUĞU TOPLUMDA GERÇEKTE SİVİLCE GİBİ BİR ÇIKINTİ ve FAZLALIKTIR."


    *

    Edebiyat Ruslarla güzel!...


    İyi okumalar.
  • Bencillik, gösteriş, kalın kafalılık, saçmalık, kadın kendisi gibi göründüğü zaman kadındır. Kadını o çevre içinde görürsen bir şeylere sahipmiş gibi görünür ama aslında hiçbir şeyi yoktur, hiçbir şeyi. Evet,evlenme sevgili dostum, sakın evlenme.
  • Evet azizim! Ben hayallerin arkasına gizlenmiş olan hayaletleri arıyorum.Ne yazık ki bulamıyorum.Tam olarak ''bulamıyorum'' demek de yalnış.Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum.İlmi gerçeklere kimsenin birşey demeye hakkı yoktur.Yalnız, bir hakikatin varlığı,diğer bir hakikatin varlığı,diğer bir hakikatin varlığına engel olmaz.Bazı vicdanlar, başlangıç ile sonu birbirinden ayıran bir çizginin önünde durup orada kalamaz.Ben bu hayatı; dünyaya niçin geldiğimizi, ne olacağımızı, bizi bu dünyaya göndereni anlamadan terk etmemeye niyet ettim.Keşke bu sorulara olumlu yada olumsuz bir cevap bulabilseydim.Yarı derviş yarı meczup ama her gördüğünü hikmet gözüyle gören bir düşbazın düşleri sizi çağırıyor: Hayat, sekr anında görülen bir düşdeğil midir? Kim bilir?