• Akrabalık, kandaşlıktan, yani soy ilişkilerinden ibaret değildir; aynı zamanda, en azından Levi-Strauss'dan bu yana bir "ittifak" biçimi kabul edilen evliliği de kapsar.
    Bir başka deyişle birbiriyle soydanlık ilişkisi bulunmayan kadın ile erkek, evlendiklerinde "akraba" olurlar; yanı sıra, akraba grupları arasında da bir "hısımlık" ilişkisi kurulur. "Geleneksel" olarak tanımlanan toplumların çoğu açısından bu ilişki son derece önemlidir; evlilik, akit kapsamında doğacak çocukların "meşruiyeti"ni tesis ederken, soy sürdürümünü de olanaklı kılacaktır. Peki, bu gözlemlerden hareketle, antropoloji bize evrensel bir evlilik tanımı sağlayabilir mi? ABD'li antropolog George Peter Murdock tüm toplumlar için geçerli olan kültürel kurum, fikir ve uygulamaları, .yani kültürel evrenselleri saptama çabasında, evliliğin iki cinsten yetişkinler arasında gerçekleşen, ortak ikametgah ve iktisadi işbirliğine dayalı, cinselliğin toplumsal onay gördüğü, biyolojik ya da evlat edinme yoluyla edinilen çocukları kapsayan evrensel bir ilişki olduğunu söylüyordu. Murdock'a göre kan-koca ve ebeveynler-çocuklar olmak üzere bileşik ilişkilerden oluşan evlilik, dört temel işlevi yerine getirmekteydi: cinsellik, üreme, ekonomi ve eğitim. Ancak bu tanım, farklı kültürlerden çok farklı evlilik örneklerine gönderme yapan antropologlarca fazlasıyla "Batı-merkezci" olmakla eleştirilecekti. Murdock'un tanımına ilk itiraz, Güney Hindistan'daki Kerala Nayarları arasında çalışan Kathleen Gough'dan geldi. Nayar kadınları, ergenlik yaşına erişmeden, bir ayinle bir erkekle evlendirilmekte ve çift üç gün boyunca gerçek ya da sahte bir bekaret bozma ayininin ardından, bir daha görüşmemek üzere ayrılmaktaydı. Kadın bundan sonra her biri kendisini bir gece ziyaret hakkına sahip 12 kadar koca edinebilmekteydi. Erkekler ise sınırsız sayıda kadınla ilişkiye girebiliyordu. Kadının gebe kalması durumunda 12 kişiden biri, ebeye armağan vererek çocuğu tanıyabilmekteydi. Ancak bu durumda da çocuğa karşı herhangi bir yükümlülüğü yoktu; çocuğun bakımı ve yetiştirilmesi, ana-yanlı soy grubunun göreviydi. Nayarlarda bizim dilimizdeki "baba" kavramını karşılayacak bir terim yoktu, çocuk annesinin bütün aşıklarına "efendi" ya da "önder" olarak çevrilebilecek bir terimle seslenmekteydi. Bir başka deyişle, daha çok, savaşçı bir toplumda erkeklerin çocukların yükümlülüğünü üstlenmeksizin cinsel ilişkilere girebilmesini sağlayan bir düzenleme olarak görülen Nayar evliliği, iktisadi işbirliği ve ortak ikameti gerektirmediği gibi, çocukların meşruiyetine de ilişkinsizdi. Başka ayrıksı örnekler vermek de mümkündür. Sudan'ın çoban-hortikültüralist nuerlerinde, örneğin, çocuk sahibi olamayan bir kadın , bir başka kadınla "evlendirilir" . Bu kadın , daha sonra anonim bir sevgiliden gebe kalacak; çocuk ise, "baba" kimliğini üstlenen kısır kadının soyunu sürdürmek üzere onun soy grubuna ait sayılacaktır. Papua Yeni Gine'nin Transfly bölgesinde yaşayan Etorolarda ise, evlilik vardır, ancak eşler arasındaki cinsel ilişki yılın büyük bölümünde tabu sayılmaktadır. Kadınlar ile erkeklerin toplumsal yaşamı birbirinden kesin hatlarla ayrılmıştır. Buna karşılık Etorolar erkek eşcinselliğini kabullenir, hatta ürünlerin bereketi ve erkek çocukların güçlü olması için zorunlu sayarlar. Etoroların nüfus sorununu ise komşu topluluklardan çocuk kaçırarak çözümlediği aktarılmaktadır. Bu kadar uç olmamakla birlikte, çokeşli (çokkarılı ve çokkocalı) evlilikler, 20. yüzyıl sonlarından itibaren Batılı ülkelerden başlamak üzere dünyanın pek çok ülkesinde eşcinsel (gay ve lezbiyen) evliliklerin yasallaşması gibi görüngüler, Murdock'un evlilik tanımını geçersizleştirmenin yanı sıra, "evrensel" bir evlilik tanımı yapılıp yapılamayacağı sorusunu da gündeme getirmektedir. Britanyalı antropolog Edmund Leach, bu zorluğu, evliliğin içerebileceği hak kategorilerini sıralayarak aşmayı denedi. Leach'e (2004: 107-108) göre evlilik, toplumsal olarak kabul edilmiş erkekle toplumsal olarak kabul edilmiş dişi arasındaki, aşağıdaki hak ve görev kategorilerinden bir ya da birkaçını kapsayan bir ilişkiydi:
    1) Bir kadının çocuklarının meşru babasını tesis etmek;
    2) Bir erkeğin çocuklarının meşru annesini tesis etmek;
    3) Kocaya karısının cinselliği üzerinde tekel sağlamak;
    4) Karıya kocasının cinselliği üzerinde tekel sağlamak;
    5) Kocaya karısının emeği ve hizmetleri üzerinde kısmi ya da münhasır hak sağlamak;
    6) Karıya kocasının emeği ve hizmetleri üzerinde kısmi ya da münhasır hak sağlamak;
    7) Kocaya karısının gerçek ya da potansiyel mülkleri üzerinde kısmi ya da münhasır hak sağlamak;
    8) Karıya kocasının gerçek ya da potansiyel mülkleri üzerinde kısmi ya da münhasır hak sağlamak;
    9) Evlilik dahilinde doğan çocuklar için birleşik bir mülkiyet fonu oluşturmak;
    10) Kocanın ve karının erkek kardeşleri arasında toplumsal açıdan anlamlı bir "hısımlık ilişkisi' ilişkisi" sağlamak. Leach, hiçbir evlilik tipinin bu hak dizilerinin tümünü karşılayamayacağı gibi, bu haklardan hiçbirinin, değişmez bir tarzda, evlilik tarafından sağlanmadığını kaydetmektedir.
    Sibel Özbudun
    Sayfa 150 - Bilim ve Gelecek Kitaplığı
  • Evlilikte de aynı şeyler söz konusudur. Sevgiye ya da geleneksel evliliklerdeki gibi toplumsal göreneklere ve alışkanlıklara dayalı evliliklere dikkatle bakacak olursak, birbirini gerçekten seven çiftlerin azınlıkta olduğunu hemen farkederiz. Toplumsal görev duygusu, gelenekler, karşılıklı ekonomik çıkarlar, çocuklara olan ortak ilgi, karşılıklı bağımlılık ya da korku, bazen de birbirine duyulan nefret, genellikle "sevgi" olarak yaşanmaktadır. Eşlerden birinin ya da ikisinin birden birbirlerini hiç sevmediklerini, belki de hiç sevmemiş olduklarını anlayana dek bu böyle sürüp gitmektedir.
  • ***MÜKEMMELE 1 KALA***

    (Mükemmel olan henüz yazılmamış olandır falan filan)

    Merhaba 1K.
    53 yaşında, henüz samanın yeni yeni pamukla kaynaştığı, sarısı daha yoğun formülize edilen bu esere dokunmanın tatlı hissiyatı yanında, içeriğinin nesilden nesile aktarılması görev sayılacak kadar önem teşkil eden bu şaheseri incelemek benim için bir onurdur. "Bilgiyi aktarmak" hususunda üniversite hocalarımın "samimiyet" i barındırmanın daha iyi sonuçlar doğuracağı tezi üzerine bizleri sık sık uyarmalarını referans alarak ve aynı zamanda çevremizde siyasi ideologların çokluğunun da farkında olarak tartışmaya yer vermeden affınıza sığınarak incelemeyi yapmak umarım hepimizi memnun eder. Etmese de fark etmez ya... Neyse...

    Tarihin nesnel yorumlanmasının imkansızlığı üzerine yapılan tartışmalar hala devam etmektedir. Ben genelde bunu kültürel çeşitlilik ve Fransız İhtilali' nin getirdiği Milliyetçilik akımından kurtulamadığımız ve çuvaldızı başkalarının popusuna batırmaktan zevk almamıza bağlıyorum. Tabi ki başka nedenleri de vardır diyerek kapıyı açık bırakıyorum ki sitede birilerini kızdırmayalım. Gerçi kızsa da fark etmez ya... Neyse...

    Hocam kitap bizlere şunu fısıldıyor. Ey Türk genci! Kimsin sen? Batıcılık (Avrupalılar gibi giyinme, onlar gibi konuşma, onların kahvelerinden içme) hayaliyle başka bir forma "büründürülmüş" bir aktivist mi? Arap kültürü ile muhafazakarlaşmayı ülkenin kurtuluşunda arayan bir aydın mı? Ülkesinde asfalt yol olmayan bir dönemde araba fabrikaları kurarak kendi ülkesine yabancı, dışarıdaki burjuvazi babalarına bağlı iş adamlarının oluşturduğu özel teşebbüsçü (menderes modeli) Komprador Burjuvazi mi? Kimsin sen?

    Şahsen bu soruya bir cevap veremedim.

    1950-65 dönemi aydınları da cevap verememiş olacak ki toplumsal değişmeyi Avrupaya gidip lüks camekanlarını seyredip "vaaaooooov medeniyet dediğin işte budur" diyerek değişimi alet, edevat, kılık, kıyafet, cilalı mermer taşında Viyana Valsi denemelerin başarısız sonuçlanmasıyla "sonuçta Batılı gibi" olmaya çalışmakta aramışlar. Kendi halkının fakirlikten kırılmalarını görememiş, onların dertlerini duyamamış ve edebiyatta da TÜRKÇÜLÜK, TURANCILIK, GELENEKÇİLİK BİLMEM NECİLİK tartışmalarının ötesine geçememiş, birbirlerinden ayrıldıkça ayrılmış, ötekileştirildikçe ötekileştirilmişler. "Ulan biri de çıkıp Japon modelinin gelişimini dikkate almadı" diyor Berkes. "Onlar da tıpkı bizim gibi Avrupaya öğrenci gönderdi fakat ülkelerine döndüklerinde Avrupada teknolojik açıdan ne üretiliyorsa aynısını kendileri ürettiler. Ama hiçbiri Batı gibi olmaya çalışmadılar" diyor ve ekliyor... "Batıcılık kelimesi kadar Tarihimizde bize zarar veren hiç bir kelime yoktur. "200 yıldır neden bocalıyoruz?" sorusunu taaa 1965 lerde toplumun aydınlarının bu soruyu sık sık sorduğunu ve henüz çözüme ulaşılmadığından yakınıyor Niyazi Berkes.

    Ve sayın 1K sakinleri yıl 2018. Neden bocalıyoruz? Neden zenginlerimiz çok zengin fakirlerimiz çok fakir? Neden hala yerli otomobilimiz yok? Neden tarım ülkesi olmamıza rağmen patatesi bile ihraç ediyoruz? Neden hala özgürlükten anladığımız dışarıda şort giyebilmek? Neden Allahsız bir Fetullah çıkıp diplomatlarımızı kandırabiliyor? Vergiler neden asırlardır devletimizin temel geçim kaynağı olduğu için bu kadar yüksek? Neden Gaziantepteki 2000 yıllık Zuegma medeniyetinin bizlere armağan ettiği mozaiklerin üstünde tepinen bir başkan var da bir allahın kulu sesini bile çıkaramadı? Neden gençlerimiz-bilim insanlarımız kurtuluşu yurt dışına kapak atmakta arıyor? Neden sakızın orucu bozup bozmaması üzerine program yapılır ve en yüksek reytingleri evlilik programları alır? Neden eğitimde bir arpa yol katedilemedi? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?

    Bakın İngiliz Büyükelçisi Jane Marriot' un "Arap dünyasında eğitim" konulu raporundan:

    "En zeki 1. derece mezun öğrenciler tıp ve mühendisliğe gidiyorlar. İkinci derece mezunlar ise iş idaresi ve iktisat gibi bölümlere giderek birinci derece mezunların yöneticisi oluyorlar. Üçüncü derece mezunlar ise siyasete yöneliyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak 1. ve 2. derece mezunlara hükmediyorlar. Fakat eğitimde tamamen başarısız olanlar ise ordu ve emniyete katılarak siyaset ve iktisata tahakküm ederek isterlerse darbe yapıyorlar. Gerçekten dehşet verici olansa asla hiçbir okula gitmeyenler. Din adamı oluyorlar ve herkesin kendilerine itaat etmesini sağlıyorlar."

    ***yorum sizin*** Kitaba dönelim...

    Berkes, Kemalizmi Batıcılık sanan Muhafazakar aydınlarımızı şöyle ölümcül bir söylemle tenkit ediyor. Kemalizm batıcılık değil batıdan bağımsızlıktır.

    Fakat şöyle bir soru gelebilir akıllara. Madem batıcı değildi Mustafa Kemal neden Latin Alfabesine geçildi? Neden şapka kanunu çıkarıldı? v.s. v.s. bir gecede cahil kalmış ya hani halk :)

    Atatürk Ortadoğuyu çok iyi bilen bir askerdi. Avrupayı da iyi biliyordu. Dönemin padişahı Vahidettin' in yaverliğini yaptı. Avrupa gezilerine katıldı. Siz de olsanız hurafelerle, mollacılıkla, sefaletle, kaderciliği ve boyun eğmeyi kendine yaşam felsefesi edinmiş bir toplumla 18. yy' ın son çeyreğinde bilimde adete ciddi bir sıçrama yapmış Avrupayı kıyaslardınız. Toplumu Arap bile olmayan 19. yy Türkiyesinde Arap kültüründen gelen bağnaz izleri reformarla, devrimlerle neden değiştirmek istediğini anlamak oldukça zor olabilir. Ama yine de az da olsa Atatürk' ü anlayabilmek için bir Nutuk okuyabiliriz.

    Ha bu arada Suudiler kadınlara araba kullanma hakkını yeni vermişti değil mi?

    Niyazi abimiz şöyle bir laf ediyor " Bizim ulusal hedeflerimizle Batı yardımının hedefleri birbirine zıttır; aralarında hiçbir uyuşma ve beraberlik yoktur." Ben size Amerikanın eski ekonomik tetikçisi JHON PERKİNS' in Ortadoğu planlarını anlattığı BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI adlı kitabının özetini Niyazi abimizin söylemine de yorum olacak şekilde anlatayım. Bu tespiti Niyazi Berkes taaa 1965 lerde yapmış altını fosforlu kalemle çizerim. Şöyle ki; EY ORTADOĞU. EĞER BİR BATILI KULAĞINIZA "BATILILAŞMALISINIZ DURUN SİZE YARDIM EDEYİM" DİYORSA ORADAN SÜRATLE KAÇINIZ. ZİRA SİZİ BELKİ DE ASIRLARCA MAHKUMİYET ALTINA ALACAK MAHPUS DAMININ ANAHTARINI UZATIYOR DEMEKTİR.

    İrangates olayını da şuraya bırakıyorum. :)


    Türk toplumu kadar **toplumculuk** görüşünden bir an uzaklaş[maması] gereken başka bir toplum düşünemiyorum: o, onun hem tarihsel varoluşunun temeli hem ulusal birliğinin huzurdan yoksunluğunun ilacıdır. Bireycilik Türk toplumunun zehridir. der zat-ı muhterem. Yani Batıcılık bireyselleşmek demek değildir. Batıcılık Avrupaya büyülü gözlerle bakıp onların yaşam tarzına özenme eğilimi değildir. Batıcılık onlar gibi puro tüttürmek değildir. Ya da Batıcılık Ekonomi olarak düşünülürse yabancı sermayenin ülkeni tarumar edip kaynaklarını sömürmesi, özel teşebbüs kılıfıyla fabrikalar açarak karış karış ülkeni ele geçirmesi demek değildir. (Adnan Menderes Modeli)

    Türk toplumu Karakumdan günümüze kadar kendi geleneklerinin farkına varamamış zannımca. Yani bizler evet savaşmaktan, devlet kurmaktan çok iyi anlarız. (güreş, halter başarıları genetik yazılımımızla da alakalıdır) Fakat artık devir beden kaslarını geliştirip savaş stratejilerinde başarı sağlayanların değil beyin kaslarını geliştirenlerin yol aldığı bir devirdir. Bu da ancak ve ancak Atatürk' ün devrimlerinin üzerine koyarak, çağa ayak uydurarak (Batılı gibi yaşama değil), Türk toplumunu ileriye taşıyacak istikrarlı bir eğitimle , kendi bokuyla oynamadan reformcu bir bakış açısıyla devrimleri ve reformları halk tabanına indirgeyerek yapılır diye düşünüyorum. Evet sorunlarımız çok fazla evet hala istibdadî bir iktidara sahibiz fakat çok fazla şikayet ediyoruz. Konuşmaktan ziyade bireysel olarak kendi içimizde bir devrim yaratarak ilk fişeği ateşleyebiliriz. Yani Çare Sarıgül :)

    Ayrıca fazlaca dağılmadan şunu söylemek istiyorum. Amerika' nın parçala yönet dış politikasını hepimiz biliyoruz. Ortadoğunun şah damarından akan kanları da biliyoruz. Abi bir adam düşünün kendi halkını ikiye bölüp ayrıştırarak yönetmeyi iç politika edinsin. :) Kim acaba? Peki Amerikada hangi ırktansın sorusunun kaç yıl yatarı olduğunu biliyor musunuz? 5 yıl. Bizde ilk tanışmalar nasıl olur? Nerelisin?

    İslamcı Tarih anlayışı Türkü sevemediği gibi, Türk de İslamcı din anlayışı ile uzlaşamamıştır. Önceden Tanzimatta "geri kaldık" tespitine "batı neden ilerledi? Biz neden geri kaldık" sorusuna o zamanlarda verilmeyen cevap Abdülhamit döneminde "din" bir neden gösterilerek verilmişti. der Niyazi Hoca.

    Sizce günümüzde bu soruya nasıl cevap veriyoruz? 2018 Türkiyesinde. Neden geri kaldık? Sanırım cevaplarını yukarıda vermiştik. (eğitimdeki aksaklıklar, liyakat, Marriot' un raporu falan) Biz sanırım dinsizlik nedir sorusuna cevap aramamız lazım. Yani biz dinsizler ve onlar. Ayrıştırma politikası. CEHAAPE ZİHNİYETİ falan. Fanatizm. Kin. Nefret. Düşmanlık. Farkında olmadan komşusuna düşman olan o canım insanlar. Uzay madenciliği ve popkek arasındaki 7 fark nedir? falan...

    Değişime gösterdiğimiz inanılmaz bir direnç var. Bunun nedeni ne abi ?


    YAN BAŞLIK ATIN...
    KALKINMANIN İMKANSIZLAŞMASI...
    SATIR BAŞI...

    Eğer batılılaşma isteği ya da hissiyatı ne derece şiddetliyse kalkınmanın imkansızlaşması da o derece şiddetli olur. Pozitif korelasyon muydu bu? :)

    Yani Batı bize der ki, bak sen çok yakışıklı ya da taş gibi ponçik bir kadınsın. (Neden kadın taş oluyorsa artık) Senin var ya kesinlikle kaşlarını biraz daha kaldırtman lazım. Ya da şu kenarlara saç ektirmen lazım. Daha iyi yerlere gelmen için sana bir ihtiyaç yaratıyor ve sen gaza geliyorsun. Ama ne var ki kaş kaldırtma merkezi Batılılara ait ve bu işin okulunu okuman için Batıya gitmen lazım. Çünkü onlar da zeki öğrencileri topluyorlar. Ve seni kendi okullarında yetiştirip ülkene gönderiyorlar ve güzel ya da yakışıklı bir ajana dönüştüğünün farkında bile olmuyorsun. Ya da diğer bir deyişle Noel yapacağız diye zaten çöle dönmüş memleketin ağaçlarını kesmek Batılılaşmaktır ve sen bunun farkında değilsin. Bunu sadece emperyalizm olarak düşünmeyelim. Bu örnekler belki emperyalizm olarak kendisini gösteriyor ama ülkendeki sorunların büyük çoğunluğunu Batı'dan emir alan Amerikanın titizlilikle büyüttüğü çocuklarına oy atıyorsun işte. Birazcık dini bilgi; birazcık vatan millet Sakarya fanatizmi; birazcık ayrıştırıcı söylem; birazcık köprü-yol-hastane; birazcık olamayan vergi vergi vergi ve yine vergi... Sonra Kudüsün işgal edilir ve sen ne yazık ki bir kaç sempozyuma katılıp Amerikaya sallayan bir lidere inanıp BOP' un hayata geçirilişini uyuklayarak izlersin.

    Bir Batılıya sormak lazım Batıcılık nedir?

    Son sözü Niyazi Berkes' in cevabıyla bitirelim isterim.

    Batıcılık hiç bir yerde gerçekleşmemiş, sadece gericiliğe yarayan, bireyci aydın ütopyasıdır!
  • Laik sistemin onayladığı isâm’ı temsil ettiği için mi?
    Diyanet ve ilahiyat Kur’an ve Sünnet islâm’ını değil baskıcı-dışlayıcı laikliğin onay verdiği islamı temsil ettiği için mi?

    İlk makalemizde Diyanet Neden Toplumsal Bir Ağırlığı Yok? sorusuna Helâl ve Tayyib ile beslenmedikleri şeklinde cevap vermiştik. Açıklamaya çalıştığımız üzere bu aslında yeterli ve tatmin edici bir sebeptir. Ancak daha da önemli bir sebep var ki o da Diyanet’in teşkilat olarak Kur’ân ve Sünnet’in belirlediği İslâm’ı değil, laik sistemin sınırlarını çizdiği İslâm’ı dîn edinmiş olmasıdır.

    Diyanet Hangi İslâm’ı Temsil Ediyor?

    Önce şu gerçeğin altını çizelim. Biz tek tek şahısları kast etmiyoruz.

    Diyanette ve İlahiyatlarda imanlı ve gayeli insanlarımız elbette ki vardır. Biz kurumsal yapı ile ilgiliyiz.

    Diyanet İslâm Dini’nin bütününü değil onun toplumsal hayata yön verici yasalarından arındırılmış kısmını temsil ediyor. Gerçek budur.

    İslâm bir bütündür ve insan hayatı ile örtüşen Rabbanî yapıdır. Çünkü onun yasalarını insanı yaratan Allah koymuştur. Allah denemeye uğratacağı insanın varlığına bütün güzellikleri ve çirkinlikleri bir arada kodlamıştır. İslâm, insan varlığına kodlanan güzelliklerin yaşanmasını emrederken çirkinliklerden kaçınılmasını da görev kılmıştır. İslâm gücünü insanla örtüşmesinden alır.

    Laisizmi Benimseyebilirsiniz, Ama…

    Siz Laisizmi benimseyebilirsiniz. İslâm’ın örneğin Eğitime,

    Ekonomiye ve Hukuka ilişkin kurallarını kabul etmeyebilirsiniz. Ama bu dinin toplumsal hayata yön verici bu tür yasalarını yok sayamazsınız. İslâmî esasları İslâm olduğu için kabul etmeseniz bile onun ilkelerinin ortak akla sunulmasını, bilimsel veriler ışığında incelenmesini ve halkın demokratik tercihlerine sunulmasına mani olamazsınız. Bu laiklik değil İslâm karşıtlığı olur. Ülkemizde olan da budur/karşıtlıktır.

    Diyanet Kurumsal Olarak Sömürücü Laikliğin Yanındadır

    Yineleyelim: İslâm bir bütündür. Onun Kur’ân ve Kur’ân ile örtüşen Nebevî Sünnet ile belirlenmiş yasalarından bir kısmını dışlamak onu Allah’ın Dîni olmaktan çıkarır. İnsanlığın düzeni ve ümidi olmaktan yoksun kılar. Çünkü onun erişilmezliği/yüceliği bütünlüğündedir. Yoksa onu örneğin Allah’a imanda herhangi batıl bir dinle, ferdi mülkiyeti kabulde kapitalizmle, faizi redde marksizmle örtüştürebilirsiniz.

    Diyanet sosyal, ekonomik ve hukuki hayata yön veren esaslarından soyutlandırılmış ve sınırları belirli inanç, ibâdet ve ahlâk esasları ile çerçevelenmiş bir yapıyı İslâm olarak tanıtmakla ve camilere egemen kılmakla yükümlü tutulmuş bir kurumdur. T.C. Anayasanın 24. Maddesi ile bağımlıdır.

    Diyanet Kurucu iradenin belirlediği bu çerçevenin, insan hakları ve hürriyetleri bağlamında genişletilmesi yolunda olsun bir eğilim de göster(e)memiştir.

    İlahiyatlar, Cemaatler ve Tarikatler de Diyanet Gibidir

    İlahiyatları da Diyanet paralelinde kuruluşlar olarak görebiliriz.

    Allah’ı sözlü zikir, namaz ve oruç gibi ibadetler ve bir kaç ahlâkî ilke etrafında dolaşan fakat bu arada Kur’ân ve Sünnet ile çelişkili hurafelere de yer veren tarikatler ve cemaatlerin büyük çoğunluğu da İslâm denilen ama İslâm ile çelişkili olan bir yapının dindarlarıdır.

    Bütün hukuk düzenlerinde saygı gören evlilik boşanma ve mîras gibi ahval-i şahsiyyeden olan işlemleri bile mesele edinmeyen sözde Müslümanları başka türlü nitelemek mümkün müdür?

    Sünnî /Ehl-iSünnet Olarak Nitelenmek

    Bir de Diyanetin,İlahiyatın, cemaatlerin ve tariketlerin kendilerini Sünnî /Ehl-i Sünnet olarak tanıtmaları yok mu, hakikatte tam bir yanılgıdır ve yanıltmadır. Sünnî /Ehl-i Sünnet ifadeleri Ku’ân’da ve Sünnet’te geçmez. Güncelimizde bu ifadeler daha çok Şia karşıtlığı anlamını taşır. Şia’yı Sünnilikten /Ehl-i Sünnet’ten ayıran temel faktör, Şia’nın Müslümanların İslâmî çizgide Peygamberimizin kızı Fatıma’nın soyundan gelen imamlar tarafından yönetilmeleri gereğine inanmalarıdır. Ehl-i Sünnet ise yönetimin İslamî çizgide, evet İslâmî çizgide gerçekleştirilmesi gerektiğine inanmakla birlikte bunun Şûra, Adalet ve lLyakat doğrultusunda seçilecek kadrolarla oluşturulması görüşündedir.

    Kafalarında İslâmî düzen fikri ve inancı olmayan insanlar, Başkan, Şeyh olabilirler, akademik unvan taşıyabilir, cübbeli sarıklı ve zikirli olabilir hatta büyük holdingler kurabilirler ama bölük pörçük İslâm anlayışları ile Kur’ân ve Sünnet insanı anlamına Eh-i Sünnet olamazlar.

    İnsanlık İslâm’a Muhtaç Ama…

    İnsanlık, başta kapitalizm olmak Şirk düzenleri olan sistemlerin sömürüsü ve zulmü altında. İnsan doğasıyla çatışan hukuk sistemlerinin mağduru. Silah sanayilerinin beslediği terörlerin mazlumu. Materyalist yöneticilerin kullanabileceği nükleer savaş tehdidi altında. İndirilen Kur’ân ayetleri ile Yaratılan varlık âyetlerini beraberce okuyamadığı için de gelecek ümidi yok.

    İnsanlığın İslâm’a daha bir muhtaç olduğu dönemizde biz ne yapıyoruz? Yapılan hiçbir şey olmadığı gibi Bilime de bir katkımız yok.

    Ana konumuza Dönersek

    Yaklaşık 120 000 kişilik kadrosuyla Diyanet ve binlerce akademik ünvanlı öğretim üyesiyle İlahiyatlar dünyamızın/ülkemizin hiçbir sosyal, ekonomik ve hukuki problemiyle ilgilenmedikleri ve çözüm üret(e)medikleri, öğrenip öğretmek yolunda gayret göstermedikleri için tabii olarak hiçbir ağırlıkları yoktur. Cemaatler ve tarikatler de aynı durumdadır.

    Oysa ki biz Müslümanlar İslâm Ceza Hukuku dahil İslâm’ın bütününe yani onun itikadî (İman esasları), iktisadî, içtimaî (sosyal) ve hukuki yasalarına inanmakla ve bu yasaları gücümüz ölçüsünde yaşamakla ve yaşanması gereğini dile getirmekle ve böylece insanlığın önünü açmakla yükümlüyüz. Kur’ân’ın 23 yıllık sürecini dikkate alarak da kişisel ve toplumsal davet usullerimizi belirlemekle mükellefiz.

    Kültürel Bir Devrim İçin Ayağa Kalkmalı Değil miyiz?

    Biz Kıyama kalkılsın demiyoruz. Mevcut cehaletimizle istesek de bunu başaramayız. Ama kültürel bir devrim için ayağa kalkmalı değil miyiz? Toplumumuzun taleplerine ve evrensel hukuk ilkelerine dolayısıyla İslâm’a saygılı ve açık demokratik hayata da, doğrudan insan doğasıyla örtüşen İslâm’a da varız, dememiz gerekmez mi? İddialı olmamız îcab etmez mi? Aksi takdirde dinin bir ucundan yaşamaya kalkışmış oluruz ki sonu uhrevî felâkettir.

    Rabbimizi dinleyelim:

    “İnsanlardan bazıları İslâm Dîni’nin bir kısım yasaları ile Allah’a ibâdet ederler. Yaşadıkları ile mutlu olduklarında devam ederler. Ama baskı/zarar gördüklerinde Dinden yüz çevirirler. Böylece dünya ve âhiretlerini kayba uğratmış olurlar. İşte bu durum apaçık kayba uğramanın ta kendisidir.” (Hac 11)

    Kristaller Kervanını Ürkütmek

    Kristaller kervanını ürküttüğümüzün farkındayım. Açıklanan gerçeklerin kendilerini değil de dile getirilmelerini Fitne olarak niteleyip bizi Fitneci olarak suçlayacak hakiki Fitnecileri görür ve duyar gibiyim. Gam yok. Ağzı laf eden, eli kalem tutan üstelik yaşı yetmişi aşmış olan bizim gibiler konuşup yazmazsa kimden feryat etmesini bekleyeceğiz?

    Sorumuzu bir daha yineleyelim: Diyanet’in ve de İlahiyatın Neden Toplumsal Bir Ağırlığı Yok?

    Verilebilecek cevaplardan çok çok önemli ikisini verdik. Helâl ve Tayyip ile beslenilerek İslâm bir hayat düzeni olarak öğrenilip öğretilmez de örnekleri hâlâ pek çok olan hurafeci yapılar hakimiyetini sürdürürse emperyalizmin devreye sokacağı İslâm patentli ve Deaş benzeri yapıları bekleyelim.

    Hayatın problemlerine çözümler üretemeyen bir din, sistemin dini olabilir ama Allah’ın dini olabilir mi?

    Sistemin çizgisinde dinin bir ucundan Allah’a ibadet etmeye kalkışanların Ahiret hayatının elemli olacağında ise şüphe yoktur.

    Sözü Rabbimizin Kur’ânî mesajı ile bitirelim:

    “ Belirlediğimiz İslâmî çizgide uğraşı verenleri elbette razı olacağımız başarıya erdirici yol ve yöntemlere erdireceğiz. Hiç şüphesiz Allah, işlerini güzel yapan kullarıyla beraberdir.” (el-Ankebût 69)

    Ali Rıza DEMİRCAN
  • DİRİLİŞ
    Tolstoy'un üç büyük romanından biri. 1899 yılında yayımlanan Diriliş'te Tolstoy, kiliseye ağır eleştirilerde bulunduğundan 1901 yılında kitabın ve Tolstoy'un Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine neden olmuştur. Tolstoy eserlerinde tinsel konulara ağırlık vererek, bulunduğu dönemin toplumsal sorunlarını irdeleyen ve bu sorunlara ışık tutmuş bir yazardır. Dirilişte ise bu konular fazlasıyla hakimdir. Uykuda yaşarken, uyanma hali denilebilir buna. Ahlaki mutluluğa erişme arzusu, kilisenin eksiklikleri ve Rus toplumunun çürümüşlüğü anlatılmıştır kitapta.

    Öncelikle Diriliş'in ilham kaynağına değinecek olursam: Tolstoy'un evinde misafir olan hukukçu Anatolii Koni'nin kendi başından geçen bir hikayeyi anlatmasıdır. Savcı olarak görev yapan Koni'nin ofisine iyi giyimli, genç bir adam gelir. Ve Rozalia Oni adında bir hayat kadını hakkında Koni'den yardım ister. Hapishanede olan Rozalia ile evlenmek istiyordur. Ve kadında çok isteklidir bu evlilik için. Fakat savcı mutlu olamayacaklarını söyleyerek vazgeçirmeye çalışmıştır... (Devamı kitap hakkında ipucu sayılabilir.) Koni'nin hikayesi böyleydi.

    Tolstoy'un bir diğer hassas olduğu konu cinsellik ve kadın erkek ilişkileri değil midir Peki? O dönemde yazılmış Kroyçer Sonat'a da uygun düşmektedir bu konu. Her iki hikayede de kontrolsüz duyguların tehlikesi gözler önüne seriliyor. Sonrasında Tolstoy Koni'den bu hikayeyi kullanabilmek için izin istemiştir. Ve Savcı Koni'nin hikayeyi anlatmasından iki sene sonra aniden yazmaya başlamıştır Tolstoy. Bu hikaye sadece bir çıkış noktası olabilir. Ama Tolstoy bu sefer daha öfkeli ve çarpa çarpa dile getiriyor o dönem gördüklerini. Mahkemeye, devlet görevlilerine, ceza sistemine ve kiliseye ağır eleştirilerde bulunarak, sadece yargılananların suçlu olmadığını bu kararlarda etkili olanların da olayın içinde ve daha çirkin olduklarını dile getirmekte.

    ''Ağır çalışma koşullarının hasta ettiği, bozduğu; sarhoşluğun, ahlaksızlığın serseriliğe sürüklediği, sersemleştirdiği bu çocuk işsiz güçsüz sokaklarda dolaşırken akılsızlığından bir ambara girdi, hiç kimsenin işine yaramayacak iki üç yolluk kilim aşırdı diye bizler, bütün bu okumuş, zengin, geleceklerine güvenle bakan insanlar yakalamışız; onu bu duruma düşüren nedenleri ortadan kaldırmaya çalışacağımıza, bu çocuğu cezalandırmakla her şeyi düzeltebileceğimizi sanıyoruz.''

    ''Suçlu saydığınız insanları birkaç yüzyıldır öldürüyorsunuz. Bitirebildiniz mi onları? Ne gezer! Üstelik çoğaldılar. Cezalarınızın iyice kötüleştirdiği suçlular doldurdu her yanı. Oturdukları yerde adam cezalandıran kendileri de suçlu yargıçlarınız, savcılarınız, sorgu yargıçlarınız, cezaevi yöneticileriniz de onlardandır aslında.''


    Kitap Yekaterina Maslova (Katyuşa) adındaki bir hayat kadınının o gece birlikte olduğu adamı zehirleyerek öldürmesi ve parasını çalmış olduğu iddiasıyla bir mahkeme salonunda başlıyor. Prens Dmitri İvanoviç Neflüdof ise bu davada jüri üyesidir. Yıllar sonra Katyuşa'yı bir mahkeme salonunda görüp hatırlamasıyla Neflüdof'un dirilişi başlamaktadır. Neflüdof yıllar önce halalarının evinde bu hizmetçi kızı iğfal ettiği için bu kötü hayata ve cezaevine kendi yüzünden düştüğüne inanarak derin bir vicdan azabıyla sarsılır. Ve bu uyanışla birlikte tüm çaba ve vaktini Katyuşa için sarfetmeye hazırdır. Nereye giderse gitsin hangi cezayı alırsa alsın peşinden gitmeye razıdır. Ve evlenmek istediğini her fırsatta dile getirmektedir. Neflüdof'un zengin ve saygın yaşamını böylesine değiştiren sadece Katyuşa değildir elbet. Bu ahlaki ruhsal dirilişte birçok suçlu ondan yardım beklemektedir. Fakat Neflüdof'un varoluşsal duruşu, ahlaksız hale gelmiş bir toplum karşısında dürüst olma ve doğru yolu bulma çabaları epey sancılı geçecektir.

    ''Bu çeşit uyanmalardan sonra yaşayışına bir daha hiç ayrılmamaya kararlı olduğu bir yön verirdi. Günlük tutmaya başlardı. Ömrünün sonuna dek süreceğini umduğu yepyeni bir yaşam olurdu bu. Ama dünya nimetleri her keresinde avlardı onu. Kendi de farkında olmadan gene düşerdi. Üstelik bir öncekinden daha kötü bir düşüş olurdu bu.''

    Kafasındaki sorulara sürekli yanıt arayan Neflüdof, Katyuşa'nın bu halinden artık tümüyle kendini sorumlu tutmaktadır. Ve Neflüdof şöyle düşünür:

    ''İki gülümsemede de aynı anlam vardı. Yalnız tek ayrılık var aralarında. Bu açık açık, 'Bana gereksinimin varsa al beni. Yoksa çek arabanı,' diyor. Ötekiyse bunları düşünmüyormuş, birtakım soylu duyguları varmış gibi göz boyamaya çalışıyor. Numara yapıyor. Oysa ikisinin de hamuru aynı. Bu hiç değilse yapmacık değil. Öteki yalancı. Dahası var, bunu yoksulluk düşürdü bu duruma; oysa öteki bu hoş, iğrenç, korkunç tutkuyla oynuyor, eğleniyor.''

    Kitapta Rus toplumu anlatılsa da 'evrensel' konuların yer aldığını düşünüyorum. Resmi batıl inançlara karşı çıkmak, ceza sistemi, soylu ya da aşağı sınıf olmak, köylü, toprak sahibi, devrimciler, siyasi suçlular, kadın erkek, aşk, vicdani duygular... Ve daha fazlası. Kitabın Suç ve Ceza'yı ya da Ölüler Evinden Anılar'ı hatırlatacağını düşünüyorum yer yer. Ben Tolstoy'un vicdani duyguları böylesine açık ve net anlatmasından çok etkilendim. Tolstoy'un yaşamının son yıllarında din konularına ağırlık vererek, kilisenin batıl inançlarını ayıklayarak geçirdiğini düşününce kitabın sonu her ne kadar eleştiriye açık olsa da belki Tolstoy'a göre böyle bitmesi gerekiyordu. Onun tek amacı Katyuşa Ve Neflüdof'un hikayesini anlatmak değildi çünkü. Bir vicdan muhasebesiydi. Kitabı baştan sona, sadece Katyuşa ile Neflüdof'a ne olacak diye merak edip okuyanların az da olsa hüsrana uğrayacağını düşünüyorum.
    Kimsenin tümüyle suçsuz ve masum olmadığını dile getiren, insan olmanın önemine dikkat çeken Tolstoy'un bu eseri okunmalı bence. Tavsiye ederim. Kitap hakkında bahsedilecek çok konu var. Aynı cümleler ile tekrara düşmek istemem. Son olarak: İyi ki böyle eserler var diyorum! Var ki; hatırlattığı başka değerli eserleri tekrar tekrar okutturma arzusu hissettiriyor insana...
    Keyifli okumalar dilerim.