Sevgi Bütüner, bir alıntı ekledi.
 18 May 15:39 · Kitabı okuyor

SAYIN FÉLIX FAURE
Cumhurbaşkanı
Sayın Başkan,

Bir gün bana göstermiş olduğunuz iyi kabulden dolayı duyduğum minnet duyguları içinde, haklı ününüz konusunda kaygılanmama ve size şimdiye kadar öylesine parlak olan yıldızınızın, lekelerin en utanç vericisi ve en silinmezinin tehdidi altında bulunduğunu söylememe izin verir misiniz?

Aşağılık karalamalardan sapasağlam çıktınız, gönülleri fethettiniz. Rusya’yla bağlaşımın Fransa için oluşturduğu ulusal şenlikle gelen saygınlığınızla ışıl ışıl parlıyorsunuz, şimdi de büyük emek, gerçek ve özgürlük yüzyılımızı taçlandıracak olan görkemli Evrensel Sergi’mizi açmaya hazırlanmaktasınız. Ama şu iğrenç Dreyfus olayı, adınız -başkanlığınız diyecektim- üzerinde ne korkunç bir çamur lekesi! Bir savaş kurulu[1] emir üzerine, bir Esterhazy’yi aklamayı göze aldı, her türlü gerçeğe, her türlü adalete son bir tokat daha atıldı. Bitti artık, Fransa’nın yanağında böyle bir leke var, tarih böyle bir cinayetin sizin başkanlık döneminizde işlenebildiğini yazacak.

Onlar göze aldıklarına göre, ben de göze alacağım. Gerçeği söyleyeceğim, çünkü kendisine kurala uygun biçimde başvurulan adaletin bunu eksiksiz olarak yapmaması durumunda, söyleyeceğime söz verdim. Benim görevim konuşmak, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim orada, işkencelerin en korkuncu içinde, işlemediği bir suçun cezasını çekmekte olan suçsuzun hayaletiyle dolup taşacak.

Bu gerçeği namuslu insan başkaldırımın tüm gücüyle size haykıracağım, Sayın Başkan. Sizin onurunuza saygım nedeniyle bu gerçeği bilmediğinize inandım. Ayrıca, ortalığa kötülük saçan gerçek suçlu yığınını size, ülkenin en yüksek yöneticisine değil de kime bildirecektim?

* * *

Suçluyorum, Emile Zola (Sayfa 19)Suçluyorum, Emile Zola (Sayfa 19)
Aequitas~, bir alıntı ekledi.
18 May 02:08 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

"...yığın halindeki insanların, yalnız ve tek başına olan kişilerden daha yabansı, daha acımasız ve daha çılgınca davrandığı evrensel bir gerçek değil miydi?"

Devlet, Platon (Sayfa 15 - Nilüfer Yayıncılık (Sokrates Kimdir?))Devlet, Platon (Sayfa 15 - Nilüfer Yayıncılık (Sokrates Kimdir?))
HATİCE KESKİN, bir alıntı ekledi.
 14 May 21:49 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Omaygad
“İnsan, özü gereği ruh, eşdeyişiyle bilinç ve özgürlüktür.Saltık düşünce , doğalaşma macerasının sonunda ilkin insan bilincinde, eşdeyişiyle bireysel bilinçte kendisini tanımıştır.Sonra, başka bireylerle bağıntılı olarak bir kültür düzeyine atlamış ve kendi özüne uygun bir toplumu gerçekleştirmiştir.Sonunda da kendi kendisinin bilincine ulaşarak felsefe,din, sanat gibi değişmez, ölümsüz , saltık değerleri gerçekleştirmektedir. Başka türlü bir söyleyişle birey, önce öznel bir ruh taşır.Geliştikçe bu ruhun ortaklaşalığını kavrar.Öznel ruh bu kavrayışla yerini nesnel ruha bırakmış olur.Nesnel ruh önce ortaklaşa özgürlük demek olan hak biçiminde belirir.Hakkın en belli biçimi de özel mülkiyettir.Her birey özgür eylemleri sonucu mal sahibi olmak ve malını başkalarına vermek hakkını taşır. Bu veriş sözleşme’dir. Sözleşme toplum halinde devlet’tir. Oysa birey hak’la çelişir ve onu yadsır.Bu yadsımadan suç doğar.Suç da ceZayla çelişir ve yadsınır. Hak, böylelikle gelişmektedir. Bu gelişme sonunda en yetkin varlık olan devlet meydana gelir.Ama devlet ne kadar yetkin olursa olsun Saltık düşüncenin amacı olamaz. Özgürlük ruhun özüdür. Hiçbir devlet kişiye bu özgürlüğü veremez. Ruh, gerçek öZgürlüğünü gene ruhun alanında bulabilir. Ve sanatın, dinin , felsefenin özgür alanlarında devletin üstüne yükselir. Görüldüğü gibi doğanın , insanın ve toplumun yaratıcısı olan Saltık düşünce ya da evrensel ruh laik bir Tanrı ya da derece derece açılıp saçılarak her varlıkta beliren gizemsel bir doğa tanrıdır.”

Düşünce Tarihi, Orhan HançerlioğluDüşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu
Kitap Kurdu, bir alıntı ekledi.
05 May 15:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

“Şu da evrensel bir gerçek ki; yaşamın bir bölümünde işler iyi gitmeye başlayınca başka bir bölümünde her şey paramparça olur.”
Bridget Jones’s Diary

Kafasına Göre - Sayı:19, Kolektif (Sayfa 15)Kafasına Göre - Sayı:19, Kolektif (Sayfa 15)
Bizimmahalleninkitapcisi, bir alıntı ekledi.
05 May 14:55 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

"Böyle anlarda fark ettiğim bir gerçek var: aslında nerede olursa olsun, bütün insanların aynı olduğu gerçeği. İster Fransa'da ister Mali'de yaşıyor olalım, ister sarışın ister kel ister kıvırcık saçlı olalım, iste yabancı dile ister kimyaya meraklı olalım, ister cömert ister karamsar olalım; hepimizin hayatı sevinç ve dramla dolu, hepimiz acıyı ve mutluluğu tadıyoruz. adına "duygu" diyorlar. Evrensel bir kavram..."

Büyüdüğün Zaman Anlayacaksın, Virginie GrimaldiBüyüdüğün Zaman Anlayacaksın, Virginie Grimaldi

Hocayım Ben!
Akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar?

– “Merhaba, akademisyenim ben!”
– Yani?
– Akademisyenim işte, üniversitede öğretim görevlisiyim.
– Haa, şimdi oldu, öğretmensiniz yani!
– Olur mu canım, o başka, ben üniversitede hocayım.
– Hoca mı? Ne farkı var öğretmenden? Neden öğretmen değil de hoca deniyor ki size?
– Bilmem, öyle işte, araştırma da yapıyoruz ya biz.
– Yav he he…

“Akademi”, “Akademisyenlik”, “Hoca”; tüm bu ağdalı ve büyülü kelimeler çeker sizi içine, karşı konulamaz biçimde; götürür bambaşka bir dünyaya, sizin de rızanızla; özellikle gençken, daha “tıfıl” bir öğrenciyken veya “akademi kabilesine” dışarıdan bakan, ona uzak bir yabancıysanız eğer. Her meslek, icra ediliş koşullarının da bir ürünü olan çeşitli fiziki ve sembolik göstergeleri bedene kazır. Giyim kuşamdan, vücudun hareket tarzına, oradan da dilin kullanımına dek bu göstergeler, “öteki”yle ilişkide bir anlam kazanır, arzu veya nefret nesnesi olur, “aşağı-üste” şeklinde sınıflandırılır, idrake taşınır. Toplumsal sihir (veya trajedi) bu seviyede bütünüyle dilseldir de. Gerçek, az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak. Bu iki evren (şeylerin ve sözcüklerin dünyası), bir ve bölünmezdir; bir Katolik nikâhının sonsuza dek bağladığı çiftlerdir onlar. Kelimenin kendisinin tek başına, telaffuz edildiği veya zihne düştüğü anda, gönderdiği imge-şey oradadır; bilinir işte, uzatmaya gerek yoktur. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasa bile, “en azından şu değil” der zihin; ilişkisel ve durumsal olarak kavrar her daim. Sosyal Bilim zaman zaman (her zaman değil), “gizil” olanı ifşa eden özgürleştirici bir edim hayalinden çok uzaklarda, “kabile üyesi”nin bildiğini sayfalarca tasvirleyen “kuru” bir egzersiz de olur böylece.

Peki, akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar? Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim mevzubahis olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurabilir. Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde sanki her şey, akademi denilen kabileyi, akrabalık bağı olan diğer bir kuzen kabileyle, yani ortaöğretimle zıtlığında tefrik eder gibi gelişir.

Lévi-Strauss’cu, dikotomiler üzerinden düşünme usulünü burada da tatbik edelim, zihin açıcı olabilir. Akademi, ortaöğretim olmayandır! Ortaokul/lise; tekrarken, ezbercilikken, zihinleri şekillendirmekken, devletken, ideolojiyken, malumatçılıkken, tasnifçilikken, disiplinken, memuriyetken akademi; yaratıcılıktır, özgürlüktür, isyandır, yorumdur, teoridir, üretmektir, araştırmaktır, muhalefettir, uçarılıktır, sınırları zorlamaktır, aşmaktır… Ortaöğretim “kuru-ölü” tedrisattır, akademi ise “canlı-yaratıcı” tefekkür. Bu dikotomi, mekânlara ve bedenlere de kazınır. Hocanın tefekkürünün derinliği, sınır tanımazlığı; odasının dağınıklığında, sakalının intizamsızlığında, vazgeçemediği sigarasının ve anason kokulu akşam sohbetlerinin hür ritminde, üslubunun vuruculuğunda, dil oyunlarının karmaşık dehlizlerinde tecessüm eder. Peki bunun karşısında öğretmen? Bir hiç… sadece bir kravat. Aynen o kravatlı öğretmenin karşısındaki kravatlı öğrenci gibi, tedrisatın en hasbi ürünü, hiçliğin kendisidir o da. Oysa hocanın öğrencisi bir vâristir; Freud’çu anlamda, babasını öldürüp onun yerine geçmek isteyendir. Hoca, hem rakibi hem de modelidir; sakalından, yürüyüşüne, üslubundan, yazım diline kadar içindeki hoca, kutsanması için katli vacip tanrıdır.

Bu dikotomi elbette çok keskin ve eksik, ama tam da bu keskinliğiyle bir ideal-tip olarak, yani yaklaşık ve kısmi bir inşa olarak (fiiliyatta gözlemlenen, bu inşanın bin bir türde melez varyantıdır), bir çözümleme aracı olarak işimize yarayabilir. Diğer bir ifadeyle, o sakalın, o dağınık odanın, o uzun ve karmaşık cümlelerin, basit bir “gösteriş” etkisinden öte, mesleğin icra koşulları ve değer sistemiyle ilişkili olabileceğini ve bunun da az çok evrensel bir nitelik taşıyabileceğini varsayalım. Elbette, bu her zaman böyle olmak zorunda değildir ama olmasında bir beis de yoktur. İşin okuma, aktarma (tedrisat) kısmını bir yana bırakırsak eğer, araştırmacı yönü ağır basan bir akademisyenin çalışma temposunun, sabah 9-akşam 5 mesaisine riayet edemeyeceği su götürmez. Araştırmanın o kendi kaotik dinamiği, modern toplumun en temel kutsallarından biri olan, yaşamın birbirinden az çok kopuk kutucuklar içerisine sıkıştırılması (özel yaşam-iş yaşamı) ilkesini erozyona uğratır. Hakkını vererek bu işi yapan bir araştırmacı, o araştırmayı zihninde, pratiğinde ve ilişkilerinde 24 saat yaşar. Sanıldığının aksine araştırmacı (ki akademik bir unvana sahip olmak zorunda da değildir), şehrin hoş mekânlarında boy göstermeyi alışkanlık haline getirmiş burjuva-bohem bir entelektüelden-küratörden çok uzaklarda, fevkalade asosyal, sıkıcı, mesai delisi ve obsesif bir tiptir. Ketumdur, hasbelkader kendini bulduğu bir sohbette aklı hep başka yerdedir zira zihni, 5 saniye önce o ortamda takıldığı bir detay yüzünden kısa devre yapmış durumdadır; “şeytan detayda gizlidir” der sanki sürekli; o detaylar onu, kendi kendini yıkıcı bir intihara ve sil baştanlara da sürükler yeri gelir. Böyle bir kronik “ruh hastası”nın; zihni, yıkıcı-yaratıcı kısa devrelerle işleyen birinin; üslup ve yazım dili hususunda da kılı kırk yarmasında şaşırtıcı bir yan yoktur. O uzun ve karmaşık cümleler, ezoterik dil; çok da anlaşılır bir derde, şeylerle-dilin buluştuğu o evreni olabildiğince özenli biçimde, kırıp-dökmeden, yani şeylere tecavüz etmeden betimleyebilme kaygısına-saygısına denk düşebilir. Kısacası, sadece demek istediğini söyleyebilme, ne eksiğiyle ne fazlasıyla, sağa-sola çekiştirilemeyecek şekilde; varsın bu ütopyanın bedeli bir paragraflık uzun cümleler, karmaşık kavram setleri olsun. O dilin karmaşıklığı ve zorluğu, hikâyenin kendisinin karmaşıklığı ve zorluğu olamaz mı?

Analizi artık toparlayıp güzel ve dar ülkemize çevirelim. Ama önce şu iki hatırlatma: İlk olarak, yukarıda, bir meslekle (araştırmacı olmakla) ilişkili bir dizi tutum ve tavırdan bahsediyorum. Tüm bu niteliklerin her araştırmacıda aynı şekilde tecessüm etmesi gerekmez (ki bu mümkün de değildir). İkinci olarak, kabaca (ideal-tip şeklinde) tasvir ettiğim kişi, akademisyen (yani üniversitede resmi bir konumu olan kişi) de olmak zorunda değil. Ancak akademisyenlik, bu yönü de içine alabilir ve almalıdır da. Yoksa adı sadece ve sadece tedrisi memuriyet olur.

Tedrisi memuriyet, evet, Türkiye örneğinde, yukarıda tesis ettiğim dikotomiyi alt-üst eden ve tanımların içerisini boşaltan en önemli karakteristik sanırım burada yatmakta. Türkiye’de akademi, her şeyden önce, memuriyetin başka yollarla devamıdır. Güzel ama dar ülkemizde, neredeyse tüm kurumlarda karşılaşılan bir sorundur aslında bu: dış itibar sembolleri veya göstergeleriyle tamamıyla doğru orantılı bir yetkinsizlik, kopukluk, içi boşluk… İçinde uzman barındırmayan uzmanlık kurumları, bilgi işlemcisi olmayan bilgi işlem daireleri, sekreteri olmayan sekreterlikler, akademisyeni olmayan akademiler. Tersine, tüm bir kurumu çekip çeviren tek bir kişi; Ahmet abi! Hiç kimsenin hiçbir şeyden mesul olmadığı ve hiçbir şeyi bilmediği bir kurumda; dışarıdan bakıldığında tabelası ve binası bir antik yunan tanrısı gibi sizi dehşetle etkisi altına alan bir kurumda işleri götüren ve tek başına o kurumu var eden bir tek kişi; evrak kısmındaki Ahmet abi.

Bu gibi durumlarda, bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.), kurum işlemesi gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Akademi denilen kurumun bundan muaf olması elbette mümkün değil. Burada temel obsesyon, akademiyi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı budur. Bu, anlaşılır bir amaçtır da zira nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi. Akademisyen, tüm o ontolojik zemininde (dertleriyle, saikleriyle), sıradan bir memurdur ama bunu kabul etmek istemez; yaşam ritmi itibariyle, kendisini yanında çalışan “sivil memurdan” (ahh sivil memurlar, yemekhaneleri bile ayrı, öyle değil mi?) ayırt edecek pek bir şey yoktur ama bunu düşünmek dahi istemez. Hoca, sadece ve sadece bir öğretmendir Türkiye’de; sıradan ama çok sıradan bir tedrisattır bu ikiliyi buluşturan, ama hayır, bu parazit düşünce de defedilmelidir zihinden (Hocayım ben!). Üniversitelerin enstitüleri ise sıradan bir kayıt birimi; yönetmeliklerinde yazan araştırma-geliştirme önceliklerinden çok uzaklarda, basit bir idari kurum: kayıt yap, yenile, dondur, notları gir, hepsi bu işte.

Bir mesleğin icrasını öğretmenin (aktarmanın) ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir kurumda tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey yok. Teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, durumu kurtarmaya, yani o “akademi” ilüzyonunu dış semboller üzerinden muhafaza etmeye imkân tanıyan bir dizi strateji olarak da ortaya çıkar. Memuriyetle de pek uyumludur çünkü “oturarak” yapılır! Kavramlarla sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak burada (yukarıda yaptığım tasvirdekinin tersine, karıştırılmasın bu), başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisidir; sıradan bir jargon etkisidir. Nedir bu etki? Bir kere bu etki, mesela benim şu anda “uydurduğum” bu terimi ecnebi dilde, örneğin Fransızca yazmakla başlayabilir: effet de jargon! “Türkçede nasıl deniyor?” şeklinde de devam edebilecek bu yarı ukala-yarı bigâne (veya ukala olduğu ölçüde bigâne) style, uzun ve pek “seksi” cümlelerin art arda sıralanmasıyla sürebilir: “Hegelyan itirazın, Gramsci’ci perspektiften yeniden okunması suretiyle Bourdieu’nün illusio’su üzerinden tartışılması” [Uyarı! Okur, bu cümlenin hiçbir anlamı yok, tamamen uydurma veya varsa da ben bilmiyorum!].

Mesleğe veya akademik-entelektüel alana yeni girmiş “gençlerin” bir jargonu, bir “yapma-etme biçimi”, karizmatik hallerde karşı cinsi etkilemenin sevimli bir yolu ya da kariyerin, geçilmesi zorunlu bir aşaması olarak görüldüğü sürece burada elbette bir sorun yok. Mesele, bu “numaranın”, kurumun varoluş kipine dönüşmüş olması: mış-miş gibi yapmak… Öyle ki, ziyadesiyle öğrenilen ve sürekli yeniden üretilen bir jargon, yapma-etme biçimi bu. Tüm lisans eğitimi boyunca, okumalarını ekseriyetle tasnif-özet kitaplarıyla “sınırlamış”, ancak ve ancak yüksek lisans ya da doktora seviyesinde, araştırmacıların/düşünürlerin orijinal eserlerini okumaya başlamış (o da en iyi ihtimalle birkaçını) ve bu seviyede bile işlerin sürekli (doktora yeterlilik sınavlarını düşünelim), “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde gittiği bir tedrisattan geçmiş bir akademisyen adayından, başka bir dile veya pratiğe sahip olmasını beklemek makul olabilir mi? Ayrıca, bu öyle “büyülü” bir dildir ki, örneğin Habermas’ı tartışan bir yazar-öğrenci-akademisyen, kendisini onunla aynı seviyeye koyar neredeyse; evrensel âlimler cemiyetinin eş düzey bir üyesi olarak çıkar Habermas’ın karşısına: “Bu makalede, Habermas’ın rasyonel iletişim kuramına bazı itirazlar getirilecek ve…”: Pür tatmin, pür haz…

Artık bitirelim. Sonuç itibariyle, burada meslek yoktur, araştırma yoktur, mesai yoktur. Tersine, mesleğin icrasına, araştırma pratiğinin kendisine ciddi biçimde ket vuran bir dil ve pratiktir söz konusu olan (konformizme, malumatçılığa sürükler). Zamanının doğan görünümlü şahinleri gibi, entelektüel görünümlü bir tedrisattır elimizde olan yegâne şey. Acı da olsa önce bunu kabullenelim, çıkışı sonrasında düşünürüz. Son söz, bu cümleleri kaleme alan kişi de burada yapılan eleştirilerden elbette tümüyle muaf değildir: Hocayım ben de en nihayetinde!

LEVENT ÜNSALDI,

Duvar dergisi, sayı: 23

VAPTSAROV
NİKOLAY VAPTSAROV

(1909-1942)


Günümüzde Bulgaristan topraklarında yer alan Pirin Makedonyası' nda bulunan Bansko şehrinde 1909 tarihinde dünyaya geldi. Makine teknisyeni olan Vaptsarov çeşitli işlerde çalıştı. Ancak siyasi nedenlerden dolayı bir süre sonra işsiz kalması nedeniyle zor şartlar altında yaşadı. 1940 yılında tek kitabı olan "Motor Türküleri" yayınlandı. II. Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan Komünist Partisi saflarında politik faaliyetlerde bulunmasından dolayı 1942 yılında tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırılan Vaptsarov, 23 Temmuz 1942'de kurşuna dizilerek idam edildi.


Vaptsarov' un; "Ölümden Önce", "Ayrılık" ve "Bahar" şiirleri 1970 yılında Özdemir İnce ince tarafından Fransızca' dan tercüme edilerek "Dost dergisi"nde yayımlandı. 1971 yılında Özdemir İnce' nin derlediği "Bulgar Şiiri Antolojisi"nde diğer Bulgar şairlerin şiirleriyle birlikte Vaptsarov' un "Ölümden Önce", "Ayrılık (Veda/Karıma)", "Bahar", "Korkmayın Çocuklar" ve "İnanç" şiirleri de yayımlandı. Vaptsarov’un şiirlerinin Türkçe’ye çevrilmesi, Ataol Behramoğlu Yeni Türkü şiir yayınları tarafından 1982 yılında yayımlanan "Kardeş Türküler-32 Ozan 44 Şiir" başlıklı derlemeyle devam etmiştir. "Ölümden Önce" ve "Veda-Karıma" şiirleri bu derlemede yer almıştır. 1983 yılında Adam Yayıncılık tarafından yayımlanan "Çağdaş Bulgar Şiiri Antolojisi"nde "Doğduğum Ülke", "Mektup", "Veda-Karıma" ve "İnanç" şiirleri yayımlandı. 1998 yılında Adam Yayıncılık Erdal Alova' nın çevirisiyle Vaptsarov'un "Mektup", "Türkü" ve "Veda-Karıma" şiirleri "Çağdaş Dünya Şiiri Antoloji"sinde yayımlandı. 2003 yılında Evrensel Basım, şairin şiirlerinden oluşan İnsana Adanmış Şarkılar adlı derlemeyi yayımladı.


Şairin Türkçede en çok tanınan şiirlerinden biri Veda'dır. Dilimizde şiirin Fransızcasından Ataol Behramoğlu tarafından yapılmış bir çevirisi vardır. Behramoğlu'nun Karıma adıyla yaptığı çeviri Grup Ekin tarafından Geleceğim adıyla, Kavga adlı şiiri Mehmet Celal tarafından bestelendi. (1)


Bulgar Devrimci işçilerin dili olan şair, Komünist Partisi'nde etkin görevlerde de bulundu.


"Makine teknisyenliği, buharlı lokomotifte ateşçilik gibi işlerde çalıştı. 1942 martında tutuklandı. 23 temmuz 1942'de sofya yedek subay okulu'nda ( şimdi müzedir ) altı arkadaşı ile kurşuna dizilerek öldürüldü.

Nikola Yonkov Vaptsarov, 1942 mart ayında tutuklanır. 23 temmuz 1942'de kurşuna dizilecektir. saat 14.00 olur. hücresinde nazi faşistlerin ölüm mangasını beklemektedir. iki sevdiği vardır: mücadelesini verdiği, uğruna ölüme gittiği, halkı; diğeri yaşamının ortağı, sevilerinin coşkusu, düşünün ilk kıvılcımının keyfi, karısı...
ölüme giderken iki sevdiğine son bir söz söylemek ister. kağıt vardır ama yazacak bir şey yoktur. bileğini keser. akan kan ile iki şiir yazar. birini halkına, diğerini karısına...
iki kağıt parçasını ölüme gitmeden önce, arkadaşlarından birine gizlice vermeyi başarır. manga gelir ve nikola'yı alır. kurşuna dizilir nikola Yonkov Vaptsarov.
Nikola değil ama, iki kağıt parçasına yazılı şiir, mahpusluktan özgürlüğe ulaştırılır. sadece kendi halkı değil, bir çok dünya halkının da hep söylediği söz olur bir tanesi ve şöyledir:

Halkıma

"kavga zor ve acımasız
kavga söylenenler gibi destansı
ben yıkıldım. ötekiler alır yerimi.
tek bir isim nedir ki?

sonra idam taburu- kurtlar
basit bir mantık gidişi bu.
fakat seninle olacağım fırtınada
halkım, çünkü sevdik seni."

diğer kağıda yazılı şiir özeldir. karısına son sözüdür. beyaz, buruşuk kağıtta kırmızı kan ile şöyle yazar:


Ayrılış

"bazen geleceğim uykudayken sen
beklenmedik uzak bir konuk gibi.
sokakta bir başıma bırakma beni
sürgüleme üstünden kapıyı.

sessizce gireceğim yavaşça
karanlıkta gözlerimi dikip sana.
yaş dolu gözlerimle bakıp
öpeceğim seni ve ölüm..." (2)
Türkçesi : Ataol BEHRAMOĞLU

19 haziran 1953'te Budapeşte'de bir törenle dünya barış konseyi'nin onur ödülüne "halklar arasında barış ve dostluk amacına yaptığı katkıdan ötürü" layık görüldü.

Şiirlerinden Örnekler :

Dogdugum Topraklar


Doğduğum toprakların üstünde
bütün gün gülümsedi gökyüzü.
Gece yandı yıldız avizeler
tan atıp gün doğuncaya
İşleri bitip akşamleyin
dönerken eve yürüyerek,
düşmanımı gördüm gölgede
uğrunuğrun elinde tüfek.
Sev demiştin, anneceğim,
İnsanları beni sevdiğin kadar.
Sevebilirdim, anne, ama
ekmek ve özgürlük de var.


Çeviren: Erdal Alova

Kaynak Kitap: Nikola Vaptsarov / Seçme Şiirler


*
Haydutun Türküsü

Rüzgar döküyor sarı yaprakları,
eve dönmeyeli üç yaz oluyor.
Taze gelinler dul sayıyor kendini
Pirin'e bakıp bakıp dövünüyor.

Karanlıkta gide gide bıkmadık mı,
çocuklarımız tütmüyor mu burunlarımızda?
Bıkmadık mı taş yastık aramaktan,
çalılar üstümüze örtmek için.
Saçaklarda buzlar erimeye başladı
her yanı yabani otlar sardı, voyvoda.
"Kurşun sık havaya, yıldızlara!
Onurlu ve özgür düşelim savaşta."

Çeviren: Erdal Alova
Kaynak Kitap: Nikola Vaptsarov / Seçme Şiirler


*
AŞK TÜRKÜSÜ


Bir barut fıçısı gibi çöker üstümüze
betondan bir yapı, kocaman.
Yüreklerimizde savaşın homurtusu,
İçimizde isyan, ateş ve kan.


Görürüm bu isyanı şimdi de
fabrikaların bacalarında,
gün batısındaki kızıllıkta,
dingin, mavi gökyüzünde.


Daralırken buralarda korkunç çember,
yanaş bana, gel söyleyiver,
suç mudur bu benim yaptığım:
Ayırdığım yüreğimde aşka bir yer?


Suç mudur yoksa, gel söyleyiver,
gürültülerle çalkalanırken fabrikalar,
mitralyözle taranıp biçilirken ortalık,
suç mudur "seni seviyorum" demek?


Aşkımızın dünyası çok daraldı,
ne yapalım, sevgilim, bu bir gerçek!
Bu türkücüğü bunun için yollarım sana
gözlerimde pırıl pırıl bir gelecek!


Nikola Vaptsarov( 1909 - 1942 )
Çeviren : A.Kadir- A.Tanış

http://www.gulceedebiyat.net/...vaptsarov-31716.html

Şenay Güzelbaba, bir alıntı ekledi.
02 May 01:44 · Kitabı okuyor

Insan hakları sığınacak başka hiçbir şeyi olmayanlar için bir tür imgesel ya da istisnai yasa oldu. İnsan Hakları ideal doğa ile hukuk ya da gerçek insan ile evrensel soyutlamalar arasındaki boşlukta işler. Gelecek öngörüsü hükümetlerin, maliyecilerin ya da hukukçuların tekelinde değildir. Şüphesiz uluslararası şirketlerin, diplomatların, profesyonel insancılların da malı değildir.

Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları, Costas Douzinas (Sayfa 44)Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları, Costas Douzinas (Sayfa 44)

İnsanın Anlamı ve David Hume'un İnsan Bilimi
Batı düşüncesi, başlangıcından (yaklaşık M.Ö.5 y.y.) beri üç önemli faaliyet alanı üzerine odaklanmıştır: Dünya, tanrı ve insan. Ama felsefi sorgulamaların amacının “kendini-bilme” olduğu noktasında ortak bir kanı vardır. İnsanın kendini bilgi nesnesi yaparak “kendini-bilme” amacı, sadece felsefe araştırmalarının değil, aynı zamanda insanın kendini ve içinde yaşadığı evreni bilmeye, anlamaya yönelik olan tüm yapıp etmelerinin de ortak amacıdır. İnsan düşüncesinin, evren ve kendine yabancı olan, dolaylı olarak kendisiyle ilişkili olan alanlar kadar, kendisini de konu edindiğini, dahası, evrenin ilk mitolojik açıklamalarında, evrenbilim yanında her zaman insanbilimin de var olduğunu, evrenin başlangıcı sorunu ile insanın başlangıcı sorununun çoğu anlatılarda- dini, mitolojik ve felsefi- içiçe girmiş olduğunu görüyoruz. Evrenbilim ve insanbilim düşüncelerine eşit mesafede duran, birini diğerine tercih etmeyen bu araştırmalar, ontolojik ve epistemolojik sorunların yanında, doğal olarak insanın anlamının ne olduğu ya da ne olması gerektiği ile de ilgilenecektir. Montaigne, “Dünyada en önemli şey, kendi olmayı bilmektir”1 der. Ancak “kendi-olmayı bilmek”, kendini her ne ise o şekilde anlamak ve anlamlandırmaktır. İnsanı her ne ise o şekilde anlama ve anlamlandırma çabası, insana özgü bir doğanın varlığından hareket etmek zorundadır. İnsana yönelen her türlü çalışma, insanı anlamaya yönelik her türden düşünme biçimi, farklı kabullerden hareket etse de, bir insan felsefesi olarak değerlendirilmek zorundadır. Örneğin etik, siyaset felsefesi gibi alanlar, amacı insanın anlamını belirlemek ve tanımlamak olan belli bir ‘insan doğası’ anlayışından hareket eden bir ‘insan felsefesi’ olarak karşımıza çıkarlar.2

Düşünce tarihinde, en azından ciddi olarak Platon ve Aristoteles’ten beri haberdar olduğumuz,3 insana özgü bir doğanın var olduğu anlayışının, form, doğa, ya da öz vb. metafiziksel kavramlarla çeşitli biçimlerde yorumlandığını ve 17.yy’a kadar batı düşüncesinin merkezinde yer aldığını söyleyebiliriz. Günlük konuşmalarımızın ve düşüncelerimizin genel bir bölümünü oluşturan insan doğası, insanı insan yapan, insan varlığının özüne ait olan bir nitelik olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın kazanılmış değil, ama doğuştan getirdiği yapıya insan varlığının özgün kuruluşunun bir ifadesi olarak ‘insan doğası’, algı, yargı, bellek ve arzu gibi güçlerle tanımlanır ve tek başına alınınca boş olan, kendi dışından gelen etkilerle oluşup şekillenen, ama son tahlilde yarattığı şeylerle ya da başarılarıyla, yani, dil, din, hukuk, devlet sanat, bilim ve felsefe gibi değerleriyle anlam kazanan bir şeydir.4 Sınırlı olan insan yetileri dizisi, yani, insanın yapabileceği şeylerin hepsi; Kültürel faklılıklarına rağmen, insanları bütün toplumlarda ortak olan yapıp etmelere yönelten yetenek, yapabilme gücü.5 Genel olarak ‘insan doğası’, özgürlük, ifade, birinin bilinci, gelecek bilinci ve akıl gibi karakteristik özellikleri olan, kendileriyle insanın ne olmadığını –bir Tanrı, hayvan, sıradan herhangi bir şey, sahip olunan, kullanılan bir obje- anladığımız, bilebildiğimiz şey(ler)dir. Ama her biri, akıl, eylem ve düşüncede basit tutarlı bir hesaplaşma, basit akli bir yöntem ve büyük oranda da, dünyanın ve kendisinin metafiziksel bir oluşum süreci olarak anlaşılabileceği için, insanın değişmez ve zorunlu bir anlamının olup olmadığını belirleyecek bir ölçütten bahsetmek güçleşecektir. Öyleyse, insanın özü ya da doğasına özgü olduğunu kabul ettiğimiz, özgürlük, bilinç, ifade ve akıl gibi insan için en temel özelliklerin, insanın anlamı ve değerini belirlemede yeterli olmadıklarını söyleyebiliriz.6 İnsanın anlamını ve değerini belirlemeye çalışan böyle bir yaklaşımın doğal sonucu, evrensel bir öz belirleme yerine, Tanrı, hayvan ya da bir nesneden farklı olarak insanı belirleyen anlam ya da anlamların insana yüklenmesi ve nihayet insani değerlerin ve eylemlerin ölçüsünü belirleyecek olan pratik bir teorinin belirlenmesine yönelik olacaktır. Ancak bu bakış açısı çok da tatmin edici değildir. Çünkü, sıradan insanlar karşılaştıkları insanların davranış, karakter ve kişilikleriyle insan doğasını bildiklerini, söylerler. Böyle bir yaklaşımın gerisinde görülebilir, hissedilebilir ve duyulabilir nitelikler yığını vardır. Buna göre insanlar övünen, duygusal, tanınmak yada hayranlık uyandırmak için istekli, genelde hırslı, umutlu yada umutsuz, bencil yada kendini kurban etme yeteneğinde olan, başarılarıyla tatmin olan, kendilerinde vicdan olarak adlandırılan bir şeye sahip olan, vefalı ya da vefasız olan bir varlıktır. İnsanları gözlemek ve insanlarla ilgili tecrübelerde bulunmak, bir dizi davranışın önceden bilinebileceği anlayışına neden olur. İnsan doğasına ilişkin olan tespitlerimiz de büyük oranda bu tecrübe ve gözlemlerimize bağlıdır.

İnsan, davranışlarıyla insan dışı yada hayvan olarak düşünülebileceği gibi üst insan yada aziz olarak da düşünülebilir. Yaygın insan doğası anlayışı, insanı hayvanlardan daha üstte bir yere; melekler, peygamberler ve azizlerden daha aşağı bir yere yerleştirmekle insana ortada bir yer tahsis eder. Bu yer, insanın ne olduğunu değilse bile, ne olmadığını anlamamıza yardımcı olur. Böyle bir fikir, kaynağında Helenlik olan, en basit ve hareketsiz olandan en karmaşık ve en etkin olana doğru yükselen hiyerarşik bir düzeni ifade eden, ‘büyük varlık zinciri’ temasında hayat bulur.7

Düşünce tarihinde, evrene, tanrıya, ruha ilişkin sorgulamaların yanında, yaşamın sorgulanması da dahil, insanın anlamı üzerine düşünmenin gerekliliği, insanın kendisi vasıtasıyla tanımlandığı doğasına yabancılaştığı her dönemde hatırlatılmıştır. Herakleitos bu hatırlatmayı “kendimi araştırdım”8 diyerek; Sokrates “kendini bil” ile, Sofist Protagoras “ bütün şeylerin ölçüsü insandır”9 ifadeleriyle yapmışlardır. Felsefe, bilim ve dinin ortak amacının bir bütün olarak insanı tanımak ve tanıtmak, anlamak olduğu düşünülünce, “insanın unutulmuşluğu” ve “insanın kendi özüne yabancılaşması” teması üzerine inşa edilen bu hatırlatmaların, değişik biçimlerde de olsa, hep var olduğu görülecektir. Ancak sorunun, özellikle 19.yy’dan başlayıp içinde bulunduğumuz zamana doğru artarak, çok daha önemli hale geldiği de unutulmamalı. Takiyettin Mengüşoğlu, yüzyıllardan beri bilim ve felsefe ile uğraşan, kılı kırk yaran açıklama ve inceleme yapan insanın, kendini unutmuşluğundan ve nihayet, geçen yüzyılın (20.yy) ortalarından itibaren felsefenin insana, onun varlık yapısına ve problemlerine, insanın evrendeki yerine yöneldiğinden bahseder.10 İnsanın anlamını ve evrendeki yerini belirleme açısından bir hayli önemli olan bu yönelmede, hemen hemen her bir düşünürün katkısı olsa da, sırasıyla, Descartes, Pascal, Hume, Kant, Hegel, Marx, Schopenhauer, Nietzsche ve Dilthey’in katkıları göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, geçen yüzyıldaki varoluşçuların, yapısalcıların, post-yapısalcı ve post-modernistlerin çalışmalarının da insana yönelik olduğu unutulmamalıdır. Dahası bu çalışmaların her biri, ciddi olarak David Hume’la başlayan bir ‘insan bilimi’ kurma anlayışının bir davamı olarak okunabilir.

Ama hangi bakış açısıyla yaklaşılırsa yaklaşılsın, örneğin, insan filan falan şeyleri yapar dediğimizde yada filan falan yeteneklere sahiptir dediğimizde, insanı belli bir ‘doğa’ya bağlı olarak tanımlamış oluyor muyuz? İnsan öznesine ya da insan olmaya ne ekliyoruz? Açıkça söylemek gerekirse hiçbir şey. Yapılan tanımlarda bunu kanıtlar nitelikte: Aristoteles, insanı akıllı hayvan, akla sahip olan bir hayvan olarak tanımlar. “İnsan gülen bir hayvandır”der Bergson. Biyologlar insan varlığının anlamını canlılık ve zihinsel donatılar çerçevesinde belirlemeye çalışırlar. “İnsan araçları kullanma yeteneğinde olan bir varlık” olarak tanımlanır. Akbabalar devekuşu yumurtalarını kayalara çarparak kırarlar, kayalar bu durumda araç olmuyorlar mı? “İnsan dile sahip olan tek hayvandır”denir. Hayvanlar kendi aralarında iletişim kurmuyorlar mı? vb. bu tanımlama ve itirazlar uzar gider, ama dikkat çekici olan, insanı tanımlamada hep yetersiz kalıyor olmamızdır. Her hangi bir tanımlamada karar kılsak bile, insanın kendisine ilişkin bilgilerindeki karışıklıkla karşılaşıyoruz; insan kendisine ilişkin bilgi verirken gerekli şartlardan hareket ediyor, ama kendisine ilişkin bilgilerindeki kargaşa nedeniyle, kendisini tanımlayacak olan yeterli şartı ele geçiremiyor, bu nedenle de insana ilişkin yapılan her tanımlamadan şüphe edilebiliyor. Bu şüphe de gösteriyor ki, insanın anlamını belirlemek, zannedildiğinin aksine, hiç te kolay değildir.

Öyleyse, insanın anlamını belirlemenin ve insanı tanımlamanın önündeki bazı güçlüklerden bahsedilebilir: her şeyden önce, bir varlığı, insan olarak düşünebilmemiz için, zorunlu olarak orada olması gerekenlerin hepsi değil de bir kaçının yer aldığı ayırdedici özellikler dışında, her biri gerekli ve birlikte yeterli olabilecek hiçbir şartın olmaması ve insanla insan olmayanlar arasında keskin bir ayrımın yapılamaması; bu iki güçlük, ‘insan varlığı’ kavramının içerdiği belirsizliklerden ikisi gibi görünüyor. İnsanın klasik bir anlayışla yorumlanması, belli bir ‘insan doğası’ anlayışından hareketle insanın evrendeki yerinin ve alın yazısının belirlenmiş olması, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu gibi bir dizi sorunun da ana nedeni olarak görülebilir. İnsanın anlamını belirlemeye çalışan, ve özgürlüğü insanın vazgeçilmezleri arasına koyan genelde bütün özgürlük yanlıları, özelde de varoluşçu filozoflar, tözsel bir insan doğası hakkında konuşamayacağımız ve böyle bir insan doğası tanımının kınanması gerektiği noktasında hemfikirdirler.11 Bu ve benzeri ifadeler, aslında, insanın ne olduğunu bilmediğimizi12 ve tüm insanlar için bütünüyle geçerli olabilecek tek bir kavrayışın, tanımın varolmadığını söylemektir. 13 İkinci olarak, insanın anlamını belirleyecek, tanımlayacak olan bir çabanın, insanı sınırlandıracak olan bir tanımlamadan hareket etmesi; oysa, insanı anlamaya ve tanımlamaya yönelik olan her çaba, hiçbir bilgi olanağını dışarıda bırakmamalıdır. İnsanın ne olduğunu belirleme çabalarının karşılaştıkları bir başka güçlük de, insanın değişen yapısına, daha doğrusu değişen kavranışına ilişkindir: artık insan, gittikçe daha gerçek bir özgürlük, daha çok eyleyen bir özgürlük olarak ve gittikçe azalan bir doğa olarak düşünülür.14 Bu güçlüğü, metafizik temelli bir etik yerine etik temelli bir metafizik kurmak isteyen Kantçı çabada da görüyoruz.; burada insan artarak kişileşen ve azalarak “şeyleşen” bir şey olarak karşımıza çıkar.15 Kant’ın ünlü üç eleştirisinin neyi bilebileceğimiz, neyi yapabileceğimiz ve neyi umabileceğimize ilave olarak, insanın ne olduğunu açıklama gibi bir görevi de üstlendiği söylenebilir: insan, akıl sahibi, anlama yetisine sahip olan bir düşünce varlığı, ama aynı zamanda, duyumları algılaması ve duyması bakımından, duyulur dünya varlığı olması açısından bilen ve eyleyen bir varlıktır.16 Ancak Kant’ın insan varlığını tanımlamasında, akla yaptığı vurgu hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır. Kant’a göre, insan ‘akıl sahibi varlık’ olarak bilir ve eyler. ‘İnsan varlığı’ (human being) kavramının da bu güçlüklere zemin hazırladığını söyleyebiliriz. insanlar isimler aracılığıyla değil de fiiller aracılığı ile daha iyi tanımlanabilir olan varlıklardır. İnsanlardan (human being) söz ederken, ‘being’in bir isim fiil olduğu ve devam eden bir sürece işaret ettiği çoğu zaman unutulur. Bu unutkanlığımız, insanı yanlış tanımlayışımızın ana nedenidir. Bu unutkanlıkla, insanları daimi etkinlik süreçleri olarak değil, taşlar gibi, somut ve değişmez varlıklar olarak düşünüyor ve yanlış tanımlıyoruz. Halbuki sosyal ve psikolojik varlıklar olarak insanları, şeyler olarak değil etkinlik olarak göz önüne almalıyız.17 İnsanı anlamaya yönelen her türlü araştırma biçimi, herkeste ortak olan ‘temel insani olan’ dan hareket etse de, anlaşılırlık için, tözsel değil, süreçsel düşünmek zorundadır.18 İnsanın anlamını belirlemenin önündeki bu güçlüklerin bertaraf edilmesiyle insanı tanımlamanın mümkün olacağını düşünmek, en iyi ifadeyle büyük bir yanılgı olacaktır.

Düşünce tarihinde insandan başka kendisi için giderek ve artan bir biçimde sorunsal olan başka bir alan bulmak hemen hemen imkansızdır. Nitekim, Max Scheller, ‘düşünce tarihinin hiçbir döneminde insan, kendisi için günümüzdeki kadar sorunsal olmamıştır.’19der. Bunun nedenlerinden biri, birbirlerine ilişkin hiçbir şey bilmeyen, çoğu zaman birbirlerinden habersiz bilimsel, felsefi ve teolojik antropojilerin olması, insanı araştırmayı üstlenen bilimlerin durmadan çoğalmasıdır. Filozof olsun olmasın hemen herkesin bir insan anlayışından, her kültürün, her dünya görüşünün ‘farklı insan imgelerinden’ bahsedilebilir.20 Bu nedenle de Scheller, ‘insan hakkında açık ve tutarlı bir bilgimiz’in olmadığında21 ısrar eder. Bu durum, insanın ne olduğuna ilişkin görüşlerimizi açıklamak aydınlatmak yerine, her biri farklı insan tanımlaması, betimlemesinden hareket edeceği için, karıştırmış ve belirsizleştirmiştir. Bunun en önemli nedeni, felsefi soruların genel karakterinde -bir felsefe sorusu, tüm birikimine rağmen dün ne idiyse bu günde odur- ve insanın ‘somut varlık bütününden’ kopartılarak incelenmesinde aranmalıdır. Bir taraftan, “...nın doğası nedir?” ile başlayan sorular belirgin olarak bulanıktır. Çünkü, bir şeyin “doğasının ne olduğu sorulduğunda istenilen şey, kendileri vasıtasıyla bir şeyi tanımladığımız özellik yada özellikler, yani ayırdedici nitelikler olabilir; ama “...nın doğası”na ilişkin sorular sorulduğunda, istenilen ayırdedici özelliklerin bütünüyle, tam olarak tanımlanamadıklarını, bir yönüyle eksik kaldıklarını da biliyoruz. Öte taraftan, dünden bu güne insan, ya biyolojik özellikleriyle ya ruh-beden ilişkisiyle ya da suje veya bilinç özellikleriyle inceleme konusu yapılmış, ama bir bütün olarak insanın varlık şartlarının neler olduğu üzerinde durulmadığı için varlık bütününden koparılmış, insana yönelik her türlü açıklama tek yönlü ve eksik kalmaya mahkum edilmiştir. Ayrıca, insanın, ne olduğunun değil, ne idiğinin bilinebileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir. İnsanın anlaşılması, ancak insanın ‘olmazsa olmaz’ varlık şartlarının tespitine yönelik bir çalışma ile, insana, problemlerine ve kendi gerçeklerine dönmekle mümkün olabilir. Ne var ki, insanı anlamanın ve kavramanın bu yolu da metafiziktir; metafizik olduğu için de varsayılan bir ‘insan doğası’ anlayışından çok farklı olması beklenemez. Böyle bir yaklaşımla insanı anlamaya yönelik araştırma biçimlerinden birisi olarak, geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan bu teori ‘felsefi antropoloji’dir.22