• Evrenin saf diliydi bu, herhangi bir açıklamaya gereksinimi yoktu, çünkü Evren'in sonsuz zamanda yoluna devam etmek için hiçbir açıklamaya gereksinimi yoktu. Delikanlı o anda, hayatının kadınının karşısında olduğunu ve kızın da hiçbir söze gereksinim duymadan bunu bildiğini biliyordu. Anababası, anababasının anababası, biriyle evlenmeden önce ona kur yapmak, nişanlanmak, onu tanımak ve para sahibi olmak gerektiğini söyleseler de, delikanlı dünyada en çok bundan emindi. Bunun tersini söyleyenler, evrensel dilden habersiz kimselerdi. Çünkü bu dili bilen biri, ister çölün ortasında ya da ister büyük kentlerin göbeğinde olsun, dünyada her zaman bir başkasını beklemekte olan biri bulunduğunu kolayca anlayabilir. Ve bu iki insan karşılaşınca ve gözleri buluşunca, bütün geçmiş ve bütün gelecek artık bütün önemini yitirir, yalnızca o an, ve gökkubbe altında her şeyin aynı El tarafından yazıldığı gerçekliği vardır, bu inanılmaz gerçek vardır. Aşk'ı yaratan ve çalışan, dinlenen ve güneş ışığı akında hazineler arayan her kimse için sevilecek birini yaratmış olan El. Çünkü, böyle olmasaydı, insan soyunun hayallerinin hiçbir anlamı olmazdı.
  • Tek başına yarıçap dinlerin batıni boyutudur,
    bu nedenle İslam vakasında, tasavvuftur. Tasavvuf
    bu sembolün ışığında hem yerel hem de evrensel
    olarak görülür. Yereldir, çünkü başka mistisizmleri
    temsil eden diğer yarıçapların herbirinden
    ayrıdır. Evrenseldir, çünkü diğer yarıçaplar
    gibi Tek bir Merkeze açılır. Örneğimizin açık olarak
    ortaya koyduğu gerçek her mistik çizginin
    Son'a yaklaştıkça diğer mistisizmlere yaklaştığıdır. Fakat tamamlayıcı ve nerdeyse çelişki gibi görünen, açıklaması zor bir başka gerçek
    vardır ki bu gerçek kesafet- öz'de yoğunlaşma fikrini
    çağrıştırmaktadır.
  • Yalnızca insan kalabalığının bilgelik sağlayacağını düşünmek bayağı ve boş bir inanç; yığın halindeki insanların, yalnız ve tek başına olan kişilerden daha yabansı, daha acımasız ve daha çılgınca davrandığı evrensel bir gerçek değil miydi?
  • Tom Amca'nın Kulübesi
    Can Yayınları
    Sayfa Sayısı:536
    Epub Sayfa Sayısı:468

    Ve anlam dolu, duygu yüklü bir klasiği daha bitirmiş bulunuyorum.
    Bazı insanlar betimlemelerin fazla olduğu, olayların az olduğu yada ağdalı bir dil kullanıldığı gibi nedenleri öne sürerek klasikleri okumaktan pek hoşlanmazlar. Oysa bu kitap şaşırtıcı bir şekilde hem aksiyonun, heyecanın fazla olduğu hemde betimlemelerin tadında bırakıldığı bir roman. Bu yönüyle klasik seven sevmeyen herkesi memnum edeceğini düşünüyorum.
    Yazar olayları anlatırken zaman zaman aniden okuyucuya dönüp okuyucuyla konuşur bir havaya bürünüyor ki ben bu durumu çok olumlu buldum. İnsana kendini romanın bir parçasıymış gibi hissettirdiği gibi yazarlada birebir iletişimde olduğu hissini veriyor.
    Kölelik kitabın ana konusunu oluşturduğu için kısmen benzer içeriğe sahip O'hara ailesinin Amerikan iç savaşında yaşadıklarını anlatan bir nevi Amerikan tarihine ışık tutan Rüzgar Gibi Geçti isimli eseride bu kitapla beraber tavsiye edebilirim. Ayrıca Nobel ve Pulitzer ödüllü Amerikalı siyahi yazar Toni Morrisonda eserlerinde zencilerin sorunlarını dile getirmiştir. Bu kitabı okurken bahsettiğim o kitaplarda hafızamda canlandı. Keza Oniki Yıllık Esaret isimli oskarlı sinema şaheseride bu kitapla beraber tekrar gözümde canlanıverdi...
    İncelemelerimde kitabın içeriğiyle ilgili konuyu uzun uzun anlatmayı sevmediğimden olaylara yine değinmeyeceğim. Şu kadarını söyleyimki çok heyecanlı, olayların birbiri peşisıra geliştiği, duygularınızı fazlasıyla galeyana getirebilecek bir kitap sizleri bekliyor. Konu çok acıklı ve çok güzel. Hatta ben bazı sahnelerde kendimi tutamayıp ağladım bile. O kadar etkilendim.
    İyi insanların çok iyi, kötü insanlarında berbat derecede kötü olduğu karakterler oldukça fazla olduğu gibi daha dengeli karakterlerde kitapta yer bulmakta.
    On yaşında bir çocuğa bile sorsanız kölelik yanlış der. Aklı başında her yetişkinde köleliğin berbat birşey olduğu konusunda hemfikirdir. Ama kölelik gibi savaş gibi konularda iyi, kötü, güzel, çirkin gibi sıfatlarla tanımlama yapar ve konuyu kapatır geçeriz. Oysa bu kitapla ben kendimi Amerikanın güney eyaletlerinden birinde bir köleymişim gibi hissederek, onların çektiği sıkıntıları kendim çekiyormuşum, yedikleri dayak ve kamçıları kendim yiyormuşum, çocuğumdan yada annemden koparılarak kendim köle pazarında satılmışım gibi hissederek okumamı sağladı bu kitap. Ve romanı bitirdiğimde köleliğin ne akıl dışı, ne korkunç, ne vahşi bir gerçek olduğunu kelimenin tam anlamıyla bir insanlık suçu olduğunu anladım.
    Kölelik ve vahşi kapitalizm arasındaki benzerlik, dindar hıristiyanların her pazar ayine gitmelerine rağmen kölelik ayıbına karşı çoğunluğunun kem küm etmekten öteye geçmeyen umursamaz ve çıkarcı tavırlarıda bu kitapta çok tadında işlenmiş.
    Köleler için sıkıntılı hayatlarında tek dayanak noktası samimi hıristiyanlık inancı olarak gösterilmiş. Hatta tüm insanlık için mutluluğunda, ahiret hayatındaki saadetinde reçetesi İsa ya bağlılık, Tanrının yolundan gitmek olduğu okura oldukça fazla pompalanmış. Zaman zaman bir misyoner kitabı okuyor hissine kapıldım çünkü o kadar çok dini vurgu o kadar çok Matta incili ve eski ahitten ayetler vardıki neredeyse en yakın kiliseye gidip beni vaftiz edin diyecektim. Belki kölelik daha seküler, daha dinler üstü bir bakış açısıyla eleştirilse kitap daha çok okura hitap eder ve daha doğru bir temele oturmuşda olabilirdi diye düşünüyorum. Sonuçta hayat sadece dinden ve Tanrı sözlerinden ibaret değil. İnsanlığında evrensel bazı değerleri, yıllar yılı geliştirdiği eşitlik, özgürlük, adalet vb... Sadece dini inançlarla açıklanamayacak birikimleri var. Yinede bu küçük eleştiriyi yapmakla beraber kitap dini bakış açısını fazlaca gözümüze sokmuş olsada çok başarılı, çok çok değerliydi benim gözümde.
    Normalde yaşından büyük laflar eden çocukları pek sevimli bulmam. Büyümüşte küçülmüş gibi laflar ederler. Herkes yaşına ve birikimine uygun hareket etmeli diye düşünürüm. Bu romanda tanıdığım Eva isimli sekiz yaşlarındaki küçük kız çocuğu ise bunun tam tersi bir etki bıraktı bende. Yazar Eva karakterini o kadar harika bir şekilde işlemişki, romanı okurken adeta bu küçük kızı bir azize, cennetten dünyaya geçici bir süreliğine ziyarete gelmiş bir melek gibi gördüm. Tüm çirkinlik ve gaddarlıkların içinde bu küçük kızın küçücük yaşındaki bilinç ve muhakeme düzeyi, iyilik yapmaya ve Tanrıyı sevmeye olan yeteneği bende büyük bir etki ve hayranlık bıraktı. Asla unutamayacağım bir roman karakteri oldu.
    Harriet Stowe'un bu eseri yayınlandığı dönemde büyük ses getirerek köleliğin kaldırılması sürecinde önemli bir rol oynamış. Bu yönüylede sadece raflarda yerini almış edebi bir metin değil aynı zamanda bir dava, bir aksiyon kitabı olmayıda başarabilmiş. Bu hüzün dolu kitabı okuduğunuza pişman olmayacaksınız.
  • Başlangıç olarak, aşkın doğasına dair üç teori vardır. Bunlar eros, filia ve agape fikirleriyle tanımlanır.

    Eros bir şeye karşı hissedilen tutkulu, yoğun bir arzu ile ilgilidir. Bu çoğunlukla cinsel arzudur. Modern “erotik” kavramıda buradan türemiştir. Eğer erotik aşk çok temel duygulardan türüyorsa, bunu bizim bencil genlerimizin, potansiyel üreme açısından öteki DNA taşıyıcıları arasında ayrım yapmak için bizi kışkırtmasına indirgeyebilir miyiz? Aşka pek klinik bir bakış tarzı bu gerçekten. Ama çocuksuz çiftlerin ve eşcinsellerin aşkını açıklamaya kalkıştığı zaman pek başarıya ulaşamıyor. Ötekinde arzulanır bulduğumuz şey nedir? Çekicilik salt öznel midir yoksa arzulanan ötekinin evrensel olarak tanımlanabilir, kültürel ve kişisel normları aşan bir güzelliği mi vardır? Platon böyle düşünüyordu. Muhteşem güzelliğe sahip insan ideal ya da öteki dünyaya ait olan bir güzellikten pay alıyordu, en yüce güzellik neyse ondan bir pırıltı taşıyordu. Platonik aşk, bir tapınma duygusunu ve öteki bu aşka cevap vermese bile onu sevmeyi içerir. Fizikselliği aşarak entelektüel beğeni ve tapınmaya yönelir. Bu yüzden biri ilişkisini Platonik olarak nitelediğinde bunun anlamı ilişkide cinsellik yaşanmadığı ve/veya iki tarafın da birbirini beğendiği ya da ötekinin karşılıksız kalmış bu erotik bağdan haberi olmadığı olabilir!

    Aristoteles aşkın temelini dostlukta ve ötekinin değerini herkesten daha yükseğe koymakta bulur. Filia dostluk, beğeni ve sadakatte karşılıklılık ima eder ve aşk perdesine doğru yükselirken başkalarını dışlayıcı ve ayrımcı olmaya başlar. Faydacılıktan uzaktır, çünkü sevilen kendisi için sevilmektedir. Gerçek dostluk zorunlu olarak birbirine benzer biçimde erdemli ve rasyonel insanlar arasında olur. Ortaya çıkan aşk bir duygu fazlası oluşturur, bu da elbette bir erotik boyut anlamına gelir. Ama gerçek aşk sağlam bir psikolojik temel gerektirir. Şehvet düşkününün aşağılık arzusu ya da kendilerini güvende hissedebilmek için birine bağlanmayı arayanların duygusu değildir. İnsan âşık olabilmek için önce kendini sevmelidir. Ardında bir ölçüde egoizm olmadıkça, insan başkasına sempati ve sevgi veremez. Bu tür kendini sevme hedonistçe bir duygu değildir; Aristoteles için bu o insanın soylu ve erdemli olanı arayışının bir yansımasıdır. Bu arayış doruğuna, bir insanın sürdürebileceği en yüksek hayat tarzı olan tefekküre dayanan hayatın seçilişiyle ulaşır. Aristoteles’in âşıkları yalnızca birbirlerinin gözlerinin içine bakıp felsefe mi tartışırlar yoksa sarılıp öpüşürler mi? Öyle anlaşılıyor ki, Aristotelesçi yaklaşım insanın sevdiğinin yanında olmasından hissedilen neşenin yanısıra, fiziksel ve romantik aşkı da içeren bir dizi ifade tarzına izin vermektedir.

    Aristoteles’in insanlar arasında ayrım yapan aşkına karşıt olarak, aşkın bir dini versiyonu, yani agape, Tanrı’nın insan için duyduğu babaca sevgi ve insanın Tanrı’ya duyduğu itaatkâr sevgi ile başlayıp barışseverlerin ve Hıristiyanların yaymaya çalıştığı evrensel sevgi haline dönüşür. “Efendimiz Tanrı’yı kalbinin ve ruhunun en derinliklerinden ve bütün gücünle sev” (Tesniye 6.5) ve “komşunu kendini sevdiğin gibi sev” (Levililer 19.18) Agape'de hem eros’tan hem de filia'dan unsurlar vardır: Tanrı sevgisi Platon’un erotik tutku, huşu ve arzu içeren, ama dünyevi kaygı ve engelleri aşan Güzellik sevgisinde var olan mutlak adanmayı gerekli kılar. Agape'nin evrenselciliği başkalarına eşit düzeyde sevgi iletmeyi, hatta “düşmanlarını sevmeyi” (Matta 5.44-45) bir ödev haline getirir. Bu tür sevgi, bazı insanların diğerlerinden daha çok sevilebilir olduğu (ya da olması gerektiği) türünden herhangi bir mükemmeliyetçi veya aristokratik anlayışın aşılmasıdır. Ancak, tarafsız bir biçimde sevmek, özellikle komşu sevilmeyi hak etmiyorsa ciddi etik sorunlar yaratır (yoksa insan neden kiminle kilisede rahibin önüne gideceği konusunda seçim yapsın ki?). Komşunuzun neyini seveceksiniz? İnsanlığını mı, hal ve davranışını mı? Kant ve Kierkegaard komşumuza bütün insanların hak ettiği onurlu insan muamelesi yapmamızı isterdi, ama bu onun bize ve başkalarına tutumundan ve nasıl muamele ettiğinden bağımsız mıdır? Hıristiyan sevgi anlayışının güçlü bir yanı, affetmek gerektiğine ilişkin hükümdür. Sevgi ötekinin suçlarının ve yanlış davranışlarının affedilmesi ile başlar. Bu, yolunu şaşırmışları yeniden insancıllığa ve böylece sevilebilir olmanın ayrıcalığına geri döndüren tersine bir psikolojik araçtır. Kimileri de evrensel sevgi kavramının, yani herkesi eşit derecede sevme anlayışının, yalnız pratikte uygulanamaz değil, aynı zamanda mantıksal olarak içi boş olduğunu iddia edeceklerdir:

    İnsan, mükemmel dostluk anlamında çok sayıda insanla dost olamaz; aynen birçok insana birden âşık olamayacağı gibi (çünkü aşk bir tür duygu fazlasıdır ve bunun doğasında yalnızca bir kişiye karşı duyulması vardır). (Aristoteles, Nichomachean Ethics, VIII.6)
  • Gerçekleri arıyoruz. Nedir gerçek olan? Ya da kime göre,neye göre? Dünyada 8 milyar insan yaşıyorsa,8 milyar gerçek türü var demektir. 'Gercek türü' bana göre bakış açısı demektir. 8 milyar bakış açısı.. Tek gerçek,varsa,yaratıcının varlığıdır. Biz,her birimiz,kendimize bir gerçeklik oluşturmuş,onun içinde yaşıyoruz. Yargiliyoruz,asiyoruz,kesiyoruz,biciyoruz,mana yüklüyoruz.. Ve ona sarılıp "İşte bu benim gerçeğim." diyoruz. Sonra kalkıp bunu bir başkasına dayatmaya çalışıyoruz. O dayatmayi kabullenmedigindeyse veryansın ediyoruz. Nedir doğru? Aslolan nedir? Aslolan Tanri'dir. Tek gerçek odur. Ve biz insanlar bu dünyada 'kamil insan' olma şerefine eriseceksek eğer,öyle kili kırk yararak değil,kendimizi arayarak ise baslamaliyiz. Her dinde aslolan oldurmeyeceksin, çalmayacaksin,zina etmeyeceksin,komsunu kendin gibi seveceksin,dedikodu yapmayacak algı yaratmayacaksin,kibirli olmayacaksın,yalan soylemeyeceksin,vs.. evrensel ahlak kurallarına uyarsak yol alabiliriz,demektir. Tuvalete sol ayaginla gireceksin,diyen bir Tanrı benim Tanrım olamaz. Kadınların aklı kittir,diyen bir Tanrı benim Tanrım olamaz. Erkek kadından üstündür, diyen bir Tanrı benim Tanrım olamaz. Benim Tanrım kadına erkeğe eşit mesafede durur. Benim Tanrım iyiliği öğütler,kötülükten kacinmami tavsiye eder. Gerisi bana kalmıştır. Kendisiyle asla Tanrılık yarısına girmeyi insanligima uygun bulmuyorum:)Evrensel ahlak ölçülerini baz alıyorum ve kendime göre bir din yaratmiyor,kimseye zarar vermeden kalbimin gösterdiği yoldan gidiyorum. Sadece yürüyorum ve bu dünyadan bir gün herkes gibi geçip gideceğimi biliyorum. Hiçliğe değil, sonsuzluğa inanıyorum. Kimin doğru işler yaptığını evrenlerin Rabbi bilir..Bu kitap çürüyen bir maddeyi tasvir ettiği gibi çürüyen ruhları da tasvir ediyor. Sorgulamayan,akletmeyen,sana ogretileni sırf "Bana böyle öğretildi,demek ki doğru bu." diye akıl süzgecinden geçirmeyen insanlara atıfta bulunuyor. İlk emri "Oku!" diyen bir yaratıcı bizim galiba insanı,evreni,manayı,maddeyi okumamızı istiyor. Bir tek gerçek yaraticiysa O'nun gerçeklerini kabul etmeli,kendimize göre yorumlamamali,yanlissa yapmamaya özen göstermeliyiz. Dedikodunun yapılmadığı,algıların yaratilmadigi,eşit ve hür bir dünyada buluşmak ümidiyle.. Esen kaliniz efenim;) İyi okumalar...
  • Dünyadaki hiçbir şey gerçek değildir, övmeyi ya da kınamayı hak eden hiçbir şey, ödüllendirilmeyi ya da cezalandırılmayı hak eden hiçbir şey, burada yasa­ya aykırı ve beş yüz fersah ötede tamamen yasal olan hiçbir şey; bir başka deyişle, değişmeyen evrensel doğ­ruluk diye bir şey yoktur.