• 400 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ortadoğu denilince istemsiz bir şekilde İbn-i Haldun geçiyor aklımdan. Onun çıkarımlarına hakim olmasam bu kitabı anlamam daha güncel bilgilerle olacaktı.

    Mukaddime'de "Coğrafya kaderdir." diye bir sözü geçmez İbn-i Haldu'nun fakat anlatmak istediklerinin özetidir bu cümle.

    Ortaduğu'da var olan sistem şu şekilde işler.

    Riyaset: Akrabalık bağı
    Hadari: Karışık millet, devlet.

    Akrabalık bağının güçlü olduğu ve kökeni kendine yaklaşmayan insanları ikinci sınıf gören bir millettir Ortadoğu insanı. Coğrafi konum olarak ticari ve maden açısından zengin oluşu akrabalık bağı ile kabile yönetimi ile başlar yüzyıllar öncesinden. Belli bir zümrenin yaşadığı rahatlık ve onun dışında herkesin bu zümreye hizmeti. Coğrafyanın insan mizacı üzerindeki etkileri ortadoğuda kibir ve büyüklenmeydir. Bilime, teknolojiye, askerliğe değer yoktur. Zevk ve sefa rahatlığa düşkünlük dünya siyasetinde Ortaduğu etkisini sadece mal varlığı ile göstermelik güçten ibaret kılmıştır.

    Yakın dönem tarihine geçmeden önce Osmanlı'nın Hicaz Demir yolu yapımı sırasında Araplar İngilizler arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum. 2.Abdülhamit zamanında yapımına başlanan demiryolunun amacı hacca gitmek isteyen halka kolaylık sağlamaktı. Günler sürecek yolculuğu en aza indirmek. Büyük bir bütçe ayrılmış geri kalanı ise halka ve memura emrivaki ile toplanıp yapımına başlanılmıştır. Bir ay süren yolculuk 72 saate düşmüştür. Amaç Süveyş kanalına kadar ulaşabilmektir. Fakat İngilizler o zaman ellerinde olan Mısır üzerinden harekete geçerek bunu engellemek istiyorlardı öncelikle Akabe körfezine gelen bağlantıyı engellediler. Sonra Araplarla birleşerek Hicaz demir yolunu yağmalayıp engellemişlerdir.

    Arap halkı savaş konusunda tecrübesiz ve bilgisizdir. İngilizler onların bu özelliğini kullanarak Araplar üzernde etkili olup projeyi engellemişlerdir.
    Yakın dönemde olanlara bakarsak durum hala aynıdır. Savaş konusunda tecrübesi olmayan bir Ortadoğu varlığını hala sürdürmektedir.

    Limon Ağacı, Yahudi bir kız ve Arap gencinin dostuğu üzerinden Ortaduğu'nun kalbi olan Filistin'i köklü bir ağacın etrafından anlatmaktadır. Farklı zamanlar aynı mekan iki aile ve benzer kaderlerin birleşimi. Dalia ve Beşir.

    Beşir, Ahmad ve Zakia'nın 3 kız çocuktan sonra dört gözle bekledikleri erkek evlatları. 1936'da Ahmad Khari ailesi için bir ev inşa etmiş. Ev, Kudüs ile Akdeniz arasındaki sahil düzlüklerinden bir Arap kasabası olan el-Ramla'nın doğu köşesine yapıldı. Kuzeyde Galilee ve güney Lübnan; güneyde Bedevi toprakları, Filistin ve Sina Çölleri. Toprağı verimli olan bu kasabada limon, muz, zeytin, mercimek, susam yetiştiriliyordu. Evin bahçesine limon ağacı dikildi ve bu ağaçtan farklı zamanlarda farklı iki aile limon topladı. Yıllar sonra Beşir evini bu ağaçtan tanıyacaktı.

    Dalia; Nazi katliamından kaçmış bir ailenin küçük kızı 6 gün savaşlarından sonra apar topar sürgün edilmiş halktan geriye kalan bu evde büyümüş bir kız. Nazi zülmününden kaçan bir halk yıllar sonra aynı zulmü bir başka halka yapmıştı. Dalia bu evde daha önce kimler yaşamıştı hep merak ederdi.

    Kitap konu olarak iki yabancının kaderlerinin benzerliği üzerinden başlamış ağır anlatımlarla devam etmiştir. Belgesel niteliğinde bir kitaptır. Anlatılanlar günlüklerden ve gerçek kişilerin ağzından anlatılır. Sandy Tolan Amerikalı bir yazar ve radyo belgeselleriyle tanınan biridir. Gerçeklere değindiği bu kitabıyla satış rekorları kırmıştır, bu kitap yakın tarihe ışık tutmuştur.

    İsrail nasıl kuruldu?
    6 gün savaşları nedir?
    Nazi katliamı ve dünyadaki yayılışı?
    Filistinin güncel durumu ve sivil halkın yaşadıkları?
    Kristal Gece (Kırık Gece) de ne oldu?
    1933 yani 6 gün savaşlarından önce Filistin ve Çevresindeki Arap ülkelerinde ne oldu?
    Yahudi göçünün Ortadoğuya etkileri nelerdi ve Araplar bunu nasıl karşılıyordu?
    ....
    Tarihe meraklılar için iyi bir eser. Okuyan herkesin Filistin ve İsrail tarihine hakim olamalarına yardımcı olacaktır.
    6 gün savaşalrından önce Yahudilerin dünya yerindeki konumu ve etkilerine kısaca bir değinmek istiyorum.

    Almanyadan yapılan Yahudi göçü (1933-1940) yılları arasında Almanya'daki Yahudiler tutuklandılar. Ekonomik boykot ile medeni haklarının ellerinden alınmasıysa vatandaşlık hakları ellerinden alındı. Toplama kamplarında alıkonuldular. Şiddet devlet eliyle hazırlanan Krıstal Gecenin kurbanları oldular. Krıstal Gece'de yani 1938'de 9 Ksım'ı 10 Kasım'a bağlayan gece Nasyonal sosyalistler; Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara yapılan saldırılarla gerçekleştirdikleri katliam gecesidir.

    Yahudiler birçok şekilde Nazi zulmüne tepki gösterdiler. Alman toplumunda zorla Tefrik edilen Alman Yahudiler kendi kurumlarını ve sosyal örgütlerini kurdu. Ancak baskı ve fiziksel şiddetle karşı karşıya kalan pek çok Yahudi Almanya'dan kaçtı. Amerika B.D ve İngiltere gibi ülkeler mültecileri kabul etmekte istekli davranmış olsaydı, daha fazla Yahudi Almanya'dan kaçabilirdi.

    Avrupa'da Yahudilerin göçü ve sorunları böyleyken, Ortadoğu'da durum içte başlayan söylentilerle vahim haller almaya başlamıştı. Artan Yahudi nüfusu halkı endişelendiriyordu. Halk kendi aralarında artan nüfusun gelecekte yaratacağı zorluklardan söz ediyordu. Zaman geçtikçe Arap ülkeleri arasında bu duruma dur demenin zamanı geldiği ve İsrail'e karşı bir savaş ile Yahudileri bitirmeyi konuşuyorlardı. Bu konuşmalar İsrail için korkunun zaaf olduğunu, olacak olandan kaçınılamayacağını benimsetip o yönde hazırlanmasına zemin hazırlamıştı. Savaş kaçınılmazdı ve bu fikir dirençli bir şekilde günden güne güç kazanıyordu.
    Ortadoğu halkı ise kendi aralarında önlemler almaya çalışıyordu. 1930'ların ortalarona geldiklerinde Arap liderler Yahudilere arazi satışının vatan hainliği olduğunu ilan etmişti. Fakat artık Ortadoğu hastaydı ve bazı yaraların acısı dinsin diye sadece ialaç niyetine adımlar atılıyordu. Gerçekler hala diri ve tehtitkardı. Küçük bir devlet olarak bakılan İsrail 5 Haziran 1967'de Arap ülkelerine beklenmedik bir saldırıyla savaşı başlattı.

    Harekat havadan yapıldı. Burada Atatürk'ün bir sözü duruma ayna tutmuştur.

    "İstikbal göklerdedir."
    M.K Atatürk
    Arap hava kuvvetlerinin havaalanında tüm uçaklar yerdeyken gerçekleşti. İsrail'in yıllar süren savaş hazırlıkları artık fiili olarak gerçekleşmeye başlamıştı. Doğu'dan gelecek bir saldırı için hazırlık yapmış olan Arap dev. büyük şaşkınlık içerisindeydi bunu yanı sıra Arap Dev. savaş tatbikatı ile kendini geliştiren bir orduya sahip değildi. uzun yıllar hiç tatbikat yapmamıştı. Jeopolitik konum olarak İsrail; Suriye, Mısır, Filistin, Ürdün'e çok yakındır. Bu şekilde bir konumda olup tüm devletlere diş göstermesi büyük cesaretti. Bu cesareti kısa sürede ortadoğunun tüm dengelerini alt üst etti.

    Arap Dev. askeri yetersizliği İsralli bir barış eylemcisinin ilkel uçağı ile Mısır havalimanına inip Başkan Nasır ile görüşmek istemesiyle açık bir şekilde ortaya konulmuştu.
    Diğer bir zafiyet belirtisi şöyleydi. İsrail Iraklı bir pilotu para karşılığında Mısır'dan bir uçak kaçırıp getirilmesi istenmişti. Amaç düşmanın elinde bulunan savaş aletlerini tanımaktı. İsrail pilotları bu yönde sıkı bir eğitime tabi tutulmuşlardı. Bu onların işine çok yaradı. Daha sonra bu uçak Sovyet yapımı mit21 uçağı İsrail hava komutanlığında 007 Jame Bond'a itafen bir ad alarak sergilenmeye başladı. İsrail zekasını Arap devletleri üzerinde kullanıp bunu somutlaştırıyordu.

    İlk saldırı Mısır havalimanına yapıldı ve tüm hava limanları eş zamanlı olarak bombalandı ve imha edildi. Kahire çevre ülkelere doğru bilgi vermediği için aynı durum Suriye ve Ürdün'e uyguladı. Bu şekilde 6 günde Arap devletleri bu küçük ülkenin hakimiyeti altına girdi.

    Tüm bu olup bitenler tarih kitaplatına yansıyan kısımlar ve nesnel sonuçlar olarak ele alınabilsede bu sonuçların başka bir iç yüzü vardı. Günümüzde hala varlığını devam ettiren Filistin sorunu. Askeri güçler köreltilmiş olsada bu yerderde yaşayan sivil halk sorunu başladı. İşte bu noktada kitap iki dostun ağzından Beşir ve Dalia'nın anılarıyla günümüze uzanan Filistin İsrail sorununu anlatıyor.

    Diğer Arap Dev. Avrupanın İsrail'in bu kadar güçlenmesini iatemeyip büyümesini engellesede Filistin bu kaosun ortasında kalmıştır.

    Arap Devletlerine sinirlene sinirlene okunacak bir kitap. Ellerinde olan olanakları hiçbir zaman kullanmayı becerememiş her zaman gücü parada görmüş liderlerin elinde ızdırari kaderinin esiri olan mazlum bir halka sebep olmuşlardır.

    Toparlamam gerekirse iki halkında yaşadıkları insanlık dışıdır. İkisine de üzüldüm. Nazilerin Yahudiler üzerinde uyguladıkları zulmün beyazperdeye aktarılmış sayısız filmini izledim. Filistin'den ne istiyor bu İsrail? diyorsanız okumalısınız.

    İngilizlerin Irak'a uyguladıkları; "Böl, parçala, bitir." İngilizlerin dostu da düşmanı da yoktur, çıkarları vardır politikası.
    Nazilerin Yahudi soykırımı.
    Yahudilerin Müslüman düşmanlığı.
    ....

    Din, dil, ırk,renk nefretinin yanında çıkar çatışmaları dünyada bitmez tükenmez bir nefretin varlığı bana hep bunu sorgulatır.

    İnsanlar, evrensel bir insan algısı oluşturabilir mi?
    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin işlevi sağlıklı mı?
    Yasanın olduğu evrensellik ne kadar evrensel olabilir? Coğrafyanın farklılıkları insan farklılıkları demektir bu açıdan yasa ne kadar hitap edebilir evrene?

    Tarih severler için güzel bir eser. Kitabın içeriğini ve etkilerini bir yazıya sığdırmak çok güç, hangi tarafı anlatsam diğeri yarım kalır. O yüzden okunması gereken bir kitap.
    Keyifli okumalar!
  • Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...
  • "Islâm uygarlığının çöküşünün sorumlusu, yükselen ve yenip geçen Batı da değildir!

    Yüzlerce yıldan bu yana, daha Batı'nın cehâlet ve geriliğinin tartışılmaz gerçek olduğu asırlardan başlamak üzere günümüze kadar çözemediğimiz temel bir sorunumuz vardır. Bu, her zaman karşımıza çıkan evrensel ile güncel çatışmasına çözüm üretmek için yenilenebilir, dolayısıyla sürdürülebilir bir yöntem geliştiremeyişimizdir."
  • 400 syf.
    ·11 günde·9/10
    Bernhard bu eserinde yine ciddi konulara değinmiş. Aslında onda ben şahsen sürekli bir eleştiri havası seziyorum. Daha doğrusu sorgulayıcı bir eleştiri. Bir şeyi yapıyorsak bunu neden yapıyoruz ve neden yapalım ki? Yüzlerce yıldır doğru kabul edilip süregelmiş şeylere bile Bernhard okuduktan sonra en büyük kuşku ile bakar hale geliyorsunuz. Ama aslında onun değindiği konular, salt doğru olarak kabul edilen tabuları yıkan konuların yanında modernleşmenin (ya da yanlış modernleşmenin?) getirmiş olduğu yanılgıların korkusuzca imhasıdır ve yok edilmesidir. Belki de bu yanılgılar bu kadar sert bir dili hak ediyorlar diye düşündüm kitap boyunca. Çünkü bazı yerlerde gerçekten çok sert eleştiriler vardı, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, modern yanılgılar bu sertliği hak ediyor, sonuna kadar.

    Eser genel olarak ailesinin ölüm haberini alan bir öğretmenin bu süreçte yaşadığı zihinsel değişimleri anlatıyor. Bir düşünsel süreç hayatı kaplar. Bu açıdan nadir yazarlar bu temada başarıya ulaşabilir. Demek istediğim Bernhard gibi yazarların bu türden bir eseri aynı türün klişeleşmiş eserleri gibi yazmamaları. Bir adamın düşünsel yolculuğuna konuk olmak, kendisini bir sonuca ulaştıramamasına şahit olmak, bunalımlarını görmek, işte bunlar gerçek hayatta bir düşün insanının zihinsel sürecini bizlere aralayan şeylerdir. Ve bu zihinsel süreç de asla tamamlanmaz, eserin sonuna gelinir ama düşünsel süreç hala devam ediyordur. Tabiri caizse yazar içinize fikir tohumları salmıştır ve dünyaya karşı bakış açınızı değiştirmiştir. Böylelikle bazı eserler insanın ömrü boyunca devam eder. Çünkü insan o bazı eserlerden almış olduğu düşünceleri ve düşünce filtrelerini yaşamı boyunca taşır. Bu da eserin, kitabın dışına, gerçek yaşama taşmasına neden olur. İşte bunu başaran nadir yazarlardan biridir bana göre Bernhard.

    Öncelikle şundan bahsetmeliyim ki eserde bireysel olarak bir toplumsal baş kaldırmadan yola çıkarak karakterimizin zihinsel değişimlerine şahit oluyoruz. Bir insanın zihinsel gelişimine ve değişimine şahit olmak bizleri bu eserde bazı yerlerde hem şaşırtıyor hem de gerçekleri bu kadar yalın halde görmek tüylerimizi de diken diken ediyor. Karakterimiz gerçek hayatın mantıksızlıklarını gayet açıkça görebilen biri. Bu açıklık bizi şaşırtıyor kimi zaman kitabı okurken. Bazı gerçekleri elbette ki birden fazla insan da fark edebilir. Fark edebilme yeteneği de elbette ki önemlidir ama açıkça dile getirme yetisi olmadan farkında olabilmek bir işe yarar mı? Ya da farkında olmak da sadece bir oyunculuktur belki de? Farkındaymış gibi yapma oyunculuğu.

    İnsanların sergilediği hayatsal manada olan oyunculuk sanatından bahsediyor kahramanımız. Tiyatral bir oyunculuk değil bu. İnsanların kendilerini tamamen verdikleri, belki de farkında olmadan oynadıkları bir oyun. Bu oyunculuk sanatını üstün bir şekilde sergileyen insanlara olan iğrenmesini dile getiriyor. Mesela müzik dinleyip müzikten anlıyormuş gibi davrananlar, hayatı boyunca kütüphaneye gitmeyip kitap okuyormuş gibi yapanlar ve en beteri, saygın ve entelektüel görünmek amacıyla bilgili taklidi yapanlar. Aslında bu oyunculuklara da ihtiyacı oluyor bir süre sonra bu oyuncu insanların. Çünkü rezilliklerini gizleyebilecekleri tek yöntem bu oyunculuk oluyor. Üst düzey hayatsal manada bir oyunculuk! Bu oyunculuğu farkında olmadan sergileyenler bu durumun dramatik oyuncuları, ki bunlar aslında oyuncu bile değil dublörlerdir yapılması gerekenleri yaparlar, bir de her şeyin farkında olan asıl oyuncular vardır onlar da en tehlikeli olanlardır, çünkü bu tür insanlarda da diğerlerini bir küçük görme ihtiyacı vardır. İnsan küçük göremediği insandan nefret eder. Bu yüzden bunların karşısında duran doğru sözlülere en büyük nefret söylemlerinde bulunurlar, tabii haliyle dublörler de bunun aynını taklit eder.

    Hayatımıza ne yazık ki bazı basamaklar konulmuş. 'Önceden belirlenmiş' basamaklar. Bu basamakları çıkmadan yukarıya tırmanan insanları, toplum her zaman dışlamıştır. Çünkü topluma göre bu 'hazır' basamakları (tıpkı hazır su, hazır çorba gibi) kullanmayanlar ahmaklardır. İşte Bernhard olabildiğince bu basamakların, eserde görünmüş olanlarının hepsine saldırıyor. Onları 'yok ediyor'. Benim en sevdiğim kısım diploma kavramı ile ilgili olan kısımdı. Gerçekten olağanüstü bir tespit ve muhteşem bir dile getiriş. Biz insanlar modern dünyada diploma ve diploma benzeri onlarca değersiz belge içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Diploma aslında sadece bir formalite olarak kalmalıydı. Ama biz insanlar, eserde de bahsedildiği üzere artık diplomalar için yaşar hale geldik. Diploma uğrunda öğrenilen bilgilerin kendi başına hiçbir önemi yok artık, hele eğer ucunda 'yüksek notlar' alıp diplomayı sağ salim kazanabilmek varsa. Diploma kavramı modern çağda bilgiyi değersizleştirmiştir. İnsanlar bir diploma alıncaya kadar çalışıyorlar, bilgi ediniyorlar, ki bu bilgileri de diplomayı alırlarsa eğer unutuyorlar, sonra da kendilerini tamamen bırakıyorlar. Yani insanlar kendilerini ancak diploma alacak kadar bilgisel olarak ileri götürüyorlar, daha da ilerisine gitmeyi mantıksız buluyorlar. Bu diploma kavramını öyle benimsemişiz ki hayatta, onu artık bir doruk noktası olarak görüyoruz. Hayatsal manada bilgi edinmenin hiç kimseye faydası yok artık, eğer işin ucunda diploma yoksa. Sosyolojiyi ya da jeolojiyi çok seven ama diploma kazandıran bir yöntem dışında bunu seven bilgi birikimi sağlayan insan topluma göre en büyük ahmakdır, çünkü bunu bir diploma uğruna yapmıyordur.

    İşte günümüzdeki insanın içini karartan bu türden bir bilgi kısıtlamasının eleştirisini bolca yapmış Bernhard. Bu bağlamda, insanın bilgili taklidi yapanının gerçekten de en tehlikeli oyuncu tipi olduğunu anlatmakla kalmıyor bilgi gibi evrensel olan, son derece kısıtlanamaz bir kavramı diploma gibi komik kağıt parçalarına sığdırmaya çalışan zihniyeti de yerden yere vuruyor. İşin sarsıcı gerçeği, aslında bu gibi dehşet vermesi gereken bazı modern zaman manzaraları karşısında insanların her zaman her şey doğalmış gibi davranmaları olduğunu belirtiyor. Onca dehşet verici şey varken insanların gerçekten de her şeyi doğal görmeleri bile bir dehşet veriyor. Zaten asıl dehşet de bu değil midir, dehşet duyulması gereken bir şeyde birinin dehşet duymadığını görmek. İnsanlara bu aslında dehşet verici olan düzenbazlıklar öylesine benimsetilmiş ki dehşeti doğal olarak görmeye başlamışlar.

    Eserden şu örneği vermek daha doğru olacaktır zannımca. Eğer tanıdığımız bir kişi ölmüşse onun arkasından kötü konuşmamak gerektiğini düşünüyoruz, neden? Bir kişinin ölmesi hayatın somutluğu kadar somut bir durumsa, neden ölen bir kişinin ardından olduğundan daha iyi biriymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz? 19.-20. yüzyılda öldükten sonra bir düşünce insanı olarak en iyi şekilde anılmak isteseydiniz yapmanız gereken tek şey bir soylu olmanız olurdu. Çünkü karakterimizin ölen ailesinin de bir soylu aile olması, aslında köylü diyerek dışladıkları insanlardan daha beter bir durumda olmalarını kapatan bir durum. İşte bu adeta 'şık bir perde' görevi gören soyluluk kavramı da çokca irdelenmiş durumda eserde. Bir insanın ölümü, o insanı iyileştiremez, kötüleştiremeyeceği gibi. O yüzden ölen bir insanı olduğundan daha iyiymiş gibi göstermeye çalışmak da bir sahtekarlıktır. Bunun bize yakın olan bir insanı kaybettiğimizde onun anılarına zarar vermeme çabası olarak anlatıyor Bernhard. Ama bu zarar vermeme esasında ona asıl zarar verme olacaktır. Çünkü bir kişiyi olduğundan daha değişik bir şekilde göstermek en büyük düzenbazlıktır. Ayrıca insan suçsuz bir varlık da değildir, her insan iğrenç hatalar yapar ve bu gizlenmemelidir. Sonuçta ölen varlık bir insandır, daha üst düzey bir varlık değildir.

    Toplumsal eleştiriden ayrı olarak bazı felsefi konulara da değinilmiş. Mesela bir bölümde kahramanımız bir filozofu ne kadar çok anlamaya çabalarsa o kadar çok o filozoftan ve onun düşüncelerinden uzaklaştığını hissettiğini belirtiyor. Bu açıdan bana göre felsefenin ne kadar geniş bir kavram olduğuna dikkat çekilmiş. İçinde kolayca kaybolunulabilecek sınırsız bir kavram. Siz bir filozofun derinine inmeye çalıştıkça, her şeyi temelde göremezsiniz. Çünkü temele inme kavramı bana göre felsefede imkansızdır. Çünkü her zaman başka bir kapıya varırsınız. Bir filozofun yalnızca bir düşüncesinin bile temeline inmeye çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir kavram çıkar, uzun çabalar sonrasında söz konusu filozofun o düşüncesinin aslında o bambaşka olan kavramın ufacık bir yerinden çıkmış olduğunu görürsünüz. Bu ufacık bir yer de sizi başka kavram ve düşünce akımlarına sürükler. Ki bu sürüklenme sırasında en az alakalı olan akımlara fikirlere bile uğramış olursunuz, çünkü bazı filozofların düşünceleri gerçekten de bu en az alakalı fikir ve akımlardan ortaya çıkmıştır. Bu şekilde sonu gelmeyen bir kapı içinde kapılardır, bir filozofun derinine inmek. İşin zorlayıcı kısmı üstte de tıpkı bahsettiğimiz gibi, bir kapıdan sonra sadece tek bir kapının da gelmemesi durumudur. Bir kapıyı geçersiniz karşınıza bir anda yüzlerce kapı çıkar. Ve bu kapılardan geçtikçe asıl bulmak istediğiniz şeyden ne kadar uzaklaşmış olduğunuzu fark edersiniz. Önemli olan o ilk bulunmak istenilen şey ile kendinizi neredeyse kaybedecek olduğunuz yerdeki bağı koruyabilmektir. Tıpkı geçmiş zamanlarda piramitleri keşfetmeye çalışan gezginlerin kullandığı bir teknik gibi; kendilerine çok uzunca bir ipin ucunu bağlayıp o şekilde piramitin içine girmeleri gibi. Bu ip sayesinde o kaybolmamış olma düşüncesi de zaten zihninizde durağan bir halde olacaktır, ki önemli olan şey de budur aslında.

    Ayrıca bir filozofu anlamanın etkili bir yöntemi de ona karşı gelmektir diyor kahramanımız. Dürüstçe bir tartışma sayesinde bazı anlaşılmayan şeyler anlaşılabilir. Anlaşılmak istenen filozofa yaklaşırken yapılan en büyük hata da bu belki de, filozofa karşıt olmaktan korkmak. Mesela koskoca bilmem hangi filozof, ben ona nasıl karşı geleceğim ki diye düşünen biri filozofları gerçek anlamda anlayamaz. Bize çelişki olarak gelen en ufak şeyde bile filozofa karşı gelmeliyiz ki, ona farklı açılardan da bakabilelim. Bu yüzden tarafsız olmak da yeterli değildir aslında. Değişken olarak hem taraflı hem de tarafsız olabilmektir mühim olan. Zaten Bernhard'ın dile getirdiği şey de bu eserde. Herkesin iyi gördüğü bir şeyi biz kötü olarak görüyor isek bunu kötü olarak gördüğümüzü saklamamalıyız mesela. Örneğin büyük bir filozofa yanlış diyebilmeliyiz ki o büyük filozofu anlayabilelim.

    Bernhard bu eserinde bazı yerlerde temsili öğeler de kullanmış. Ailelerindeki bahçıvan ve avcılarla. Karakterimiz küçüklüğünden bu yana avcıları hiç sevmemiş olan bu yüzden hep bahçıvanlarla büyümüş birisi. Sorun şu ki ailesinde avcılık çok büyük bir şey olarak görülüyor. Zaten ailesine birçok konuda karşı gelmiş olan karakterimiz avcıları sevme konusunda da onlara karşı geliyor. Avcıları diktatörlere benzetiyor. Diktatörlerin de av hırsları yüzünden kendi halklarını bile avlayabileceğinin altını çiziyor. Diktatörleri de diktatör yapan şey doymak bilmeyen av hırslarını tatmin edememeleridir bir nevi. Tıpkı avcılığın da bazı normal insanlarda bağımlılık halini alması gibi. Şu da var ki, Nazi egemenliği altındaki köy ve taşralarda da hep avcıların sözü geçiyordu. Bu da bir gerçek. Bu gerçek göz önüne alınarak kullanılmış temsili öğeler hikayenin gidişatına gerçekten çok güzel bir şekilde uymuş.

    Fotoğraf kavramının da insan hayatına yapmış olduğu büyük değişikliği dile getirmeden edemiyor. Bazı insanların bazı fotoğraflara sıkışıp kalmış olduklarından bahsediyor mesela. Sadece fotoğraflarından tanımış olduğumuz tarihi bir şahsiyeti, fotoğrafları ilk gördüğümüz andan itibaren, fotoğraftaki hallerinden farklı olarak hayal edebilmek ve düşünebilmek aşırı derecede zorlaşır. Mesela çok güzel bir örnek veriyor kahramanımız. Kendisinin Einstein'ı dilini çıkarmış olmadan hayal edemediğini söylüyor. Bu çok yerinde bir insan zihnine işlenmesi örneğidir. Ünlü fotoğrafları olan insanlar aslında bir nevi görüntüsel ve biçimsel olarak bizler için o fotoğrafın içine sıkışmışlardır. Onları başka türlü düşünebilmek için ya onların olduğu bir görüntüyü izlememiz gerekir ya da onları gerçek yaşamda görmemiz gerekir. Çok eski tarihi şahsiyetlerin hepsi de fotoğraflarda biçimsel olarak sıkışıp kaldılar. En azından düşünsel olarak zihnimizde yaşatabiliyoruz onları. Elbette ki biçimsellik yeri geldiğinde hiçbir şeydir. Ama en azından Descartes'ın nasıl yazı yazdığını ya da Kopernik'in nasıl düşündüğünü biçimsel olarak görmek isterdim.

    Karakterimiz düşünüş biçimiyle kendi varoluşunu kendi ülkesinin insanı olan Avusturya insanına özgü düşünme biçiminden bir kaçış olarak görür. Bu da bir yok oluştur ona göre. Yok oluş temelden değişmedir, mesela bir insanı Avusturya vatandaşı yapan her şeyden kendini yok etmesidir. Kendini bir dünya vatandaşı ilan edebilmesidir. Tüm düşünce dünyasını yok edebilmelidir. Çünkü asıl tarafsız düşünce böyle olmalıdır. Mesela gençliğinde çokca Marx okuyan biri eğer şimdi komünist ise, tarafsız düşünebilmek için zihninden bunları bile yok etmelidir. İnsanın kendini düşünsel olarak baştan yaratabilmesi için ilk başta gerekli olan tek şey kitaba da ismini vermiş olan bu 'yok etme'dir. Bir parçalanmadır. Ama kendisi de belirttiği üzere en büyük çelişkiye de burada düşüyor. Bu, insanlarla işim olmaz demek onları yok etmek anlamına gelmemeli diyor. Ama yine kendisinin dediğine göre uzun zamandır böyle davranmıştır kendisi. Doğru olan insan zihnini yeniden şekillendirmeye çalışırken zihnindeki saçma düşüncelerin kaynağı olan insanları aşağılamadan direkt olarak yok etmektir buna göre, aşağılama denilen şey istenmeyen bir insanla halen daha gereksizce uğraşmadır. Bu, onu yok etme (zihinsel olarak) sürecini geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu gecikme hatasının içine ne kadar çok düşmüş olduğunu eserin sonlarına doğru anlıyor kahramanımız. Biz de onunla birlikte çelişkiye düşüyor onunla birlikte ikilemde kalıyoruz. Kendi yok oluşumuzu başkalarına suçlamalar atarak, onları aşağılayarak mı gizlemeye çalışırız peki? Başka bir deyişle kendi yok oluşumuz için onların da mı yok edilmesi gerek? İşte bu zihinsel yok oluş gerçekleşiyor mu, eğer öyleyse bu nasıl oluyor orası da biz okurlara kalıyor. Bir fikir salıyor Bernhard beynimize, düşünmeye başlıyoruz gerçek yok etme nedir, gerçekten mümkün olabilir mi bu, kitaptaki karakter bunu başardı mı, ama başarmış olsaydı bunu şunu demezdi gibi düşünce akışlarıyla beynimiz sürekli çalışmaya başlıyor bir anda. Sanırım şu anda içinde bulunduğum durum bu.

    Son olarak kahramanımız kendini bir abartma sanatçısı olarak görüyor. Her şeyi abartabilme yeteneği hayatı bir karşılama yöntemi olarak görülebilir. Tıpkı diğer hayatı karşılama, yaşanabilir kılma metodları gibi. Buna göre abartmak varoluşun bir tür atlatılışının sanatıdır. Başka bir deyişle varoluşa dayanabilme yöntemidir bu. Çünkü biz insanlarda olağanüstü bir abartabilme yeteneği vardır. Fantastik edebiyat da böylelikle ortaya çıkmamış mıdır? Realitenin abartılması ile. Bir şeyi abarttığımızda çoğu kez abartılan asıl şeye dikkat etmeyi bırakıp, abartılarak oluşmuş olan yeni şeye dikkat kesiliriz. Ve asıl şeyin dehşetini tam olarak yaşamış olmayız böylece. Tam da bu noktadan sonra Bernhard biz okurları neye uğradığına şaşırtıyor. Çünkü bu abartma üzerine olan düşünceler kahramanımızın zihninde kitabın sonlarına doğru ortaya belirmeye başlıyor. Ve kitapta o zamana dek anlatılmış olan şeylerin gerçek mi yoksa abartı mı olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Düşünün, sizi sorgulamaya iten metnin kendisi bile gerçeklik algısını kaybeder hale geliyor. İşte Bernhard farkı bu; insanı sarsıyor. Ayrıca abartma sanatının her şeyi abartmamaktan da çıktığı görülmüştür sıkça. Bundan da bahsediliyor. Hiçbir şeyi abartmamanın kendisi de abartı olmaz mı? Ama bu, kişinin gerçeği abartı olarak kabul ettiği değişken sınıra göre farklılık gösterebilir. Bu açıdan eserde anlatılan şeylerin gerçek mi abartı mı olduğunun bilinememesi bile zihnimizi meşgul edecek onlarca şeyden bir tanesi.

    Kim bilir, belki de kahramanımızın kendini bir abartı sanatçısı olarak görmesi de bir abartıdır, hatta her şeyi abarttığını düşünmesi de? Eseri gerçek ya da abartı olarak göremememizi sağlayan ikilemin kendisinin bile abartı olup olmadığını okurlar olarak bilmiyoruz. Ama şahsen şunun abartı olmadığına eminim ki, Bernhard gerçekten çok büyük bir yazar. Abarttım mı?
  • Atatürk milliyetçidir. Bir Türk milliyetçisidir ama bunun yanında evrensel bir adamdır. Barışçıdır, dövüşmesini bildiği gibi barışmasını da bilir. "Mecbur kalmadıkça savaş bir cinayettir" demiştir. İzmir'in kurtuluşu sonrasında hükümet konağına girerken merdivenlere serilen ve "Onlar işgal ettiklerinde Türk bayrağını yere sermişlerdi" denilerek çiğnemesi istenen Yunan bayrağını kaldırtıp, "Bayrak bir milletin namusudur, ayaklar altına alınamaz" diyecek kadar gerçek şövalyedir.
  • 248 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Ötekini Dinlemek dizisinin 20. kitabı olan bu çalışmada, Chasseguet-Smirgel'in dediği gibi insanlığın evrensel hastalığı olan ideal hastalığı ele alınırken bazı ruhsal hastalıkların ortak çekirdeği açığa çıkarılıyor. Bu bağlamda sapkınlık, aşk, grup, yaratıcı süreç gibi görüngüler ele alınıyor. Aşağıda çalışmanın ilk üç bölümünden bahsetmeye çalıştım.

    "Ben İdeali" kavramı 1914'te yani, "üstben/süperego" kavramından çok önce Freud'un, Narsizm Üzerine (Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası) adlı yapıtında ilk olarak ortaya konulmasına karşın zamanla, üstbenin yanında, önemini ve statüsünü kısmen yitirmiş olarak görülebilecek bir kavramdır. Öyle ki köken itibariyle ben ideali, birincil narsizmin, ve üstben ise oidipus kompleksinin mirasçısıdır. Ben İdeali, birincil narsistik mükemmellik durumunun bir ikamesidir, bizim "ben"imizden bir çatlakla, bir yarıkla ayrıldığımız ve her zaman kapatmaya çalışacağımız yere, ikame olarak sunacağımız şeydir. Tabi burada Lacanyen bir terim olarak, "Yarık-Çatlama (Béance-Déhiscence)" kavramını hatırlayacak olursak (Lacan Sözlüğü) , en temel anlamıyla, insanın doğadan kopuşunu ifade ettiğini görebiliriz. Bu "yarık-çatlama" elbette 6. ve18. aylar arasındaki, ayna evresinde kendini ortaya koyar. Bu yarılma, özne-ben'in, nesne-ben [benlik]'e dönüşmesi sürecidir; yarılma, özdeşleşmedir, ki özdeşleşmek demek yabancılaşmak demektir. Öznenin eksikliği işte bu yarıkta gizlidir ve özne de zaten ancak bu eksiklik noktasında tanıyabilir kendini. Bu yarık bu çatlak, kültür ve doğa arasındaki çatlaktır. Lacan'ın, ayna evresi için "bir dramdır" demesi de ondandır ki, burada bedenine yabancılaşan bir varlıktan bahsetmekteyiz. Yetersizliğinden, eksikliğinden kurtulmaya can atarken, imagolara sarılıp bütünlük kurmaya çalışarak kendine yabancılaşan bir varlıktır bu. Fakat elbette bu yarık tamamiyle ancak ölümle kapanabilir, ölüm bütünlüktür çünkü, tamlıktır, dengedir. Sayfa 18-19'da Chasseguet-Smirgel şöyle yazıyor: "Hiçbir zaman gelmemiş olan bir şeyi beklerken, tam bir boşalma ve doyumun gerçekleşmesi için bir şeyler hep eksik kalır." (1938).

    Bu çalışmanın perspektifinde Freud'un "Hilflosigkeit" kavramı yatar, ve bu kavram da "bebeğin birincil aczi, kendi başının çaresine bakamaması, kendi kendine yetememesi, ötekine muhtaç olması" anlamlarını içerir. Bebeğin bu temel güçsüzlüğü onu, ötekini, gerçekliği, tanımaya iter. Karşımızda, altına sıçıp işeyince, kendi bokunu temizleyemediğinden müthiş bir acziyetle kıvranan bir yavrucağız vardır ve tüm bu cehennemin ortasında yardımına koşan bir bakım veren, anne, bir melek, cenneti getiren. İşte bebek, kendinden alınmış olan, tümgüçlülüğü/birincil narsizmi/kadir-i mutlaklığı, nesneye yansıtır yani onun ilk ben idealine. Artık bu andan itibaren yeni özdeşleşmeleri ve ben idealleriyle, trajik bir şekilde, kendi kendimizin ideali olduğumuz o yitirilmiş zamanı ararız. Yani ben'in olmadığı, iç dünya (innenwelt) ve dış dünya (umwelt) ayrımının olmadığı yitik zamanı. Geçmişte kaybettiğimiz ancak gelecekte aramaya koyulduğumuz yitik zamanı. Bu nedenle ölümün vaat ettiği yitirilmiş zamana kavuşmadan evvel, ona giden yolun her bir durağında oyalanmaya devam ederiz, bu duraklar kültürün sunduklarıdır; iyi kitaplar okumak, müzik yapmak , tiyatroya gitmek, evlenmek, çocuk yapmak, başarmak ya da her şeye lanet okumak. Birincil aczimiz bize tek şeyi talep ettirir artık; elbette sevgiyi. En geniş anlamıyla buradaki sevgi, yolda yürürken tanımadığımız bir insanın nezaket duyarak bize gülümsemesinden, romantik-cinsel duygularla bağlılık duyduğumuz insanın bize sevgi sözleri söylemesine kadar geniş bir alana yayılır. Yani sevgi, onaylanmayı ve kabullenmeyi içerir burada.

    Ben ideali ve sapkınlığa bakalım;
    Chasseguet-Smirgel, ben idealinin evrimi önündeki engellerin incelenmesinde, ben idealinin ve bireyin gelişiminde fikir edinmek adına "Sapkınlık" örneğinin anlamlı olacağını söylüyor. Sapkınlığın nedenleri arasında öne çıkan iki olgu var; (1)annenin çocuğa yönelik baştan çıkarıcı tavrı ve (2) anne ve çocuğun, babaya karşı suç ortağı konumunda olmaları. Tabi burada işlenen suç, babayı "bir yabancı, adam yerine konmayan biri, ihmal edilebilir bir nicelik" (s. 25) olarak nitelemektir. Yani anne(bakımveren anlamında), bu konum ve tavır itibariyle çocuğun evrimini durdurur. Erkek çocuğun ben ideali, fallik babaya değil fallik öncesi bir modele bağlanır. Peki, kız çocuk? O zaten çok daha önce sakatlanmıştır çünkü o normsal olarak, "gerçek" cinsel nesnesi olmayan bir ebeveynden doğmuştur. Yani esasında erkek ve kız çocuğun ikisinin de libidinal yatırımı başta anneye iken kız çocuk daha sonra anneden, yani ilk aşkından, dostundan hüsranla libido yatırımını çekerek, yeni yatırımını babaya yapar. Fallik evredeki erkek çocuğun nesnesi hâlâ anne iken kız çocuğu nesne değiştirmiştir, ilk nesne anne geride kalmış onun yerini artık baba almıştır. Bu nedenle ki sapkınlık kadınlara oranla erkeklerde daha sık görülür. Nihayetinde kız çocuk nesne için doyurucu bir nesnedir çünkü.
    Sapkın sahtekârdır, çünkü "sahte" fallusun, öznenin fallik penis olarak dayatmaya çalıştığı kendi anal penisini ikame eden "fetiş"tir. Yani fetişizmde nesne, öznenin narsistik tamamlanmışlığını temsil eder. Sapkın kendi sahte fallusunu yaratan kişidir bu anlamda. Sapkın için her şeyden önce gelen, kendi ben'idir. Sapkın, fallik öncesi nesneleri idealleştirerek, babayı tanımayarak kendi benine narsistik yatırım yapma olanağı yaratır. Chasseguet-Smirgel şöyle diyor bölüm sonunda: "... sapkının tedavisinin kaderi, ben idealinin hareketliliğine, yani baba imgesine yeniden narsistik yatırım yapma olanağına bağlıdır; bu da belirli bir düzeyde, antidepresif mekanizmaların göreli zayıflığı ve telafi edici mekanizmaların yetersizliğiyle (örneğin madde bağımlılığı) iç içe geçer. " s. 37.

    Ben idealinin gelişiminde annenin çocuğa verdiği narsistik onayın dozunun önemini sanıyorum ki sapkınlığı anlamaya çalışırken görüyoruz. Yani çocuğa verilen narsistik onay, çocuğu o evrede takılıp kalmaya özendirmeyecek biçimde yeterli düş kırıklığını barındıracağı kadar, çocuğu geri dönmeye itmemesi için de yeterli ödülü sağlayabilmelidir. Çocuğun ben idealinin yani biricik projesinin kalbi olan umudun korunması için bu optimal kırılmalar gereklidir. >>(Oyun ve Gerçeklik) Ve öyleyse eğer her yeni zafer, yas içerir.

    Şimdi daha önce yukarıda demiş olduk ki bizi doyumsuz kılan, bu anlamda ileriye taşıyan şey kendi kendimizin ideali olduğumuz zamanların özlemidir. Peki öyleyse yolumuzda ilerlerken, kültürün içinde, bu özlemi en iyi şekilde ne giderebilir, tabi ki aşk. Aşk, ayrılık travmalarımızı, bu anlamda pasifize etmeyi amaçlar. Aşkta, anlaşılmamak söz konusu olmaz, olamaz, aşık olduğumuz kişi ile o ilkel, yitik zamandaki eşduyumu kurarız, şarkıda dediği gibi,

    Ben ağlayınca ağlayıp gülünce gülen
    Bütün dertlerimi bölüp kalbimi bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen

    Aşk, öznenin narsistik libidosunun bir kısmının nesneye aktarılmasıdır yani nesne (aşık olduğumuz kişi), ben idealinin yerini tutmuştur. Bu anlamda nesne değerlendikçe, parladıkça, muhteşemleştikçe, güzelleştikçe, özne daha az talepkar ve mütevazi olur çünkü nesne, ben'i soğurur, emer. "Ben, ben olmaktan çıkıyorum." diyen aşık, narsizminin sınırlandığını ifade eder bu bağlamda. Fakat yazar uyarır; bu narsizmin çekilmesi görünüştedir çünkü eğer öyle olsaydı depresif bir ton kazanırdı aşık olma durumu. Oysa aşık olan kişinin ilkin büyük heyecan ve sevinç duyduğu aşikardır. Chasseguet-Smirgel şunu kaydediyor "Bana öyle geliyor ki aşkta -ve ilk anlardan itibaren-, seçim anından başlayarak, özne ve nesne, ben(özne) ile ben ideali(nesne) arasındaki ilişkinin nesnelleşmesini temsil ederler. Başka bir deyişle, özne kendini ete kemiğe bürünmüş idealinin yanı başında bulur. " s. 63.
    Freud 1921'de şunu der, "İnsanlar arasında en kalıcı bağları yaratan şey, amacından sapmış cinsel eğilimlerdir. " Bu bağlamda aşkın süreklilik sağlaması, cinsel hedefinden sapmış saf şefkat öğeleriyle birleşmesine bağlıdır. Yani aşık olduğumuz kişi, verili bir anda doğaüstü mükemmelliğiyle değil, eksikliğiyle de sevilebilecektir. Aşk, öznelerinin, yeri geldiğinde annelik yapabilmesidir. Aşk, öznenin nesnesine yanılsama sunabilmesini ister. Tıpkı ideolojik grubun özneye sunduğu tümgüçlü anne yanılsaması gibi.


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura

    Giriş Notu
    Giriş
    1. Ben İdeali ve Sapkınlık
    2. Ben İdeali ve Gelişimi
    3. Ben İdeali, Âşık Olma Durumu ve Genitallik
    4. Ben İdeali ve Grup
    5. Ben İdeali ve Yaratıcı Süreçte Yüceltme
    6. Ben İdeali ve Benin Gerçekliğin Sınanmasına Tabi Tutulması
    7. Üstben ve Ben İdeali
    Sonuç Yerine
    Ek: Freud'un Yapıtında Ben İdeali

    Kaynakça:
    Kitapta Gönderme Yapılan Metinler
    Freud'un Yapıtında Ben İdeali
    Freud'un Yapıtında Yüceltme (P. Letarte)