• İslam da Düğün
    İslam’da düğün İslam esasları gözetilerek olmalı, maddi açıdan kız tarafının erkeğe yüklenmesi, erkek tarafının kız tarafına yüklenmesi doğru olmaz, evlilik bir defa oluyor diyerek haramlar ve helaller el tersi ile itilmemeli haramı helali dikkate almalıdır. Günahlar bir geceliğine helal hale gelmezler. Aman be herkes böyle yapıyor dünyaya bir daha mı geleceğiz demek çirkin bir sözdür. Herkes ateşe giriyor diye sende ateşe girer misin? Hayır, girmezsin değil mi?
    Öyleyse İslam’ın kurallarını her şeyde gözetmemiz gerekmektedir. Düğünler artık devrimizde çığırından çıkmış Avrupa’daki salon düğününü kendi örf ve âdetimize katmışızdır. Anadolu düğünlerine bakacak olursanız eğer kadınlar ayrı erkekler ayrı eğlenceler düzenlerler. Haram bir ortam oluşturmadan düğünler yapılır kız ve erkek evlenir. Düğünler yapılırken Önce İslam sonra örf ve adet kurallarına uyulur İslam’a uygun olan örf ve adet kuralları olmalıdır. Mevlitli Kuran’lı sohbetli düğünler yapılmaktadır. Bu iyidir hoştur okunsun edilsin lakin biri konuşurken diğerinin Kuran okuması hiç hoş değildir. Bu ortamı sağlayacak her şekilde düğün olabilir çünkü düğünler örfi bir kurallardır. İslam dini düğün şöyle olmalı diye bir kural koymamıştır. Lakin İslam âlimleri düğünlerde İslam’ın emirleri ve yasaklarına uymayı emretmişlerdir.
    İslami şartlar taşımayan düğünler İslam gözetilmeyen düğünler uygun görülmemiş, İslam’daki evlilik kutsiyetinin zedelenmesine ve dezenformasyona uğramasına zemin hazırlamıştır. Günümüzdeki düğünler de Avrupa’dan esintiler vardır. Karımız kızımız mini etekli bir boya küpü, erkeklerimiz takım elbiseli, tam bir Avrupa havası var. Güzelleşmek uğruna öyle bir yola girilmiş ki, boyanmadan dışarı adım atılmaz olmuştur. Amaç kendini beğenebilmek değil, çevreye beğendirmektir. Bir kadının özelliği hayâsı, imanı, edebi olmalıdır. Böyle ucuz, göz boyayıcı, basit zevklerin peşinden gitmek, bizi sonu nedamet dolu yollara götürür. Düğünlerde makyajlar yapılır en şehvetli kıyafetler giyilir diye bir kural yoktur. Düğünde nasıl seksi olurum havası erkeklerin ve kadınların nefsi için hoş olsa da, bu durum İslam açısından hiç hoş değildir. Ecnebiler ne yaptıysa onu alıyoruz. Ahlaksızlığını alıyoruz, düğünde oyun havası çalıyor ‘’Dar geldi sana Ankara Şaziye’de kaçmış Osman’a çek çek dünyanın kahrını da vur vur rakı bira şaraba’’ Bu şarkıda tesettürlü tesettürsüz herkes oynuyor. Kocaları da alkış tutuyor karısına kızlarına neymiş efendim düğünmüş, şarkı harama teşvik ediyor. Şarkıyı geçtim yabancı erkekle kadının bir arada olmasına İslam asla müsaade etmiyor yani haram, onu da geçtim oynuyor göbek atıyor. İşte bundan sonra gel de Müslümanım de. Senin Hristiyan’dan bir farkın olmalı onların ahlaksızlığını düğün gibi kutsal bir organizasyona lense etmek akıl karı mıdır?. İslam’da düğün nasıl olmalı gelin Hazreti Fatıma annemizin düğününden biraz bahsedelim..
    Hazreti Fatıma yetişkin çağa gelince sahabeler den bazıları peygamber efendimizden hazreti Fatıma’yı istiyorlar Fakat peygamber efendimiz nazikçe geri çeviriyor ve bekliyor. Hazreti Fatıma güzelliği edebi ahlakı ile nam salmış sahabeler arasında herkes oğluna böyle birini almak istiyor. Yürüyüşü, gülüşü, Peygamber Efendimize çok benziyor. Ahlakını bir Peygamberden alan bir gül bahçesi Hazreti Fatıma, Sonrasında Hazreti Ali radıyallahu anha istiyorlar hazreti Fatıma’yı, Peygamber Efendimiz ’de onay veriyor. Nikâhları hem hak katında hem de sahabeler arasında kıyılıyor. Hazreti Fatıma’nın gelinliği temiz bir kıyafetti, yani günümüzdeki gibi süslü albenili dikkat çeken bir kıyafet değildi. Sade ve İslam’a uygun bir kıyafetti. Ve hazreti Ali radıyallahu anh ile örnek bir İslâm ailesi oluşturdular. İhtiyaçtan fazlasını elde tutmadıkları gibi ihtiyaçları olduğu halde muhtaçlara verdiler, Hazreti Fatıma’nın çeyizi de Hazreti Ali’nin zırhını satıp verdiği mihr ve şunlardı. Üç adet minder, bir halı, bir yastık, iki el değirmeni, bir su tulumu, bir su testisi, meşinden bir su bardağı, bir elek, bir havlu, bir koç postu, eski bir kilim, hurma yaprağından örülmüş bir sedir, iki elbise, uzunlamasına örttüklerinde ayakları, enlemesine örttüklerinde başlarını açıkta bırakan bir küçük yorgan. Görüldüğü üzere Hazreti Fatıma’nın çeyizi buydu. Günümüzde çeyizlerde israf hat safhadadır, Erkek tarafına şu olmazsa kızımı vermem diye daha ilk baştan şart koyan aileler vardır. Erkeklerde ister istemez kabul etmektedirler. Kızımın her şeyi olmalı der aile, halısından kilimine mobilyadan kılık kıyafetine kadar her şeyi erkeğe aldırırlar. Neden erkekler evlenmiyor diye veryansın edenler var evlendikten sonra taksitleri ödemeye başlayan erkek borçları dolayısıyla eşine olan hürmeti de azalmaktadır. Borç ödemekle geçer ilk zamanları, hâlbuki evliliğin ilk zamanları eşine zaman ayırma vaktidir. Aralarındaki hürmeti sevgiyi arttırmak için bu gereklidir. Erkeği daha ilk günden gırtlağa kadar borca mahkûm edersen o evde Allah korusun boşanma bile meydana gelebilir. Aile içi şiddetler ya içkiden ya da maddiyatsızlıktan çıkmaktadır. Hazreti Ali ve Fatıma her şeye sabrettiler. Bir elbiseleri olurdu genellikle ve onu gece yıkayıp gündüz tekrar giyerlerdi. Hazreti Fatıma’nın kısa yaşantısında gösterişe, giyim kuşama, eşyaya, leziz yemeklere, ayıracak zamanı olmadı. Tüm hayatını İslam yoluna harcadı. Cahiliye geleneğinde ağır işlerde ezilen kadınların aksine Hazreti Fâtıma radıyallahu anh sadece evin iç işlerinden, Hazreti Ali radıyallahu anh da dış işlerinden sorumlu olmuştu. Bir Müslümana yakışan da buydu aile içi iletişim ve paylaşım… Bir birlerine daima sevgi ile bakan iki İSLAM yüreği vardı karşımızda. Ali en güzel damat ve Hazreti Fatıma da en güzel gelindi. Hazreti Ali daima eşine yardım eder ve neleri varsa İslam için harcarlardı. Onlar peygamber Efendimiz ’in iki göz bebeği idi. Bize her davranış ve güzellikleriyle örnektirler. Bu dergi Bu iki Güzel insanı anlatmaya yetmeyecektir. Size tavsiyemiz hazreti Ali Fatıma annemizin hayatını bir kitaptan okuyunuz..
    Bir kere evleniyoruz değil mi? Neden düğünlerimiz batının şekillerine göre? Bir hazreti Ali ve Hazreti Fatıma’yı örnek almak yerine neden salon düğünleri? Bundan tek bir gerçek çıkıyor. İslami emirler ensemizde kalmış sağa sola bakıyoruz ama göremiyoruz. Avrupa fikirleri İslam’ı yok etmek için oluşturulmuştur. Zaten bu dergiyi okuduktan sora ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Peygamber efendimiz evlenmemizi tavsiye etmiş ve benim sünnetimdir demiştir Cahiliye devrinde kız çocukları değersizken İslam’da baş tacı edilmiştir. Kadınlar evliliğin temel taşlarıdır. Her erkeği doğuran bir anne vardır. Erkekler kadını aşağılıyor. Eğer annen olmasaydı sen olur muydun? Kadınsız bir dünya düşünün? Ben düşünmek bile istemiyorum…

    Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim “üç kız” veya “üç kız kardeş” veya “iki kız kardeş” veya “iki kız” yetiştirir, terbiye ve te’diblerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse cenneti hak etmiştir.” (Ebu Davud’da İbnu Abbas (radıyallahu anh)’dan şu rivayet de kaydedilmiştir:

    Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki: “Kimin iki kızı olur da) öldürmez, alçaltmaz, oğlan çocuklarını bunlara tercih etmezse, Allah onu cennete koyar” Ravi : Hazreti Ebu Said Kaynak :Ebu Davud, Edep 130, (5147), Tirmizi, Birr, 13 (1913)

    Ve gelelim günümüz düğününe son ses müzik, salonda (veya meydanda) onlarca kadın erkek, alkol alıyor musun diye soranlara; ‘Asla içmem ama ortamına göre.!’ Deyip içki içenler. Nihayetinde bir çift evleniyor, mutlu günleri, kurtları dökmek en doğal(!) hakları! İçkide içilecek göbekte atılacak değil mi ya medeniyet bize bunu emrediyor, ve bunlar çağdaş olmanın ilkeleri!! Kalça kıvırıp göbek atmayınca, bir kızla erkek arkadaş olamayınca çağdaş olunmuyor. Çağdaş insanlar açık saçık gezerler ama tesettür ve İslami bir düğün yobazlıktır. Ben böyle bir çağdaşlığın adını ‘’arsız ‘’koydum hayvanlara hakaret olmasın.. Çünkü hayvanlarda kıskanma, anlama, fikir yürütme içgüdüsü yoktur. Çağdaşlaştırdık düğünlerimizi İslam’da olmayan adetleri sanki İslam âdetiymiş gibi İslam’a yerleştirmemiz bizim dine göre değil de aklımıza ve mantığımıza göre hareket ettiğimizden kaynaklanır. Güya biz her şeyi biliriz akılla her şeyi çözebiliriz ve yorumlayabiliriz. Ama işte iş öyle değil İslam dini kural koymuş haram demişse o şey haramdır. Bundan mantık aramanın bir kaidesi yoktur. Düğünlerimiz İslam’a göre olmalıdır. Birde anlamadığım şu var giyinmiş çıplak veya tesettürsüz kadınlar veya bazı tesettürlü kadınlar, Düğün için özel olarak kuaföre gidiliyor ve para harcanıyor. Bunu aynı şuna benzetiyorum: bir tüccar bir ürünü market vitrininde satılığa çıkarmak için o ürünü boyalar cilalar ambalaj yapar, reklamını yapar sonrada o ürünü vitrine koyup satılığa çıkarır. Biz kendimizi satılığa mı çıkarıyoruz? Makyaj İslam’da mahremimize karşı ev içinde helal yabancıya karşı ev içinde veya ev dışında haramdır. “Onlar tesettürlü veya Müslüman kuaförde ne işleri var? Gibi bir soru gelebilir akıllara. Maalesef, Kendimizi kime karşı satılığa çıkarmak için bu kadar uğraş veriyoruz anlamış değilim, biz satılık değiliz lakin İmanımız mı satılığa çıktıda onu bozuk para gibi harcıyoruz?.. Düğünlerde giyilen kıyafet İslam açısından bakınca çok özentili ama rezalet doludur. İman dolu kalpler bundan tiksinti duyar, anlamayan kalplerde aman be sizde çok abartıyorsunuz ne varmış halimizde alt tarafı bir düğün derler.. İslam’da düğün Peygamberi anlamakta gizlidir. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i anlayanlar düğünün nasıl olacağını nasıl olması gerektiğini de kavrarlar. İslam’da düğün hayâ ve edeptir. İnsan hayâ ve edebini ALLAH ve Rasülünden alır. Utanan ve hayâ eden insan düğününde bile harama bulaşmaz daima helal yolları aramaya bakar. Kısacası düğün İslami bir yaşayışa atılan ilk adımdır. Evlenen kişiler evliliğinin yarısını kurtarmış demektir. Bunu peygamber efendimizin sözlerinden anlıyoruz ki evlilik büyük bir görevdir. Fakat her şeyin hayırlısı olduğu gibi evliliğinde hayırlısını istemelidir.
    Geri kalan sözleri Hadisi Şeriflerle pekiştirelim. Evlenmeyen kimse, gözünü haramlardan koruyamayabilir. Evlilik, şeytanın kötülük yapmasından uzaklaştırabilir ve dinini korumaya yardım edebilir.
    Hadisi şerifte buyuruldu ki:

    (Evlenen, dininin yarısını korumuştur. Artık diğer yarısını korumak için de Allahü teâlâya karşı gelmekten sakının!)[Taberani]

    (Şükreden kalbe, zikreden dile ve ahiret hususunda size yardımcı olacak saliha bir hanıma sahip olmaya çalışın!) hadisi şerifinde hanımın, zikir ve şükürle beraber buyurulması, Saliha hanımların bir nimet olduğunu göstermektedir. Dinini korumakta yardımcıdır. (Tirmizi)

    Hazreti Ömer buyurdu ki: (İmandan sonra, iyi bir hanımdan daha büyük nimet yoktur.) Günümüzde bekâr kalarak dini korumak zordur. Evlenmek, dini korumaya yardımcıdır. Hadisi şerifte buyuruldu ki: (Bir genç evlenince, şeytan şöyle der: “Eyvah, dinini benden korudu.”) [İ. Asakir]

    (Kadın, ya malı için veya güzelliği için, yahut da dini için alınır. Siz dini olanını alınız! Malı için alan malına kavuşamaz. Yalnız güzelliği için alan, güzelliğinden mahrum kalır.) [Müslim]

    Din ile güzelliğin birlikte bulunması çok iyidir. Yine hadisi şerifte buyuruldu ki: (Güzelliği ve malı için bir kadınla evlenen, ikisinden de mahrum kalır. Dini için evlenene, mal ve güzellik de verilir.) [Taberani]


    Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “[Nikah’da] haramla helali ayıran fark, def ve sestir.”
    Ravi : Muhammed İbnu Hatıb elCumahi Kaynak :Tirmizi, Nikah 6, (1088), Nesai, Nikah 72, (6, 127, 128)
    Açıklama : Nikahın alenî olmasını amirdir. Bir erkekle kadının hususi suretle anlaşarak yapacağı birleşme meşru değildir, zinadır. Yani bunu topluma duyurması gerekir. Bu sebeple bu hadiste meşru birleşme ile gayrimeşru anlaşma yani helal ile haram akitlerin arasındaki farkın aleniyetle gizliliğin teşkil ettiği ifade edilmiştir. Helal olan, def çalarak güfte okuyarak ilan edilendir. Gizlice, sessizce yapılan da zinadır. Zamanımızda eğlence ve duyular, radyo, teyp, video ve televizyon internet gibi vasıtalarla her günümüze ve hatta her yaşamımıza girdiği için, düğünlerin de o devirdeki gibi defli ve sesli duyurulmasında ısrar edilmeyebilir. Davetiyelerle veya başka vasıtalar ile de duyurulabilir, Üstelik günümüzde batı eksenli özentiler olduğu için caiz olan def ve ses yerine, caiz olmayan çalgı ve şarkılar kaim olmuştur. Bu sebeple dindar çevrelerde geliştirilen mevlütlü düğünlerimiz, zahirde sünnete zıt da görünse, şayanı tercih olmalıdır. Böylece pek çok menhiyatın önüne set çekilmiş olur. Yani haramlardan veya harama götürecek yollardan Müslümanın kaçınması esas kabul edilmiştir. Ama bu hadislerde vurgulanan husus ihmal edilmemeli: Düğünler alenî olacak, sesli olacak, ilan edilmiş olacak şekilde yapılmalıdır. Mevlütlü düğünler bu manayı yeterince ifa etmektedir. Yani nikâhta önemli olan duyurmaktır ‘’Bakın biz evleniyoruz. Bizi sokakta yan yana görürseniz yanlış anlamayın’’ demektir.

    Mustafa kuş
  • 200 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    "Son Nefes Havaya Karışmadan"
    Hiç ölmeyecek gibi yaşayanların mutlaka okuması gereken bir kitap.

    Kitabın kapağını açtığımda beni karşılayan ve defalarca okuduğum dörtlükle başlamak istiyorum.
    Ölüm varsa hayatın anlamı ne diye soranlar,
    Her nefesle günden güne havaya karışanlar!
    Meçhuldür sizden sonrakiler, unutuldu hep öncekiler:
    Ruhlar baki olsa da, zamana yenik düşer fani bedenler.
    Ey okur! Öyleyse, zamanın hakkını ver, hâlâ vaktin varken,
    Ne diye ölümü kovalarsın, henüz hayattayken!

    Paul Kalanithi, çift lisans yaparak İngiliz Dili Edebiyatı ve Biyoloji okuyor. İngiliz Dili Edebiyatı'nda yüksek lisans yapıyor. Daha sonrasında ise Tıp okuyor ve Beyin cerrahı olarak yüksek ihtisasını tamamlıyor. Nörobilim üzerine doktora yapıyor. 36 yaşında 4. evre akciğer kanserine yakalandığını öğreniyor. 22 ay mücadele ettikten sonra hayatını kaybediyor.

    Dünyaya gelirken hangi acı ve cefalardan geçtiğimizi bilmiyoruz, ama gitmenin kolay bir iş olmadığı kesin!
    Düne kadar ölümcül hastalıkları tedavi eden başarılı bir cerrah iken bugün hasta yatağında yaşam mücadelesi veren kendisi oluyor. Ölümün kendisi zaten rahatsız edici bir gerçekti, ama ne yazık ki yaşamanın başka bir yolu da yoktu. Çünkü ölüm bir anlıktır, ölümcül bir hastalıkla yaşamak ise her anlık!

    Paul hep bir kitap yazmayı istemiş. O yüzden bu kitabı her an ölebileceği telaşıyla yorucu hastalık ve tedavi sürecinde yazmış. Hem hekim hem hasta olarak ölümle yüzleşmiş, onu incelemiş, onunla güreşmiş ve sonunda onu kabullenmişti. İnsanların ölümü anlamalarına, ölüm fikriyle yüzleşmelerine yardımcı olmak istiyordu. Hem doktor hem de hasta gözüyle her şeyi çok açık bir şekilde anlatmış. Okurun ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgide gezinmesini sağlamış. Fakat kitabını tamamlayamadan hayata veda etmiş. Kitabın son bölümünü ise Paul öldükten sonra Paul'ün eşi Lucy tamamlamış. ( Bir eş düşünün kocası son evrede bir kanserle mücadele ediyor ve bu sırada yaşadıklarını ve hayatını bir kitap olarak yazmaya çalışıyor. Ama kitabı tamamlayamadan hayata veda ediyor ve eşinin yarım kalan kitabının son bölümünü ise karısı yazıp tamamlayarak kitabı bitiriyor ve okurları ile buluşturuyor.) Paul artık yok ve ben onu neredeyse her an özlüyorum. Ama sonuçta hâlâ birlikte kurduğumuz hayatı yaşıyorum. "Eşlerden birinin ölümü, seven bir çift için evliliğin sonu değil, sadece aşamalarından biridir -tıpkı balayı gibi!" diye yazmıştı C. S. Lewis. Paul hayatının büyük bir bölümünde ölümü sorgulamış, vakti geldiğinde onu metanetle karşılayabilir miyim, diye merak etmişti. Cevap, 'evet'ti.
    Ben onun karısıyım ve en yakın şahidi...

    Kitap gayet güzel ve akıcı fakat biraz fazla tıp terimleri içeriyor. Tıpçı ya da tıp dallarından bölümlerde okumayanların bu terimleri anlaması dolayısıyla da kitabı anlaması biraz zor olabilir. Ama kesinlikle okumalısınız...
  • Eşlerden birinin ölümü, seven bir çift için evliliğin sonu değil, sadece aşamalarından biridir- tıpkı balayı gibi!
    C.S.Lewis
  • Spoiler içerir !!!
    Annelik mi, yazarlık mi? Edebiyat mı, çocuk mu?
    Bu iki sorunun arasinda kalmış bir kadın.
    Kitapta biraz erkek kadin ayrımından bahsetmiş. Bu konuda yazarla çok fikir ayrılığına düştüğümüz söylenemez.
    Ama annelik mi, yazarlık mı sorusuna geldiğimizde aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
    Belirli yazarlardan örnek vermiş. En son okuduğum yerde, "Ay kadın " 'ın hikayesi anlatılıyordu.
    Kocası ile arasinda fazla yaş farkı olup, birçok çocuk doğurup, hayatının büyük kısmı çocuk doğurmakla yada emzirmekle geçen kadın... Ama evliliğinin sonu hüsran. Yazar bu hikayede evliliklerinin bitmesini çocuklarının cok olmasına bağlamış. Ama bence kocasından gereken desteği görseydi, kendisinin ona yardım ettiği kadar kocasıda eşine yardımcı olsaydı bu evliliğin sonu hüsran olmazdı. Kalabalık bir ailede mutlulukla hayatlarına devam ederlerdi.
    Kısacası anne olmak bir ailede eşlerin arasını bozan değil tam tersine eşleri birbirine bağlayan sebeptir.
  • Yine Ziya Gökalp de 1923’te, tarihsel dinin araçlarıyla yeni aktörlerin kutsanması yarışına katılacak, milletin doğum müjdesini de bu kutsamanın çocuğu olarak haber verecekti: '

    Türkiye’de Allahın kılıcı halkçıların pençesinde ve Allahın kalemi Türkçülerin elinde idi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem izdivaç ettiler. Bu izdivaçtan bir cemiyet dogdu ki, adı Türk Milleti’dir.78

    Gerçekten de 1923-1924 yıllarıyla birlikte, bu kutsal evliliğin çocuğunu, yeni bir ulusu yaratmak işine soyunulur. Fakat bu ulusun sınırları nasıl gezilmelidir? Görünen o ki, (başta kültürel olarak anlaşılan ama giderek etnik vurgusu ağır basan) Türklük, sair anasır-ı Islâmiye’nin erime potası yapılmak istenmektedir. Daha 1923’ten itibaren artık kanunlarda, resmî belgelerde, parti programında “Türkler ve Kürtler” veya “Müslümanlar” ibareleri görülmez olur.79 1924 yılında hayata geçirilen devrimlerden ve 1925’teki Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra “Türklüğün sınırlan yeniden” çizilir. TPCF’nin [Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası] kapatılmasından az zaman önce (27 Nisan 1925) Ismet Inönü, yeni anlayışın özeti sayılabilecek konuşmayı Türk Ocakları Ikinci Kurultayı’nda yapacaktır:

    Bunu gerek dahilde ve gerek hariçte söylemek için artık vehm edecek bir nokta-i endişemiz yoktur. Milliyet yegane vâsıta-i iltisâkımızdır. Diğer anâsır [ unsurlar] Türk ekseriyeti karşısında hâiz-i tesir değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsın kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden önce Türk ve Türkçü olmasıdır.80

    Bu konuşmadan 8 gün sonra ve TPCF’nin kapatılmasından bir ay önce (5 Mayıs 1925) yine Ismet Paşa, bu sefer Muallimler Birliği’nde, yeni milli eğitim felsefesini özetler:

    ...yekpare milliyet içinde yabancı harslar [kültürler] hep erimelidir... Bu vatan işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir. Bunu yalnız söz olsun diye söylemiyoruz, süs olsun diye bu fikirde değiliz; bu siyaset vatanın bütün hayatıdır... Işte milli terbiye dedigimiz sistemin umumi hedefi.81

    Artık Islâm büyük oranda denklemden çıkarılmıştır. Islâm’in birleştirici gücü reddedilmekte, birliğin sağlanacağı temel bag sadece milliyetçilik ile sınırlandırılmaktadır. Birkaç ay sonra, 5 Kasım 1925 tarihinde Hukuk Fakültesi’nin açılışında Atatürk, Türk Devrimi’nin tanımını yaparken, bunu açıkça ifade eder:

    Milletin, idamei mevcudiyet için efradı arasında düşündüğü rabıtai müştereke, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini tebdil etmiş, yani millet, dinî ve mezhebi irtibat yerine Türk milliyeti rabıtasiyle efradını toplamıştır.82

    Bundan sonra Kurtuluş Savaşı günlerinin, hatta Cumhuriyet’in ilan günlerinin havasından eser yoktur. Müslüman milliyetçiliği yerini Türk milliyetçiliğine bırakmıştır. Tüm etnik topluluklar Türklüğe gönüllü katılıp, onun içinde yok olacaklar veya gerçekten yok olacaklardır. Bu siyaset devletin en temel siyasetidir ve gelecek kuşaklar da bu felsefe doğrultusunda yetiştirilecektir. Bu yeni milliyetçilik, Turan fikrinden ve Pan-Türkçülükten (tamamen değilse de) büyük oranda arınmış, (Hatay istisna tutulursa) irredantist hevesleri olmayan, Anadolu odaklı ama içeride son derece rijit ve totaliter tavırlı bir milliyetçiliktir.

    1925 sonu itibariyle Halifelik kaldırılmış, tarikatlar yasaklanmış, şapka kanunu çıkarılmış, Tevhid-i Tedrisat ve Takrir-i Sükün kanunları yürürlüğe girmiş, basın susturulmuş, muhalefet partisinin kapısına kilit vurulmuştur. Batı medeniyetine her şeyiyle dahil olma kararı keşinleşmiştir ve hedefine ulaşmak için döneminin benzer rejimlerinde olduğu gibi Kemalizm de “cebri sosyal teknolojiyi, Sosyal Darwinizmi, demokratik olmayan elitist karar alma sürecini, völkisch milliyetçiliği, anti-liberal duruşu ve liderler kültünü”83 kullanacaktır.

    -------------
    78 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınlan, 1968 [1923], s. 166.

    79 Zürcher, The Young Turk Legacy..., s. 232. Bununla birlikte, mesela coğrafya ders kitaplannda Müslüman olan ama Türk olmayan etnik yapılardan, azalan oranda da olsa bahis vardır. Onların cografya ders kitaplarından tamamen yok olmaları için, 1930’ların ortasını beklemek gerekecektir. Bkz. Behlül Özkan, “Making a National Vatan in Turkey: Geography Education in the Late Ottoman and Early Republican Periods”, Middle Eastern Studies, 50:3, 2014, s. 478-479.

    80 Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene..., s. 155-156. Bununla beraber unutmamak lazımdır ki, Ahmet Yıldız’ın belirttiği üzere “Türk kimliğinin Cumhuriyetçi sınırlarının” bir siyasi, bir de hukuki veçhesi vardır. Hukuki veçhe, 1924 Anayasası’nda resmî ifadesini bulsa da, aslında tali' dir ve Lozan’dan kaynaklanan bir zorunluluk neticesi şekillenmiştir. Asıl olan, gündelik hayata etki eden ve “Kemalist akideyi temsil” eden siyasi veçhedir.

    81 A.g.e., s. 280-281.

    82 Arsan (der.), Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 1-111, 11. Cilt, s. 249.

    83 Kieser, “Introduction", s. ix.